Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-258-1
13x19.5 cm, 84 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Jean Genet diğer kitapları
Açık Düşman, 1994
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Giacometti'nin Atölyesi
Özgün adı: L'Atelier D'Alberto Giacometti
Çeviri: Hür Yumer
Kapak Resmi: Alberto Giacometti
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 1990

"Nesnelere yaklaşmak gerektiğinde Giacometti'nin önce gözü, sonra da kalemi, kölemsi nitelikte her çeşit kasıtlı hazırlıktan arınıyor. Yüceltme, –ya da günümüz modası uyarınca, aşağılama– bahanesiyle Giacometti nesnenin üzerine –ister incelikli, ister zalim, ister gergin olsun– en ufak bir insani iz düşürmeyi reddediyor...

"Ne kadar saygı duyuyor nesnelere. Her nesnenin kendine has bir güzelliği var; çünkü her nesne, kendisi olma edimi içinde, 'yalnız'; her nesnenin içinde, yeri doldurulamayacak bir şey var." – Jean Genet

OKUMA PARÇASI

Başlangıç bölümü, s. 7-10

Dünya ile tarihinin sürekli büyüyen, önüne geçilmez bir devinim içinde nasıl dönendiği; bu devinimin hep daha kaba amaçlar için, dünyanın yalnızca görünürdeki tezahürlerini değiştirebildiği gerçeğini – diyemezsek de – hüznünü, her insan ola ki hissetmiştir. Şu görünürdeki dünya neyse odur ve bizim dünyayı değiştirme edimimiz onu bütünüyle başka bir dünyaya dönüştürmeye yetmeyecektir. Görünürdeki görünüşü şiddetle değiştireceği yerde, insanın, bu görünüşten kurtulmaya uğraşacağı, yalnızca bu görünüşü değiştirme ediminin her çeşidini reddetmek için değil, mümkün olduğunca arınarak içindeki o gizli yerin sırrını çözmek için de, çaba göstereceği bir alemi ve ancak böyle bir alemden başlayarak mümkün olabilecek insanî bir serüveni, demek ki özlemle düşünüyoruz. Bu daha çok ahlaki bir serüven olurdu kuşkusuz. Ama her şey bir yana, belki de şu insanlıkdışı duruma, şu önüne geçilmez düzene borçluyuz, ölçülebilir olanın dışına çıkma cesaretini gösterebilecek bir uygarlığa duyduğumuz özlemi. Benim için dünyayı daha da dayanılmaz kılan, Giacometti'nin yapıtı: çünkü aldatıcı görünüşünden arındırılmış insandan geriye kalanın sırrını çözmek için, gözünü rahatsız eden şeyi uzaklaştırmayı, o kadar iyi biliyor ki bu sanatçı. Ama bizim katlanmak zorunda kaldığımız bu insanlıkdışı durumu gereksemiştir belki Giacometti de, duyduğu özlem iyice çoğalsın da, arayışını gerçekleştirme gücünü kendinde bulabilsin diye. Öyle ya da böyle, bütün yapıtı, sadece insanı değil, en sıradan nesneyi bile kapsayabilen bu arayış gibi geliyor bana. Ve, seçtiği nesne ya da insanı, aldatıcı yararsal görünüşünden sıyırmayı başardığında, Giacometti'nin bu nesne ya da insandan bize sunduğu görüntü, muhteşem. Hak edilmiş, ancak gelişi önceden kestirilebilen bir karşılık bu.

Güzelliğe, tikel, herkeste farklı olan, görünür ya da gizli yaradan, her insanın içinde taşıdığı, koruduğu ya da geçici fakat derin bir yalnızlık için dünyayı terk etmek istediğinde kapandığı, çekildiği yarasından başka kaynak aranmaz. Demek ki bu sanatla, sefalet düşkünlüğü arasında büyük fark var. Giacometti'nin sanatı, her insanın, hatta her şeyin o gizli yarasını bulmak istiyor gibi geliyor bana: yarası, insanı ya da şeyi ışıtsın diye.

Yeşil ışığın altında Osiris birden görünüverdiğinde, –çünkü niş, duvara olduğu gibi, köşe yapmayacak şekilde yerleştirilmiş– korktum. Acaba doğal olarak bunu ilk gözlerim mi fark etti? Hayır. Önce omuzlarım ve bir elin abandığı enseköküm; ya da beni, Mısır'ın binlerce yıllık geçmişine dalmaya, zihinsel olarak eğilmeye, hatta giderek, sert bakışlı, sert gülümseyişli o küçük heykel karşısında yerle bir olmaya zorlayan kütlevi bir şey. Gerçekten de bir tanrıydı gördüğüm. Amansızlığın tanrısı. (Belki çıkaramıyorsunuzdur, Louvre'un bodrum katındaki, ayaktaki Osiris heykelinden söz ediyorum.) Korktum, çünkü, yanılmak imkânsızdı, bir tanrıydı gördüğüm. Giacometti'nin bazı heykelleri karşısında bu dehşet duygusuna yakın bir heyecana kapılır, neredeyse bir o kadar da büyülenirim.

Bu heykellerin bende yarattığı tuhaf başka bir duygu daha: tanıdıktırlar, sokakta yürürler. Oysa, zamanın derinliklerinde, her şeyin başlangıcındadır bu heykeller; heybetli bir hareketsizlik içinde, hiç durmadan yakınlaşıp uzaklaşırlar. Bakışım, bu heykelleri ehlileştirmeye, bu heykellere yakınlaşmaya kalkışmayagörsün –fakat öyle şiddetle, gürültü patırtıyla değil, yalnızca onlarla benim aramdaki, daha önceden farkına varamadığım, yakıncacık dedirten bir uzaklık yüzünden – hemen, göz alabildiğine uzaklaşırlar: çünkü onlarla aramdaki uzaklığın katları açılıvermiştir. Nereye gidiyorlar? İmgeleri hâlâ görünür olduğu halde, neredeler? (Özellikle bu yaz Venedik' te sergilenen sekiz büyük heykelden söz ediyorum.)

Sanatta neye yenilikçi denir, pek anlamam. Bir yapıt gelecek kuşaklarca anlaşılmalı, öyle mi? Ne diye? Ne anlama gelir ki bu? Bu kuşakların o yapıtı kullanabilecekleri anlamına mı? Ne için kullanacaklar? Bilmem. Ama, her sanat yapıtının, eğer daha büyük ölçeklere ulaşmak istiyorsa, oluşma anlarından başlayarak, sonsuz sabır, özenle, binlerce yıl önceye dönmesi, bu yapıtta kendilerini tanıyacak ölülerin doluştuğu bellekötesi geceyi yakalaması gerektiğini –her ne kadar karışık bir biçimde olsa da– çok daha iyi anlıyorum.

Hayır, hayır, sanat yapıtı, çocuk kuşakların geleceğine adanmaz. Sanat yapıtı, sayısız ölüler alemine sunulur. Onu ister benimseyen, ister reddeden ölülere. Ama bahsettiğim bu ölüler, hiçbir zaman sağ olmamışlardır. Ya da unutuyorum. Bir zamanlar sağ olduklarının unutulması için yeterince sağ kalmışlardır; hayatları –bu diyardan– tanıdık bir işaret bekledikleri o sâkin kıyıyı aşmayı gerektirdiği için.

Burada oldukları halde, Giacometti'nin sözünü ettiğim şu figürleri ölümden başka nerede olabilir? Gözümüz çağırdıkça yanımıza gelmek için bırakıp kaçtıkları ölümden başka.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, “Sanat ölüler içindir” , Edebiyathaber, 10 Temmuz 2014

Yazarların, sanatçıların birbirleri ile ilgili fikirleri okur tarafından ilgiyle karşılanır. Özelliklede konu aykırı, bilinenin dışında yaşamsal pratiklere sahip, dönemlerinde kimse gibi olamamış, sanat ya da edebiyat akımlarıyla bir şekilde barışamamış, kendi özgürlük yolunda koşuya çıkmış isimlerse. Bize bahsettiğimiz özelliklerde iki ismi sunan bir kitap, Giacometti’nin Atölyesi. Kitap, Genet’in ölümünden önce yazdığı son eseri olma özelliğini taşırken, ayrıca sanat üzerine bilinen tek çalışması. Kitabın en önemli özelliği ise; bize hem Genet’in sanat düşüncesi hakkında bilgi sunması hem de Giacometti’nin “ölçüsüz” yapıtları hakkında merak uyandırması.

Genet’e göre içinde bulunduğumuz dünya insanlık dışı bir dünyadır ve bizim dünyayı değiştirme edimimiz onu bütünüyle başka bir dünyaya değiştirmeye yetmeyecektir. Bu dünyanın görünen yüzüdür ve bunun dışına çıkmak için çabalamak en büyük özlemimizdir. Görünenin dışına çıkmanın yolu ise ölçülebilir olanın dışına çıkma cesaretini göstermekten geçer. Bunu başarabilmiş bir isimdir ona göre Giacometti, çünkü aldatıcı görünüşünden arındırılmış insandan, geriye kalanın sırrını çözmek için, gözünü rahatsız eden şeyi uzaklaştırmayı iyi bilen bir sanatçıdır o. Giacometti’nin sanat edimi insanlardan çok nesneleri kapsayabilen bir arayıştır aynı zamanda. Artık insanlarda nesneler gibidir çünkü arınmaları hatta bilindik, biçimli durumdan sıyrılmaları gerekmektedir. Ve belki de Giacometti’nin yapmaya çalıştığı nesnelerde, kaybolmuş insan duygusunu ortaya çıkarmaktır.

Genet, her insanın derin bir yalnızlık içinde olduğuna inanır. Ona göre; herkesin gizli yaraları vardır. Bu nedenle görünüşler aldatıcıdır. Giacometti yapıtlarında insanların ya da nesnelerin gizlenmiş yaralarını ortaya çıkarır ve bu onun eserlerinde beslendiği tek şeydir. İnsanın yarası ya da yalnızlığı insanı ışıtan bir durumdur çünkü. Bu nedenle Giacometti için sanat yaraların ışığını ortaya çıkarma amacı taşır.

“Sanatta neye yenilikçi denir, pek anlamam. Bir yapıt gelecek kuşaklarca anlaşılmalı öyle mi?” derken Genet, bu durumu oldukça yadırgar. Çünkü ona göre sanat yapıtı çocuklar ya da gelecek kuşaklar için değildir. Tam tersine ölüler için ya da hiçbir zaman sağ olmamışlar içindir. Çünkü bir sanat yapıtının büyük ölçeklere ulaşması demek; binlerce yıl önceye dönmesi, kendilerini tanıyacak ölülerin doluştuğu bellek ötesi geceyi yakalaması demektir. Ayrıca Genet’e göre; sanat yapıtının gerçekliğin sınırlarında ya da ölçülü biçimli formlarda olması, bu günkü kuşakların (ona göre insanlık dışı bir dünyanın aldatıcı görünüşlerini temsil eder bu günkü kuşak) algısına hapsedilmesi, görüntünün seyredenin aldanmışlığına hapsedilmesi olur. Bu nedenle eser bu gün ya da gelecek için değil doğmamış ya da ölmüş için yapılmalıdır. Bu anlamda Giacometti, bu sanatsal edimi gerçekleştirmiştir onun eserleri hareketlidir, bakışınızı onun üzerine sabitleyemezsiniz, zamanın derinliklerinde bir yerdedir, sonsuzdur. Siz onu değil o sizi esir alır ve bu nedenle ne kesindir ne de tam anlamıyla gerçek, doğmamış ya da ölmemiş olanın boşluklu, derinlikli ve yalnız karşılığıdır, ölü bir çağa ait ve ölüler içindir.

Genet’in “Sanat ölüler içindir” demesinin ardında bir başka anlam daha vardır. Günümüz insanı ölmüş yığınları ve kalabalıkları temsil eder. Bu sayısız kalabalıkların ve yığınların artık görmeleri gerekeni görmesi için, sert bir sanatsal pratiğe ihtiyaç vardır. Ölmüş yığınlar eti kemiğiyle ayaktayken, Giacometti’nin yapıtlarının aktardığı “yalnızlık bilgisini” artık fark etsin ister Genet, çünkü ona göre en emin övüncemiz yalnızlıktır. İnsanlar yalnızlığının değerini öğrenmelidir, sanatsal anlamda bunu başaran yalnızlığı övünç düzeyinde ifade eden kişidir iştef ve kesintili bir mek?n deneyimi ile temsil eder yalnızlığı. Kalabalıkların farkında olmadığı şeyi ifade eder bir bakıma, belki de hiçbir zaman farkına varamayacağı. Genet için Giacometti’nin bu denli anlamlı olmasının sebebi de aslında onun yalnız nesne ve insanları ile ilgilidir belki de. Çünkü Genet çok büyük bir değer atfeder yalnızlığa ve şöyle tanımlar; “Yalnızlık benim anladığım anlamıyla, acınacak bir durum değil, daha çok gizli bir krallık, derin bir iletişimsizlik, fakat el uzatılamaz eşsizlikte, belirsiz bir anlama biçimi”. Giacometti’nin yapıtları onu o “gizli krallığa”, yalnızlığa götürür. Nesnel anlamları duyguların boyutuna taşır. Hissettirdiği en güçlü duygu ise; insan varlığının bu dünyadaki yaralı yalnızlığıdır. Tıpkı Genet’in yaşamı boyu hissettiği gibi.

Peki nesneler yalnız mıdır? “Bir gün, odamda, iskemlenin üzerinde duran havluya bakıyordum; o an her nesnenin sadece yalnız olmakla kalmayıp bir de ağırlığı olduğu –ya da daha doğrusu- bir başka nesnenin üstüne abanmasını engelleyen bir ağırlıksızlığı olduğu izlenimini edindim. Havlu yalnızdı, o kadar yalnızdı ki, sanki iskemleyi çeksem bile yerinden kıpırdamayacaktı.” Giacometti’ye göre dünya çok hafifken nesnelerin bile ağır bir yalnızlığı vardır. Sözünü ettiği havluda olduğu gibi aslında şeylerde derin bir yalnızlık içindedir. Onları bu yalnızlıktan arındırmak için kendisini yok eden bir sanatsal tavır gereklidir. Sartre’ın deyimiyle onun hayali; “yapıtının arkasından tamamen silinmektir”. Bu durum bir bakıma Giacometti’nin nesnelerle olan ilişkisini tanımlar. O bronzu inceltirken, onun görünmeyen yalnızlığını, yarasını ortaya çıkarmak için inceltir. Bu nedenle ortaya çıkan eser olabildiğince incelmiş bir forma bürünür. Çünkü ne kadar inceltirse o kadar derine indiğini düşünür ve insanların suretinde bir nesnenin yalnızlığını ortaya çıkararak, adeta insan ve nesneyi yalnızlığın -Genet’in deyimiyle- “gizli sığınağında” ortaklaştırır.

Genet ve Giacometti yalnız, uyumsuz, aylak iki önemli isim. Onları buluşturan, ikisinin de ölçülebilenin, kategorize edilebilenin, biçimlenebilenin dışında birer bireysel varlık olmaları belki de. Onlar insan varlığının en övünülecek durumunun aslında kalabalıkların ya da yığınların bir parçası olmanın dışında bir yerde; yalnızlıkta ve yaralarda olabileceğine inanırlar. Ve sanatın amacının, insanların aldanışlarının ya da görünen dünyanın gerçeklerinin sınırında olmadığında ortaklaşırlar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.