Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-231-4
13x19.5 cm, 96 s.
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Haset ve Şükran
Özgün adı: Envy and Gratitude
Çeviri: Orhan Koçak, Yavuz Erten
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Yayın Yönetmeni: Saffet Murat Tura
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1999
3. Basım: Mayıs 2014

"Nesne ilişkileri" okulunun kurucusu Melanie Klein, Freud'dan sonra psikanaliz tarihinde en etkili olmuş kuramcıların başında yer alır. Kendini sadık bir Freud yorumcusu olarak sunmakla beraber klasik kuramdan önemli ölçüde uzaklaşmıştır. Freud'un kızı Anna Freud ile tüm yaşamları boyunca sürdürdükleri kuramsal tartışma İngiliz psikanaliz okulunda ciddi bölünmelere yol açmış, ama öte yandan zengin ve verimli bir üretkenliğe de zemin hazırlamıştır. Çalışmalarıyla, günümüzün önde gelen psikanaliz kuramcısı Kernberg'e kadar uzanan yolda pek çok psikanalisti etkilemiş olan Klein'ın en önemli metinlerinden Haset ve Şükran, insandaki iyi ve kötünün mücadelesini soyut bir metapsikolojiden hareketle değil, karmaşık içsel deneyimlere yakın bir noktadan ele almak bakımından psikanaliz tarihinde önemli bir yer tutar.

İÇİNDEKİLER
Editörün Önsözü, Saffet Murat Tura
Haset ve Şükran
Kaynaklar
OKUMA PARÇASI

Saffet Murat Tura, "Editörün Önsözü", s. 7-13

Klein, Freud'dan sonra psikanaliz tarihinde etkili olmuş kuramcıların başında yer alır. Kendini sadık bir Freud yorumcusu olarak sunmakla beraber klasik kuramdan önemli ölçüde uzaklaşmıştır.

Klein'ın çalışmaları çocuk psikanalizlerine dayanır. Aslında psikanalizi çocuklarda gözlenen ruhsal bozukluklarda kullanmaya girişen ilk analistlerden biridir Klein. Bu alandaki diğer öncü isim olan Freud'un kızı Anna Freud ile tüm yaşamları boyunca ciddi bir kuramsal tartışma sürdürmüşlerdir. Psikanaliz tarihinde en önemli kuramsal ve pratik görüş ayrılıklarından biri olan bu tartışma İngiliz psikanaliz okulunda ciddi bölünmelere yol açmakla beraber zengin ve verimli bir üretkenliğe de zemin hazırlamıştır.

Melanie Klein "nesne ilişkileri" okulunun kurucusu kabul edilir. Günümüzün önde gelen psikanaliz kuramcısı Kernberg'e kadar uzanan yolda pek çok psikanalisti etkilemiştir.

Freud özellikle 1905 tarihli "Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme"den itibaren psikanalitik kuramı, temel güdüleyici eksen olarak ele aldığı dürtüler üzerine inşa etmişti. Freud'a göre dürtüler kökende "haz ilkesi"ne tabiydi ve dürtü tatminini sağlayan nesne kökensel olarak bir önem taşımıyordu. Bir başka deyişle, nesne, dürtü tatminini sağlayan herhangi bir şey veya kişi olabiliyordu başlangıçta. Dürtü ile nesnesi arasında hiçbir içsel veya özsel bağ yoktu. Dürtü nesnesi ancak bireyin tarihinde tekrarlayan deneyimler sayesinde önem kazanmaya başlıyor, kişi için özel ve simgesel bir anlam elde ediyordu.

Oysa Klein'a göre içgüdü daha doğumdan itibaren türün evriminden intikal eden fantazmatik içsel nesnelere bağlıdır. Bir başka ifadeyle çocuk daha baştan içgüdü tatminine yönelik nesne ve ilişki arayışlarıyla donatılmıştır. İlk bakışta önemsiz görünen bu varsayım farklılığı gerek ilgili klinik malzemenin yorumunda gerek kuramın bütününde ciddi ayrılıklara yol açmaktadır. (Buradan sezilebilecek ancak ayrıntılandıramayacağımız gerekçelerle Freud söz konusu olduğunda "dürtü", Klein söz konusu olduğunda ise "içgüdü" terimlerini kullanmak daha uygun olur kanaatindeyim.)

Klein'ın nesne ilişkilerinin gelişimi ile bağlantılı olarak ele aldığı üstben oluşumu ile ilgili yaklaşımlarında söz konusu kuramsal farklılıkları bütün açıklıklarıyla görmek mümkündür. Freud'a göre geniş ölçüde dışsal, toplumsal yasaklara, ebeveynin yasak koyucu tutumlarına bağlanan süreç, Klein'da nesne ilişkilerinin gelişiminin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Üstben gelişiminde esas, saldırganlıkla yatırılmış "kısmi" nesne ilişkileri ile libidinal olarak yatırılmış "kısmi" nesne ilişkilerinin giderek bütünleşmesi ve çift-değerli bir nitelik kazanarak iyi nesne karşısındaki saldırganlıktan duyulan suçluluk duygularını uyandırmasıdır. Klein bu gelişimi klasik kuramdan çok erken bir düzeye, oral döneme çekmekte, hatta bazı Oidipal çatışkıları oral terimlerle yaşanmış da olsa bu dönemde değerlendirmektedir.

Klein'ın bir başka önemli özelliği psikolojik gelişmede saldırganlığın oynadığı rolü önemsemesi ve ön plana çıkartmasıdır. İnsan ruhunun en ilkel ve vahşi yönlerine ışık tutan çalışması, Hartmann ve Anna Freud'un "ben psikolojisi" karşısında "id psikolojisi" olarak da nitelendirilmiştir.

Melanie Klein biliçdışı fantazmatik işleyişe büyük önem vermiş, bir anlamda aşırı şematize edildiğinde statik anılar ve dürtülerin deposu olarak da görülebilen bilinçdışında sürekli bir dinamizm ve devamlı bir fantazmatik üretim tespit etmiştir. İçsel nesnelerin kaotik devinimleri ile oluşan bu bilindışı fantazm çalışması psikanalitik tedavi sürecinin esas nesnesi olarak konmuştur.

Klein'ın insanın en arkaik dinamiklerini gün ışığına çıkarmaya çalışan kuramsal çalışmaları ister istemez teknik olarak da sarsıcı, derin (bilinçdışı dinamiklerin en ilkel yönlerini sergilemeye çalışan), radikal bir yorum çalışmasına yol açmıştır psikanaliz tekniğinde. Kleincılar analiz edileni oldukça erken bir aşamada bilinçdışı fantazmatik çalışmanın sarsıcı yönleriyle karşı karşıya bırakırlar. Erken ve arkaik aktarım yorumlarına girişirler. Bu teknik gene oldukça sert bir tekniği olan Kernberg tarafından bile eleştirilmiştir.

Bu genel taslaktan hareketle Klein'ın bazı kuramsal kavramlarına daha yakından bakalım.

Klein'ın kuramını anlamak için onun, çocuğun (ve erişkinin) iç dünyasını sürekli olarak içselleştirilmiş nesne ilişkileri çerçevesinde düşündüğünü kaydetmek gerekir. İçe yansıtılmış nesneler, özdeşleşmeler ve erken fantezi oluşumları onun klinik uygulamanın temeline koyduğu kuramsal kavramlardır.

İçe yansıtma (introjection), ilk kez 1909 yılında Ferenczi tarafından kullanıldı. Freud içe yansıtmayı çeşitli şekillerde kullandıktan sonra ilk kez 1923 yılında kaleme aldığı Ben ve İd (Freud, 1923) adlı çalışmasında bu kavrama netlik kazandırdı. Freud bu yazısında içe yansıtmayı üstben oluşumu açısından ele alıyordu. Oidipal sevgi nesnelerinden vazgeçme bunların üstbeni oluşturacak şekilde içselleştirilmelerine, içe yansıtılmalarına sebep oluyordu. Böylece bu nesneler gerçek içsel nesneler halini alıyordu. Dolayısıyla bu içsel nesnelerin işlevleri, çocuğu o aşamaya kadar dışarıda gerçek birer nesne olarak ebeveynin yaptıklarını artık dışarıda bu nesnelere ihtiyaç duymadan yapabileceği bir olgunluk düzeyine getirmekti. Bir başka deyişle çocuk, üstben işlevleri açısından dışsal bir nesneye ihtiyaç duymayacağı bir konuma geliyordu.

Klein'a göre içe yansıtılmış nesneleri içsel nesnelerle özdeşleştirmemek gerekir. İçsel nesneler, içe yansıtılmış nesneleri kapsadığı gibi özdeşleşmeleri ve doğuştan getirilen fantezi imagolarını da kapsar. Bu nokta aşağıda daha açık bir ifade kazanacaktır.

Klein'a göre içe yansıtma oral dönemdeki içgüdüsel faaliyetin ruhsal bir temsili olmaktan öte bir savunma mekanizmasıdır da. Freud da içe yansıtmayı nesne kaybı karşısında yaşanan bir savunma olarak düşünmüştü. Ama Klein'a göre bu savunma çok daha temel bir kaygıya karşı çalışır; korkutucu iç dünya karşısındaki kaygıya karşı. Çünkü çocuk kendini doğuştan kötü, saldırgan, zulmedici nesnelerle dolu olarak algılar ve bunlara karşı dışsal iyi nesneyi içselleştirmeye girişir. Kısaca, içerideki kötülüğü dışarıdaki iyiyi içeri alarak yatıştırma diyebiliriz. Böylece içe yansıtma "ben"i veya içsel iyi nesneleri korumaya yönelik bir savunma haline gelir.

İçe yansıtmalar, içe yansıtılmış iyi nesneler sayesinde bir iyilik, kendine güven ve ruhsal dinginlik sağlayarak güvenli bir kişiliğin oluşmasına yol açar (Hinshelwood, 1991).

Klein'a göre bilindışı fantezi tüm ruhsal süreçleri temellendirir ve her türlü ruhsal işlevselliğe eşlik eder. Oysa Freud fantezi faaliyetinin dış dünyada uğranan düşkırıklıklarını, engellenmeleri telafi etmeye yönelik olduğunu düşünmüştü. Klein bilinçdışı fantezi faaliyetinin içgüdüsel işlevselliğin doğrudan bir ifadesi olduğunu düşünür. Çok daha faal ve dış dünyada olup bitenle alakalı bir bilinçdışıdır bu.

Klein fantezi faaliyetinin doğumla birlikte başladığını kabul eder. Bu tespit çocuğun daha doğuştan gelen ve filogenetik olarak aktarılmış içsel nesne imajları ile dünyaya geldiğini varsaymayı gerektirir. Bunlar meme, penis gibi beden parçalarını da içerir. Söz konusu imajlarla bağlantılı içgüdüsel fantezi faaliyeti genitallik öncesi fanteziler şeklindedir. Klein'a göre fantezi faaliyeti bilinçdışı birincil süreç düşüncesinin esasını oluşturur.

Nesne ile ilgili imaj ve bilgi, içgüdüsel faaliyetin kendisinde mevcuttur. Nesne ve amaç doğuştan bağlantılıdır.

Çocuk daha başlangıçtan itibaren açlık gibi içgüdüsel ihtiyaçlar tarafından içsel olarak saldırıya uğradığından bu yıkım karşısında savunma gereksinimi duyar. Annenin fantastik bir şekilde kendini "iyi nesne" olarak sunması sayesinde bu içsel yıkımlara karşı durabilir ve fantezileri de bu amaçla kullanır. Yani fantezi faaliyeti, içgüdünün doğrudan ifadesi olabileceği gibi içgüdüsel işleyişin yarattığı kaygıya karşı bir savunma olarak da kullanılabilir.

Kısaca özetlemek gerekirse Klein'a göre bilindışı fantezi faaliyeti dış dünyada yer alan güncel olaylara sızar ve bunlara anlamını verir (Klein, 1952). Bir başka şekilde söylersek güncel ilişkiler daima iç dünyada yer alan bilindışı fantastik ilişkiler çerçevesinde değerlendirilir, duygusal olarak yorumlanır.

Bu anlayışın içerimlerinden biri de çocuğun daha başlangıçtan itibaren gerçekliğe dönük olduğu, gerçeklikteki anne ile ilişki içinde olduğudur. Oysa Freud'a göre çocuk ancak dürtüsel engellenmelerden sonra gerçekliğe dönüyordu.

Klein'a göre bebek içgüdüsel olarak onu bekleyen anneden haberdar olarak dünyaya gelir. Bebek kendi iç dünyasındaki ölüm içgüdüsüyle, yıkıcılıkla baş etmek için saldırganlığının bir bölümünü dış dünyadaki anneye yansıtır. Böylelikle dış dünyayı (ve anneyi) iyi ve kötü nesnelere bölünmüş olarak algılar. Erotik itkiler sebebiyle "iyi" nesne olarak, yardımcı nesne olarak algıladığı anneye sevgi yatırırken "kötü" nesneye saldırganlık yatırır. Bir başka deyişle çocuğun dünyayı kesin hatlarla bölerek "iyi" ve "kötü" şeklinde algılaması kendi içgüdüsel yapılanmasından gelir (Klein, 1952b).

Bu tipte yansıtmalar çocuğun daha ilk yılda geliştirdiği Oidipal figürlerin temelinde yer alır. Çocuk kendi içgüdüsel dürtülerini ve bunlarla ilgili oldukça ilkel ve sert, kesin hatlı nesne imajlarını yeniden içselleştirerek erken bir çağda katı bir üstben oluşturmaya başlar. Çocuk kendi iç dünyasındaki nesnelerin sertliği, cezalandırıcılığı, acımasızlığı çerçevesinde algıladığı, kendi iç dünyası sayesinde duygusal olarak yorumladığı bir dünyada yaşar. Bu acımasız, cezalandırıcı dünyada kısmi nesneler, oral terimlerle ifade edilmiş öfke uyandıran sadistik cinsel birleşmeler, iyi meme, kötü meme, penis vs. kaotik ve fantastik bir süreç arz ederler. Bu fantezi dünyası dış dünyaya yansıtılmış içgüdülerden hareketle oluşmuştur. Yani dış dünya çocuğun doğuştan getirdiği saldırganlık oranında ürkütücü bir görünüm almıştır.

Klein'a göre "kısmi nesne ilişkisi" çift-değerlilik (ambivalans) öncesi bir dönemi belirler. Yani nesnelerin bütünsel olarak değil, iyi ve kötü nesneler halinde bölünerek yaşantılandığı dönemi. Kısmi iyi nesne ilişkisi libidinal olarak duygu yorumunu kazanırken kötü nesne ilişkisi saldırgan bir duygu yorumu alır. Oysa bütünsel nesne ilişkisine geçildiğinde libidonun ve saldırganlığın yöneldiği nesne bütünsellik içinde çift-değerli olarak yaşantılanır. Bütünsel nesne iyi ve kötü aşırılıklardan arınmış ve gerçeğe yakın bir içsel temsilci iken kısmi nesneler henüz yansızlaşmamış, çift-değerlilik kazanmamış ayrı içgüdüsel dürtülerin; libido ve saldırganlığın ilkel yapısı oranında abartılı ve gerçek dışı figürler sunar.

Bu noktada içgüdüsel yapıların doğuştan getirdiği içsel nesnelerin dış dünyadaki deneyim sürecinde çeşitli yansıtma ve içselleştirmelerle dönüşüme uğrayıp olgunlaştığını ve giderek çift-değerli bir karakter kazandığını belirtmek yanlış olmaz.

Demek ki Klein açısından çift-değerlilik önem kazanmaktadır. Çift-değerlilik son tahlilde iki temel içgüdü arasındaki çelişkinin sonucudur. Klein Oidipus kompleksini de bu çerçevede ele alır. Erkek çocuğun babası ile rekabetten ve annesine yönelik ensest arzularından vazgeçmesi yalnızca paranoid bir tarzda (yani kendi saldırganlığını babasına yansıtarak) geliştirdiği hadım edilme korkusundan kaynaklanmaz. Babasına karşı nefreti ve kıskançlığı bütünsel olarak algıladığı bir sevgi nesnesi olan babası ile çeliştiği için, bir çift-değerlilik yarattığı için; kısaca babasıyla iyi ilişkisini korumak için Oidipal uğraşılarından vazgeçer (Klein, 1945).

Dolayısıyla Klein'a göre suçluluk duyguları ve vicdan, cezalandırılma korkularından türemez. Saldırganlığın yöneldiği nesnenin aynı zamanda sevgi nesnesi olmasından türer. Yani çift-değerlilik insanın ulaştığı en yüksek düzeydir.

Üstelik yukarıda da belirttiğim gibi Klein Oidipal çatışmaları (her ne kadar oral terimlerle ifade edilmiş de olsa) bir bakıma yaşamın daha ilk yılına yerleştirir. Dolayısıyla üstben oluşumu katı ilkel üstben şeklinde yaşamın ilk dönemlerine alınmıştır. Bu üstben oluşumu daha sonraki yazarlar tarafından üstbenin öncüllerinden biri olarak kabul edilecektir. Saldırganlığın henüz yansızlaşmamış, ilkel özellikler taşıdığı bu dönemde içselleştirilen üstben öncülü çocuğun kendi saldırganlığı oranında ilkel, cezalandırıcı özellikler taşır.

Çocuğun yansızlaşmamış, ilkel içgüdüsel yaşamından kaynaklanan fantezi dünyası onu "paranoid-şizoid konum"a yerleştirir. Kısmi nesne ilişkilerinin egemen olduğu bu konum yaşamın hemen başlarındaki nesne ilişkilerini gösterir. Klein "paranoid-şizoid konum" kavramını geliştirirken eserlerine gene bu dizi içinde yer vereceğimiz Fairbairn'in çalışmalarından da etkilenmiştir.

Klein'a göre "erken ben" henüz sentez ve bütünleştirme yeteneğinde değildir. İç dünya parçalanmış, kopuk fanteziler halinde yaşanmakta, bütünlük arz etmemektedir (Klein, 1946). Paranoid kaygı çocuğun dış dünyaya yansıttığı saldırganlıktan kaynaklanır. "Erken ben", "ben"i ve içerdiği kısmi iyi nesneleri ölüm içgüdüsünden korumak için yansıtma yapmaktadır. Yani temel amaç Freud'un da öngördüğü gibi ölüm içgüdüsünden kurtulmaktır. Bu konumdaki iki temel savunma mekanizması "bölme" (splitting) ve yansıtmalı özdeşleşmedir (projective identification).

Bölme, çocuk tarafından gene iyi içsel nesneleri kötülerden arındırmak için kullanılır. Böylece her türlü kötülükten arınmış kısmi iyi nesneler ve hiçbir iyilik taşımayan, tamamen kötü, sadistik nesneler iç dünyayı doldurur.

Yansıtmalı özdeşleşme "erken ben"in kullandığı ilkel savunma mekanizmalarının en önemlilerinden biridir. Burada ben, saldırgan parçalarından birini, üzerinde kontrol sağlamak ve egemenlik kurmak için nesneye yansıtır ki paranoid zulmedilme kaygısı da buradan türer.

Klein gene yaşamın ilk yılına, ama daha geç bir döneme ise "depresif konum"u yerleştirir. Bu, nesnenin bütünleştiği dönemdir. Çocuk bu aşamada nesnenin bölünmüş parçalarını bütünleştirir ve yalnızca bir nesne olduğunu deneyimler. Saldırgan ve paranoid duygular beslenen anne, sevilen anne ile bir ve aynı şeydir. Böylece nesne aşırı iyi ve aşırı kötü yönlerinden arınıp daha gerçekçi bir tanıma kavuşurken saldırganlığın sevilen nesneyi tahrip etmesinden kaynaklanan depresif kaygı duruma egemen olur. Suçluluk duyguları ortaya çıkar. Tasalanma da sevginin bir belirtisidir. Keza onarma çabaları da sevginin bir sonucudur. Onarma çabalarının yeterliliği karşısında duyulan şüphe her türlü yüceltmenin ve "ben" gelişiminin temelinde yer alır (Klein, 1948).

Haset ve Şükran, Klein'ın en önemli yazılarından biridir. Bilindiği kadarıyla üç kez kaleme alınmış olan bu yazı insandaki iyi ve kötünün mücadelesini soyut bir metapsikolojiden hareketle değil, karmaşık içsel deneyimlere yakın bir noktadan ele almak bakımından da psikanaliz tarihinde önemli bir yer tutar. Haset ve Şükran, her ne kadar Klein'ın bazı kuramsal kavramlarını sergilemek bakımından yetersizse de insan hakkındaki genel kavrayışını dile getirmek açısından son derece yetkindir.

Dizimizde psikanaliz tarihinin tartışmasız ikinci büyük ismi olan Klein'ın eserlerine ileride daha ayrıcalıklı bir yer vermeye hazırlanıyoruz.

Kaynaklar

Freud, S. (1923), "The Ego and the Id", Standard Edition, 19, Londra, Hogarth Press, 1961: 3-66.

Hinshelwood, R.D. (1991), A Dictionary of Kleinian Thought, Free Association Books, Londra, 1991: 330-334.

Klein, M. (1945), "The Oedipus Complex in the Light of Early Anxieties", Contributions to Psychoanalysis içinde, New York, McGraw Hill, 1964.

—— (1946), "Notes on Some Schizoid Mechanisms", Envy and Gratitude and Other Works içinde, Hogarth Press, 1987: 1-24.

(1948), "On the Theory of Anxiety and Guilt", Envy and Gratitude... içinde: 25-47.

—— (1952), "The Origins of Transference", Envy and Gratitude... içinde: 48-56.

—— (1952b), "The Mutual Influences in the Development of Ego and Id", Envy and Gratitude... içinde: 57-60.

Devamını görmek için bkz.

Birinci bölüm, s. 17-25

Yıllardır, hiç yabancısı olmadığımız iki tavrın, haset ve şükranın, en erken kaynaklarıyla ilgilenmekteyim.(1) Bu çalışma içinde, hasetin, sevgi ve şükran duygularını daha başlangıç evresinde baltalayan çok güçlü bir etken olduğunu, çünkü ilk ilişkiyi, kişinin annesiyle ilişkisini etkilediğini gördüm. Bu ilişkinin bireyin bütün duygusal yaşamında oynadığı belirleyici rol birçok psikanalitik çalışmada ortaya konulmuştu. Yaşamın bu ilk döneminde çok sarsıcı olabilen bir etkeni daha da yakından inceleyerek, çocuk gelişimi ve kişilik oluşumu alanındaki bulgularıma önemli bir boyut ekleyebildiğimi sanıyorum.

Haset, bana göre, yıkıcı itkilerin oral-sadist ve anal-sadist bir ifadesidir; yaşamın başından beri etkilidir ve bünyesel(*) bir temeli vardır. Vardığım bu sonuçların Karl Abraham'ın çalışmalarıyla bazı önemli benzerlikler taşıdığı görülmüş olmalı; ama arada birtakım farklar da vardır. Abraham, hasetin oral bir özellik olduğunu görmüştü, ancak –ayrıldığımız nokta da buradadır– haset ve nefretin yaşamın daha geç bir döneminde, ona göre ikinci evreyi oluşturan oral-sadistik evrede harekete geçtiğini düşünüyordu. Abraham, şükrandan söz etmemiş, ama cömertliği oral bir özellik olarak betimlemişti. Ayrıca, anal öğelerin de hasette rol oynadığını düşünmüş ve bu öğelerin oral-sadistik itkilerden türediğini vurgulamıştı.

Üzerinde anlaştığımız bir temel nokta da oral itkilerin şiddetinde bünyesel bir öğenin de rol oynadığı varsayımıdır ki, o bunun manik-depresif rahatsızlığın ortaya çıkışında da payı olduğunu düşünüyordu.

Ama hepsinin ötesinde, Abraham'ın ve daha sonra da benim çalışmalarımız, yıkıcı itkilerin öneminin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Abraham, 1924'te yazdığı "Zihinsel Bozuklukların Işığında Libido Gelişiminin Kısa Tarihi" başlıklı makalede, Freud'un ölüm ve yaşam içgüdüleri hipotezinden söz etmemişti, oysa Freud'un Haz İlkesinin Ötesinde kitabı yayımlanalı dört yıl oluyordu. Yine de, Abraham, kendi yazısında, yıkıcı itkilerin kökenlerini araştırmış ve bu yeni kavrayışı zihinsel rahatsızlıkların etiyolojisine o güne değin yapılmış olanlardan çok daha somut ve özgül biçimde uygulayabilmişti. Freud'un ölüm ve yaşam içgüdüleri kavramından yararlanmamış olsa da, Abraham'ın klinik çalışmalarının, özellikle de manik-depresif hastalarla gerçekleştirdiği analizlerin –bunlar, psikanaliz tarihinde yapılmış ilk manik-depresif analizleriydi– onu Freud'un hipotezine doğru yöneltmekte olan bir sezişe dayandığını düşünüyorum. Abraham'ın erken ölümü, kendi buluşlarının nihai anlamını ve bunların Freud'un iki içgüdü kavramıyla bağıntılarını kavramasını önlemiştir bence.

Abraham'ın ölümünden otuz yıl sonra Haset ve Şükran'ı yayına hazırlarken, onun buluşlarının tam olarak kavranmaya başlamasında benim çalışmalarımın da bir payı olduğunu görmekten büyük mutluluk duyduğumu söylemek isterim.

I

Burada, çocuğun zihinsel yaşamının ilk dönemleriyle ilgili bazı yeni önermeler sunmak ve bunun yanında yetişkinlerin zihinsel sağlığıyla ilgili bazı sonuçlar çıkarmak istiyorum. Freud'un çalışmalarından biliyoruz: Hastanın geçmişini, çocukluğunu ve bilinçdışını araştırmak, onun yetişkin kişiliğini anlamanın önkoşuludur. Freud, Oidipus kompleksini yetişkinlerde keşfetmiş ve bulduğu verilerden sadece Oidipus ilişkisinin içeriğini değil, kompleksin zamanlamasını da kurgulamıştı. Abraham da psikanalitik yöntemin temel özelliği haline gelen bu yaklaşıma kendi bulgularıyla önemli katkılar yaptı. Yine anımsamamız gerekir ki, Freud'a göre, zihnin bilinçli kısmı, bilinçdışının içinden çıkarak oluşur. Ben de, önce küçük çocukların sonra da yetişkinlerin analizinden elde ettiğim verileri bebekliğin ilk dönemlerine kadar götürürken, psikanalizde artık iyi bildiğimiz bu yöntemi uyguladım. Küçük çocuklarla ilgili gözlemler, Freud'un buluşlarını doğruluyordu. Sanırım, çok daha erken bir evreye, yaşamın ilk yılına ilişkin olarak vardığım sonuçlar da bir noktaya kadar gözlemle doğrulanabilir. Hastalarımızın bize sunduğu malzemeye dayanarak yaşamın daha önceki evreleriyle ilgili ayrıntıları kurgulama hakkı –hatta zorunluluğu– Freud'un şu cümlelerinde çok iyi anlatılmıştır:

Biz, hastanın unutulmuş yıllarını yansıtan bir resmin peşindeyiz; öyle bir resim ki hem güvenilir olacak hem de hiçbir önemli öğeyi dışarıda bırakmayacak... [Psikanalistin] giriştiği kurgulama işi, ki isterseniz yeniden-kurgulama da diyebilirsiniz buna, arkeologun yıkılmış ve toprak altında kalmış bir iskân alanını ya da bir yapıyı ortaya çıkarmak için yaptığı kazı çalışmalarını andırır. İki süreç aynıdır aslında, şu farkla ki analist daha iyi koşullarda çalışmaktadır ve elinin altında daha çok malzeme vardır, çünkü yıkılmış ve silinmiş bir şeyle değil, hâlâ canlı olan bir şeyle uğraşmaktadır; tabii bunun başka nedenleri de olabilir... Ama tıpkı arkeologun binanın duvarlarını ayakta kalabilmiş temellerden yeniden kurması, sütunların sayısını ve yerini zemindeki çöküntülerden çıkarması ve duvar süslemeleriyle resimlerini enkaz yığınıyla birlikte toprağa karışmış kalıntılardan kurgulaması gibi, analist de kendi sonuçlarını analiz edilenin davranışlarından, bellek kırıntılarından ve çağrışımlarından çıkarır. İkisi de, elde olanları birbirine ekleme ve birleştirme yoluyla yeniden kurgulama hakkına sahiptir. Üstelik ikisi de aynı güçlüklerin ve hata kaynaklarının etkisi altındadır... Analist, daha önce de söylediğimiz gibi, arkeologdan daha elverişli koşullarda çalışmaktadır, çünkü kazılarda bir karşılığını bulamadığımız bazı malzemeler de vardır elinin altında: Çocukluk çağından kalma tepkilerin tekrarlanması ve genel olarak da aktarımın bu tekrarlarla ilgili olarak ortaya koyduğu her şey... Bütün bu esaslar korunmuştur; unutulduğu sanılan şeyler bile bir yerde bir şekilde duruyordur, sadece gömülmüş ve öznenin onlara ulaşması imkânsızlaşmıştır. Aslında, bildiğimiz gibi, herhangi bir ruhsal yapının büsbütün silinip yok olabileceği çok kuşkuludur. Gizlenmiş olanı bütünüyle ışığa çıkarıp çıkaramayacağımız sadece analiz tekniğine bağlıdır.(2)

Yetişkin kişiliğin karmaşıklığını kavrayabilmek için bebeğin zihnini anlamamız ve onu yaşamın daha sonraki evrelerine kadar izlememiz gerekir, deneyimlerimin bana öğrettiği budur. Analiz, yetişkinlikten bebekliğe gider ve ara aşamalardan geçerek yine yetişkinliğe döner; o anda geçerli olan aktarım durumuna bağlı olarak sürekli tekrarlanan bir ileri-geri hareketidir bu.

Bütün çalışmalarımda, çocuğun ilk nesne ilişkisine –annenin memesi ve annesiyle ilişkisine– büyük önem verdim. Vardığım sonuç şuydu: Eğer bu içe yansıtılan ilksel nesne ben'de yeterince güvenli bir biçimde kök salabilirse, olumlu bir gelişimin temelleri de atılmış olur. Bu bağın kuruluşuna doğuştan gelen etkenler de katkıda bulunur. Oral itkilerin egemen olduğu bir durumda, meme de, içgüdüsel bir biçimde, besin kaynağı ve dolayısıyla daha derin bir anlamda yaşamın kaynağı olarak algılanır. Eğer her şey yolunda giderse, doyurucu memeyle bu zihinsel ve fiziksel yakınlık, yitirilmiş olan o doğum öncesi anne-bebek birliğini ve buna eşlik eden güven duygusunu bir ölçüde yeniden kurar. Bu, çocuğun memeye ve onun simgesel temsilcisi olan şişeye yeterince yatırım yapma yetisine bağlıdır büyük ölçüde; bu gerçekleştiğinde, anne de sevilen nesne haline gelir. Doğum öncesi durumda çocuğun annenin bir parçası olması, ona bütün ihtiyaç duyduklarını ve arzuladıklarını verebilecek kendi dışında bir şeyin bulunduğu yolunda bünyesel bir duygu da yaratmış olabilir çocukta. Böylece iyi meme içe yansıtılır ve benin bir parçası olur; başlangıçta annenin içinde olan çocuk şimdi anneyi kendi içinde taşımaktadır.

Doğum öncesi durumun bir birlik ve güvenlik duygusu içerdiği doğrudur ama, bu duygunun sağlamlığı annenin ruhsal ve fiziksel koşullarına, hatta doğmamış çocuktaki henüz araştırılmamış bazı etkenlere bağlı olmalıdır. Öyleyse, doğum öncesi duruma duyulan evrensel özlemin, kısmen, idealleştirme ihtiyacının bir ifadesi olduğunu da düşünebiliriz. Bu özlemi idealleştirme açısından incelediğimizde, kaynaklarından birinin, doğumla birlikte başlayan o şiddetli zulmedilme kaygısı olduğunu görürüz. O zaman şöyle bir spekülasyona da uzanabiliriz: Kaygının bu ilk biçimi, belki de doğmamış çocuğun sıkıntılı deneyimlerine kadar uzanıyordur ve bu deneyimler de, anne karnındaki güvenlik duygusuyla birlikte, çocuğun anneyle iki yönlü ilişkisinin (iyi meme-kötü meme) çekirdeğini oluşturmaktadır.

Memeyle kurulan ilk ilişkide dışsal etkenlerin çok önemli rolü vardır. Eğer doğum zor geçmişse ve özellikle oksijen yetersizliği gibi sorunlar yaşanmışsa, dış dünyaya uyarlanma sürecinde bir sarsıntı olur ve memeyle ilk ilişki elverişsiz koşullarda başlar. Bu durumda bebeğin yeni doyum kaynakları bulma ve yaşama yeteneği de zedelenir, bunun sonucunda da gerçekten iyi olan bir ilksel nesneyi yeterince içselleştiremez. Bunun ötesinde, çocuğun yeterli bakım görüp görmediği, annenin çocuğa bakmaktan gerçekten hoşlanıp hoşlanmadığı ya da kendisinin de kaygılı olup olmadığı ve çocuğu besleme konusunda bazı ruhsal güçlükler yaşayıp yaşamadığı gibi etkenler de çocuğun sütü zevkle kabullenme ve iyi memeyi içselleştirme yeteneğini etkiler.

Çocuğun memeyle ilk ilişkisine bir hüsran ve doyumsuzluk öğesinin karışması kaçınılmazdır, çünkü mutlu bir beslenme bile doğum öncesi anne-çocuk birliğinin yerini tutamaz. Üstelik, çocuğun tükenmeyen ve her zaman orada olan bir memeye duyduğu özlem de sadece açlıktan ve libidinal arzulardan kaynaklanıyor değildir. Çünkü yaşamın ilk evrelerinde bile, annenin sevgisinden her an emin olma ihtiyacının asıl kaynağı kaygıdır. Yaşam ve ölüm içgüdüleri arasındaki mücadele ve bunun hem benliğin hem de nesnenin yıkıcı itkilerce yok edilmesine yol açacağı korkusu, bebeğin anneyle ilk ilişkilerinde belirleyici olur. Çocuk, arzularken, önce memenin sonra da annenin, kendisindeki bu yıkıcı itkileri gidermesini ve onu zulmedilme kaygısının acısından kurtarmasını arzulamaktadır.

Mutlu deneyimlerin yanında kaçınılmaz üzüntü ve gücenmeler de vardır çocuğun yaşamında; bunlar, sevgiyle nefret arasındaki, daha temelde de yaşam ve ölüm içgüdüleri arasındaki doğuştan gelen çatışmayı körükler, bir iyi bir de kötü meme olduğu duygusuna yol açar. Bu yüzden, erken duygusal yaşam, iyi nesneyi yitirme ve yeniden kazanma duygusuyla belirlenmiştir. Sevgiyle nefret arasında doğuştan gelen bir çatışma olduğunu öne sürmekle şunu da söylemiş oluyorum: Şiddeti kişiden kişiye değişse de ve başından beri dış koşullarla etkileşim içinde olsa da, hem sevgi yetisi hem de yıkıcı itkiler bir ölçüde bünyeseldir.

İlksel iyi nesne olan anne memesinin ben çekirdeğini oluşturduğu ve ben gelişiminde çok önemli bir rol oynadığı hipotezini bundan önce de sık sık öne sürmüş ve bebeğin memeyi ve sütü içselleştirmeyle ilgili duygularını betimlemiştim. Aynı zamanda bilmeliyiz ki, bebeğin zihninde memeyle annenin başka parçaları ve özellikleri arasında çok kesin olmayan bir bağ da kurulmuştur.

Memenin bebek için sadece fiziksel bir nesne olduğunu kabul etmiyorum. Bebeğin bütün içgüdüsel arzuları ve bilinçdışı fantezileri, sağladığı gerçek fiziksel beslenmenin çok ötesinde bazı özellikler yüklüyordur memeye.(3)

Hastalarımızın analizinde görmüşüzdür, meme, iyi halinde, bütün anne iyiliğinin, tükenmez sabır ve cömertliğin ve aynı zamanda yaratıcılığın ilkörneğidir. Böyle fanteziler ve içgüdüsel ihtiyaçlarla zenginleşir ilksel nesne; böylece umudun, güvenin ve iyiliğe inancın temeli olarak kalır.

Bu kitap, orallikten kaynaklanan en erken nesne ilişkileri ve içselleştirme süreçlerinin belirli bir yönüyle ilgilidir. Hasetten söz ediyorum, hasetin mutluluk ve şükran duyma yetilerinin gelişimi üzerindeki etkilerinden. Haset, bebeğin iyi nesneyi kurma yolunda karşılaştığı güçlükleri artırır; çünkü yoksun kaldığı doyumun kendisini hüsrana uğratan meme tarafından alıkonulduğuna inanıyordur bebek.(4)

Haset, kıskançlık ve açgözlülük arasındaki farkları görmek gerekir. Haset, arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur; hasetli itki, o istenen şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yönelir. Şu da var: Haset, öznenin sadece bir kişiyle olan ilişkisiyle ilgilidir ve kökeni de anneyle o herkesi dışlayan en eski ilişkide yatıyordur. Kıskançlık da hasete dayanır, ama öznenin en az iki kişiyle ilişki içinde olmasını gerektirir: Özne, kendi hakkı olan sevginin rakibi tarafından elinden alındığına ya da alınma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna inanıyordur. Kıskançlığın günlük kullanımında, sevilen kişiyle özne arasına bir üçüncü kişi girmiştir.

Açgözlülükse özneyi sürekli uyaran ama doyurulması imkânsız bir istektir, hem öznenin ihtiyacından hem de nesnenin verebileceğinden fazlasına yönelen bir istek. Açgözlülük, bilinçdışı düzlemde, memeyi boşaltmaya, kurutuncaya kadar emip tüketmeye ve tümüyle yutmaya yönelir esas olarak; başka bir deyişle, amacı yıkıcı içe yansıtmadır. Oysa haset sadece böyle bir gaspla sınırlı kalmaz; aynı zamanda, anneye ve öncelikle memesine kötülük koymak, kötü dışkıları ve benliğin kötü parçalarını anneye ve memesine yerleştirmek ister. Bunun anlamı, annenin yaratıcılığının bozulması, tahrip edilmesidir. Üretral-sadistik ve anal-sadistik itkilerden kaynaklanan bu süreci, başka bir yerde, yaşamın başından beri sürüp giden yansıtmalı özdeşleşmenin yıkıcı bir yönü olarak tanımlamıştım.(5) Açgözlülükle haset arasında temel bir farklılık –çok kesin bir sınır çizgisi çekilemeyeceğini bilsek de– açgözlülüğün esas olarak içe yansıtmayla, hasetinse yansıtmayla bağlantılı olmasıdır.

Kısa Oxford Sözlüğü'ne göre, kıskançlık, aslında bizim hakkımız olan bir "iyi"nin başka biri tarafından alınmasını ya da ona verilmesini içerir. Bu bağlamda, "iyi"nin temelde iyi meme, anne ya da sevilen bir insan olarak yorumlanmasından yanayım. Crabb'in İngilizce Eşanlamlı Sözcükler'ine göre, "... kıskançlık, elinde olanı yitirmekten korkar; hasetse, kendi istediğinin bir başkasında olduğunu gördüğü için acı duyar... Hasetli kişi, haz ve memnuniyet görüntülerinden sıkıntı duyar. Ancak başkalarının sefaleti huzur verir ona. Bu yüzden, hasetli kişiyi tatmin etmeye yönelik her tür çaba nafiledir." Kıskançlık, Crabb'e göre, "nesnesine bağlı olarak, soylu ya da aşağılık bir duygu olabilir. Birinci durumda, korkuyla bilenmiş rekabettir. İkinci durumdaysa, korkunun körüklediği açgözlülüktür. Hasetse her zaman aşağılık bir duygudur, en kötü duyguları da peşinden sürükler."

Kıskançlık karşısındaki genel tavır, hasete gösterilen tavırdan farklıdır. Hatta bazı ülkelerde (özellikle Fransa'da) kıskançlık nedeniyle işlenen cinayetlere daha az ceza verilir. Bunun temelinde, rakibi öldürmenin ancak sadakatsiz kişiye sevgi duyma durumunda söz konusu olabileceğine ilişkin evrensel bir seziş yatmaktadır. Bu da, yukarıda söylenenler ışığında, "iyi"ye sevgi duyulduğu ve sevilen nesneye hasette olduğu gibi zarar verilmediği anlamına gelir.

Shakespeare'in Othello'su, kıskançlık yüzünden sevdiği nesneyi öldürür; bu, kanımca, Crabb'in "aşağılık kıskançlık duygusu" olarak nitelediği tavrın bir örneğidir: Korkunun körüklediği açgözlülük. Aynı oyunda, ruhun içkin bir özelliği olarak kıskançlığa değinen başka pasajlar da vardır:

But jealous souls will not be answer'd so;

They are not ever jealous for the cause,

But jealous for they are jealous; 'tis a monster

Begot upon itself, born on itself.(**)

Çok hasetli insanın tatmin edilmesi imkânsızdır; hiçbir zaman tatmin olamaz, çünkü haseti kendi içinden kaynaklanmakta ve böylece her zaman yönelecek bir nesne bulmaktadır. Bu, kıskançlık, haset ve açgözlülük arasındaki yakınlığı da gösterir.

Shakespeare, hasetle kıskançlığı her zaman birbirinden ayırt edemiyor gibidir; Othello'dan şu dizeler, burada tanımladığım anlamıyla hasetin özgüllüğünü ortaya koyar:

Oh beware my Lord of jealousy;

It is the green-eyed monster which doth mock

The meat it feeds on...(***)

İnsanın aklına, "kişinin kendini besleyen eli ısırması" deyimi geliyor – memeyi ısırma, tahrip etme ve bozmanın eşanlamlısı...

Notlar


(1) Sadece bu kitabın hazırlanmasında değil, başka yazılarımın yazılması sırasında da benimle çalışan arkadaşım Lola Brook'a teşekkür borçluyum. Kendisi, düşünce ve yazılarımı en iyi anlayan kişilerden biridir, çalışmamın her aşamasında içerik eleştirileriyle ve sunduğu formülasyonlarla bana çok yardımcı olmuştur. Kitap henüz el yazması halindeyken yararlı önerilerde bulunan ve provalar üzerinde çalışarak bana yardım eden Dr. Elliott Jaques'a da teşekkür ediyorum. Yukarı

(*) Klein, bünyesel terimini genellikle "doğuştan gelen" anlamında kullanır. Klein'ın yazılarında terimin "yaşantı-öncesi", hatta "psikoloji-öncesi" gibi yan-anlamları da vardır. Bünyesel, Klein'ın kuramında, kimi yerde "bedensel olan" kavramıyla örtüşür, kimi yerde de her türlü ruh halinin ve yaşantının berisinde yatan bir "içgüdüsel tabanı" ifade eder. Burada kastedilen içgüdü de, cinsel içgüdüden çok, saldırgan itkiler ve son kertede ölüm içgüdüsüdür. Klein'ın yazılarında, bünyeselin, psikoloji-öncesini ifade ettiği ölçüde, psikanalitik seziş, anlamlandırma ve müdahalenin erişemeyeceği bir bölgeyi temsil ettiğini düşündüren önermeler de vardır. Öte yandan, bünyesel teriminin, bebeğin rahim-içi yaşantıda maruz kaldığı etkileri ifade etmek için de kullanılabildiği görülmektedir; bu yönüyle, psikoloji-öncesi olmaktan çok, psikolojinin ön evresi olarak da düşünülebilir. (ç.n.) Yukarı

(2) Freud (1938). Yukarı

(3) Bütün bunlar, bebek tarafından, dilin ifade edebileceğinden çok daha ilksel biçimlerde hissedilir. Bu söz-öncesi duygular ve fanteziler aktarım durumunda yeniden canlandığında, benim deyişimle "duygu anıları" biçiminde ortaya çıkar ve analistin yardımıyla yeniden kurgulanıp söze dökülürler. Gelişimin ilk evrelerine ait başka olguları yeniden kurgular ve betimlerken de sözcüklerin kullanılması gerekir. Bilinçdışının dilini bilince tercüme etmek için kendi bilinçli dünyamızın sözcüklerini kullanmamız gerekir. Yukarı

(4) Bazı yazılarımda, örneğin Çocukların Psikanalizi'nde, "Oidipus Kompleksinin Erken Evreleri"nde ve "Bebeğin Duygusal Yaşamı"nda (1932, 1928, 1952a), Oidipus kompleksinin en erken evrelerinde hasetin oral-, üretral- ve anal-sadist kaynaklardan doğduğunu belirtmiş ve annenin sahip olduğu şeyleri (özellikle de bebeğin fantezi dünyasında anneye ait görünen baba penisini) bozma arzusuyla haset arasındaki bağlantıya dikkat çekmiştim. 1924 yılında bir konferansta okuduğum ama ancak 1932'de Çocukların Psikanalizi'nde yayımlanan "Altı Yaşındaki Bir Kızın Saplantılı Nevrozu" başlıklı makalemde, annenin bedenine yönelen oral-, üretral- ve anal-sadist saldırıların hasetle ilişkili olduğu düşüncesi önemli bir rol oynuyordu. Ancak, bu hasetin daha özgül olarak annenin memelerine el koyma ve onları bozma arzusuyla ilişkisine değinmemiştim. "Özdeşleşme Üzerine" (1955) başlıklı yazımda, hasetin yansıtmalı özdeşleşmede önemli bir etken olduğunu öne sürdüm. Ama daha Çocukların Psikanalizi'nde bile, sadece oral-sadist değil, üretral-sadist ve anal-sadist eğilimlerin çok küçük bebeklerde de bulunduğunu söylemiştim. Yukarı

(5) "Bazı Şizoid Düzenekler Üzerine Notlar" (Klein, 1946). Dr. Elliott Jaques da (1955) hasetin (envy) kökünün Latince invidia sözcüğünden geldiğini ve bunun da invideo fiiliyle ilişkili olduğunu hatırlattı bana. Invideo – herhangi bir şeye ters bakmak, hınçla veya kötü niyetle bakmak, kem gözle bakmak, diş bileyerek bakmak. Sözcüğün erken kullanımlarından birine Ciceron'un bir cümlesinde rastlanır: "Kem gözüyle talihsizlik yaratıyordu." Bu, hasetle açgözlülük arasındaki önemli farkın hasetin yansıtmalı özelliğinde yattığı yolundaki gözlemimi doğruluyor. Yukarı

(**) Ama kıskanç ruhlar bakmazlar buna / Böyleleri bir sebeple kıskanmazlar ki / Kıskanç oldukları için kıskanırlar. / Kendini dölleyip kendini doğuran bir canavardır kıskançlık. (ç.n.) Yukarı

(***) Ah efendim, sakının kıskançlıktan / Beslendiği eti alayla küçümseyen / Yeşil gözlü canavardır o. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ahmet Bozkurt, “Haset ve Şükran”, Virgül, Sayı 26, Ocak 2000

Freud sonrası psikanalizin önemli isimlerinden Melanie Klein, Haset ve Şükran adlı eserinde hasetin nasıl bir libidinal arzu içerisinden geçtiğini gösterir; hasetin yıkıcı itkilerin oral-sadist ve anal-sadist bir ifadesi olduğunu ve yaşamın başından beri etkili olan bu tavrın aynı zamanda bünyesel bir temele dayandığını ortaya koyar.

Çocuk analizinin ve aynı zamanda İngiliz "nesne ilişkileri" okulunun kurucusu olan Melanie Klein insan doğasının saldırgan yönüne özel bir önem atfeder. Ona göre, "nesnenin hasetle bozulması" demek olan paranoid-şizoid konumun sözel dünyasını bilince açmak ancak bilinçdışının dilini bilince tercüme etmek sayesinde gerçekleşebilir. Fakat bunun için de kendi bilinçli dünyamızın sözcüklerini kullanmamız gerekir. Dolayısıyla Klein açısından yıkıcı itkileri, haseti ve açgözlülüğü hafifleten etken, haz ve bunun yol açtığı şükrandır. Zira Kleincı psikanalizde nesne ilişkilerinin gelişimsel sürecinin ortaya çıkardığı içgüdüsel davranış kalıpları, kendilerine vücut veren fantazmatik içsel nesnelerin doğal sonucudur.

Çocuğun ilk nesne ilişkisine, yani annenin memesiyle ve anneyle ilişkisine özel bir önem veren Melanie Klein'a göre, eğer içe yansıtılan bu ilksel nesne "ben"de yeterince güvenli bir biçimde kök salabilirse olumlu bir gelişimin temelleri de atılmış olur. Doğuştan gelen etkenlerin de etkide bulunduğu bu gelişimsel süreç esnasında meme, içgüdüsel bir biçimde, besin kaynağı ve dolayısıyla daha derin bir anlamda yaşamın kaynağı olarak algılanır. Bu fiziksel ve zihinsel yakınlık sonrasında, yitirilmiş olan doğum öncesi anne-bebek birliği ve buna eşlik eden güven duygusu da yeniden kurulur. Doyurucu meme ile olan bu ilişki sonrasında çocuk tarafından iyi meme içe yansıtılır ve "ben"in bir parçası olur; böylece başlangıçta annenin içinde olan çocuk artık anneyi kendi içinde taşır hale gelir.

Orallikten kaynaklanan en erken nesne ilişkileri ve içselleştirme süreçlerinin belirli bir yönüyle ilgilenen Melanie Klein açısından memeyle kurulan ilk ilişkide dışsal etkenlerin çok önemli bir rolü vardır. Ona göre, eğer doğum zor geçmişse ve özellikle oksijen yetersizliği gibi sorunlar yaşanmışsa, çocuğun dış dünyaya uyarlanma sürecinde bir sarsıntı olur ve memeyle ilk ilişki elverişsiz koşullarda başlar. Çocuğun memeyle ilk ilişkisine hüsran ve doyumsuzluğun karışması kaçınılmazdır bu durumda, çünkü mutlu bir beslenme bile doğum öncesi anne-çocuk birliğinin yerini tutmamaktadır. Çocuktaki erken duygusal yaşamın, iyi nesneyi yitirme ve yeniden kazanma duygusuyla belirlendiğinin altını çizer Klein. Ona göre hem sevgi yetisi hem de yıkıcı itkiler bir ölçüde bünyeseldir.

Anne memesine duyulan ilksel hasetten söz eden Klein, haset duyulan ilk nesnenin de besleyen meme olduğunu söyler. Zira bebek bu memede kendi arzuladığı her şeyin bulunduğunu, memenin sınırsız süt ve sevgi verebileceğini, ama bunları kendi doyumu için alıkoyduğunu zanneder Klein'a göre. Arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı bir duygu olan hasetin o istenen şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yöneldiğini belirten Klein, açgözlülükten farklı olarak hasetin öncelikle anneye ve memesine kötülük atfetmek, kötü dışkıları ve benliğin kötü parçalarını anneyle ve memeyle bağlantılandırmak olduğunu öne sürer.

Hasetin mutluluk ve şükran duyma yetilerinin gelişimi üzerindeki etkilerini de betimler Klein; hasetin, bebeğin iyi nesneyi kurma yolunda karşılaştığı güçlükleri daha da artırdığını belirtir. Zira bebek, yoksun kaldığı doyumun kendisini hüsrana uğratan meme tarafından alıkonduğuna inanır. Hasetin nesnesi büyük ölçüde oral olduğu için, ilksel nesne olan anne memesi karşısında geliştirilen açgözlülük, nefret ve zulüm görme kaygısının da doğuştan gelen bir temeli vardır. Bu da, besleyici memeye duyulan hasetin ilksel nesneye yöneltilen saldırıları şiddetlendiren bir etken olduğunu göstermektedir.

Klein'a göre huzurlu ve kesintisiz bir beslenme sonrasında memede doyum ve kabullenme deneyimi ne kadar güçlenirse haz ve şükran deneyimlerinin sıklığı ve yoğunluğu da o ölçüde artar. Buna bağlı olarak bebekte bu sefer de karşıdaki nesneye haz verme isteği güçlenir. Bütün bu tekrarlanan nedensel süreçler şükranın en derin kaynağını oluşturmaktadır. Şükran duygusunun kökeni bebekliğin ilk evrelerindeki duygu ve tavırlara uzanmaktadır.

Melanie Klein haseti yaratan bünyesel etkenlerin yoğunluğundaki farklılıkları, Freud'un kaynaşmış ölüm ve yaşam içgüdülerinden birinin ya da ötekinin daha baskın olduğu hipoteziyle bağlantılı olarak açıklar. Bu iki içgüdüden birinin ya da ötekinin daha baskın olmasıyla "ben"in güçlü ya da zayıf oluşu arasında bir ilişki olduğunu düşünen Klein, aynı zamanda, "ben"in başa çıkmak zorunda kaldığı kaygılar karşısındaki gücünün de bir etken olduğunu belirtir. Bünyesel olarak güçlü bir "ben"in hasete kolayca yenilmeyeceğini ve iyi ile kötüyü bölmekte çok güçlük çekmeyeceğini söyler. Zira ona göre, "ben"in ve içgüdüsel dürtülerin gücünün belirlenmesinde doğuştan gelen öğelerin payı hiçbir zaman azımsanamaz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.