Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-074-7
13x19.5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 23,00 TL
İndirimli fiyatı: 18,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sözlü ve Yazılı Kültür
Sözün Teknolojileşmesi
Özgün adı: Orality and Literacy
The Technologizing of the Word
Çeviri: Sema Postacıoğlu Banon
Yayına Hazırlayan: Meltem Ahıska
Kapak Resmi: Joan Brossa
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 1995
5. Basım: 2014

Edebiyatta, felsefede, bilimde, hatta sözlü iletişimdeki düşünce ve anlatım biçimlerimiz acaba ne kadar "doğal"? On binlerce yıldır yaşamakta olan homo sapiens, bilindiği kadarıyla ancak 6 000 yıldır yazıyı kullanmakta. İnsanlık tarihinin her evresinde düşüncenin yapısı bugünkü gibi miydi? Sorgulamadan kabul ettiğimiz yazı teknolojisi, bilincimize hangi olanakları sunuyor ve düşünce tarzımızı nasıl belirliyor?

Sözlü ve yazılı kültür arasındaki farklardan yola çıkan Walter J. Ong, bu soruların yanıtlarını arıyor. Yazı hakkında en ufak bir bilgisi olmayan sözlü kültürler ile yazı yazma alışkanlığının derinden etkilediği kültürlerin bilgi kullanımı ve bilgiyi sözelleştirme yöntemleri arasındaki temel farkları aktararak, bu iki kültür arasındaki "zihniyet" farklarına odaklanıyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Sunuş

I Dilin Sözlü Niteliği
II Birincil Sözlü Kültürlerin Çağımızda Keşfedilişi
III Sözlü Kültürün Psikodinamiği
IV Yazı Bilincin Yapısını Değiştirir
V Matbaa, Mekân ve Kapanıklık
VI Sözlü Bellek, Öykü Çizgisi ve Karakter Çizimi
VII Birkaç Teorem

Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 13-5

Son yıllarda birincil (yazı hakkında en ufak bilgisi olmayan) sözlü kültürler ile yazı yazma alışkanlığının derinden etkilediği kültürlerin bilgi kullanımı ve bu bilgiyi sözelleştirme yöntemleri arasındaki bazı temel farklar keşfedilmiş; bu keşiflerden çıkan sonuçlar da çok şaşırtıcı olmuştur. Edebiyatta, felsefede, bilimde, hatta okuryazarların sözlü iletişiminde düşünme ve anlatım biçimiyle ilgili, sorgulamadan kabul ettiğimiz pek çok niteliğin, insanoğlunun kendi doğasından değil, yazı teknolojisinin bilincimize sunduğu olanaklardan kaynaklandığını anlayınca, insan kimliği kavramımızı yeni baştan irdelemek zorunda kalmış bulunmaktayız.

Bu kitabın konusu, sözlü ve yazılı kültür arasındaki farklardır. Daha doğrusu, bunun veya herhangi bir kitabın okuru, yazılı kültürün içeriğini zaten yeterince bildiğine göre, konumuz, önce sözlü kültürün düşünme ve düşünceyi anlatım biçimi (ki bu biz okuryazarlara ilkin tuhaf gelebilir), sonra da sözlü kültürden kaynaklandığı için hep sözlü kültürü alıntılayarak irdeleyeceğimiz okuryazar düşünme ve anlatım biçimidir.

Bu kitabın konusu, herhangi bir yorumlama "ekolü" değildir. Sözlü ve yazılı kültürün Biçimcilik, Yeni Eleştiri, Yapısalcılık ya da Kurgusökümcülük'le eşdeğer bir "ekolü" yoktur; ancak, sözlü ve yazılı kültürün birbiriyle nasıl ilintili olduğunu anlamak, yalnız bu iki alanı aydınlatmakla kalmaz, insan ve toplum bilimleriyle ilgili "ekol" veya akımların yönünü de etkileyebilir. Söz-yazı karşıtlığını ve ilişkisini bilmek, kuramlara sadık taraftar kazandırmaktan ziyade insanlık durumunun saymakla bitmeyecek çeşitli yönlerini düşünüp taşınmayı özendirir. Bu yönlerin hepsi bu kitabın boyutlarına sığmayacağı için yalnız birkaçını ele almakla yetineceğim.

Sözlü ve yazılı kültüre eşzamanlı olarak, aynı zaman diliminde yaşamış sözlü ve kirografik (yazılı) kültürleri karşılaştırarak yaklaşmak, yararlı olabilir. Ancak aynı zamanda artzamanlı, ya da tarihsel bir yaklaşımla, birbirini izleyen devirleri karşılaştırmalı olarak incelemek, konumuzdan kaynaklanan bir zorunluluktur. İnsanoğlu konuşa konuşa toplum denen birliği oluşturduktan çok sonra yazıya geçilmiş ve bu geçiş hemen tüm toplumu kapsamamıştır. Homo Sapiens 30 000-50 000 yıldır yaşamaktadır. Buna karşılık ilk yazı 6000 yıl öncesinden kalmadır. Sözlü ve yazılı kültürlere ve bir kültürden ötekine geçiş evriminin sergilediği aşamalara artzamanlı yaklaşım, yalnızca saf sözlü kültürün ve ardından gelen yazılı kültürün değil, aynı zamanda yazıyı doruğuna eriştiren matbaa kültürünün ve yazıyla matbaaya dayanan elektronik kültürün de daha iyi anlaşılmasını sağlayan bir çerçeve oluşturur. Bu artzamanlı çerçeve içinde geçmiş ve gelecek, Homeros şiirleri ve televizyon birbirine ışık tutabilir.

Ancak bu ışık tutma kolay olmayacaktır. Sözlü ve yazılı kültür arasındaki bağlarla, bu bağların sonuçlarını kavramak bir anlık psiko-tarih ya da yorumbilim meselesi değildir. Geniş, hatta engin bir çalışma, özenli düşünme ve kelime seçimi gerektirmektedir. Sorunlar, derin ve geniş boyutlarının ötesinde, kendi önyargılarımızı da içermektedir. Biz –yani bu kitap türünden kitapların okurları– yazıya o derece bağımlıyız ki sözlü iletişim ve düşünme evrenini kendi yazı evrenimizin bir değişkesi olmak dışında hayal etmekte epey zorlanıyoruz. Bu nedenle kitapta kısmen de olsa önyargılarımızı aşmaya ve yeni anlayış yolları aramaya özen göstereceğim.

Kitabın odak noktasını söz ve yazı ilişkisi oluşturuyor. Okuryazarlık yazıyla başlamakla birlikte, ilerki bir aşamada matbaa icat edildiği için, kitabımda yazıya olduğu kadar matbaaya da önem veriyorum. Radyo, televizyon ve uydu türü araçlarda söz ve düşüncenin elektronik olarak işlenmesini ise geniş çaplı ele almıyorum. Sözlü ve yazılı kültür arasındaki ayrım ilk olarak, ancak elektronik çağda kavranmaya başlamıştır. Elektronik iletişim araçlarıyla matbaa arasında sezilen farklar, bizi yazıyla söz arasındaki daha önce görülen ayrıma duyarlı kılmıştır. Elektronik çağ "ikincil sözlü kültür" çağıdır; varlığı yazı ve matbaa teknolojilerine dayanan telefon, radyo ve televizyona özgü sözlü kültürün çağıdır.

Sözlü kültürden yazıya ve sonra da elektronik bilgi işlemine geçiş toplumsal, ekonomik, politik, dini vb. yapıları kapsar. Ancak bu konular, esas olarak sözlü ve yazılı kültürler arasındaki "zihniyet" farklarına da odaklanan kitabımızı dolaylı olarak ilgilendirmektedir.

Bugüne dek sözlü kültürlerle yazılı kültürleri karşılaştırmak için yapılan hemen tüm araştırmalarda sözlü kültür alfabeli yazıyla karşılaştırılmış, diğer yazı sistemleri (çivi yazısı, Çin harfleri, Japon hece işaretleri, Maya yazısı vb.) gözardı edilmiştir; üstelik bu çalışmalarda yalnızca Batı alfabesi dikkate alınmıştır (oysa Doğu'da örneğin Hindistan, Güneydoğu Asya ve Kore'de de alfabeler vardır). Mevcut bilimsel araştırmaları ana hatlarıyla izleyen bu kitabıma, yeri geldiğinde, alfabe dışındaki yazı yöntemlerini ve Batı kültüründen farklı kültürleri de eklemeye özen gösterdim.

Devamını görmek için bkz.

Sema Postacıoğlu Banon, "Çevirmenin Önsözü", 1992, s. 5-8

İki nedenden ötürü bu önsözü kitaba eklemeyi gerekli buluyorum. Bunlardan birincisi, kullanımı ve anlamı dilbilimsel olarak açıklanabilir, ancak günlük yaşantımızdan kopukluklarından ötürü kolayca kavranamayacak bazı terimlerin çeviride nasıl kullanıldığını aydınlatmak; ikincisi de, yazıya yön veren edebiyat tarihini ve yazarın kendi kişisel kültürünü okurun kültürüne yaklaştırmak – bütün uzaklığına rağmen değişik noktalarını okura hatırlatarak ortak bir zemin hazırlamak. Bu çeviride, özenle, "sözlü" [oral] ve "sözel" [verbal] terimlerini birbirinden ayrı tuttum, daha doğrusu ayrı tutmam gerekti. "Sözlü" terimiyle sadece konuşarak, ağızla dile getirilen söylemi; "sözel" terimiyle sözle, kelimeyle ifade edilen her çeşit bilgi, açıklama vb. söz birim veya dizisini kastediyorum. Bu durumda "sözel", elbette gerek yazılı gerekse sözlü anlatımı içerir; sözlüyse kelimeyle ifade edilen, ama hiçbir zaman yazıya veya konuşmadan başka söz teknolojisine girmeyen anlatımdır.

"Sözelleştirme" terimi, bu açıklamayı izlersek, sözlü ya da yazılı olarak kelimeye dönüşme anlamına gelir. Bilindiği gibi, kelimesiz düşünemeyiz. Ancak düşünce, çoğu kez olmuş bitmiş bir üründür. Düşünce sürecini ilk açan, zihni "dürtmeye" başlayan aslında her zaman nedeni ve özgün kaynağı tam aydınlanamayan, adlandırılmayan ve adlandırılmadıkları için bir türlü bilinçli denetimimize girmeyen seziler ve duygulardır. Ve bunlar, daha belirir belirmez kelimeyle çıkmazlar. Aklımıza üşüşen düşünceler, bütün hız ve saldırılarına rağmen, belirli irdeleme süreçlerinden sıyrılmış kelimeler, "sözelleştirilmiş" söylemlerdir. Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı gibi, kitabın konusu insan zihni ve bu en büyük kaynağımızın ana ifade aracı dildir.

Belirtilmesi gereken ikinci önemli nokta, söz konusu dilin insan zihninde nasıl, hangi kanallardan ilerlediği, aklın kıvrımları, sapmaları değil, insanın dil yeteneğiyle dilin kendisini ve haliyle sözü, ilk ağızdan çıkan sözü söz teknolojileriyle nasıl değiştirdiğidir. Yazar, bu bağlamda elbette her şeyden önce kendi yaşantısı, deneyimi ve kendi dilinin edebiyatından yola çıkmaktadır. Amerikan vatandaşı olmasına rağmen, ana dili İngilizce olduğu için, Ong'un yola çıktığı –Türkçe okuruna farklılığını göstererek yaklaştırmayı amaçladığımız– Yeni Dünya edebiyatının doğup koptuğu İngiliz edebiyatıdır.

İngilizce dili ve edebiyatı, sözlü kültür ağır bastığı dönem boyunca hemen hemen her sözlü sözel ürüne benzer. Bunu Ong gibi, Romantizm akımıyla dışlanmaya başlanan sözlü nitelik ağırlıklı (retoriğin boyunduruğundaki) edebiyat dönemine dek uzatmıyorum. İngilizce, Norman istilasına kadar Germen kökünden kopmamış, büyük kısmı yazılı kayıtlardan yoksun Anglosakson diliydi; yazılı kayıt noksanlığı, bir yerde deniz göçeri atalarının kültürünün devamı sayılır – Türk boyları da, deniz yerine Orta Asya göçerleriydi ve göçer kültürünün tüm bilgisi ağızdan ağza iletilen destanlar, fıkralar ve bilmecelerde saklıdır. Göçer halk, kalıcı iz bırakmaz, kalıcılıkla zaten kafasını yormaz – olsa olsa mezar taşı bırakır. Bu kitapta s. 51'de de gönderme yapılan ve bir notla açıklamaya çalıştığım "Beowulf" destanı, M.S. 5. yüzyılda İngiltere'ye göç etmiş ve 5. yüzyılın sonlarına doğru Hıristiyanlaşmış olan Angles (bugünün Jutland, Danimarka ve komşu ülkeleri) ve Saksonya halkına bir zamanlar nasıl olduğunu anlatmak ve hatırlatmak için M.S. 8./9. yüzyıllarda bileştirilmiş tarih bilincidir.

İngilizce'yi bu "ilkel" niteliğinden "edebiyat diline" sokan, Norman istilasıyla gelen Fransızca'nın etkisidir ve Yeni İngilizce edebiyatının ilk büyük ustası Geoffrey Chaucer'dan itibaren İngiliz edebiyatı başını alır gider. Şiir, romanın büyümesine, roman oluşmasına dek üstünlüğünü korur (Ong'un da sık sık hatırlattığı gibi, Platon ozanları Devlet'ine sokmaz!); tiyatroysa, yazıyla bileştirilen, ama okunarak değil, söz ve hareketle sahneye konan "kurgulaşan" anlatının en somut şeklidir. Roman, ki tarihsel nedenlerden ötürü İngilizce terimi novel'ın karşılığı yeniliktir, sözel biçimlerin gelmiş geçmiş en yenisi, en sıkı yazı denetimli çeşididir. Ve İngiliz edebiyatında John Bunyan'ın "Pilgrim's Progress" yapıtıyla başlamış (1678/1684); kendi roman geçmişimize oranla bol zamanın sağladığı rahatlıkla ağır ağır ilerlemiş, ilerledikçe de yazar ve okuru kendine bağlamıştır. Biz, bu açıdan eksikliyiz; ancak bunu gerekli gereksiz her fırsatta kendi kültürümüzden yakınmak için değil, sadece uzun zamanın kesesinden çıkan verimlilik ve derinlikten mahrum olduğumuzu belirtmek için söylüyorum. Peki "roman" niçin İngiliz edebiyatında yenilik, neye oranla yeniliktir? Bu sorunun yanıtı, aşağı yukarı belirli bir tarih sürecini hemen hemen aynı tarihsel gelişmelerle paylaşmış bütün Batı Avrupa edebiyatı için geçerlidir. Ve söz konusu tarih süreci Ortaçağ olup, romanın "yenilik" olarak girip bozduğu Ortaçağ'dan kalma courtly love geleneğiyle (bkz. s. 178 – ç.n.) kaleme alınmış, Fransızların romance olarak nitelediği şövalyelerin aşk ve macera serüvenleridir. Romans veya serüvenlerin başlıca amacı, sevilen kadının (hanımın) kişiliğine, güzelliğine duyulan hayranlıkla coşup edebi dille aşk ilan etmek değil, şövalyede aranan ve herkesten önce derebeyine, gerek huzurunda gerek derebeyi bulunmadığı zaman inanç, itaat, saygı, sadakat ve diğer bütün erdemlerin bir bir gösterilmesidir (ki kahramanın bu erdemleri kanıtlama fırsatı, en çok onun tek başına kalıp kendi bilinciyle hesaplaştığı anlarda çıkar). Romansların dili alegoridir: gülden bülbüle bahçeden çeşmeye dek hemen her "nesne", romansın ayrılmaz parçasıdır ve her edim bir erdem veya kusurun temsilcisidir. Bu alegori tutkunluğu, tek tanrılı dine geçişle bağıntılıdır: Nasıl bol tanrı ve tanrıçalı devirde mitolojilerle insanlık dile getirilmeye çalışıldıysa, tek tanrılı dinde de insanlar, oldukça basit, erdem ve kusurdan ibaret bilinçlerini alegoriyle dile getirmişlerdir.

İşte bu iki seçenekli, iki uçtan ibaret bilince çok boyutluluk, İngiliz edebiyatında "gerçekçilik" akımıyla girmiş ve roman, veya İngilizce deyimiyle novel (yenilik), çerçevesinde istediği kadar yayılmış ve yayılmaktadır. İnsanların sadece iki gruba bölünmediği, gölge bölgelerin ve ağır suskunlukların yepyeni bir bilinçlilik ifade ettiği romanda Samuel Richardson, Daniel Defoe, Henry Fielding ve Lawrence Sterne dönüm noktalarıdır. Ve bu yazarların hiçbiri, yapıtlarını novel olarak nitelendirmemiş, bu nitelik onlara 18. yüzyılın sonlarına doğru edebiyat uzmanlarınca verilmiştir. Yazar Ong'un da belirttiği gibi, bu yazarlar romanı roman yapmamışlardır, fakat romanın başlıca özelliği olarak nitelendirilen gerçekçiliği, kendi sayfa sınırları içerisinde ve hayali gerçeklerin koşulları altında oldukça tutarlı, adeta gerçekmişçesine bir dünya sergilemeyi başarmışlardır. Yine Ong'un belirttiği gibi, İngiliz edebiyatında romanı roman yapan Okumuş Latincesi'ni bilmeyen, anadilleriyle yazıp düşünen kadın yazarlardır.

Bu açıklamalarla konunun kapanmadığını veya açıklamaların yüzyıllardır süregelen edebiyat tarihini aydınlatmaya yeterli olmadığını hatırlatmak isterim. Daha önce de belirttiğim gibi, amacım başlıca ayrılıklara sadece değinerek yazarın zihin çizgisini biraz olsun aydınlatmaktan ibarettir. Ayrıca, söz konusu sözlü kültür-yazılı kültür farkları, sadece edebiyat tarihi veya biçimlerinde ortaya çıkmaz: Her şeyden önce kişinin düşünme biçimini koşullandırır. Bu nedenle, önemli olan, edebiyat tarihi uzmanlığı vb. değil, kişiler arasındaki farkların zihin iktisadında büyük (belki de en büyük) payı olan dil ve dil kullanımından kaynaklandığına karşı duyarlılık kazanmak, sözlü kültürden nasiplenen kendi kültürümüze anlayış ve saygıyla yaklaşma yolları aralamaktır...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.