Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-042-6
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yeryüzünde Bir Sürgün
Juan Goytisolo'dan Seçme Yazılar
Çeviri: Gül Işık
Yayına Hazırlayan: Gül Işık
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1993
2. Basım: Ekim 2006

"Juan Goytisolo, yeryüzünde bir sürgün: düşünen, irdeleyen, başkaldıran, reddeden, kimlik belirtileri'ni araştıran bir özne: Yazarın aradığı kimlik belirtileri yalnız kendisinin değil, Avrupa ile Afrika, Doğu ile Batı, çağdışı dikta ile tüketimci liberal demokrasi arasında kalmış ülkesinin, hatta bir yandan insan haklarını gündeme getiren, öte yandan dünkü sömürgeciliğini değişik biçimleriyle bugün de sürdüren Avrupa toplumlarının kimlik belirtileridir: Kapsamı sürekli genişleyen ve çağımızın çelişkili gelişimini de izleyen bir arayıştır bu." – Neyire Gül Işık

"Vatan tüm kötü alışkanlıkların anasıdır: illetten tedavi olmanın en hızlı ve etkin yolu onu satmak, ihanet etmektir: nasıl mı satmak? ister pahalı ister bedavaya: kime mi? en yüksek peyi kim sürerse ona: ya da, verip kurtulmak ağulu armağanı, onu hiç bilmeyene, bilmek de istemeyene: ister zengine ister yoksula, umursamazın tekine ya da bir âşığa: salt ihanet zevki yeter: bizi belirleyen, bizi tanımlayan, istemeden bizi bir şeyin sözcüsüne dönüştüren: üstümüze bir yafta yapıştıran, bize bir maske yakıştıran ne varsa ondan sıyrılma zevki uğruna (...) haraç mezat satmak her şeyi: tarih, inanışlar, dil: çocukluk, manzaralar, aile: fırlatıp atmak kimliğini, sıfırdan başlamak: Sisyphos olmak, aynı zamanda, kendi küllerinden yeniden doğan Anka kuşu." – Juan Goytisolo

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Neyire Gül Işık

F.F.B.'nin Anısına (1892-1975)
Bir İşgal Yaşadık Biz
Vicdan Muhasebesi
Neden Paris'te Yaşamayı Seçtim?
Güneye Dönmek
Gelin Kimlik Belirtilerimizi Muhabbetle Yeşertmekten Vazgeçelim
Yeni-Zenginler, Yeni-Özgürler, Yeni-Avrupalılar
Strasbourg Bildirisi
Farklı Bir Dünya Düzeni
Cemâ'atü'l-fenâ'da "Ertesi Gün"ün Görünümü
Cervantes, İspanya ve İslam
İspanya'daki Arap Kültürü İncelemeleri Üzerine Gözlemler
İspanyol Yazını ve Dünyadaki Görüntüsü
Romancı: Uygulayıcı Eleştirmen mi Yoksa Hasbelkader Kuramcı mı?
Okumak ve Yeniden-Okumak
İstanbul, Palimpsest Kent
Kapadokya'da Gaudí'nin Peşinde

Tarihsel Tablo
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Neyire Gül Işık, "Sunuş"tan, 1993, s. 7-16

"hepsi beyhudeymiş / ey vatanım / henüz vaktimiz varken / gel dostça ayrılalım"

– J.G., Kimlik Belirtileri
Juan Goytisolo:

İber Yarımadası'nın aykırı çocuğu

İspanyol İç Savaşı'nın evladı

"Lanetlenmiş 1950 Kuşağı"nın üyesi

Dünya yazınının göçebesi

Batı ile Doğu'nun ortasında, bir garip marjinal Avrupalı

Kargaşalı, bunalımlı çağımızın kaygılı tanığı

Başyapıtını, kendi benliğinin ve 20. yüzyılın son üç çeyreğinde dünyamızın tarihçesini, kaosun öyküsünü, dur durak bilmeyen tedirgin yaşamıyla yazan romancı.

Juan Goytisolo, yeryüzünde bir sürgün:

"nesneler, topraklar ve Tarih üstüne ders

hiçbir hisse çıkarılmayan kıssa

sürgün coğrafyası yalnızca"

Barcelona - Havana - Paris - Marakeş - İstanbul - New York - Mali - Ürdün - Kanada - Marakeş - Paris - Moskova - Erzurum - Mali - İstanbul - Kahire - Mekke - Bağdat - Boston - Konya - Marakeş - İstanbul - Madrid - Kapadokya - Paris - Almería - Londra - İstanbul - Paris - Tanca - İzmir - Marakeş - Colorado - İstanbul - Berlin - Meksika - Özbekistan - Paris - Tahran - Marakeş:

Özgün "zihinsel coğrafya"sının ayrıcalıklı mekânlarının birinden öbürüne mekik dokuyarak, o coğrafyayı kırk yıl boyunca kendi içsel nedenleriyle oluşturarak, "Yurtsuz Juan'a göre dünya"yı yeniden biçimlendirerek.

Bir diyardan öbürüne, kimi kez gezgin, kimi kez sürgün, kimi konferansçı, kimi öğretim üyesi, kimi gözlemci, kimi gazete ya da TV muhabiri; kendince, kendi ruhunun derinliklerinden, kişisel tarihçesinin karanlıklarından kaynaklanan bir şeylerden kaçarak, adını henüz koymadığı vazgeçilmez bir şeyleri, belki de başka isimler, başka biçimler altında yine o kaçtığı şeyleri, yine tedirgin edici derinliklerin, karanlıkların bu kez değişik belirtilerini arayarak, kovalayarak.

Doğduğu, büyüdüğü, mutlu olamadığı, sevdiği, reddettiği İspanya'dan, ona karşıt ya da benzer başka diyarlara –belki de yine, belki de hep– İspanya'ya: kendi cehenneminden başkalarınınkine, kendi cehenneminin izlerini tutkuyla kovalayarak, kendi cehenneminin silinmez damgasını taşıyarak, sorumlulukla üstlenerek, kimi zaman kimlik belirtilerini gururla savunarak; kendini aldatmaya hiç razı olmaksızın, her avunmayı ödünsüzce reddederek, yine de ömrünü kendini, anayurdunu, dünyayı değiştirmeye, kendi anlayışınca daha iyi, daha dayanılır kılmaya, varlığının –tüm varlığı olan kaleminin– olanca gücünü doğru bildiğini haykırmaya adayarak.

Juan Goytisolo'nun öyküsü, yaşadığı ve –kaçınılmaz biçimde– yazdığı öykü, bağışlanamaz aşağılamaların, benimsenemez gerçeklerin, umarsız bulanık arayışların, gerçekleşmeyecek düşlerin, ödünsüz bilincin, yıkıcı hesaplaşmaların, uzlaşmazlığın öyküsüdür.

Büyük İspanyol yazarlarının tümü gibi, fazlasıyla karmaşıktır Juan Goytisolo (bu arada bizim yabancısı olduğumuz, geleneksel Avrupa kültürüne kıyasla önemli ayrılıklar sergileyen bir kültürün insanı olduğu unutulmamalı). Kimi kez –neredeyse– ürkütücü bir yaşamsal gücün fırtınası uğuldar yapıtlarında, özellikle kurmaca olanlarda: Ancak kurmaca ile somut gerçeğin sınırını belirsiz bırakır, asla kesin bir çizgi çizmez, nokta koymaz asla. Sürekli değişen dünyamızın bağlamında sürekli evrim, başkalaşım içindedir o da. Zaten gerçeğin gözlemi kurmacaya açılan kapıdır bu yazarın dünyasında: Düşlem hep somut, ilkel, yadsınamaz bir gerçeklikten havalanır, kanatlanır, ta uzaklara gider, düşe, hummaya, hezeyana varır.

Ama o nitelikler, karmaşıklık, belirsizlik ve arasız değişim, sürekli oluşum aslında yaşamın özünden kaynaklanan niteliklerdir. Çelişkileri, onulmazlıkları, çaresizlikleri, düşleriyle, anlatılmazlığıyla yaşamı yakalar yazarımız: kimi Paris'te, kimi Marakeş'te, kimi İstanbul'da.

Elbette ki, sürgit sürgün konumu gibi, o ayrıcalıklı mekânların benimsenişi de, yaşama yaklaşım, yaşayış, yaşamı kovalayış biçimleri de belli –ve çok ıstıraplı– kişisel seçimlerin sonucudur; kendini öylece "hayatın ırmağına terkeyleyiş"in değil.

Yazarın irdeleyip anlatmayı hedeflediği budur zaten: karmaşıklığı basite indirgemek, herkesçe benimsenir türden bir –ya da birçok– çözüm getirmek değil, benliğindeki ve çevresindeki kaosun nedenlerini gün ışığına çıkaran dikkatli bir kazı işlemine girişmek.

Öylesine amansız bir irdelemedir ki göze aldığı, kendi kendine ve okuruna zorla benimsettiği, sonunda hiçbir şey, hiç kimse –ne kendi kişiliği, ne aile ortamı, ne kenti, ne ülkesi, ne ulusal tarihi, ne geleneksel kültürü– sağlam çıkamaz, parçalanmadan, yara almadan kurtulamaz neşterinden.

Juan Goytisolo'nun gözünde bunun içindir insanın zekâsı, aydının çabası, yazarın kalemi; bunun içindir hangi kalıpta, hangi türde olursa olsun –hem "tür" denilen ne ki?– yazın uğraşı: Bin yıllık putları kırmak, yüzlerce yıllık "doğru"ları yalanlamak, "tuğla gibi yekpare" gerçekleri unufak etmek, basmakalıp "fikir"lere alayla gülümsemek, önyargıları "çorap gibi" tersine çevirmek, "kuşku uyandırmak için".

Bir yandan Socrates'ten beri süregelen irdeleyici-eleştirici Batı düşüncesi geleneklerinin çetin mirasçısı, öte yandan kargaşalı Postmodernizm çağının kuralları küçümseyen, türleri kaynaştıran özgün, tedirgin, tedirginlik verici yaratıcısıdır Goytisolo.

İber Yarımadası'nın olanca karmaşıklığını ve çetinliğini, ürkütücü sertliğini sunar size, aynı zamanda yürek sızlatıcı duyarlığını: Her şey şiddetli ve yoğundur onda, sapmalar, kopmalar, dönüşler, savunmalar, benimseyişler, arayışlar… Ama hiçbir aşağılayıcı suçlama yoktur; yersiz saldırganlık yoktur, zihinsel alışkanlıkların tatlı, oyalayıcı güvencesine saygı olmadığı gibi…

Juan Goytisolo, denemelerinde olsun, romanlarında olsun, bir yandan Ortaçağ'a dek uzanan, daha doğrusu o tarihin çağımızdaki uzantılarını yakalayan, bir yandan 20. yüzyılın ikinci yarısında gezegenimizin üstünde yolculuklarıyla çizdiği, özgün bakış açılarından anlamlandırdığı geniş, değişik –bu arada son derece kişisel– bir ufku sezinletir okuruna.

"Sizce yaşam nedir?" diye sormuştum ilk söyleşimizde, İstanbul'un orta yerinde bir kahvehanede. Gözlerinin ta dibinde bir yeşil alev parlayıp söndüydü bir an:

"Bunu bilsem, yazı yazar mıydım ben?"

Yazarımız yaşamın anlamını kendi onulmaz-uzlaşmaz yalnızlık ve marjinallik konumundan yola çıkarak çözmenin, daha doğrusu yaşamı öyle anlamlandırmanın bizi gerçeğe yaklaştırdığını, insanı daha güvenle, daha uzağa ilettiğini keşfetmiştir: Geleneksel görüşler çerçevesinde "merkez" sayılan, "merkez" sanılan kavramların, yerlerin, ortamların kenarında-kıyısında kalmanın kendisini daha önce fark edemediği –çok daha değerli ve geçerli olan– birçok şeye yakınlaştırdığını fark etmiştir.

Böylelikle sürgün bir zenginlik kaynağına dönüşmüştür: Hem olanca değişkenliği ve çoğulluğuyla yeryüzünün tamamı bir tür sürgün yeridir aslında:

"Yalnızlık eğitimim uzun sürdü," der, "ama verimli oldu."

"Ben: Yazar

Ben: Yazı"

"Yaşam" ile "yazı"nın, "düşünme" ile "düşleme"nin sıkı bağlantısı tüm yazarlar için geçerlidir; ancak söz konusu olan Juan Goytisolo olduğunda, o edimler özdeştir, aynı sürecin başlangıç ve sonuç aşamalarıdır. Aslında sonuç da hiçbir zaman kesin değildir, yeniden başlangıca gönderir:

"Yaşamak, tam anlamıyla öyküyle yaşamak: öylece, asla son bulmayan bir öyküyle: sürgit yıkılıp yükseltilen ağırlıksız sesli yapı: gündüz gece dokunup sökülen Penelope örgüsü: kumdan kale denizin kendiliğinden gelip süpürdüğü."(1)

Hep kendisini anlatır Juan Goytisolo, anlatılarının sürekli yapısını oluşturan söyleşi içseldir: "Ben" de kendisidir, "sen" de. Ama o anlattığı "kendisi" belli tarihsel ve coğrafi yerlemlerde konumlanmış, belli bir ruhsal ve bedensel yapıda gerçekleşmiş bir öznedir: düşünen, irdeleyen, başkaldıran, o yerlemleri, o yapıyı sürekli sorgulayan, reddeden, kimlik belirtileri'ni araştıran bir özne:

"Kökler, çetin bir sorun…" diye söze başlamıştım bir konuşmamızda.

"İnsan ağaç değil ki," diye kesmişti, "kalkar, yürür gider."

Yazarın aradığı kimlik belirtileri yalnız kendisinin değil, Avrupa ile Afrika, Doğu ile Batı, çağdışı dikta ile tüketimci liberal demokrasi arasında kalmış ülkesinin, hatta bir yandan insan haklarını gündeme getiren, öte yandan dünkü sömürgeciliğini değişik biçimleriyle bugün de sürdüren Avrupa toplumlarının kimlik belirtileridir: Kapsamı sürekli genişleyen ve çağımızın çelişkili gelişimini de izleyen bir arayıştır bu.

Seçkimizi sunarken yazarın yaşamına geniş bir yer ayırıyoruz; bunun bir nedeni yaşamını verirken, her zaman özyaşamsal olan yapıtlarından da kesitler vermek; bir nedeniyse, biz bu gezegen yurttaşlarının –özellikle de Avrupa ve Akdeniz kesimlerinde yer alanların– kırk yıldır içinde çalkalandığımız tarihsel ortamın, boğuştuğumuz sorunların da çeşitli yönleriyle o yaşamda yansıyor olması.

Yazar ve Ülkesi: Ulusal Tarih ve Kişisel Tarihçe

Juan Goytisolo'nun yapıtı kişisel tarihçesinden soyutlanamayacağı gibi, o tarihçeyi her an canlı ve dokunaklı kılan da İspanya tarihinden ayrılamayışıdır. "Dövüşken yalnızlığı" içinde yazarın benliği ülkesinin gelişimiyle şiddetli bir karşıtlık bağıntısı içinde gelişmiştir:

"vatan tüm kötü alışkanlıkların anasıdır: illetten tedavi olmanın en hızlı ve etkin yolu onu satmak, ihanet etmektir: nasıl mı satmak? ister pahalı ister bedavaya: kime mi? en yüksek peyi kim sürerse ona: ya da, verip kurtulmak ağulu armağanı, onu hiç bilmeyene, bilmek de istemeyene: ister zengine ister yoksula, umursamazın tekine ya da bir âşığa: salt ihanet zevki yeter: bizi belirleyen, bizi tanımlayan, istemeden bizi bir şeyin sözcüsüne dönüştüren: üstümüze bir yafta yapıştıran, bize bir maske yakıştıran ne varsa ondan sıyrılma zevki uğruna (…) haraç mezat satmak her şeyi: tarih, inanışlar, dil: çocukluk, manzaralar, aile: fırlatıp atmak kimliğini, sıfırdan başlamak: Sisyphos olmak, aynı zamanda, kendi küllerinden yeniden doğan Anka kuşu"

Yapıtlarının bütünü Avrupa Edebiyat Ödülü jürisince "ülkesine duyduğu yürek paralayıcı sevginin ürünü" olarak nitelenen(2) yazarın isyanı aslında İspanya'nın özüne yönelik değildir: ülkesine ve kendisine zorla benimsetilmek istenen çarpıtılmış ulusal ve kişisel kimliğe; olabilecek, olması gerekli olanın olamayışınadır. O kimliklerin yapaylarından kaçtığı oranda gerçeklerini arar.

Bunca karmaşık ve çelişkili bir ortam-birey ilişkisini kavrayabilmek için çağdaş İspanya'nın tarihsel olaylarına ve toplumsal evrimine değinmemiz gerekiyor.

Juan Goytisolo, çağdaş tarihçi Javier Tussell'in "kan çocukları" diye tanımladığı(3) 30'lu yıllar kuşağındandır.

"Aile kavramı benim için anlamını yitireli yıllar oldu," der; erkenden ölen ve sonuçta hep bir yabancı olarak kalacak annesinden çok, "İç Savaş'ın, onun kutsal kurtarıcılık iddiasının, zalim kininin, ülkenin bağrını deşip gün ışığına döken ve gençliğinde kendisine bir daha dönmemecesine uzaklaşma isteği veren o talihsiz koşullar bütününün evladı olduğunu" söyler.

Beklenmedik Cumhuriyet, Beklenen İç Savaş

1931 Ocağı'nda Barcelona'da varlıklı bir burjuva ailesinden doğan Juan Goytisolo'nun aslında "Cumhuriyet çocuğu" olması gerekirdi. Çünkü aynı yılın 19 Şubatı'nda yapılan genel seçimlerle, yedi yıl sürmüş general Primo de Rivera diktasının ardından, beklenmedik bir biçimde olgunluk ve sükûnet içinde, İspanya'nın ikinci cumhuriyeti kuruluverdi. Ne var ki iç politika ortamı çok gergindi ve ülkede kutuplaşmaların, kardeş kavgasının, ayrılıkçıların tarihi artık yüzyılı aşıyordu, "İspanyol Kabilliği" çeşitli kişi ya da kesimlerin tüm iyi niyetli girişimlerine karşın her fırsatta kendini gösteren kemikleşmiş bir yapıya dönüşmüştü. Toplum Ortega y Gasset'in ünlü deyişiyle "su geçirmez bölmeler" toplamına dönüşmüş, felakete iletecek eğik düzleme aslında çoktan girilmişti.

Öte yandan, krallığa dayalı diktadan, tam bir demokrasi deneyimsizliğiyle, serbest genel seçime dayalı cumhuriyete sıçramak olmayacak bir düştü. Gerçekten de acısız doğan cumhuriyet altıncı yılını doldurmadan bir kan ve gözyaşı selinde boğulacaktı.

Cumhuriyet yönetimi kurulur kurulmaz Kilise'nin hasımlığıyla karşılaştı, ülke tarihinin Ortaçağ'dan beri değişmez öğelerinden biri olan "Haçlı ruhu" bir kez daha uyanmıştı. Karşı tarafın tepkileri de aynı şiddette oldu, daha cumhuriyetin ilanından bir ay bile geçmemişti ki, Madrid'den başlayarak dinsel kuruluşlara şiddetli saldırılar gerçekleştirildi, tüm ülkede yüzü aşkın manastır ve kilise ateşe verildi. Ekim ayında başbakan seçilen Manuel Azaña büyük yankılar yapan ve şiddetli tepkilere yol açan ilk söylevinde şöyle dedi:

"İspanya Katolik olmaktan çıktı. Dolayısıyla siyasal sorun devleti, İspanyol halkının ulaştığı bu yeni tarihsel aşamaya uygun düşecek biçimde düzenlemektir.

"İspanya'da milyonlarca dindar Katolik bulunduğunu tartışmıyorum; ama bir ülkeyi, bir halkı, bir toplumu dindar kılan şey dindarların ya da dinsel inanışların sayısal toplamı değildir, o insanların zihinsel ürünlerinin biçimidir, kültürlerinin izlediği doğrultudur."(4)

İnanç özgürlüğüne dayalı laik devletten yanaydı Azaña; iki ay sonra hazırlanan yeni anayasa da aynı doğrultuyu izledi: "İspanya, özgürlük ve eşitlik ilkelerine göre düzenlenmiş bir demokratik emekçiler cumhuriyetidir" deniyor, Kilise ile devlet kesin olarak birbirinden ayrılıyor, dinsel temele dayalı eğitim kaldırılıyordu.

Bu arada bölgelere kendi özerklik statülerini isteme hakkı tanınıyordu; böylece Barcelona'nın başkenti olduğu Katalonya öteden beri uğrunda savaşım verdiği özerk yönetimine kavuştu, eğitim geliştirildi, çağa uyduruldu.

Sonuçlar ise beklendiği denli parlak olmadı: İyi niyetli ve kararlı tavrına karşın, hükümet sağ kesimi kendisine düşman ettiği gibi, sol kesimi de karşısına aldı, her iki yandan giderek kaygı verici boyutlara ulaşan saldırılara hedef oldu.

1934 yılında şiddet olayları vahim bir tırmanış gösterdi: Madrid'de ilk faşist örgütlenmeler başlarken, sonbaharda kuzeyin maden bölgesi Asturias'ta ve Katalonya'da devrimci eylemler patlak verdi.

"Devrimci savaşımın ideallerine ve aşırılıklarına teslim olmuş o kan ve barut Barcelonası" yazarımızın sonradan anlamlandırıp değerlendireceği ilk çocukluk anılarını oluşturdu.

Goytisolo ailesi sınıfsal konumu gereği sağ kesimde yer alıyordu; büyükbabasının babası Bask Ülkesi'nden Küba'ya gitmiş, özellikle bol ucuz işgücü olanaklarından yararlanarak kısa sürede şekerkamışı tarımından büyük zenginlikler elde etmişti. Büyükbabası ise ülkesine geri dönmüş, geniş topraklar satın aldığı Katalonya'da yerleşmişti. Ufak bir kimyevi ürünler fabrikasının sahibi olan babası "köklü sağcı inanışlarına bağlı, dürüst bir patrondu, sonunda ülkenin üstüne görülmedik bir şiddetle çullanarak onun da, herkesin de felaketi olacak bir fırtınayı bir süre ihtiyat ve ustalıkla savuşturmayı başardı."

1936 yılını yirmi beş milyon İspanyol bir tür kadercilikle iç savaş beklentisi içinde geçirdi. Tarihçi Rafael Abelle Bermejo o günleri şöyle anlatır:(5)

"İspanyollar'ın, ülkenin bir iç savaşın dehşetine gömülmüş bulunduğunun bilincine ne zaman vardıklarını belirlemek güçtür. O günlerde siyasal kalıplar basite indirgenmişti, kavramlar ilkelleşmiş, yalnız dost-düşman ikilemi ile karşıt olmanın rahat konumu kalmıştı. İnsanların önermeden çok reddetmede birleştikleri zamanlarda olduğu gibi, 'faşizme karşıt' ya da 'Marksizm'e karşıt' damgası kolaylıkla vurulabiliyordu. 'İspanya' ile 'Karşı-İspanya'nın yüz yüze bulunuşu evrensel sayılan ya da ulusça paylaşılan bazı değerlere olan tüm duyarlığın yitirilmesine yetmişti."

17 Temmuz'da İspanya'nın Afrika ordusu Cumhuriyet'e karşı ayaklandı. Ertesi gün ordu komutanı General Franco İspanyollar'a başkaldırının anlamını ve amacını açıklayan bir radyo mesajı verdi.

Juan Goytisolo'nun "varlığından bile habersiz bulunan, ama yaşamını babasından daha fazla etkileyecek olan adam", beş yaşındayken hayatında korkunç bir hayalet gibi belirivermişti böylece.

Barcelona Cumhuriyetçiler'in kesimindeki başlıca merkezlerden biriydi. Aile dört küçük çocuğuyla, kırdaki villasına taşındı, savaşın ilk yıllarında herkes gibi giderek güçleşen yaşam koşullarına ayak uydurmak zorunda kaldı. Bir süre tutuklanan babanın sağlığı sarsıldı, evine ömür boyu yakasını bırakmayacak bir hastalıkla döndü.

Notlar


(1) Makber, s. 219. Burada sunduğumuz çeşitli uzunluktaki alıntılar yazarın özyaşamsal nitelikli yapıtlarındandır (Kimlik Belirtileri, Kont Don Julián'ın Aklanması, Yurtsuz Juan, Makber, Savaş Sonrası Görünümleri). Yukarı
(2) Ödül jürisinin gerekçeli kararı için bkz. Anthropos dergisi Juan Goytisolo konulu özel sayısı, no. 60-61, Nisan-Mayıs 1986, s. 44. Yukarı
(3) Javier Tussell, Los hijos de la sangre, Espasa-Calpe, Madrid, 1986. Yukarı
(4) Bu alıntı ve genelde İspanya'nın kısa çağdaş tarihi için bkz. Gül Işık, İspanya, Bir Başka Avrupa, Metis Yayınları, İstanbul, 1991. Yukarı
(5) Rafael Abelle Bermejo, "El tránsito de la sublevación a la Guerra Civil", Revista de Occidente, no. 65, Ekim 1986, ss. 67-78. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

"F.F.B.'nin(*) Anısına (1892-1975)", s. 47-52

Öyle olaylar vardır ki, çok uzun süre beklendiklerinden, gün gelip gerçekleştiklerinde insanda artık hiçbir gerçeklik izlenimi uyandırmazlar. Yıllar ve yıllar boyu –üniversiteye ayak bastığımdan beri– milyonlarca yurttaşım gibi ben de bugünü bekledim durdum; Hıristiyanlığın benmerkezci görüşünde İsa'nın doğuşu gibi, yaşamımı, yaşamımızı "Önce-Sonra", "Araf-Cennet", "Düşüş-Yeniden Yaratılış" diye ikiye bölecek olan bu büyük günü.

Pek kinci biri değilimdir. İçtenlikle inanıyorum ki, kusurlarımın ya da kişiliğimin olumsuz yanları listesinde nefretin yeri yok. Hayatım boyunca İspanyol kültür yaşamındaki girişimlerimin yol açtığı ahlaksal ya da ideolojik çekişmelerin yozlaşarak kişisel çatışmalara dönüşmesini engellemeye çalışmışımdır, başarısız kaldığım zamanlarda –düşmanlık oluşturan ender durumlarda– da unutkanlığım hep öfkemden baskın çıkmıştır.

Öyleyse, o söz konusu olduğunda nefretimin böylesine ayak diremesini nasıl açıklamalı? Şu son haftalardaki upuzun, gerçekdışı cançekişmesi sırasında –o, kendisine yatağında, ihtiyarlıktan ölme iznini vermiş olan tarihsel-ahlaksal adaletsizliği dengeleyen bir tür tıbbi adaletin pençesi altında acımasız bir işkenceyle kıvranırken– nefretim bir an bile yakamı bırakmadı: illetlerinin sayısıyla orantılı olarak artıyora benzeyen bir doktor ekibinin resmi ağızlarının günü gününe verdikleri yeni ve şiddeti giderek artan acıların –gerçekten tüyler ürpertici– haberlerini okurken hiçbir acıma duygusu uyanmadı yüreğimde.

Şimdi burada onun iktidara yükselişinin kanlı tarihçesini çıkarmak niyetinde değilim, otuz dokuz yıl süreyle iktidarda tutunmak için başvurduğu baskı yöntemlerini de anmayacağım: İç Savaş'ın şu dillere destan bir milyon ölüsünü, savaş sonrasında tutuklanan ve kurşuna dizilen yüz binlerce kişiyi, aralarında Picasso'dan Casals'a, Américo Castro'dan Guillén'e, Buñuel'den Cernuda'ya değin, kültür yaşamımızın en seçkin kişilerinin yer aldığı bir milyon kadar İspanyol'un sürgüne gidişini. Onun önderliğinde, işçi sınıfına demir gibi bir askeri disiplinin uygulanması ve köylülere inanılmaz bir baskı yapılmasıyla gerçekleştirilen ekonomik kalkınmanın çelişkili olsa bile şaşırtıcı sayılmayacak sonuçlarına da değinecek değilim. O süreçle 60'lı yıllarda ülkenin bir modern endüstri toplumuna dönüşmesi hedefleniyordu: onun safında yer alan birçok İspanyol'un önlemek için savaştıkları korkunç gerçekti bu; geleneksel, durgun bir İspanya'yı savunan o insanlar böylelikle sonuçta nafile yere ölmüş oldular, içlerinden hayatta kalanlar ise ne Protestan Reformu'nun, ne Aydınlanma Çağı'nın, ne Endüstri Devrimi'nin topraklarımızda yeşertmeyi başaramadığı bazı ekonomik değerlerin görkemli zaferine tanık oldular. Zincirleme dönüşümler: her yıl otuz milyon turistin barışçıl istilası; Avrupa Topluluğu ülkelerine kitle halinde işçi göçü; yabancı, özellikle Kuzey Amerika kaynaklı yatırımların giderek artışı; ülkenin hızla endüstrileşmesi, kırsal kesimde ilkel üretim ilişkilerinden kopuş. Bu temel ve kesin dönüşümler, dinamik, hayat dolu bir toplum yapısıyla, köhnemiş bir siyasal üstyapı arasında giderek genişleyen bir uçurum açarak, onun rejiminin temellerini, görünürdeki gösterişli zaferi oranında, içten içe kemireceklerdi. Modern İspanya'nın hem celladı, hem istemeden yaratıcısı olarak son kırk yılda oynadığı gerçek rolü saptamak bana değil, resmi tarihin sahte dalkavukluklarına da, kara efsanelerin çarpıtmalarına da kulak asmayacak tarihçilere düşüyor artık.

Ölüm saatinin çaldığı şu anda, ben daha çok onun yaşamının İç Savaş sırasında çocuk olan bizler için ne anlama gelmiş olduğunu irdelemeyi diliyorum – bugün yetişkin birer erkek ya da kadın olan bizler, onun yüzünden, gençlik ve sorumluluk nedir bilmeden yaşlanmak gibi acayip bir konuma hüküm giydik. Belki de içinde yaşamak durumunda kaldığımız çağın ayırıcı özelliği de bu oldu: olayların özgür ve yetişkin yaşantısında benliğimizi gerçekleştirme, onun bir seferde sonsuza değin çizmiş olduğu yolun dışında toplumun yazgısını etkileme olanaksızlığı, her birimizin etkinlik alanını kaçınılmaz bir zorunluluk olarak, kendi özel yaşamımızın daracık sınırlarıyla kısıtlamamız ya da kişisel refahımız uğruna, kaba kuvvet yasasının geçerli olduğu bencil bir savaşa atılmamız sonucunu doğurdu. Salt anlık geçim sorununu çözümleme olanağının bile, ona ulaşmak için izlenen yordam ne denli haksız ve acımasız olmuş olursa olsun, savaştan önceki İspanyol toplumunda egemen koşullara kıyasla kayda değer bir iyileşme anlamına geldiği gözümden kaçmıyor; ayrıca İspanyollar'ın çoğunun, refah terimini özgürlük teriminden soyutlayarak, özgürlüklerin varlığını gerekli görmeyen bir "ilerleme"ye oldukça iyi uyum sağlamış olduklarını kabul etmeliyiz. Ancak, daha sonraki iki kuşağın toplumsal ve ahlaksal duyarlıktan az çok nasibini almış, eşitlik ve adalet istemlerini, hiçbir kalkınma ve az çok namuslu yoldan gelişme özgürlüğüyle karşılayamayacak olan erkekleri ve kadınları açısından sistem yıkıcı etki yaptı: tam bir ahlaksal soykırım. Onun kurumlaştırdığı baskı düzeneğiyle baş edebilmenin somut olanaksızlığı karşısında, hepimiz yaşamımızın belli bir anında ya bu diyardan göçmek ya susmamızı ve olduğumuzdan farklı görünmemizi, hatta ilkelerimizi terk ederek kendimizi öldürmemizi, baş eğerek kısırlaşmamızı, düşlerimizi yitirerek inançsız davranmamızı gerektiren bir duruma razı olmak ikilemiyle karşı karşıya kaldık. Ufak bir azınlık, büyük bir cesaretle, üçüncü ve daha güç bir yol seçti: yeraltı savaşının yüceliklerini ve sefaletini. O da sürgit kendi kendini yinelemesinden ve oyuna katılan güçlerin dengesizliğinden ötürü, yakın bir tarihe değin politikayı bir tür uyuşturucuya, muhalefeti İspanyol yaşamında pek sık rastlanan bir tür uyuşturucu bağımlılığına dönüştürdü: olayların çiğ gerçeğinin yalanladığı birtakım afur tafurdan oluşan laf ebeliği ancak o insanların onulmaz güçsüzlüğünün yansıması oluyordu ve mantıklı nedenlerden çok iradeden, hatta imandan kaynaklanan nedenlere dayanıyordu. Uzun süren sürgün, suskunluk, istifa ya da wishful thinking [temenni] sonunda mitomani'ye dönüşüyordu: yıllar ve yıllar süren acı, eziklik, burukluk; bu arada –çoğunlukla o insanların kişisel öngörü yeteneğiyle, hatta doğrudan doğruya İspanyol konjonktürüyle pek ilgisi bulunmayan nedenlerden ötürü– ülkenin genel görünümü değişmedeydi, fabrikalar, siteler ve turistik tesisler dededen kalma doğal görünümü yok ediyor, caddeleri ve karayollarını otomobil selleri dolduruyor ve ulusal gelir on yılda kişi başına 400 dolardan 2 000 dolara fırlıyordu.

Değişmeyen bir oydu: pulların, gazetelerin, devlet dairelerini süsleyen çerçeveli resimlerin Dorian Gray'i idi o; bu arada çocuklar delikanlılık dönemine geçiyorlar, gençler olgunluk çağına erişiyorlar, yetişkinlerin saçları, dişleri dökülmeye başlıyor, Picasso ya da Casals gibi, o yaşadıkça İspanya'ya dönmemeye ant içmiş olanlar, doğdukları ve doğallıkla üstünde yaşayıp kendilerini anlatacakları yer olan topraktan uzakta, mezarlarına giriyorlardı. Onun varlığı her yerde, her biçimde, yazgılarımızı kanun kuvvetinde kararnameyle yöneten iğdiş edici ve keyfi bir babanınki gibi olanca ağırlığıyla üstümüze bastırıyordu. Bugün gibi hatırlıyorum, yirmi yaşımda var-yoktum, onun iktidarını yeren safça bir öykü yazmış, hemen ardından da düşümde beni hapse attıklarını görmüştüm. Kurduğu rejim, kendi oluşturduğu sansürün yanı sıra, daha beter bir şey de yaratmıştı: İspanyollar'ı o dolambaçlı satır-arası yazma ve okuma sanatına, kendilerini sakatlayabilme gibi canavarca bir güçle donatılmış bir sansürcünün varlığını her an hesaba katmaya mahkûm eden bir özdenetim ve ruhsal körelme sistemi. Anlatım özgürlüğü kolayca kazanılan şey değildir. Deneyimlerimle biliyorum ki, ruhumun diyarından saygısız bir konuğu kovabilmek büyük çabalara mal olmuştu bana: görünürde kimse çağırmadan içime girip yerleşmiş olan polisi demek istiyorum. İspanyol gazeteci ve yazarları, o Süper-Ego'nun ağırlığını üzerlerinden atmış olarak yazı yazdıklarını fark ettiklerinde, herhalde benim o beklenmedik boşluk karşısında kapıldığım baş dönmesinin yol açtığı korkunun aynısını yaşayacaklardır – insanın ayakları dibine seriliveren özgürlüğün, düşündüğü şeyi lafı dolaştırmadan söyleyebilmenin korkusunu. Dışa karşı savaşım değil, içeride, ruhun içindeki, Freud'un ünlü deyişiyle "ruh düzeneğinin içindeki" sansür modeline karşı savaşım. Belki de benim çağımın birçok aydını için, kurtuluş çok gecikmiştir, artık sorumlu bir yazı biçimine asla alışamayacaklardır – artık sonsuza değin onun sınırsız gücünün içselleştirilmiş yansıması olan kısırlaştırıcı bir Süper-Ego'nun kurbanı olarak kalacaklardır.

Onun, vasiyetnamesindekiler türünden birkaç basit önermeye dayanan siyasal pragmatizmi –bu yakınlarda okuduğuma göre, "bir strateji uzmanları diyarında tek taktik uzman"mış– kayıtsız şartsız boyun eğmeden başka hiçbir ideolojik bağlılık gerektirmiyordu. Resmi erdemler ve liyakat ölçütlerinde yalnızca onun kişiliğine olan bağımlılık göz önüne alınıyordu. Bu durum, sonuçta –parasal desteklere ve arpalıklara kıskançlıkla el koyan bir yozlaşmış azınlığın yanı sıra– sonu gelmez bir yasal kısıtlılığa mahkûm muazzam bir yurttaş kitlesi yaratıyordu: oy vermek, hükümetinkinden farklı bir düşünceyi savunan bir gazete satın almak, sansürden geçmemiş bir kitap okumak ya da bir film seyretmek, aykırı fikirli başka yurttaşlarla bir araya gelmek, görevini kötüye kullananlara karşı çıkmak, sendikalaşmak hep yasaktı. Alışılmış yaratıcı çıkışlara yönelemeyen bu muazzam enerji potansiyeli kaçınılmaz biçimde nevroza, hoşnutsuzluğa, alkolizme, saldırganlığa, intihar dürtülerine, kişiye özgü minik cehennemlere dönüşüyordu. İspanyol psikiyatri bilimi günün birinde, böyle kendi kendilerinin yozlaştırılmış bir imgesini benimsemeye ve başkalarının karşısında bir sakat, çocuk ya da suçlu tavrını üstlenmeye zorlanan yetişkinler kitlesine yönelik bu hain korumacılığın verdiği sonuçları ciddi olarak incelemeli. Bugün bizi koşullandıran baskılar ve tabular, iktidara boyun eğmenin, resmi değerleri eleştirisiz benimsemenin yarattığı zihinsel alışkanlıklar bir günde kökünden sökülüp atılamayacak. Her bir İspanyol'a kendi hesabına düşünüp kendi hesabına davranmasını öğretmek çetin iş olacak. Korkusuzca okuyup yazmayı, tam bir özgürlükle konuşmayı ve dinlemeyi yavaş yavaş öğrenmek gerekecek. Neredeyse kırk yıl sorumsuzluk ve güçsüzlük koşullarında yaşamış bulunan bir halkın hasta bir halk olması kaçınılmaz, nekahati de hastalığının süresiyle orantılı olarak uzun sürecektir.

Birçok kez –ülkemden duygusal kopuşum gerçekleştikçe ve fiziksel uzaklığa ruhsal nitelikli yeni bir uzaklık eklendikçe– gölgesi yazgımda öz babamınkinden çok daha büyük bir ağırlıkla kendini duyurmuş olan o kişiyi düşünmüşümdür. Hiç yüzünü görmediğim, benim varlığımdan da habersiz biriydi, ama sürgüne gitmeme ve yazına yönelişime yol açan bir olaylar zincirinin kaynağıydı: İç Savaş'ın onulmaz travması ve annemin onun hava kuvvetlerinin yağdırdığı bombaların altında ölmesi; onun yandaşlarının beni uyarlamaya kalkıştıkları ve yaralarını hâlâ taşıdığım tek tip düzene karşı çıkışım; onun görüntüsüne uydurulmuş ve bağrında kendimi yabancı bulduğum bir ülkeden bir daha dönmemek üzere ayrılmak için genç yaşta duyduğum istek. Bugünkü benliğimi ona borçluyum. O beni bir Göçebe Yahudi'ye, hiçbir yere uyum sağlayamayan, hiçbir yerde kendini yuvasında duyamayan bir tür Yurtsuz Juan'a çevirdi. Daha çocukluğumdan beri, çevremle ve kendi kendimle olan çatışmalı ilişkimi yazın yaratısı yoluyla arıtmak için kalemi elime almaya itti beni.

Başkaları benim kadar talihli çıkmadı. Onun sayısız somut kurbanlarından söz etmiyorum; en soylu ideallerinin iflasını, kendi manevi ölümlerini kabullenmek zorunda kalan bütün o insanların vicdanlarında yaptığı yıkımdan ve çöküntüden söz ediyorum. Ya da İspanya'ya zorla benimsettiği düzenin devrilmesine bağlı istek ve umutların yıkılışından: birçokları o düzenin sonunu hiç göremediler. Dünyanın en modern cerrah ekibi onu yapay olarak yaşattığı sırada, Paris'te bir hastanede, kimliği bilinmeksizin, yoksulluk içinde ölüp giden Cumhuriyet Ordusu IV. Tümeni'nin komutanı Cipriano Mera'yı düşünüyorum. León Felipe'yi, Max Aub'u, Julio Alvárez del Vayo'yu ve uğruna özveriyle savaştıkları ilkelere bağlılıklarını sonuna değin koruyan daha nicelerini düşünüyorum. Onun –Goya'nın fırçasına ya da Valle Inclán'ın kalemine layık– uğursuz sonu onlar için çok geç geldi. Kimse onları geri getiremez artık.

Bana gelince, haber benim için de gecikmeli: Bir aşk önerisine, yapıldıktan çok uzun zaman sonra, yapan kişi artık beklemekten bıkıp yaşamını başka birine göre bir hale yola koymuşken evet denmesi gibi bir şey. Gereken çarpıcı etkiyi yapabilmesi için, bundan on beş yıl önce, ben henüz ülkeme olan tutkumu olduğu gibi koruyorken ve toplum yaşamına şimdikinden daha büyük inanç ve coşkuyla katılabilecekken gelmeliydi. 1975'te, şair Luis Cernuda'nın dediği gibi, "küskün bir İspanyol"um – başka şey olamayacağı için İspanyol olan bir İspanyol. Gördüğüm zararın onarılması olanaksız artık; hınçsız, özlemsiz, kendimce yaşayıp gidiyorum.

Hayata korkunç bağlılığı –bitmek bilmez cançekişmesine tanık olanları hayrete düşüren o inatçı direniş– daha birkaç hafta önce, tüm dünyanın protestolarına kulaklarını tıkayıp, tek suçları onun hükümetinin yasallaştırılmış şiddetine şiddetle karşı koymak olan beş genç yurttaşını soğukkanlılıkla ölüm mangasının önüne göndermiş olan o adamın kişiliğine büsbütün karanlık gölgeler düşürüyor.

Söylemesi güç geliyor, yine de kendi ağzımdan zorla çekip alacağım o alışılmış deyişi; ama, elbette ki, hükmetmeyi mezarından sürdürmemesi koşuluyla: onun varlığından sonunda kurtulmuş olan ülkenin yaşayacağı ve rahat nefes alacağı oranda, "huzur içinde uyusun" o da.

25 Kasım 1975

(*) Francisco Franco Bahamonde. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Feridun Andaç, “Goytisolo’nun sarsalayıcı tanıklığı: Her savaş bir kuşatmadır”, Virgül, Sayı 59, Şubat 2003

Gül Işık’ın hazırlayarak çevirip kotardığı Yeryüzünde Bir Sürgün, Juan Goytisolo’yu tanımamızda temel bir kitap. Üstelik birçok kavramın/düşüncenin yazın-kültür yaşantımızda yer etmesi, uç verebilmesi için dikkatle okunması gereken bir seçki.

Donanımı, hayata bakış ve kavrayışıyla bunun bilincinde olan Işık, bu seçkiyi bir o kadar daha önemseten “sunuş” yazısında imlediğim yanların “daha da ötesinin” açılımlarını getirir. Onun, Goytisolo için en güzel tanımından söze başlamak belki de en doğrusu: “Dünya yazınının göçebesi; Batı ile Doğu’nun ortasında, bir garip marjinal Avrupalı; kargaşalı, bunalımlı çağımızın kaygılı tanığı.” Ve bunları tümleyen bir başka imleyiş: “Yeryüzünde bir sürgün.”

Şu kısa tanımsal çerçevede ne çok kavram var üzerinde düşünüp, yeniden yeniden sorgulayabileceğimiz. Hem aydınımızın tarihi hem de sanatçımızın/yazarımızın duruşu/konumu açısından.

Onun gezginliği, salt yerinden yurdundan edilmişlikten kaynaklanmıyor. Muhalif kimliğinin getirdiği bakış, sorgulayıcılık her dem hayatının belirleyici ibresi olmuştur. O yeryüzü gezginliklerinde devşirdikleriyle oluşturduğu aura etkindir, açımlayıcı ve katılımcı bir sestir.

Yurtsuzluk, yeni bir dil yaratmanın sırrını verir ona. Yeni bir sesi bulma, farklı kültürlere, mekânlara, coğrafyalara açılma duygusunun arayışlarına sürükler. İşte o sürükleniş, gidiştir ki Goytisolo’yu çağının tanıklığını getiren/yansıtan bir ses kılar. Yeryüzüne dağıldığı yer, çıkış limanı İspanya’dır. Ait olduğu dil, bağlandığı kültürel coğrafya İber yarımadası ve bunu çevreleyen iklimdir. Ne ki, Goytisolo, iç savaşın tanıklığını içeren çocukluk belleğinin o derin izlerinden hiç kopamaz. Her dönüş bir acı, her gidiş sanrılar barınağına salar onu.

Işık’ın şu yerinde saptaması ne doğru, ne çok anlatır bize Goytisolo’yu:

Doğduğu, büyüdüğü, mutlu olmadığı, sevdiği, reddettiği İspanya’dan, ona karşıt ya da benzer başka diyarlara “belki de yine, belki de hep” İspanya’ya: Kendi cehenneminden başkalarınınkine, kendi cehenneminin izlerini tutkuyla kovalayarak, kendi cehenneminin silinmez damgasını taşıyarak, sorumlulukla üstlenerek, kimi zaman kimlik belirtilerini gururla savunarak; kendini aldatmaya hiç razı olmaksızın, her avunmayı ödünsüzce reddederek, yine de ömrünü kendini, anayurdunu, dünyayı değiştirmeye, kendi anlayışınca daha iyi, daha dayanılır kılmaya, varlığının “tüm varlığı olan kaleminin” olanca gücünü doğru bildiğini haykırmaya adayarak.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.