Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-356-4
13x19.5 cm, 208 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Daryush Shayegan diğer kitapları
Melez Bilinç, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yaralı Bilinç
Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni
Özgün adı: Le Regard Mutilé
Çeviri: Haldun Bayrı
Kapak Resmi: Erol Akyavaş
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1991
5. Basım: Mayıs 2017

"Yaralı Bilinç, tarihte geride kalmış ve değişimler şenliğine katılmamış uygarlıklardaki zihin çarpıklıkları üzerine bir denemedir. Varlığını İrani-İslami dünyadaki kişisel deneyime borçlu olmasına rağmen, bu kitabın menzilinin yalnız o dünyayla sınırlı olmadığını ve bir bakıma, zihinsel yapıları hâlâ geleneğe bağlı olan ve modernliği sindirmekte güçlük çeken uygarlıkların çoğunu ilgilendirdiğini düşünüyorum.

"Biz periferi insanları, farklı bilgi blokları arasındaki çelişkilerin zamanında yaşıyoruz. Birbirlerini iten ve karşılıklı olarak biçimsizleştiren bağdaşmaz dünyalar arasındaki çatlağa düşmüşüz. Zihin açıklığıyla ve hınç duymadan üstlenildiğinde bu ikiyanlılık bizi zenginleştirebilir, bilgi sicillerini geliştirebilir ve duyarlılık yelpazesini genişletebilir; oysa bilginin eleştirel alanından dışlandığında, aynı ikiyanlılık duraklamalara neden olmakta, bakışı sakatlamakta ve tıpkı kırık bir aynada olduğu gibi, dünya gerçekliğini ve tinsel imgeleri biçimsizleştirmektedir." – Daryush Shayegan

İÇİNDEKİLER
I Çatlama
Aynı Zamanda Bir Başlangıç da Olan Bir Sona Ertelenmişlik
Tarihte "Tatil"
İki Örnek: Çin ve İslam Dünyası
Kimlik Kaybı Korkusu

II Ontolojik Uyumsuzluk
Gerçek Hep Başka Yerde
Skolastik Köhneleşme
Paradigma Değişikliği
İki Paradigma Arasında Çelişki Zamanı

III Çarpıklıkların Alanı
Fikre Geç Kalmış Bir Bilinç
Yamanın İki Yüzü: Batılılaşma ve İslamileşme
Mekân-dışı Bir Dünya

IV Çarpıklıkların Toplumsal Zemini
Entelektüeller
İdeologlar
Teknokratlar
Tanrı Stratejisinin Uzmanları
OKUMA PARÇASI

"Kimlik Kaybı Korkusu", s. 30-37

Performansa yönelik ve güç üretici bir kaynak olmasından ötürü yararlı olan bir teknik ile, geleneğe karşı gelmesinden ötürü yıkıcı olan bir düşünce arasındaki ayrım da Müslümanlar üzerinde etkili oldu. Tıpkı Mançu dönemi Çinliler'i gibi bu ayrıma varıldı: Teknik katkıyı muhafaza edelim, tekniği kuran metafiziği yasaklayalım.

Kültürel kimlik arzusu mu? Belki. Tehlikeli düşünce biçimleri tarafından kısadevreye uğratılma korkusu mu? Kuşkusuz. Buna rağmen bu ürkek tavır günümüzde bile pek değişmemiştir. Kesinlikle muğlak olan bu tutum, çatlamış kişiliğimizi yansıtan ikili bir dili ve ikiyüzlülüğü barındırmaktadır. Bu ikiyüzlülük, hem materyalist diye tanımladığımız bir bilimi küçümsemekle birlikte onsuz olamamamızda, hem de tam yol gelişen bir dünyada çağdışı olduğu günden güne iyice açığa çıkan, can çekişir durumdaki bir gelenekle yetinmemizde vardır. Bu yarı tedbirler, hiçbir şeyin eleştiriyle kesilmediği, herşeyin imalar, sağır dilekler ve ifade edilmeyen pişmanlıklar bulutunda asılı kaldığı bir durumun sonucudur. Gizli bağdaşmazlıkların bilincinde olunmadan, aynı zamanda hem modern hem arkaik, hem demokrat hem otoriter, hem dünyevi hem dinsel, hem zamanın ilerisinde hem de gerisinde olmak istenmektedir. Birbiriyle uyumsuz yaşam tarzlarından ileri gelen zıtlıkların, dışsal bile olsa, bu iki alanın birbirinden ayrılmasını ve düzenlenmesini gerektirdiğini bilerek şeylerin gidişatına uyulabildiği takdirde, yukarıda istenen belki mümkün olabilirdi. Örneğin bir Japon için, işi ve modern hayat tarzı Batılı'dır, ama mahremiyetinin iç bölgesini oluşturan aile hayatı ve görenekleri geleneklere bağlı kalır; öyle ki bu bölünme normal faaliyetlerini aksatmadığı gibi onu bir ölçüde aşırı sert sarsıntılardan korur.

Ama biz bundan uzağız. İslam'ın, en azından "entegrist" biçimiyle İslam'ın, buyurgan istemleri vardır. Herşeyi belirlemek ister: toplumu yönetmek; zihinleri gruplar halinde toplayıp, dünyayı altüst eden teknolojik dönüşümler dalgasına kapamak. Bunların üstüne bir de, zihinleri araştırma ve yenilik yapmaya karşı hale getirmek. Jacques Ruffié'nin dediğine göre, "temel araştırması, ilerlemenin yegâne yoludur; biyolojide makrooluşum ne ise, temellerin araştırılması da bilgi düzeyinde odur. Yenilik yapan ve yaratan, yeni şemalar getirerek insan toplumlarının yükselen ilerleyişini temin eden odur." Bir geriye dönüş olan ve kültürel ilerlememizi durduran "entegrizm", bizi en basit zihin açıklığına karşı bir saldırı olan yeni bir taassuba sürüklemekle kalmayıp, yükselen ilerleyişimizi de engellemektedir, çünkü biyolojik geleceğimiz zaten bundan en az kırk bin yıl önce Cro-Magnon insanının ortaya çıkmasıyla durmuştur.

Bu tehlike karşısında İslam dünyasındaki entelektüellerin tavrı nedir? Geçenlerde İslam üzerine çıkan bir kitapta, Fas'tan Irak'a kadar on ülkeden gelen yirmi dört Arap romancısı, şairi ve filozofu İslam'ın sorunları üzerine görüşlerini belirttiler. "Fondamantalizm"in hortlamasından, İslam kültürünün güncel durumundan, İslam ülkelerini sarsan sıçramalardan ve raydan çıkışın muhtemel nedenlerinden bahsettiler. Ortak payda: Yeni zamandaki dönüşümlere açık olmadığından ötürü düşük yapacağı kesin görünen bir İslami yönetimin kurulmasına hemen hepsi kaçamaksız karşı çıktılar. Iraklı Abdurrahman Munif ya da Filistinli Émile Habibi gibilerine göre din kişisel bir iş olarak kalmalıdır. Buna göre din, fiili olarak zorlayıcı ve baskıcı bir ideolojiye dönüşmeden kendine kamu alanında yer bulamaz. Hangi türüyle olursa olsun "fondamantalizm"e her geri dönüş, eninde sonunda "bir eksikliğin telafi edilmesi"dir (Abdülvahap El Bayati), ya da milliyetçilik kadar laiklik yanlılığının da başarısızlıklarını hasır altı etmeye yarayan bir kaçamaktır. İslam'ın, geriye dönmekle ve her tür değişikliği reddetmekle, Nahda'nın aydınlık İslam'ından kopup uzun vadede bir tür Kilise'ye (El Ezher'in bugünkü hali) dönüştüğü ve hareket edemez bir duruma girdiği de göz önünde tutulmalıdır. Mısırlı Hüseyin Emin şöyle der: "Başörtüsü takma sorununun 1889'da Kasım Emin tarafından çözülmüş gibi görülmesinden seksen beş yıl sonra bugün hâlâ bu meseleyi tartışacak insanlar çıkıyor; üstelik, kadınların başörtüyü bırakmaları doğrultusunda seksen beş yıl öncekinden daha az kişinin sesi duyuluyor."

Bir diğer Mısırlı, Cemal El Gitani, "Ömer İbni El Hattab'ın İslamı'nı uyguladığını iddia eden tüm Arap yöneticilerine" meydan okumaktadır. Başka bir deyişle, on beş yüzyıllık bir model günümüz toplumlarının koşullarına nasıl oturtulabilir? Sudanlı yazar Tayib Salih ise Peygamber'in zamanına geri dönmenin saf ve basit bir ütopya olduğunu düşünmektedir. Öte yandan bu geri dönüş, özgürlük alanındaki bir daralmayla çakışmaktadır; El Gitani şöyle der: "1926'da Taha Hüseyin'in İslam karşıtı şiiri konu alan kitabı yasaklandı ve bu bir devrime neden oldu. Çok yakın bir süre önce Binbir Gece Masalları yasaklandı ve kimse protesto etmedi."

Mısırlı Louis Awad'a göre —geri kalmış olduklarını kabul eden ve İslam'ın düştüğü çıkmaza çareler arayan— Nahda'cıların aksine "entegristler", Batı'yı ahlaksal düzeyde az gelişmiş olarak görmektedirler. Örneğin Abduh'un anlayışına göre din bir meşru savunma silahıydı, oysa Cemaat-ül İslamiya'cılara göre din aksine, iktidarı alma silahıdır. Her tür geri dönüş, ulusal yeniden doğuş için ayakbağıdır. Muhammed Arkun, kaynağa-dönüşçülerin, Hicret'ten sonraki ilk dört yüz yılda gerçekleştirilen önemli teolojik çalışmaları göz ardı ettiklerini belirtiyor. Kaynaklara dönüş bundan dolayı gözü kapalı bir kaçıştır, çünkü Şeriat'ın toplumsal muhayyilede kutsallaştırılmasından doğmaktadır. İslam, bir hükümet sistemi de değildir. Üstelik hiç olmamıştır da. Emeviler devrinde, İslami olarak nitelendirilemeyecek bir devletin aygıtı olmuştur; Abbasi Halifeliği sırasındaysa İslami olmaktan ziyade Sasani (İran) tipinde bir yönetimin etkisi altına girmiştir. Tunuslu Mahmud Messadi başarılı bir formül bulmuş ve Arap cumhuriyetlerini "modern emirlikler" olarak nitelendirmiştir; meşhur geri dönüşe gelince, "mezardan çıkarılan kadavralara can vermeyi ummak" ne kadar mümkünse, bu da o kadar mümkündür. Cezayirli Raşid Boudjedra'ya göre İslam, modern devlet anlayışıyla kesinlikle bağdaşmaz; örnek olarak "İslami sistem uygulamasının korkunç ve toptan başarısızlığı" olan İran'ı göstermektedir.

Öte yandan bu yazarların çoğunun, bir dinin dünya işlerine fazla karıştığında ne hale gelebileceğinin bir bakıma canlı örneği olan İran Devrimi'nden sarsılmış oldukları gözlemlenmektedir. Cezayirli Tahir Ouettar Amerikalılar'ı, "kızıl tehlike diye adlandırdıklarına karşı İslam'ı doğal bir siper" yapmakla suçlamaya kadar varmaktadır. Ve yazar Katib Yasine, İslam'ın hiçbir zaman modern bir devlet olamayacağını düşünmekle kalmayıp, İslam'ın, taassuba yaslanıp ortalığı karıştıran ve ilerleme güçlerinin önünü kesmeye çalışan yöneticilerin işine yarayan fanatizmin dümen suyundan çıkarılması gerektiğini düşünmektedir.

Faslı Abdülkebir Katibi, Fas'ta toplumsal alanları aralarında bölüşen dil mekânlarını ve üç hukuk sistemini (Şeriat, geleneksel hukuk ve modern hukuk) inceler. İslami toplum yapısının, diyalojik olması nedeniyle, herhangi bir teokrasiyle uyuşamayacağını düşünür. Ama, örneğin bir hukuk sistemiyle bir diğerini karşı karşıya getiren çelişkilerin nasıl halledileceği üzerine bir şey söylememektedir. Tunuslu Abdülvahab Meddeb ise dışlayıcı göndermelere dayanarak öteki'nin reddedilmesi üzerine kurulan her tür "entegrizm"in ancak bir gerileme olabileceğini söyler. "İslam, Avrupa'yı reddetmek yerine, bazı Asya halkları gibi söz konusu Avrupa'yı özümlemek ve belki de aşmak amacıyla alçakgönüllü bir öğrenim devresini niçin kabul etmez?"

"Entegrizm"in nedenlerine gelince, yazarlara göre değişmektedir. Mısırlılar ve Lübnanlılar 1967 yenilgisine takılmışlardır, yeri gelmişken söylenirse bu olay İran'da aynı yankıyı uyandırmamıştır. Lübnanlı Yusuf El Hal İslam tarihinde iniş ve çıkış dönemleri ayırt eder. Örneğin 19. yüzyıldaki uyanış döneminin (Nahda) çıkışını 5 Haziran 1967'den sonraki gerileme takip eder. Lübnanlı Raşid El Da'if Müslümanlar'daki zihinsel tıkanmalara işaret eder ve bu tıkanmalarda görülen, atadan gelen inançların sorgulanmasına cesaret edilmemesi olgusundan doğan tutukluğu açığa vurur. Her tür ilerlemenin önünü kesen ve gerçekliğe de uymayan kolektif hafızaya yapışıp kalınmaktadır. Mısırlı Necip Mahfuz'a göre "entegrizm"in kökü 1967 yenilgisinde ve yaşanan iki tip deneyde art arda gelen başarısızlıklardadır: liberalizm ve sosyalizm. Tevfik El Hakim de, retorik ve gramer öğretilerine yaslanarak, modern bilimin ruhunu kavrayamayan kurumsal İslam'ın "toz bürümüş gereçleri"ni eleştirir.

Kısacası, "entegrizm"in nedenleri az çok sıralansa da, yol açtığı çatlakların ve gecikmenin felsefi anlamını derinleştirmeye çalışanlar nadirdir. Bu yüzyılın sonuna gelinirken İslam dünyasının epeydir eskimiş ütopyacı çözümlere (İdeal Site) yönelmesi ve sürekli aynı çözülmemiş sorunları ortaya sürmesi bir şeylerin aksadığını, temel bir şeyin göz önünde tutulmamış olduğunu göstermektedir. Kitabın başında da belirttiğimiz gibi, modernlikle uyuşmazlık belki de henüz boyutu ölçülememiş olan radikal bir uyumsuzluğu göstermektedir. Açıklayayım. İslam'ı, onunla bağdaşmaz olan bir şeyin üzerine oturtmak yerine kamu alanının dışına, kendi yerine göndermek daha iyi olmaz mı? İslam'ın zengin bir kültür olduğu kesindir, ama yeryüzünden gelmiş geçmiş bütün kültürlerden farkı yoktur. İslam'ın katı savunucularının ellerinde tuttuklarını iddia ettikleri başedilmesi mümkün olmayan o özgüllük nedir? Hindular için Hinduluk'tan daha özgül bir şey yoktur, Budistler için Budizm, Japonlar için Şintoizm keza. Ama bunun bilincine varmak için önce modern zamanların ortaya çıkışına damgasını vuran epistemolojik kopmaları aydınlığa kavuşturmuş olmak gerekir; bu kopmaların epistemoloji, psikoloji ve toplumsal bilimler alanlarında yarattığı birçok sonuç bence yeterince değerlendirilmemektedir. Yakamıza yapışıp bizi felceden sıkışmaların nedeni, çoğu zaman dünya gerçekliğiyle denk düşemememizdir. Gerçeklik karşısında bakışımızın sakat kaldığını söylüyorum. Bizi içeriden özgürleştirebilecek ve şeyleri algılama yeteneğimizde bir sicil değişikliğine neden olabilecek yegâne araç, hâlâ eleştirel düşünce ve onun en sağır doğrulara acımadan saldıran temel sorgulamasının keskin yüzüdür. Uygarlığımız ve onun temeli olan paradigmanın doğası üzerine düşünülmezse, bazı İslami düşünürlerinki gibi hep muğlak söylemlerle yetineceğiz demektir.

Mısırlı Abdurrahman El Şarkavi, iktidarın güdümünde bir ulema kastı oluşturan bir İslam ile, Peygamber'le yeğeni ve damadı Ali'nin değerlerine sahip çıkan masum bir İslam arasında ayrım yapmaktadır. Bense aksine, devleti ve toplumu örgütleyen bir yasa olarak belirdiği zaman her dinin gericileştiğini düşünüyorum. Bunun nedeni iyi ya da kötü bir İslam'da değildir, yalnızca İslam, bir sosyopolitik bütünlük olarak zamanını doldurmuştur. Bu olgu, dindeki mistik ve kültürel boyutları dışlamaz. Bu boyutuyla İslam, yeryüzündeki diğer büyük dinler gibi insanlık mirasının göz ardı edilemeyecek önemdeki bir parçasını oluşturur. Bundan dolayı kimilerinin yaptığı gibi Emevi İslamı'na karşı Ali İslamı'nın olduğunu, Safevi İslamı'na karşı Alevi İslamı olduğunu (Şeriati) söylemek gerçekliği aydınlatmaktan ziyade maskeleyen Bizansvari ayrımlardan doğar.

Çarpıklık tehlikesi, Raymond Aron'un yerinde belirlemesiyle "zincirleme özdeşleşme" diye adlandırdığı şekilde yapılınca daha da vahimleşir. El Şarkavi de İslam'ın Şûralar, yani bir tür "danışma" konseyi getirmesi nedeniyle demokratik olduğunu beyan eder. Kanıt olarak da şu ayeti iliştirir: "İşler konusunda onlara danış" (Al-i İmran, 159). Bir diğer Mısırlı, Yusuf İdris daha da uzağa gider: "Kültürel mirasımızın içeriği incelenirse, bu zengin ve karmaşık bütünün içinde birbirine karışmış şekilde tartışmasız İslami olan kavram ve değerler görülecektir; böylelikle de örneğin sosyalizm ya da demokrasi gibi kavram ve ülkülerin Batı'da ortaya çıkmadan çok önce bizde bulunduğu söylenebilir." Ve nihayet Ahmet Bahaeddin de şöyle ekler: "İslam'la demokrasi arasında en ufak bir çelişki yoktur."

Ben ise aksine ikisi arasında, tam da demokrasi gibi bir olayın ortaya çıkışını olanaklı kılan paradigma değişimlerinden dolayı çelişki olduğunu düşünüyorum. Farklı fikir topluluklarına ait olan ve aralarına modernliği kuran büyük kopmaların girdiği iki kavramı ilişkiye sokmak, zincirleme özdeşleşme yapmak ve ele alınan kavramlar şeceresinin doğası hakkında yanılgıya düşmek demektir. Bu temel kavramlar arasında aşılmaz çatlaklar vardır ve bu çatlakları tıkamak için alışageldiğimiz tedbirlerden farklı yöntemlere başvurmamız gerekir.

Demokrasinin ortaya çıkması için, öncesinde zihinlerin ve kurumların sekülarizasyonu gerekmişti; olduğu haliyle bireyin Ümmet'in pelteli kitlesi içinde erimiş anonim bir ruhtan ziyade, özerk hak sahibi bir özne olması gerekmişti; hukukun sözleşmeye dayanan bir temel edinmesi ve son olarak da, diktatörlerin zorlayıcı baskılarının ve dini mercilerin onlardan aşağı kalmayan baskılarının üstüne buyurgan meşruluğuyla ulusal egemenliğin çıkması gerekmişti. Demokrasi, Aydınlanma'nın çocuğudur. Aydınlanma da eleştirel çağın doruk noktasıdır. Yani dogmacı doğruların hatır saymadan eleştirilmesi. Octavio Paz şöyle diyor: "Demokrasi, modern uygarlığın temeli, hatta tek koşuludur. Bundan dolayı Latin Amerika demokrasilerinin başarısızlığını açıklamak için başvurulan toplumsal ve ekonomik nedenlere bu unsuru da katmak gerekir [...] eleştirel ve modern bir entelektüel akımın olmaması unsurunu."

Paz'ın Latin Amerika konusunda dedikleri İslam dünyası söz konusu olduğunda daha da doğrudur. Çift dilliliğe, zincirleme özdeşleşmeye, istifini hiç bozmadan elmayla armudu karıştırmaya, akıl almaz çarpıklıklara gömülmemize, aklın sınırlarını öğrenmenin katı koşullarını bilmeden deliklerinden rahatlıkla geçtiğimiz yalan ağını örmeye neden olan da, eleştirel ve modern entelektüel akımın yokluğudur. Raşid Boudjedra'nın modern Arap edebiyatını tanımlarken "Batılılık'la alakası olmayan bir gerçekliğe oturtulan Batılı bir biçim" belirlemesi ters bir şekilde İslam için de geçerlidir. İslam'ı demokrasi, sosyalizm ya da liberalizm kadar sekülarize olmuş kavramlar üzerine oturtmaya devam edildiği müddetçe, sorunları çözmekten ziyade zihinlerde karmaşa yaratacak melez karışımlara, patlayıcı kokteyllere varılacaktır.

Tıpkı Sevre (devrimler çağı ellili yıllardan itibaren başlar) gibi Nahda akımının da başarısızlığı bu noktadan doğmaktadır. Batı'dan büyülenen Nahda'cılar, bu gücün ardında dünyaya bakış konusunda tam bir değişiklik olduğunu, onların İslamı'yla modernlik arasında, ne atadan kalma değerlere geri dönüşle ne de Şeriat reformuyla doldurulabilecek bir çukur alan olduğunun farkına varmadılar. Sicilleri, dalga boylarını değiştirmek; başka bir bakışın ve başka bir değer sisteminin kurulabilmesi için kamu alanını nostaljik mitolojilerin boyunduruğundan çıkarmak gerekiyordu.

İslam dünyasının sorunu, atadan kalma yüklerden, savunma reflekslerinden, entelektüel sıkışmalardan ve özellikle dünyanın tüm sorunlarına hazır cevapları olduğunu zanneden o iddiadan kaynaklanmaktadır. Bir tür alçakgönüllülüğü, bir tür değerler göreliliğini öğrenmemiz gerekiyor. Hintliler ya da Çinliler'den daha fazla bir şey kotarmış değiliz. Onların uygarlıkları birçok açıdan bizimkinden daha karmaşıktı, çok daha yoğurulmuş ve inceydi. Söz konusu olan, bunları karşılaştırmaktan öte, alçakgönüllü olmak ve dünyanın İslam'la başlayıp İslam'la bittiğini telkin eden o baş döndürücü benmerkezcilikten kurtulmaktır. İslam'ın büyüklüğü, doğuş döneminde çok çeşitli unsurların çok yönlü etkilerini özümsemesi ve bunları olağanüstü bir sentezin potasında eritebilmesindedir. Yunan, İran ve Hint unsurlarının çok yönlü etkilerini bir düşünelim. Boyun eğdirilen —ve çoğu zaman daha üstün bir uygarlığı olan— halkların, bu uygarlığın yoğurulmasına getirdikleri muazzam katkıları da düşünelim. Bugün her tür "entegrizm"le gelen, İslam'ın ruhunu yenilemediği gibi İslam'ı çölün kumunda kaybolup gidecek taşlaşmış düşlerin cenaze alayına çevirir. "Entegrizm" zekâyı, fevri ve bilinçdışı refleksler düzeyine düşürür. Ve her tür zekâ düşüşü, içinde çöküşün nüvesini taşır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Deniz Dalkılıç “Sahte Modernlik”, Sinemasal, Sayı 1

Farkında mısınız bilmem, son yıllarda Batı Kültürü'nün geçtiği süreçlerin anlatıldığı kitaplar kitapçı raflarını doldururken, gazete ve dergilerde bu konuyla ilgili bol miktarda yazı yayınlanmakta. Böylesi çalışmaları okurken ister istemez içinde yaşadığınız kültürle karşılaştırmalar yapıyorsunuz. Bu çalışmalar sizi kendi kültürünüzü öğrenmeye, tanımaya zorluyor. Öyle ki "toplumu şekillendiren olayların arkasında ne vardı ?" sorusunun yanıtını aramak ile bir ömür tüketebilirsiniz. Bir yanda modernizm incelenirken, diğer yandan da toplumu şekillendiren zihinsel yapımız üzerine yazılan deneme kitapları yayın hayatına girerek düşün yaşamımızı zenginleştirmektedir.

Bizimkine benzer biçimde geleneğin ağır bastığı İran toplumundan yola çıkan Daryush Shayegan, modernizmin bu toplumda hangi etiklere neden olduğunu, bireyin zihinsel yapısını nasıl etkilediğini Çatlama, Ontolojik Uyumsuzluk, Çarpıklıkların Alanı ve Çarpıklıkların Zemini adlı dört bölümden oluşan çalışmasında anlatmaktadır.

Çatlama bölümünde, "Nahda (yenilenme) döneminin ilk düşünürleri Avrupa'daki Siyasal ve Hukuksal sistemleri dikkatle izlemekteyken hayran oldukları bu kavramları, geleneksel değerleri tahliye ederek, marjinalleştirerek kendi dünyalarına yerleştirmeyi düşünemediler. Batı'da teknik-bilimsel altüst oluşlar devrimlere neden olurken ve bilinç de buna uyum sağlamaya çalışırken benim bilincim herşeyin tevekkülle karşılandığı, sorgulanmadığı, büyülü dünya düzenine takılıp kalmıştır." Yazar, "Tarihsel koordinatlarım bütünüyle başka. Ben hesaplarımı ne 16,17,18. yüzyıllarla, ne de Ortaçağ'dan Rönesans'a, Klasik Çağ'a, Modern Zamanlara geçişteki kopmalarla yaparım. Tarihte birbirini takip eden dönemler beni ilgilendirmez. Yüzyılların üzerinde daldan dala atlayabilirim. Çünkü zihnimde, Batı tarihini kesitlere ayıran niteliksel süreksizliklerin hiçbir somut tasavvuru yoktur... Yüzyıldır derin altüst oluşlara maruz kaldığım doğrudur; tarihten söz ederim, tarihi düşünürüm, tarihin çarklarını öğrenmeye, sahte modernliğimin bütünüyle göreli kaynaklarına inmeye çalışırım, ama sürekli daha geniş ufuklara sürüklenen bir zaman görkemli bir giriş yapmama damgasını vuran bu kısa dönemin içinde ruhsal yaşantım, önce ve sonra'nın sonra ve tarih-sonrası'yla hâlâ karıştıkları bir tarih ötesinde geçer. Ve ikisinin arasında kendimizi aynı zamanda bir başlangıç da olan bir son'a ertelenmiş buluruz." diyerek geleneksel toplumlardaki zihin çarpıklığının Batı Kültürü ile aralarındaki tarihsel dönemlerin yaşanmışlığındaki etkilerine ve bunun geleneksel toplumlardaki yansımalarına açıklık getirmeye çalışmaktadır.

Okullarda modern insanın entelektüel alt yapısını (Fen bilimleri, matematik, tarih, coğrafya, edebiyat) belirleyen dersler okutulur. Bu bilimlerin normlarıyla geçmiş yeniden oluşturulmaya çalışılır. Geleneksel toplumlara yabancı olan ödünç fikirler, olgular, toplumsalda karşılığını bulamaz ve kavramlar açıklanmaya, öğretilmeye çalışılırken birşeyler daima eksik kalır.

D. Shayegan, "Düşünce ustalarım bu dünya'da daha çok mevcut olabilmek için bu dünyadan çekilmemi öğütlerken, modern ustalarım, aksine deneyle doğrulanmayan hiçbir şeyi kabul etmememi, dogmacı a priori'lerden ve arzularımı gerçeklik zanneden düşlerden kendimi sakınmamı öğütlerler. Şizofreni, çabalarıma karşın beni koşullandıran bir durum değil yalnızca; hayattan, okuldan, sokaktan, siyasetten ve beni gün boyunca bunaltan anlaşılmaz aptallıktan gelen bir işaretler ağı tarafından da ayakta tutulmakta. Yalan, fikirlerimin dokusuna, kavramlarımın çarpıklığına, hareketlerimin tutarsızlığına kadar girip, son savunma noktalarıma kadar izlemekte, bir bakıma ikinci mizacım olmaktadır. Kendi kendimle kararsızlık içindeyimdir. Yani temsil ediyor sayıldığım ve dört bir yandan teşvik edildiğim şeyle kendilerine özgü bir mekan olmamasından ötürü buharlaşıp giden fikirler ve uyarlanma eksikliğinden ötürü keskinleşen arkaik tavırlar arasında cendereye alınmışımdır." demekle olan bitene günah keçisi aramanın (Siyonizm, kapitalizm, sosyalizm gibi) boşuna olduğunun altını çizmektedir. Bireyin zihinsel yapısı oluşurken gelenek ile modern uyumlu bir birliktelik kuramamıştır. Tarihte tatile çıkan geleneksel toplumlar, dört yüz yıldan fazla bir süredir dünyanın baş döndürücü gelişimine seyirciliklerini devam ettirmektedirler.

Çin-Hint ve İslâm dünyasından örnekler veren yazar, her nedense yanı başındaki Osmanlı İmparatorluğu'nun (19. yüzyılda Tanzimat ile başlayan yenilik hareketine şöyle bir dokunup) görkemli varlığını ve sonrasında Cumhuriyet ile gelen değişim ve gelişimi atlamaktadır. Sanki İslâm'ın içinde Türkler yoktur. Bu nedenle de yaptığı karşılaştırmalar eksik kalmaktadır. Ontolojik Uyumsuzluk bölümünde gerçek daima başka yerlerde aranırken, aranan gerçeğin gerçek olup olmadığı da soru işareti olarak kalmaya devam etmektedir.

"Babil kulesi, yalnızca dillere ilişkin bir gerçeklik olmaktan ziyade –ki üstelik bu noktada da hemen hemen çözülmesi olanaksız sorunlarla karşı karşıya- zihniyetlere ilişkin bir gerçekliğe dönüşmektedir. Dini sayıklama; devrimci saplantı; kadınların özgürleşimi; günden günden ciddiyetsizleşen ütopyalara doğru gerileme; yıldız savaşları; elden düşme inançların yeniden ortaya çıkışı; içinde düşüncelerin, inançların ve dünya görüşlerinin oynaştığı bir tür kaleydoskopta birbirlerini izlemektedirler; ve neden söz ettiğini bilen, filanca siyasal söylemi niye falanca ilkenin kurduğunu bilen kimse yoktur." diyor Shayegan. Anlaşılamayan bir modernlik, geleneğin üzerine yama edilmeye çalışılmış. Ve ikisinin arası bir yaşam tarzı. Ülkemizde de hüküm sürmüyor mu?

İslâm dünyası, yeniden doğuş (Nahda) ve Devrimler Çağı (Sevre) ile Batı hegemonyasının bilincine varırken, Batı karşısında geç kalışla da etkilenmişlerdir. İslâmi Rönesans fikri diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de ateşli yandaşlar bulabilmektedir.

D. Shayegan, "Modernliğin yapıları yeryüzündeki bütün kültürlere kendilerini kabul ettirdiler, bütün alanlarda tahribat yaptılar ve sonunda algılama aygıtımızın içine sızdılar." demekle çarpıklıkların doğuş noktası Ontolojik Uyumsuzluğa dikkat çekiyor. Yazar, yaşanan çarpıklığın İslâm geleneksel yapılı toplumlarla birlikte Latin Amerika ülkelerini de içine aldığını, Octavio Paz'ın entellektüelleri anlatan sözleriyle dile getirmektedir:

"Fikirler bugünün fikirleri, tavırlar dünkü tavırlar. Bunların ataları Aziz Thomas adına yemin ediyorlardı, kendileri de Marx adına yemin ediyorlar; ama hem eskiler, hem yeniler için akıl, bir doğrunun hizmetinde olan bir silahtır."

Bu sözleri, kendi düşün yaşamımızı ve entelektüellerimizi de (istisnalar her zaman vardır) tanımlamakta kullanabiliriz. Yazar, "Günümüzde İslâmı yeniden keşfeden Alman 'entergristleri', İngiliz sufileri, Guènon'cu Müslüman İsviçrileliler ve kültürel olarak çekici ve münasip bir İslâm'a vurgun Fransızları ona göre bu yeni haçlıları da ilerici aydınların söylemi ne kadar modern olmaya çalışırsa, bunların söylemi de o kadar iddialı bir şekilde şatafatlıdır." diyerek Octavio Paz'ın "Fikirler dünkü fikirler, tavırlar bugünün tavırları. Bunların ataları Aydınlanma filozofları adına yemin ediyorlardı, kendileri Peygamber adına yemin ediyorlar." şeklindeki formülünü onlara da uygular. Avrupa'da kalmak şartıyla yaşanmak istenen bir İslâm.

Yamalama, birbirini tutmayan iki dünyanın (Batı ve İslâm) yazara göre "olgularda hiçbir karşılığı olmayan fikirleri toplumsal gerçeklerle çakıştırmaktan ibarettir." Milan Kundera'nın Totaliter Kitsch diye adlandırdığı çöküşten önceki sosyalist blok için söylenen "herşeyin varlığın kategorik ülküsüne bağlanmasını. Bu tek parti diktatörlüğü ya da siyasal olarak egemen ideoloji (İslâm) olabilir. O andan itibaren her yerde hüküm süren bu kitsch'e dokunmaya kalkışan her şey hayattan uzaklaştırılır. Burada hayat dahi askıya alınmıştır" sözleri, iç karartıcı bu durumu görmemizi sağlıyor. Acaba temeli tüketim ekonomisine dayalı modern toplumlarda (gerçeğin ortadan kaldırılmasıyla) böylesi kitsch farklı bir biçimde yaşanmıyor mu?

"Doğulu insan no man's land'ın sınırlarında asılı kalmıştır. Gerçeği bir alt-gerçekliktir; hem geleneksel görüntünün halesi nezdinde, hem de medyaların aşırı-gerçek patlaması nezdinde. İkonaların halesinden mahrum kalmış olan starların geçici zaferlerini de tadamayan Doğulu, mekân dışı bir dünya'da bulunmaktadır." diyor yazar. Belki de böyle bir dünyada yaşıyor olmayı, Batı'nın geldiği tıkanma noktasında şansa dönüştürebiliriz.

Denemenin son bölümünde çarpıklıkların toplumsal zemini İran toplumu özelinden çıkarak, İslâm dünyasındaki entelektüeller, ideologlar, teknokratlar ve halkın üzerinde etkisi olan mollaların davranışları ve bu davranışlara neden olan yapı irdelenmektedir.

Kitabı bitirdiğinizde, komşu ve İslâmi gelenekten gelen bir ülkenin bizler gibi (farklılıklar vardır ve olacaktır) bir süreçten (zininsel anlamda) geçen ve Batı kültürünü tanıma fırsatı olan (buna Shayegan da dahil) "Bilinçleri Yaralı" insanlarının davranış nedenlerine tanık olunmakta. Bu tanıklık, bizim (birey ve toplum olarak) kendimizi tanımamızı ve eksiklikler üzerinde düşünmemizi sağlasın yeter. Gerisi gelecek. Ve birbirini iten, karşılıklı olarak biçimsizleştiren iki dünya arasında uyum başlayabilecektir.

Kimbilir... Güneş'in doğudan doğması gibi Batı'nın tükenmişliğine Doğu'nun zengin kültürü ilaç olabilir. Önce hastalığı doğru teşhis edelim.

Böylesi bizi bize anlatan denemelerin çoğalması dileğiyle, iyi okumalar...

Devamını görmek için bkz.

Suzan Samancı, "Demokrasi Sırat Köprüsüne Dönüşürse...", Özgür Gündem, 17 Aralık 2003


(...)

Başka diller ve renkler kabul edilmedikçe demokrasiden söz edilebilir mi? Demokrasi adaletsizliği ve şiddetti azaltıyorsa kendi kendini savunabilir. En zengin anlamlar farklılığın kavranmasından doğar, bu doğuşla birlikte demokratik anlayış ve ortak bir bilinç oluşur. Demokrasi mücadelesinin verildiği yerde, gerçek bir demokrasinin oluşumu her şeyden önce siyasal yaşamın, toplumsal hareketlere, çözümlemelere, yenilenmelere ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç varoluşsal dokudur ve en derin anlamda pratik bir süreç olduğu gibi insanın etkin mücadelesine bağlıdır.

İşte kabul edilmek istenmeyen bir gerçeğe işaret edildiğinde yaygara kopuyor. Asırlardır "öteki" olarak yaşayan ve hep başkaldıran, ölümlere, kıyımlara, sürgünlere, yangınlara giden insanların istediği nedir? Ölümler göze alınıyorsa var mı bunun ötesi? "öteki" lik üretildiği gibi başkaldırıda bir sonuçtur. "öteki"liği bastırmak ya da yok etmek değil onu kabul etmektir çözüm. Ne doğulu ne de batılı olmayan bir ülkenin toplumsal ruhu hiç gelişmiyor, yerinde sayıp gürültü ediyor. Demokrasi korkusundan paranoyak, şizofren olma eğilimi hazırlanıp sunuluyor. Daryush Shayegan'ın Yaralı Bilinç adlı kitabın alt başlığı da "Gelenekçi toplumlarda şizofreni" adını taşıyor. Yaralı Bilinç'teki bir anekdotu daha önce yazmıştım sanırım; yeniden paylaşmak istiyorum.

Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç bir adam, İran'a geri döndüğünde Tahran havaalanından çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre ilk tütüncüde durmasını söyler.

"Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?" diye sorar şoför.

"Ne mi yapacağım? Sigara alacağım."

"Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar."

"Camide mi? Yahu camii Allah'ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?"

"Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir."

"Peki o zaman öğrenim nerede yapılıyor?"

"Öğrenim hapiste yapılıyor, beyim!"

"Hapis hırsızların yeri değil mi?"

"Yine yanlış beyim! Hırsızlar hükümete atanıyor."
(...)

Devamını görmek için bkz.

Beral Madra, "Yaratıcılık", Papirüs Kültür Sanat Dergisi


(...)

"Yaratıcılık" kavramı, Türkiye'de –ya da yaratıcılık açısından birtek merkez olarak görmek zorunda olduğum İstanbul'da– uzun bir süredir çarpıtılmış bir içerik ve biçimle ele alınmaktadır Yaratıcılık, burada ve dünyada geçerli olan durumuyla, bugüne değin varsayılan ve alışılagelmiş özelliklerinden ya da Türkiye modernizmi içindeki özelliklerinden çok uzaklaşmıştır. Yaratıcılık, artık ne desenin "benzeti gücü"yle, ne de yağlıboyanın / pentürün tatlarıyla, ne duygu ve düşüncenin yetkin bir biçimde yansıtılmasıyla, ne doğanın renkleri ve ışıklarının soyutlanmasıyla ne de nereden geldigi bilinmeyen bir esinle tanımlanan bir süreçtir.

Rollo May Yaratma Cesareti kitabında yaratıcılığı psikoloji, psikiyatri ve felsefe açısından irdeler ve on yıl sonraki/bugünkü yaratıcılık için de geçerli bazı temeller saptar. May'ın bugün bir bölümüyle ülkemiz için geçerli olan bir saptaması da şudur: "Yaratıcılığı tanımlarken, bir yandan sahte biçimleriyle –yani, yüzeysel bir estetizm olan yaratıcıkla– arasındaki ayrımı ortaya çıkarmamız gerekli. Diğer yandan da yaratıcılığın otantik biçimini –yani, yeni birşeye varlık kazandırma sürecini. Canalıcı ayrım, yapmacıklı (hünerde ya da oyunda olduğu gibi) sanat ile has sanat arasındaki ayrım." (May, 62)
(…)

Kanımca, önemli sorular şunlar: Türkiye'deki insanın da dünyaya bakışında, dinsel bir perspektif olduğu kabul ediliyorsa, bu perspektifbuna perspektif mi yoksa daralma mı demek gerekir – giderek yaygınlaşıyorsa (Shayegan 11), Atatürk devrimine karşın bu yüzlerce yıllık bir direnme alttan alta sürüp gidiyorsa, bu tür bir yaratıcılık kabul görür mü?

Söylendiği gibi, İslam dini gerçeği kavramak için değil, örtmek için doğmuştur (Shayegan 11 ). Modernizm ve Post-modernizm'de "yeni gerçeklik" katmanlarının ortaya çıkışıyla ya da "bunları bilgi sahasının dışına ya da dibine iten atadan kalma dirençler arasındaki gerilimlerin bilinçte birtakım çatlamalara yol açması zorunludur" (Shayegan 11 ) denilirken, öncü ya da öncü ardı (avantgard ya da transavantgard) yaratıcılığın ürettiği yapıtlar nasıl algılanabilir?

"Dünyanın sınırları ayakların altından kayar ve yiten sanrının yerini yeni bir biçim alıp almayacağını ya da bu kaostan yeni bir düzen yaratıp yaratmayacağını görmek için beklerken" (Rollo May 127) söz konusu dirence karşın i:tretilen yapıtların oluşturduğu nesneler dünyası, yaşamı yeniden değerlendirmeye ve ona yeni biçimler vermeyi öneriyor. Bu önermeler yaklaşık yıldır, başlangıçta resim yoluyla, sonra fotograf yoluyla, daha sonra da heykel ve/veya üçboyutlu yapıtlar yoluyla kitlelerin imgelemine yerleşmiştir. "Ataların bıraktığı mirasla dünyanın bugünkü hali arasındaki kopukluğun" (Shayegan 15) yarattığı yara için bir sağaltma önerisidir bu ve insanın kendini, zihnini koruma itkisi bu sağaltmayı yadsıyamıyor.

Shayegan'ın yarı felçli dediği bakış (151), Türkiye'de de varsa ve bu sanatçılarz ve aydınları da kapsıyorsa, yaratıcılık da "yarı felçli" olarak nitelendirilebilir mi? Genelde evet, özelde hayır Günümüz yaratıcılıgının ürünlerinin (üçboyutlu, çok malzemeli, görsel-işitsel-dokunsal yapıtlar ya da yerleştirmeler) Türkiye genelinde var olduğu söylenemez. Bu ürünler çok iyimser bakışla, üç büyük kentte kitleyle buluşuyor. Anadolu kasabaları ve kentlerinde bu tür bir çağdaş sanat olgusundan söz etmek ise güç. Gerçekte, çağdaş sanat üretiminin yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada köy ve kasaba kültürü ile bagdaşması olanaksız, ne ki bu uyumsuzluk Batı'da bölge müzeleri ve sanat merkezleri kurularak bir ölçüde gideriliyor. Ancak, yaygınlaştırma ve eğitme sistemlerinin işlerliği ölçüsünde, çağdaş sanat alanı "özel" bir alan olmaktan çıkabiliyor.

Bu "özel" alanla "yerel ve yaygın" alan olan ama hızla yok olan el ürünü nesneler arasında kalan bir boş alan başlangıçta sözünü ettiğimiz sahte yaratıcılık biçimleriyle dolmaktadır. Yarı felçli bakış da işte bu alanda "sanatsal" (ifadesini) buluyor. Bu aynı zamanda "el ürünü" nesne ile sanayi ürünü nesne arasında da kalan muazzam çarpıktık alanıdır" (Shayegan 118). "El ürünü nesne, kendini karikatürleştiren bir modernlikle garip bir şekilde bütünleşirken, kendini yaratan dünyaya ters düşmeye başlar; sanayi ürünü nesne ise, kendi altgerçekliğine indirgenmiş bir Gelenek'in yaygın çerçevesinden gelen kalın bir hayat tabakası sayesinde biçim değiştirmektedir". Bu çarpık alanda kuşkusuz siyasallaşmış dinin dayattığı kültür de yer almaktadır Türkiye'de bu ara alandaki üretim arabesk müzik, pop müzik, video-klipler, amatörlerin ürettiği kitsch resimler ve heykeller, bilgisayarla üretilen dijital kolajlarda zengin (!) ifadesini buluyor Sırası gelmişken, ressam Kenan Evren'in ve onu örnek alan birçok yüksek rütbeli askerin çizip boyadığı ve milyarlara satmayı başardığı resimlerin de bu alan içinde yuvalandığını belirtelim.
(…)

Bu, en gösterilmeyeni gösteren, sınır tanımayan, içsel olan herşeyi dışsallaştıran, cinselliğin toplumda "sapık" olarak görünen her yönünü sorgulamaya alan, gövdenin dışarıya attığı herşeyi (sümük, kusmuk, sperm, dışkı gibi) görüntüleyen örnekler, görüldüğü gibi, genellikle ABD'dendir. Avrupa'lı sanatçılar, "gövde" metaforları konusunda daha tutucu bir tavır içindedir ve mühürlü göndermelerle konuya eğilirler. Shayegan bu farkı çok iyi açıklıyor (115) ve Amerikalı fikirlerden yola çıkıp gerçeklik üreterek kollektif çılgınlığını iyi kötü gerçekleştirirken, Avrupalı gerçekliği fikirlere dönüştürür ve nostaljik ütopyasını kurar, diyor.

Türkiye'de de insan gövdesi üstündeki siyasal-ekonomik baskılar, oyunlar, yönlendirme ve saptırmalar sayısız örneklerle gündemdedir. Bu sokakta tiner çeken beş yaşındaki çocuktan, göğsüne silikon taktığı için "seksi" olduğunu sanan yıldızcıklara, neden siyah çarşafa girdiğini anla (ta)mayan genç kızlara, ölüm orucuna yatan siyasi mahkumlara, söz konusu savaşta uzuvlarını yitirmiş gençlere kadar uzanan geniş bir insan kitlesini kapsamaktadır. Türkiye'de gerçek sanatçıların ürettikleri "dayanılmaz" ciddilikteki işler işte bu gerçeklerle rekabet etmektedir; bu zor bir rekabet alanıdır ve ne yazık ki, geniş kitleye değil, bilinci yaralı olmayan az sayıda insanın algısına ulaşmaktadır.

Türkiye toplumu, yaratıcılığın öne geçmesi ve önem kazanması için kaçınılmaz olan "gerçeklik üretmek" ya da "gerçekliği düşünceye, düşünceden yapıta dönüşmek" gibi eylemlere sahip çıkamıyor: Shayegan bunun nedenini "Doğulu" insanın bir "no man's land"ın sınırlarında asılı kalmış olduğunu, gerçeğinin altgerçeklik oldugunu söyleyerek açıklıyor (Shayegan 117). Türkiye insanı ne tam Batı'lı ne de tam Doğu'lu olduğuna göre, bu "no man's land" durumu daha da derinleşiyor.

Gözlemlerime ve deneyimlerime göre, Türkiye'deki yaratıcılığın önündeki en büyük engelin "şeriat" olduğu, doğru bir saptama olmaz. Yarı felçli bakış açısı ve yaralı bilincin varlığını kabul etmek herkese zor geliyor, ama gerçek sorun burada yatıyor. Şeriat, bu çarpık alan içinde, Cezayir'deki gibi silahlanmadıkça, önemsenmeyecek kadar güçsüz bir engeldir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.