Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-254-3
13x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Anna Freud diğer kitapları
Ben ve Savunma Mekanizmaları, 2004
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Çocuklukta Normallik ve Patoloji
Gelişimin Değerlendirilmesi
Özgün adı: Normality and Pathology in Childhood
Assessments of Development
Çeviri: Ali Nahit Babaoğlu
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin
Yayın Yönetmeni: Saffet Murat Tura
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2000
3. Basım: Mayıs 2016

Ben psikolojisinin önde gelen isimlerinden Anna Freud psikanalitik ilkelerin çocuk terapisine uygulanmasına öncülük etmiştir. Kendisi gibi çocuk psikanalizini temel alan, ancak nesne ilişkileri kuramını yerleştirmeye çalışan Melanie Klein ile giriştiği kuramsal tartışma İngiliz psikanaliz çerçevelerinde ciddi bölünmelere neden olmuştur. Yazarın son kitabı olan ve görüşlerini özetler nitelikteki Çocuklukta Normallik ve Patoloji, çocukluk ve gençlikle ilgili pek çok gündelik soruna eğilişiyle uzmanların yanı sıra çocuk yetiştiren herkesin de ilgisini çekecek temel bir kitaptır.

İÇİNDEKİLER
"Sunuş: Ben Psikolojisi ve Anna Freud", Saffet Murat Tura
Çevirenin Önsözü
Yazarın Kitabın Almanca Baskısına Önsözü

1 Çocukluğun Psikanalitik Psikolojisi ve Kaynakları
2 Çocuk Analiziyle Yetişkin Analizi Arasındaki İlişkiler
3 Normal Çocuk Gelişimi (Ölçütler ve Değerlendirme)
4 Patolojik Çocuk Gelişimi I (Ölçüt ve Değerlendirme)
5 Patolojik Çocuk Gelişimi II
6 Terapi Yolları ve Olanakları

Kaynaklar
OKUMA PARÇASI

Saffet Murat Tura, Sunuş, "Ben Psikolojisi ve Anna Freud", s. 7-9

Psikanaliz sınırları dahilinde kaldığı kabul edilen dört büyük okul vardır; klasik teori, ben psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı ve kendilik psikolojisi. Daha psikanalizin kuruluş yıllarında Alfred Adler, Carl Gustav Jung ve Otto Rank gibi büyük teorisyenler Freud'dan ayrıldıkları noktaları belirtmişler ve kendi yaklaşımlarını geliştirmişlerdi. Gerçi bunlar arasında Otto Rank'ın psikanaliz karşısındaki konumu çok özel ve tartışmalıdır; ama genel olarak bakıldığında söz konusu ilk kopuşlarla ortaya çıkan teorik yaklaşımlar psikanaliz çerçevesinde kabul edilmez. Keza psikanaliz içinde kalan bazı teorik akımlar (mesela sosyo-kültüralist Amerikan okulu) veya "kendine özgü" bazı teorisyenler (mesela Jacques Lacan) genel çerçeveye dahil olmakla beraber ayrı bir okul veya öğreti olarak kabul görmezler. Bunun çeşitli nedenleri vardır; en önde gelen neden de katkılarının tam bir teorik kesinlikle ifade edilememiş olmasıdır. İşte bu bakımdan ben psikolojisi temel bir psikanaliz okuludur; çünkü hem psikanalizin ilkelerine bağlıdır hem de katkısı belirtik olarak ifade bulmuştur.

Ben psikolojisi Freud'un özellikle 1923 tarihli "Ben ve İd" adlı makalesi ile başlayıp "yapısal kuram" adı altında toplanan teorik değerlendirmelerini esas alan Hartmann, Kris, Rapaport, Erikson ve Anna Freud'un çalışmalarına dayanır. Bu teorisyenler yapısal kuramdaki ben işlevlerini toplumsal ve kültürel işlevselliği de içerecek şekilde genişletmiş ve geliştirmişlerdir. Eğer sadece bir fikir vermek için kabaca ifade etmek gerekirse Freud özellikle ve öncelikle nevrotik durumları açıklamaya yönelik bir teori geliştirmişti. İşte ben psikolojisi, psikanalizin ufkunu normalliği ve uyumu da açıklayacak şekilde geliştirmeye, genel bir psikoloji teorisi kurmaya yönelir. Bu eğilimin Freud'un eserinde olmadığı söylenemezse de vurgunun yönü farklıdır; ben psikolojisi klasik teorinin eksik bıraktığına inanılan bu alanı geliştirmeye çalışır. Böylece ben psikolojisi, benin özerk işlevlerine yönelmiştir; benin içgüdüsel yapılardan bağımsız kökenleri ve işlevleri araştırmanın temel konularından birini oluşturmuştur. Sonuç itibarıyla bu yaklaşımın psikanalitik teoriyi genel psikolojinin bir alt-teorisi haline mi getirdiği yoksa psikolojiyi genel bir psikanaliz teorisinin alt-teorisi olarak mı yorumladığı tartışmalıdır. Ancak bu yorumlardan hangisi verilirse verilsin ben psikolojisi sayesinde psikanaliz ile "diğer" psikoloji okulları arasında belli bir iletişimi sağlamaya yönelik ortak bir dil kurulmaya başlanmıştır. Bu noktada psikanalizin asla bir psikoloji teorisi gibi yorumlanamayacağını savunan ciddi teorisyenler olduğunu da unutmamamız gerekir. Bunlara göre psikanalizin temeli ruh içi çatışmadır; dolayısıyla psikolojinin incelediği zekâ, algı, mantık, bellek, sentez, düşünme, toplumsal uyum vs. gibi konularla psikanalizin esasta bir ilgisi olamaz.

Ben psikolojisinin bene ve işlevlerine bakışındaki bu genişleme; beni çatışmalı ruhsal alanın dışında da değerlendirme çabası elbette sadece genel psikolojiyi değil pedagoji ile ilgili bazı inceleme alanlarını da psikanalitik çalışma ve araştırma çerçevesine sokmuştur. Bu genişlemiş alandaki araştırmalar da ister istemez psikanalitik araştırmanın esasını teşkil eden "psikanalitik süreçte aktarımın incelenmesi" yönteminin dışında bazı araştırma teknik ve yöntemlerinin psikanalize ithal edilmesine yol açmıştır. Anna Freud bu genişlemiş alanı en iyi değerlerdiren teorisyenlerden biridir. Akademik eğitim olarak klinik kökenli olmaması başlangıçta bir dezavantaj gibi görülmüşse de bu durum muhtemelen psikanalizin aldığı bu yeni yöne ciddi katkılarda bulunmasını kolaylaştırmıştır. Anna Freud'un psikanalitik kurama en önemli katkısı benin savunma mekanizmalarını net bir şekilde tanımlayarak hemen hemen nihai teorik şeklini vermiş olmasıdır. Pratiğe katkısı ise çocuk psikanalizleri ile ilgilidir. Psikanalitik ilkelerin çocuk terapilerine uygulanmasının öncülerinden olan Anna Freud bu alanda klasikleşmiş yöntemler geliştirmiştir.

Anna Freud mesleki çalışmalarını İngiltere'de sürdürdü. Aynı yıllarda İngiltere'deki psikanaliz camiası bir başka büyük teorisyenin parlak çıkışına sahne oluyordu; Melanie Klein. Anna Freud gibi çocuk psikanalizini temel alan Melanie Klein teorik olarak tam tersine bir yol izliyordu; Freud'un teorisini özellikle içgüdüler ve idin tezahürleri ile ilgili alanlarda geliştirmeye, nesne ilişkileri kuramını yerleştirmeye çalışıyordu. Bu durumda bu iki teorisyen arasında görüş farklılıkları ve çatışma kaçınılmazdı. O yıllarda İngiliz psikanaliz camiasında çeşitli bölünmelere yol açan bu tartışmanın, süreç içinde sanıldığı kadar uzlaşmaz olmadığı görüldü; özellikle Edith Jacobson, Margaret Mahler ve Otto Kernberg nesne ilişkileri kuramıyla ben psikolojisini birlikte formülleştirmeyi ve kullanmayı başardılar. Öyle ki bugün nesne ilişkileri kuramı ve ben psikolojisi bir tek pota olarak bile kabul edilebilir.

Çocuklukta Normallik ve Patoloji ben psikolojisinin genişletilmiş ve psikolojileştirilmiş psikanaliz alanını ifade etmenin en iyi örneklerinden biridir. Bu kitapta gündelik yaşamda karşılaşılabilecek çocukluk ve gençlik ile ilgili pek çok sorun psikanalitik bir teorik gözlükle ama psikanalizin temel inceleme tekniğinin dışında ele alınmıştır. Anna Freud'un görüşlerini temsil etmek bakımından oldukça güvenilir olmanın dışında çocuk yetiştiren herkesin ilgisini çekebilecek bir kapsama da sahiptir. Bu kitabı Melanie Klein'ın dizimizde yer alan ve alacak eserleriyle karşılaştırmalı olarak okumak sadece bir dönemin tartışmasını incelemek bakımından değil, psikanalizin ilgi alanının nasıl büyük bir yayılımı olduğunu görmek bakımından da anlamlı olabilir.

Devamını görmek için bkz.

Ali Nahit Babaoğlu, "Çevirenin Önsözü", s. 11-18

Anna Freud'un bu kitabını Türkçe'ye kazandırabilmek benim için büyük bir önem taşıyordu. Onun 1965'te yayımladığı bu kitabı kendisi tarafından gözden geçirilmiş ve kısmen de yeniden kaleme alınmış olan Almanca çevirisinden Türkçe'ye iletmeyi daha uygun buldum. Bunun nedeni bir yandan yazarın kendi önsözünde de vurgulayarak belirttiği gibi o çevirinin, yazarın kendi tarafından ana dilinde yapılmış yeni bir versiyonu olarak sunulmuş olması, ikinci bir nedeni de psikanalizin ortaya çıkışında o çağın büyük kültür merkezi olan Viyana'nın Almancası'nın oynadığı büyük rolün daha sonra psikanalizin gelişiminde çok fazla gözardı edilmiş olduğunun bugün anlaşılmış olmasıdır. Çağının en kültürlü insanlarından biri olan Sigmund Freud, kuramını Almanca düşünmüş ve büyük bir özenle Almanca yazmıştır. Viyana Psikanaliz Birliği'nin bütün üyeleri arasında, psikanaliz kuramının başka diller konuşmakta olan ülkelerde uygulanması ve temel eserlerin o dillere çevirisi her zaman kaygı verici bir heyecanla karşılanmıştı. İki dili birden konuşan üyeler, örnekse Adler ve Ferenczi bile bu konuda oldukça ikircikli kalmış ve tam olarak kesin bir yol önerememişlerdir. Adler Macar olmasına karşın tek kelime Macarca yazmamış, Ferenczi de Macarca ve Almanca yazılarını birbirinden kesin olarak ayrı tutmuş, ikisini hiçbir zaman birbirine çevirmemiştir. Anna Freud bu bakımdan oldukça önemli bir ara tanık ve iletici konumundadır. Kitabın özellikleri üzerinde birkaç söz etmeden önce bu yazarın kişiliğine değinmek benim için ödenmesinden kaçınılamayacak bir borçtur.

Anna Freud

Sigmund ve Martha Freud'un altıncı ve son çocuğu olarak 3 Aralık 1895'te doğdu. Babası aynı gün en yakın dostu Berlinli Kulak Burun Boğaz uzmanı Wilhelm Fliess'e bir mektup yazarak durumu muştuluyordu: "Eğer oğlan olsaydı sana telgrafla haber verecektim; çünkü senin adını alacaktı. Ama Anna adında bir kızım olduğu için sizlere böyle gecikmeyle takdim ediyorum. Bugün saat 3:15'te doğum odasını şereflendirdi. Sevimli ve tam bir kadıncık olacağa benziyor."

Freud'un kızına neden Anna adını verdiğine ilişkin ancak söylence ve tahminler vardır. Bunlardan birincisi, Sigmund'un kendi kız kardeşinin de Anna adını taşıması, ikincisi de psikanaliz tarihinde önemli bir yer tutan ünlü Bertha Pappenheim vakasının "Anna O." takma adıyla yayımlanmış olmasıdır. Ne olursa olsun, Anna'nın babası için daha ilk günlerden başlayarak önem taşıdığı anlaşılıyor. Yapıtlarında ondan Anna daha 19 aylıkken söz etmeye başlamıştır (Freud, 1900: 135). Anna babasının hemen bütün gezilerinde, daha en küçük yaşlarından başlayarak, birlikte olmuştu. Freud'un Fliess'le olan mektuplaşmasında adı en çok geçen çocuğu Anna'ydı. Özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında Anna babası için tek destekti. Öbür kızları çoktan evlenmiş ve evden çıkmışlardı; oğulları ise savaşta askerliklerini yapıyorlardı.

Anna, Olgunluk sınavını tamamladıktan sonra özel olarak pedagoji eğitimi aldı ve 1914'te gerekli olan iki sınavı birden vererek öğretmen oldu. Eğitim ve öğretimini öğretmenlik alanında yapmış olması ve oldukça uzun bir süre de doğrudan doğruya öğretmen olarak çalışmış olması, onun ileride kendini çocuklara, çocuk psikanalizine adamasının, babası tarafından da o yönde hararetle desteklenmiş olmasının nedenidir.

Öğretmenliğiyle aynı zamanda psikanaliz eğitimine başladı. O sıralarda böyle bir eğitimin herhangi bir plan ve programı olmadığı için doğrudan doğruya en birinci kaynaktan, babası Sigmund Freud'dan bu eğitimi almaktaydı. Psikiyatri bilgisi için de Wagner von Jauregg' in psikiyatri kliniğine gidiyor, orada Dr. Paul Schilder ve Dr. Heinz Hartmann'la çalışıyordu. Burada oldukça ağır psikoz olgularını görüyor, o zaman kullanılan tedavi yöntemlerini öğreniyor, hastaların bütün hezeyan sistemlerini dikkatle gözleyip izliyordu. Von Jauregg'in kullandığı Malarya ile tedavi yönteminin süreç ve sonuçlarının da yakın gözlemcisiydi. İki yıldan fazla süren bu genel eğitim yanında, babasının dersleri başta olmak üzere Viyana Üniversitesi'nin psikoloji derslerine de devam ediyordu.

Anna doğrudan doğruya babası tarafından analiz edilmiştir. Bu analizin en geç 1917 yılı içinde başlamış olduğu ve en az 1921'e kadar düzenli olarak sürdüğü anlaşılıyor. Elbette baba-kız arasında böyle bir analitik ilişkinin olabilirliği daha o günlerden başlayarak çok tartışılmıştır. Bunun analiz sırasında oluşacak aktarımlar ve karşı aktarımların olağanüstü karmaşık bir duruma girmesi kadar, Freud'un en büyük emek ürünü olan ve üzerine titrediği Viyana Psikanaliz Birliği' nin içinde yol açacağı tepkiler ve eleştirilerin Freud tarafından dikkatle hesaplanmış, düşünülmüş ve göze alınmış olduğu anlaşılıyor. Ancak bu noktada Freud'un, birliğin ve hareketin sürekliliği, sağlam bir kuram olarak gelişebilmesi ve çeşitli uçlardan giderek yoldan ve baştan çıkabilme olasılığına karşı hep tedirgin kaldığı, bunun için en güvendiği kimselerden oluşan bir iç komite oluşturduğu bilinmektedir. Kuşkusuz ki böyle bir yakın çevre için yanında kalan, psikanalizle uğraşmayı sürdüren tek evladının da desteğini elinde tutmak onun için çok önemli olmuştur. Bunun için 1920'de Anna'nın parmağına, bu iç Komite'nin üyesi olduğunu belirten armalı yüzüğü taktı. Bu yüzükten o güne kadar Abraham, Ferenczi, Jones, Rank, Sachs ve Anton von Freud (onun ölümünden sonra Eitington) ve Freud'un kendisinde bir adet bulunuyordu. Anna'dan sonra Lou Andreas-Salomé, Marie Bonaparte ve Bayan Jones da bu yüzükten birer adet almışlardır. Bununla birlikte babasının Anna'ya bizzat analiz yapmak üzere izin verişi resmen 23 Mart 1923'te oldu. Freud ona muayenehane olarak kendi muayenehanesinin karşısında, salonun öbür yanında kendi elleriyle bir muayenehane hazırlamıştı. Bütün bu önceliklerine karşın Anna, kendi yaşıtı olan öbür analistlerin çoğu tarafından bile uzun yıllar ciddiye alınmadan "Acemi" olarak kabul edildi ve babasının ünlü çarşamba toplantılarında yıllarca hiç söze karışmadan "ihtiyarları" ve "ustaları" yalnızca dinlemekle yetindi.

Anna Freud kuşkusuz ilk çocuk analisti değildir. Bilinen ilk çocuk analizi 1909 yılında doğrudan doğruya Sigmund Freud tarafından ele alınmış olan "Küçük Hans" olgusudur. Yalnızca çocuklarla uğraşmak üzere kendini uzmanlaştırmış olan ilk insan Hermine Hug-Hellmuth olmuştur. Gene Anna'dan çok önce 1919'da Melanie Klein, Budapeşte kongresinde "Bir Çocuk Gelişimi" adlı tebliğini sunmuş ve sonra da Berlin'de erken analiz ve oyun tekniklerini kullanarak 1926'da Londra'ya yerleşinceye kadar orada çocuk analizi uygulamıştır. Daha sonra da Klein yöntemi, A. Freud yönteminin karşı kutbu olarak gelişmiştir. A. Freud'dan önce Aichhorn'un, Bernfeld'in, Sadger ve Federn' in, Hoffer'in çalışmalarını da anmak gerekir. Gene de Anna, 1922'den sonra artık psikanaliz kongre ve seminerlerine katılamayan babasını temsilen bütün kongrelere katılıp onun ağzından konuşarak ve aynı zamanda kendi görüşlerini de babasından ayrı olarak sunarak ikisi arasındaki ayrımları da göstermesi açısından çok büyük bir önem taşımaktadır. Freud'un birkaç kez Lou Andreas-Salomé'ye kızının süpervizyonları için ricada bulunduğu ve Anna'nın böylece onunla da bir öğretmen-öğrenci ilişkisi içinde bulunduğu bilinmektedir.

Freud'un, kızının çalışmasına ne denli bağlı ve hoşnut olduğu Ferenczi'ye yazdığı bir mektupta ondan "benim sadık Antigonem" diye söz edişinden; Andreas-Salomé'ye yazdığı bir başka mektupta, "Mefistofeles'in dediği gibi: 'Sonunda zorunluyuz asılmaya, / kendi yaptığımız yaratıklara.' Ama gene de bu yaratığı yapmış olmak çok akıllıca bir şeymiş," demesinden kolayca anlaşılmaktadır. Bu konuya ilişkin Arnold Zweig'a yazdığı bir mektupta da Freud, "Ama biliyorsunuz ki kader benden pek çok esirgediklerine karşın, pek çok trajik olayda Antigone'den hiç de geri kalmayan bir kıza sahip olmayı bahşetti," diyordu. Gerçekten de Anna, ağır kanseriyle boğuşarak dik durmaya çalışan babasını hiç yalnız bırakmadı.

Almanya'nın 11 Mart 1938'de Avusturya'yı ilhakından hemen sonra 20 Mart'ta Psikanaliz Birliği kapatıldı ve o sırada birliğin resmi başkanı olan Anna, Gestapo tarafından gözaltına alındı. Birkaç günlük gözaltından sonra babasıyla birlikte 4 Haziran'da Avusturya'yı terk etmeleri tebliğ edildi. O gün gelinceye kadar İngiltere'den ve İsviçre'den istenen vizeler için korkulu ve acılı günler geçti. Sonunda İsviçre ve Fransa üzerinden Londra'ya varıldı. Sigmund Freud'un oradaki on beş ayı, Paris'teki bir kongre için verilmiş olan beş günlük bir ara dışında hep kızının gözetiminde ve yakın ilgisiyle geçti. 23 Eylül 1939'da Sigmund Freud öldü.

İngiltere'de Anna Uluslararası Psikanaliz Birliği'nin asbaşkanlığını sürdürmeye ve aynı zamanda İngiltere Psikiyatri Derneği'nin onursal üyesi olarak çalışmaya başladı, fakat özellikle de babasının ölümünden sonra, Melanie Klein ile uyumsuzluğu bir sürtüşme ve çatışma boyutuna vardı. İngiltere'nin savaşa girmesi ve Britanya hava savaşının başlamasıyla 1940'ta Anna Freud, en yakın arkadaşı Dorothy Burlingham'la birlikte ve birkaç dostun yardımlarıyla, savaş yüzünden öksüz ve kimsesiz kalmış çocuklar için Hampstead Nurseries adlı kuruluşu açtı. Ona bu yurda çok benzeyen Baumgarten yurdunu Viyana 'da uzun yıllar çalıştırmış olan Willie Hoffer de yardımcı oluyordu. Kurum üç yurttan oluşuyordu. Birinde 50, birinde 30 bebek ve çocuk barındırılıyor, üçüncüsü de çeşitli yurtlar için bir gündüz yuvası olarak çalışıyordu. Yalnızca çocukların bakımına değil aynı zamanda çocuk gelişimi konusunda derin araştırmalara da konu olan bu kurumun çocuk psikiyatrisinin gelişiminde çok büyük katkıları olmuştur. Burası halen Hampstead Child Therapy Course and Clinic (Hampstead Çocuk Tedavisi Kliniği) adıyla eğitim ve araştırma hizmetini sürdürmektedir.

Anna Freud 1982'de Londra'da öldü. Mezarı babasının yanındadır.

Anna Freud'un çocuk psikanalizine ilişkin ilk kitabı 1927'de yayımlanan Einführung in die Technik der Kinderanalyse (Çocuk Analizine Kılavuz), son yayımladığı kitabı da şu anda çevirisini sunduğumuz Normality and Pathology in Childhood. Assessments of Development (Çocuklukta Normallik ve Patoloji. Gelişimin Değerlendirmesi) olmuştur.

Çeviriye İlişkin

Yukarıda da belirtildiği gibi kitabın Almanca çevirisinden Türkçe'ye kazandırılması yeğlenmiştir. Bununla birlikte böyle bir çevirinin pek çok zorlukları olmaktadır. Bu zorluğun başında Alman dili ve İngiliz dilinin özellikleri gelmektedir. Almanca, bütün yabancı ve teknik sözcükler de dahil olmak üzere 90-100 bin kadar sözcüğü olan bir dildir. Bu sözcükler de 6-7 bin kadar temel sözcükten sayısız ön ve son eklerle türetilir. Bu sözcük hazinesiyle Almanca Ortaçağ'dan bu yana Avrupa'nın bütün düşün, bilim ve teknik gelişiminin bütün öyküsünü yaşamıştır. Luther'den Marx'a, Goethe'den Schiller'e bütün bir Batı uygarlığı bu dil içinde oluşmuştur. Bu bakımdan ancak Fransızca'yla kıyaslanabilir. Ve gerek sözcük kullanım olanakları, gerekse düşüncenin söze dökülmesindeki kıvraklık açısından bu benzerlik daha da çarpıcıdır. Yüksek bir yazın geleneği en zor kavramları, duygu ve düşünceleri anlatmak için yeteneklidir. Buna ek olarak Sigmund Freud, 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'nın en köklü hanedanı olan Haubs-burg'ların egemenliğinde en canlı ve kıvrak örneklerini vermekte olan Viyana'nın bir aydını olarak bu kültürün taşıyıcılarındandır.

İngilizce'yse büyük bir sömürge imparatorluğunun, daha da büyük bir ticaret ve denizcilik dünyasının pratik kullanımda çok gelişmiş olan dilidir. En mütevazı bir İngilizce sözlükte 300 bin sözcük bulunur. Çünkü bu dil anlatım çabaları yerine o anlamı en iyi verecek sözcüğü yeryüzünün dört bir yanından toplayıp içine almıştır. Yalnızca "güzel" kavramı için, aralarında hiçbir anlam farkı olmayan 7-8 sözcük, küçük nüanslarla birlikte 18-20 sözcük bulunabilir. Bu özellikler Almanca metinlerin İngilizce'ye çevirisinde bir seçim zorunluluğu yaratmaktadır. Eş anlamlardan biri seçilecektir. Bunu daha da zorlaştıran, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında pek çok Almanca konuşan düşünürün Amerika ve İngiltere'ye göç etmiş ve oraya yerleşerek orada ürün vermeyi sürdürmüş olmalarıdır. Bu insanlar dil açısından, tıpkı daha önceki akrabalarının dar ve kalabalık Avrupa kentlerinden uçsuz bucaksız prairie'ye çıktıklarında karşılaştıkları durumun bir benzeriyle karşılaşmışlardı. Onun için Alman asıllı bilim ve düşün adamlarının Amerika ve İngiltere'de yazdıkları, sözlüklerden toplanmış bir sürü yüksek edebi deyimle doludur ve güçlü bir sözlüğün yardımı olmaksızın çevrilmesi çok zordur. Elinizdeki kitap gibi, Alman asıllı bir yazarın İngilizce yazmış olduğu bir kitabın kendisi tarafından yeniden Almanca'ya çevrilmiş ve bir bakıma Almanca yeniden yazılmış olan versiyonunun başka bir dile çevirisi ise, aynı zor yolun iki kez aşılması demektir.

Bu zorlukların bilinmesine karşın bu yolun seçilmesinin nedeniyse, en başta belirtildiği gibi, Almanca'ya çevirinin yazar tarafından yapılmış ve kendi düşündüğü kavramlara en uygun olduğunun temin edilmiş olmasıdır. Çünkü gene aynı çeviri zorluklarından ötürü psikanalitik kavramların İngilizce ilk çevirilerinde yapılan ve bugüne kadar da hiç değişmeden, daha da karışarak süren kavram değişim ve kaymaları olmuştur. Bunun en bilinen örneği Ego, Süperego ve Id kavramlarında sürmektedir. Bu deyimlerin Almancaları sırayla Ich, Über-ich ve Es'tir. Ich'te pek bir sorun yoktur. Ich Almanca doğrudan doğruya ben demektir ve bildiğimiz ben kavramından hiçbir farkı yoktur. Yani bir Alman bu sözcüğü kullandığında kendisini kendisi yapan bütün varlığın kastedildiğini anlar. Ego da aynı sözcüğün Yunanca'dan alınma Latincesi'dir ve İngiliz dilinde de vardır. Dolayısıyla nasıl bir Türk, Türkçe ben, Farsça men, Kürtçe ez, ya da İtayanca io dendiğinde kafası karışmıyorsa, bunu da bir İngiliz öylece anlayabilir. Ancak Über-ich'in çevrilmesinde kavram biraz değişmektedir. Bunun İngilizce'de kullanıldığı biçimiyle Super-ego olarak kullanımının, İngilizce zihniyette uyandıracağı kavram eğer Freud tarafından kastedilmiş olsaydı buna büyük olasılıkla Ober-ich derdi. Über-ich'in tam İngilizce karşılığı ise Upper-ego olmalıydı. Yani Süper-ego adını almış olan oluşum ben'e sıkı sıkıya bağlıdır ve yalnızca benin üst tarafı anlamına gelir. Oysa Süper ben, ben'in üzerindeki bir anlamı verir. Konu Id ya da Es'e gelince kargaşa daha da köklüdür. Id İngilizce'de tekil üçüncü kişi özneye benzetilerek yapılmış, ama insana ait bir yapıdan It olarak söz edilemeyeceğinden bir ses oyunuyla Id yapılmıştır. Ne var ki bu özgün sözcük Latin kökeniyle (Ego, greko-latin kökenli olduğuna göre burada da akla gelmesi kaçınılmaz) düşünce, düşüncede olan, sanal anlamlarını kapsayan Idea'yla ses ve anlam birliği içindedir. Oysa aynı sözcüğün Almancası olan Es doğrudan doğruya tekil üçüncü şahsın nötral biçimidir. Ve İngilizce'de bunun karşılığı olan It insan varlığı için kullanılamazken Almanca'da küçük çocuklardan Es diye söz edilmesi usuldendir. Bu durumda bir Alman, Es dendiğinde bir zamanlar kendisinin olmuş bulunduğu ve anısı hâlâ içinde bulunanın, yani kendi özgeçmişini anlarken, Amerikalı, ülkesinde egemen olan püriten bakış açısının da etkisiyle, olabilecek olan ama olmasına istençle engel olunabilecek olanı anlar. Elbette böyle bir kavram kaymasının sonucu, analitik görüşün temel felsefesi açısından moral sonuçlar doğurabilir ve öyle de olmuştur. Amerika'da olağanüstü yaygınlaşmış olan, çok ayağa düşen ve olur olmaz herkesçe kullanılan kavramlarda bu temel kaymalarının ancak 70'li yıllara doğru, temel incelemeler yoğunlaşıp, konuyla daha az ilgili olanlar da yükselen sinir bilimleri sayesinde psikanalizi terk ederlerken farkına varılabilmiştir. Bu bakımdan onu izleyen yıllarda kavramlar üzerinde çok daha sorumlu ve dikkatli durulmaktadır. Buna benzer bir kavram kayması da, daha az vahim olmakla birlikte, Repression-Bastırma kavramında vardır. Bu kavram da bir dürtünün yukarıdan aşağı, dikine bir hareketini, büyük bir kuvvet harcanarak aşağıda tutulması gerektiğini anımsatan bir sözcüktür. Oysa aynı bağlamda Freud'un kullandığı sözcük Vertreibung-Sürülme'dir. Yani yatay bir itilme olgusu söz konusudur. Elbette ki yatay olarak sürülmüş olan bir şeyin, alan dışında aynı canlılıkla yaşaması olasıyken, bastırılanın ezilmesi, boğulması daha olasıdır. Ancak bastırma fiili, püriten ya da Katolik bir Hıristiyan'ın bir oldu bitti olarak kabul edeceği bir şeydir. Bir Yahudi-Alman ise sürülme ile kendi ırkının binlerce yıllık tarihini anımsatır. Bu durumda, ortalama kültürlü bir Avrupalı Yahudi ise kendini çok doğal olarak sürülenle özdeşleştirir. Sonuç terapötik birliğin kuruluşu sırasında terapistin hasta karşısındaki konum ve tutumunu büyük bir olasılıkla derinden etkileyecektir.

Bu düşüncelerle ben, bütün bu tür çevirilerde, kavramların henüz oldukça yeni ve yabancı olduğu ülkemizde, Almanca kaynakların, hiç değilse bu alanda son yıllarda olan tartışmaların göz önünde tutulmasından yanayım.

Çeviri İşlemi

Yukarıda belirtilen zorlukların aşılması dışında çeviri sırasında karşılaşılan bir zorluk da son yıllarda Türkçe'mizde bu kavramların ve genel olarak psikiyatri kavramlarının güzel dilimizde anlatımı için büyük çabalar harcanmış ve büyük adımlar atılmış olmasından kaynaklandı. Özellikle çok uzun yıllardır bu deyim ve terim özleşmesi için büyük çabalar harcamış olan değerli hocam sayın Prof. Dr. Orhan Öztürk'ün çabalarını hayırla anmak isterim. Bu çeviride de temel olarak onun kullandığı dil özelliklerine ve önerdiği deyimlere elden geldiğince bağlı kalındı. Onun önerileri içinde bulunmayan sözcüklerde de onun uyarlama yöntemini izleyebildiğimi sanıyorum. Yalnızca ve az önce belirttiğim özellikten ötürü, onun hoşgörüsüne sığınarak, ego, süper-ego ve id sözcüklerinde, benlik, üst-benlik ve ilkel-benlik deyimleri yerine orijinal kavrama daha yakın olduğunu düşündüğüm ben, üstben ve id deyimlerini kullanmayı yeğledim.

Bu çeviriyle 7 yılı aşkın bir süre emek verdiğim çocuk psikiyatrisi alanına borcum olan görevin bir kısmını yerine getirebildiğimi umuyorum.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.