Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-7650-56-0
13X19.5 cm, 382 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Boris Kagarlitski diğer kitapları
Rusya'da Kapitalizm Neden Tutmadı?, 1996
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Düşünen Sazlık
1917'den Günümüze Sovyet Devleti ve Entelektüeller
Özgün adı: The Thinking Reed: Intellectuals and the Soviet State from 1917 to the Present
Çeviri: Osman Akınhay
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay, Semih Sökmen
Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Nurettin Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1991

Boris Kagarlitski Düşünen Sazlık'ta Rus aydınlarının öyküsünü anlatıyor. 1825'te Çarlık sarayına ilk kurşunu atan Dekambristler, Kagarlitski'ye göre ilk gerçek Rus aydınları. Çünkü Kagarlitski'de aydın olmanın ölçüsü, her şeye gücü yeten, toplumsal hayatın tüm alanlarını, kültürü, dini, mülkü ve insan hayatını denetimi altında tutan devlete karşı, demokrasiyi, aydınlanmayı ve özgürlüğü savunmaktır. Kagarlitski devlete karşı aydının tarihini anlatırken, Asyagil despot Rus devletinin, sosyalist aydınların öncülüğündeki bir devrimin ardından nasıl statokratik bir devlete dönüştüğünü irdeliyor.

Düşünen Sazlık, "gerçekte varolan sosyalizmin" büyük bir hızla çözüldüğü günümüzde, Rus Devrimi'nin ve onu izleyen toplumsal sistemin gerçekte ne olduğu konusunda önemli saptamalar yaparak bu devrimin tarihine yeni bir bakış getiriyor. "Devrim" düşüncesini, Rus Devrimi'nin uzun vadede doğurmuş olduğu despotik devlet yapısından ayırarak, bu yapının çöktüğü günümüzde de devrimin hâlâ güncelliğini koruduğunu vurguluyor. Tıpkı Rusya gibi, Asyagil despotizmden kurtulmanın yolunu "Batılılaşmakta", "modernleşmekte" görmüş olan Türkiye'nin tarihine, devlet-toplum yapısına ve aydınlarına yeni bir gözle bakmak için de son derece önemli ipuçları veriyor.

"Düşünen saz. Ben değerimi mekânda değil, düşüncelerimin düzeninde aramalıyım. Geniş topraklara sahip olmak da bir yarar sağlamaz. Evren, beni mekân aracılığıyla kavrar ve bir nokta gibi yutar: ben de düşünce aracılığıyla kavrarım onu.

"İnsan bir saz gibidir, doğadaki en güçsüz şey; ama düşünen bir saz. İnsanı ezmek için evrenin tümüyle silahlanması gerekmez; onu öldürmeye hafif bir rüzgâr esintisi ya da bir damla su yeter. Evren insanı ezdiğinde bile, insan kendisini yokeden evrenden daha soylu olurdu; çünkü insan öldüğünü de bilir, evrenin onun üzerindeki üstünlüğünü de. Oysa evren bunların bir tekini bile bilmez. Öyleyse bütün değerimiz düşünceye bağlıdır. Başımızı dik tutabilmemiz için gereken destek noktası düşüncedir, bütünüyle doldurmayı hiçbir zaman başaramayacağımız zaman ve mekân değil. Öyleyse iyi düşünmeye çalışalım: ahlakın ilkesi budur işte." – Blaise Pascal, Pensées (Düşünceler), 1670.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Kısım I: Düşünen Sazlık
Giriş
1 Rusya'da Devlet ve Entelijensiya
2 Devrim ve Bürokrasi
3 Bürokrasinin Labirentleri ya da Oyunun Kuralları
4 Buzların Çözülüşü
5 Dönüm Noktası ya da Muhalefetin Krizi
6 Çıkış Yolu Arayışı
Sonuç

Kısım II: Entelijensiya ve Glasnost
1 Yeni Kültürel Bağlam
2 Glasnost, Sovyet Basını ve Kızıl Yeşiller
3 Sovyet Yeni Solu: Robin Blackburn-Boris Kagarlitski Görüşmesi

Dizin
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 5-8

"Elyazmaları yanmaz!" Mihail Bulgakov'un Usta ve Margarita adlı romanındaki bu sözlerin doğru bir kehanet olduğunu zaman gösterecekti. Sovyet Rusya entelijensiyası için kuşaklar boyu sanki bir umut formülü haline geldi bu sözler: Yazılanlar yine dönecektir bize, düşünce öldürülemez.

Kültürümüzün tarihi, Bulgakov'un yazdıklarını doğrulayacak kimi eşsiz örnekler sunar. Vasili Grossman'ın etkileyici romanı Yaşam ve Yazgı, daha Kruşçev zamanında yazarın elinden zorla alınmıştı. Elyazmasının tüm kopyalarına el konulduğu sanılmaktaydı. Üstelik o günlerin baş ideologu [Suslov], mutlak bir inançla, bu yapıtın daha iki yüzyıl yayımlanmayacağını söyleyebilmişti yazara.

Gerçekten de Grossman, romanının yayımlandığını görecek kadar yaşamadı. Buna karşın, Suslov daha hayattayken, yani 1980'lerin başında, Grossman'ın elyazmasının imha edilmekten gizlice kurtarılmış bir kopyası yurtdışındaki yayıncıların eline geçmişti ve 1987 yazında Moskova'da çıkan Oktyabr dergisi, romanı sayfalarında yayımlama niyetinde olduğunu açıkladı. "Elyazmaları yanmaz!"

Bu durum, büyük bölümü çok önceleri, Brejnev zamanında yazılmış olan elinizdeki kitap için de bir ölçüde geçerlidir. Nisan 1982'de, tam kitabımı bitirdiğimi düşünüp okunması için dostlarıma verdiğim sırada tutuklandım. Böylece Brejnev döneminde hapiste yatarken, Andropov döneminde serbest bırakılıp bırakılmayacağıma karar verilmekteyken ve insanlar Moskova mutfaklarında Çernenko'nun ne kadar ömrü kaldığını tartışırlarken, elyazmalarım benim bilmediğim kanallarla birkaç yayınevine girip çıkıyor ve bu yolculuk, Gorbaçv zamanında, New Left Review (en beğendiğim ve saygı beslediğim dergilerden biri) yayın yönetmenlerinin ellerinde son buluyordu.

Bu beş yılda SSCB'de, salt dört Genel Sekreter'in gelip geçmesiyle sınırlı kalmayan değişimlere tanık olundu. Toplumsal durumun değişmesiyle birlikte, önceki kuşaklar için "istikrar" ne denli doğalsa, değişimleri o denli doğal karşılayan yeni bir kuşak belirdi. Kitabımın ilk bölümlerini yazdığımda, ülkemizde "Avro-komünizm"e karşı yoğun bir propaganda kampanyası yürütülmekteydi; gazeteler Brejnev'in aklına ve edebi yeteneğine övgülerle doluydu ve sarhoşluk, moral bozucu resmi gerçekliğe karşı izin verilen tek protesto biçimi durumunu almıştı. Durgunluk devri, sarhoş uyuşukluğu devriydi.

Beş yıl geçip de Britanyalı dostlarımdan Düşünen Sazlık'ın yayımlanmak üzere olduğunu öğrendiğimde, duyduğum sevinç yalnızca kendi adıma değildi. SSCB'deki gerçek değişiklikler, ülkemize gösterilen ilgiyi, ülkemiz hakkındaki kitaplara duyulan talebi canlandırmıştı. Bu değişikliklerin toplumsal ve politik temeli ne olursa olsun, doğrudan halkın yaşamında yansımaktadır. Eskiden yasaklanmış kitaplar yayımlanıyor, aykırı fikirler tartışılıyor. Solcu grupların açıkta çalışmalarına izin veriliyor. Bu gruplar Ağustos 1987'de kendi başlarına, Sovyetler Birliği'ndeki sol kanadın tümünü kapsayan bir dernek olan Sosyalist Kamu İşçileri Kulüpleri Federasyonu'nun (FSOK) kurulduğu bir konferans bile toplayabildiler. Ekim ayında bu Federasyon'un temsilcileri, resmi haber ajansı Novosti'nin binasında Sovyet ve yabancı gazetelere açık bir basın toplantısı düzenleyebildiler ve aynı ayın sonunda, Leningrad'da edebi ve politik samizdat(*) yayımlarının yöneticilerinin katıldığı açık bir toplantı yapıldı; o toplantıda resmi basının muhabirleri de hazır bulundu.

İzvestiya, resimleri yakın zamanlara dek "Batı kültürünün çürüyüşü"nün örneği sayılan gerçeküstücü Salvador Dali'yle yapılan bir görüşmeye yer verdi. Puşkin Meydanı'ndaki metroda, "Absurd Tiyatro"nun Fransız temsilcilerinin oyunlarını sahneleyen avant-garde Skazka Tiyatrosu'ndaki temsillerin biletleri satılmakta. Kısa bir süre öncesine değin düşünülmesi bile olanaksız olmasına karşın, tüm bunlar gündelik yaşamın parçası haline geliyor. FSOK'a katılmış olan "Dolaysız Konuşma" kulübünün şairleri, "Stalin'in evladı" SSCB Yazarlar Birliği'nin şimdiki yapısının temelden değiştirilmesini istediklerinde kimse şaşırmıyor. Öğrenciler, sürgünde ölen şair ve oyun yazarı Aleksandr Galiç'in itibarının geri verilmesi çağrısı yapan bir dilekçeye imza topluyorlar. Merkez Televizyonu temsilcileri, gayri resmi grupların toplantılarını filme alıyorlar.

Olup biten bu değişiklikler, pek çok insana gerçekleşmesini asla ümit etmedikleri bir mucize gibi geliyordu. Ama tarihte mucizeler yoktur. Kasım 1987'de, yani Moskova Parti Komitesi Birinci Sekreteri'nin [Boris Yeltsin] düşüşü gerçek bir politik krizle sonuçlandığı zaman kendimizi buna ancak inandırabildik. Bu komitenin genel kurulunda konuşmacılar, eski liderlerini, Stalin'in tasfiyeler dönemine özgü belagat yöntemlerine başvurarak, akla gelebilecek her türlü günahla suçladılar. Pravda'daki raporu okuyan milyonlarca insan, toplantıya katılan pek çok kişinin konuşmalarının altında gerçek bir Stalinist tehdidin yattığını hissetti.

Vatandaşların politik gelişmelerle ilgili bilgiye ulaşma haklarının tanınmasıyla ilgili ve eksiksiz bir sadakatle kaleme alınmış bir mektup için sokaklarda imza toplayan FSOK militanları, kendilerini milis tarafından tutuklanmış buldular. Federasyon'un önde gelen unsurlarından Toplumsal İnisiyatifler Kulübü'nün (KSİ) bir toplantısı, tam televizyoncular toplantıyı filme alırken dağıtıldı. Kulüplerin kimi eylemci ve önderleri gölge gibi izlenmekten yakınmaktaydılar.

Kasım sonuna gelindiğinde durum elbette istikrara kavuşmuş ve Sol kulüplerin etkinlikleri olağan akışına yeniden girmişi. On beş günlük krizin ardından glasnost rayına oturmuştu. Solcuları yeniden yeraltına inmeye zorlama ya da politik alandan "dışlanmış kişiler" durumuna getirme girişimi başarıya ulaşmamıştı. Bununla beraber, Kasım krizi, işlerlikteki süreçlerin çelişkili niteliğini, Stalinci güçlerin direnişini ve demokratik inisiyatiflere karşı çıkmaya hazır olduklarını bir kez daha kanıtladı.

Yeltsin olayına bağlı gelişmelerden birkaç gün önce, Moskova'daki Financial Times muhabiri Patrick Cockburn, entelijensiyanın ülkemiz yaşamındaki etkisinin, göründüğü kadarıyla, "tam da çoktandır tanınmamış bir ifade özgürlüğünü büyük oranda elde ettikleri an azalmasının olası olduğunu" yazıyordu (3 Kasım 1987). Aslında Sovyet halkının eğitim düzeyi ile politik bilincindeki artış son yıllarda hissedilir ölçüde hızlanmıştı. 1980'lerin ortasındaki Sovyetler Birliği, artık Stalin, hatta Kruşçev dönemindeki Sovyetler Birliği değildi. Toplumda tüm Brejnev dönemi boyunca süren köklü modernleşme, gerçekte, Gorbaçov'un perestroyka'sının en önemli toplumsal önkoşullarından birisini oluşturuyordu. Ama, hiç de Stalinist geçmişin tümüyle aşıldığı anlamına gelmez bu. Eskiden olduğu gibi, bugün de ülkemizde yalnızca Brejnev dönemindeki duruma değil, olabildiği kadarıyla Stalin zamanındaki duruma da geri dönmeye meraklı olan etkili güçler vardır. Toplumda süregitmekte olan mücadele, önemli bir ölçüde, geleneksel otoriter "değerlere" seslenen gruplarla sosyalist demokrasinin destekçileri arasında geçen bir kültürel kapışma biçimini alıyor. Bu koşullarda "entelijensiya faktörü," önceden olduğu gibi, Sol'da çok önemli bir rol oynamakta. Toplum ve onunla birlikte kültür de değişiyor. Yeni sorunlar ve yeni olanaklar ortaya çıkıyor. Ancak, otoriter ve bürokratik yapılara geleneksel biçimde düşman kalıp, demokratik ve sosyalist ideallerin koruyucusu olarak öne çıkan Rusya'nın radikal entelijensiyasının misyonunun, tamamlanmaktan uzak olduğu apaçıktır.

Radikal bir gelecek tasarımı olmadan devrimci pratik olamaz. Böyle bir tasarım da, sonuçta, yeni bir politik kültür gelişmeden, toplumsal bilinçte bir değişme olmadan olanaksızdır. Bu görevi tek başına politikacılar ile toplumsal eylemciler başaramazlar. Yazarlardan, oyun yazarlarından ve şairlerden yardım görmeden kavgalarını kazanamazlar.

Toplumun yanı sıra entelijensiya da değişiyor. Kültürün geleceği ülkenin geleceğidir. Bu ülke özgür olsun diye, Rusya'nın en iyi insanlarından oluşan birçok kuşak, emeklerini ve yaşamlarını feda ettiler. Şimdiki sosyalist demokrasi hareketinin alacağı bir yenilgi sırf bizim toplumumuz açısından bir felaket olmakla kalmayacak, ayrıca tarihsel değerleri, sürekliliği ve gelenekleriyle tüm Rus kültürünün de yıkılışı anlamına gelecektir. Bu mücadelenin sonucu asla yalnızca entelijensiyaya bağlı değildir; ama tıpkı eskiden olduğu gibi entelijensiya, önemli bir rol oynamak zorundadır.

(*) SSCB'de yayımlanan yasadışı yayınlara verilen isim; yeraltı yazını. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Giriş, s. 11-15

Bu çalışma, ülkemizdeki kültürel-politik sürecin kimi ivedi sorunlarının olabildiğince nesnel bir yaklaşımla gözden geçirilmesi girişimidir. Elbette okur, dıştan bir gözlemci ya da uzak dönemler tarihçisi değil, bir çağdaş olan yazarın erişebildiği nesnelliğin derecesi hakkında kendi yargısını verebilir.

Yine de, daha başlarken şu soru yöneltilebilir: Yazar "kültürel-politik süreç"le gerçekten ne anlatmak istiyor; başka bir deyişle, bu kitap neye ilişkindir? Yazarken yüz yüze kaldığım soru buydu ve yanıtı ancak kitabı bitirdiğimde –az çok– buldum gibi geliyor. Bu yüzden, pek doğal olarak, okuru yanıtı kitabın içinde aramaya davet edebilirdim. Ama onu yazarın katetmek zorunda kaldığı yolun hepsini, daha kısa sürede olsa bile, geçmeye zorlamak çok zalimce olurdu. Bunun için hemen başlarken, kimi çok önemli açıklamaların yapılması gerekiyor.

Kültür, en karmaşık kavramlardan birisidir. Bu sorunla ilgili değişik bakış açılarını çözümlemiş olan kimi Amerikalı düşünürlerin "bol tanım ama çok az kuram"(1) bulunduğu sonucuna ulaşmaları pek rahatlatıcı değildir. Kültür –zaman, insan ya da ulus gibi– "kaypak" bir kavramdır. Bu kitaba yine bir "formül"le başlamak, yalnızca ümitsiz bir kibirlilik gösterisi olmakla kalmaz, yararsız bir işlemdir de. Tanımlar yaratmaktansa, kitapta incelenen sorunun özüne yakından göz atmak daha iyi bir fikirdir.

Bu konuda beni ilgilendiren, "kültürel alan"ın bütünü (felsefe, sanat, bir noktaya dek bilim ve eğitim, gelenekler, vb.) değil, yalnızca Batı sosyolojisinde "politik kültür"(2) kavramıyla anlatılan şeydir. Bu demektir ki, geniş anlamda "kültürel alan"a belirli, dar bir açıdan bakılacaktır.(3) Bu konuda ilginç yazıları olan Archie Brown, terimin gerçek anlamıyla "politik kültür, en geniş toplumsal anlamdaki 'kültür'den ayrılmaz" der. "Tersine, daha genel kültürel değerler ve yönelimlerle yakından ilintilidir."(4) Bu yüzden, politik kültürü genelde kültürün bir parçası, politik ideolojiyi de toplumumuzun tüm tinsel yaşamının bir parçası olarak ele almak –ve karşı yönde, genel kültürel süreçleri politik çatışma bağlamında incelemek– son derece doğaldır. "Politik kültür," diye yazar Amerikalı tarihçi R. Tucker, "bir kültür biçimi olarak politika ve bir toplumun daha geniş kültürüyle ilintili politik faaliyet" demektir. Bu da,

"...bu disiplinin merkezi konusu sayılabilir. O zaman politik kültürü politik bir sistemin özelliği diye ele almak yerine, bir toplumun politik sistemini kültürel bağlamda, yani, politik roller ve onların iç ilişkileri, politik yapılar, vb. dahil, gerçek ve ideal bir kültürel kalıplar bütünü olarak görürüz."(5)

Toplumumuzda gerçekleşen belirli süreçleri incelerken böyle bir yaklaşım çok üretken görünür, ama ne yazık ki Batılı uzmanlar politik kültürü, nasıl evrim geçirdiğine daha az dikkat ederek, oldukça oturmuş ve durağan bir şey gibi çözümlerler ve muhalefet ile yarı-muhalefetin eğilimlerinden çok daha fazla, toplumumuzun resmi üst çevrelerinin kültürüne ilgi gösterirler. Bu nedenle, o tür incelemelere eşlik eden Batılı "politik kültür" ifadesi yerine, "kültürel-politik süreç" ifadesini kullanmanın daha uygun düşeceğini sanıyorum. Bu ifadeyle, doğal bir bileşenini politikanın oluşturduğu bütün bir tinsel yaşam sürecini kastediyorum.

Sanat, eleştiri, felsefe, tarih ve politika birbirlerinden yalıtılmış biçimde bulunmazlar. Sürekli ilişki içindedirler ve birbirleriyle iç içe geçerler. Aynı zamanda, geniş anlamda tek bir tinsel yaşam sürecini, dar anlamdaysa kültürel-politik bir süreci oluşturuyor sayılabilirler.

Benim görüşümce, değişik yasal –önemli bir ölçüde de yasadışı– "muhalefet" (Anglo-Amerikan kuramcılarının isimlendirdikleri gibi "dissent") biçimleri kültürel görüngüler alanına aittir. Daha da önemlisi, yasal sanat, felsefe, tarih, eleştiri ve genel olarak "kültürel alan"daki çeşitli süreçler, ülkemizde politik anlam kazanmıştır. Rus entelijensiyasının bu "politik kültür"ü –bütün olarak "kültürel muhalefet"le birlikte– sistemli bir biçimde incelenmeyi hak eder. Bu konuda da kabarık sayıda çalışma bulunmasına karşın (zamanında hepsinin bana büyük yardımları dokunmuştur), konuya kapanmış gözüyle bakılamaz.

Bir düşünce nesnesi, bir dünya görüşü ve tinsel yaşamda nesnel bir unsur olarak politikanın önemi, belki Reformasyon çağından beri sürekli artmıştır. Toplumun kendisi politikleştiği için bunda şaşırtıcı bir yan yoktur. Özellikle yirminci yüzyılda belirginleşmiştir bu durum. George Orwell şöyle yazmıştı:

"Politik bir çağdır bu. Savaş, faşizm, toplama kampları, lastik coplar, atom bombaları, vb. gündelik olarak üzerinde düşündüğümüz, dolayısıyla büyük ölçüde, açıkça isimlendirmediğimiz zaman bile, üzerinde yazdığımız şeylerdir. Bundan kaçınamayız. Batan bir gemideyseniz düşünceleriniz de batan gemilerle ilgili olur."(6)

Kuramsal açıdan bu çelişkiden iki çıkış yolu olabilir. Ya, totaliter bir toplumda, politika her türlü tinsel yaşam biçimini soğurup her yönüyle kendine bağımlı kılar; ya da, demokratik sosyalist bir toplumda, politikanın kendisi, son çözümlemede, genel "ideolojik" süreçte çözülür (elbette dar anlamıyla politik ideolojiden söz etmiyorum). Marx'a göre politik faaliyet, zaten hem kuramsal hem pratik olarak, bir tür uygulamalı felsefeydi.

Bu yüzden bu çalışmada bizi ilgilediren, politika "ve" kültürü ele almak değil, politikayı kültürün parçası olarak, ya da tersine, kültür ve sanatı politik etmenler olarak incelemektir. Son olarak önümüzde bir bütün olarak toplumumuzun politik kültürünün evrimi sorunu var. Kültürel-politik süreç öyledir ki, politika ile felsefe, politika ile din, sanat ile politikleşmiş felsefe, vb. arasına net ayrım çizgileri çekemeyiz. Gözümüzü çevirdiğimiz sınır bölgesinde yalnızca etkileşim içinde bulunmakla kalmaz bunlar, tek bir varlığa dönüşmüş gibi birbirleriyle iç içe de geçerler; dahası, içlerinden birisi bir ötekisi biçiminde görünebilir.

Kültürel-politik sürecin toplum yaşamı için, toplumun geleceği açısından anlamı, kaba Marksist ya da pozitivist şemalar temelinde düşünülebilecek olandan çok daha büyüktür. Marx'ın, "üstyapı" alanına giren toplumsal bilinç, "temel"i –yani, üretim sürecinde kurulan ilişkileri– yansıtır ve yorumlar doğrultusundaki genel formülü, temel bir yasa olarak kesinlikle doğrudur. Ama özgül durumları açıklamakta, ancak genel yerçekimi yasasının, şu ya da bu hızla, belirli bir rüzgâr esişiyle, şöyle ya da böyle bir silahtan fırlatılmış, vb. bir merminin gidiş yolunu açıklayabildiği kadar yararlı olur. Her durumda çok çeşitli yasa ve etmenler etkili olur. Yalnızca genel bir tarihsel yasaya başvurmak, açıklamayı reddetmekten başka anlama gelmez. Toplumda ise hareket eden insanlar yaşadığı ve insanlar şemalara indirgenemeyeceği için daha çok geçerlilik taşır bu. Yani bilinç, Marx'ın en yerinde formülasyonlarından birinde belirttiği gibi, basitçe dünyayı yansıtmakla kalmaz, onu yaratır da. Yeri gelmişken, bu, "üstyapı"nın "temel"i etkilemekle yetinmediği demektir: Ona nüfuz eder ve kimi zaman o olur. Çünkü, yanılsamaları, politik görüşleri ve hatta estetik tercihleriyle insan, çok önemli bir üretici güçtür. Marx ile Engels bunu çok iyi anlamışlardı. Ayrıca Lenin'in de değerini bildiği bu konu, Gramsci'ye göre merkezi öneme sahipti. Günümüz sosyalizmi üstüne yapıtında H. H. Holz şöyle yazıyordu:

"Temel, Marksist kuramda üretimle tanımlanır. Bununla birlikte üretim, yalnızca üretici güçlerde somutlaşmış maddi şeylerden değil, aynı zamanda bu üretici güçler yardımıyla çalışan insanlardan da oluşur. Bu üretici güçler o insanların fikirleriyle uyum içinde örgütlenir. O fikirler de doğallıkla üretici güçlerin gelişmesiyle belirlenir, ama ayrıca kuramsal ve pratik geleneklerle, yaygın alışkanlıklarla, söz konusu insanların özümledikleri felsefi ve dinsel öğretilerle, sevdikleri sanat yapıtlarıyla –kısaca, insanların kültürde nesnelleşmiş kendi-farkındalıklarıyla– biçimlenir."(7)

Bunun doğruluğu, sözgelimi, Üçüncü Dünya ülkelerindeki Avrupalı (özellikle Sovyet) uzmanların yöre işçilerine en yeni donatımı kullandırtmaya çalıştıklarında uğradıkları pek çok başarısızlığa bakarak anlaşılabilir. Bu girişim başarısız kaldı (ya da tam başarı kazanmadı), çünkü gerekli kültür düzeyi eksikti, daha doğrusu, işçilerin kültür tipi mühendislerin istediğinden farklıydı.

Alt başlığından da görülebileceği gibi, bu çalışmanın SSCB'deki kültürel-politik gelişme sorununu her yönüyle kapsayan, eksiksiz bir inceleme olma iddiası yok. Yüklü miktarda malzemenin varlığı, sorunun pek çok yönü bulunması ve ona ayrılan ciddi (özellikle Marksist) incelemelerin sayısının son derece az olduğu göz önüne alındığında, böyle bir çabanın olanaklı olmayacağı anlaşılır. Bu çalışmanın görevi, kesin yanıtlar sunmaktan çok sorunları açık bir biçimde ortaya koyup formüle etmektir.

1950'li ve 1970'li yıllar arasında Sovyet toplumunda bürokrasiye karşı toplumsal protestonun başlıca omuzlayıcıları ve savunucularının (ya da bunların önde gelenlerinin) insan bilimleriyle uğraşan entelijensiya olduğu iyi bilinir. Wolfgang Leonhard'ın, SSCB'deki sınıf mücadelesinin gelişimini konu alan ve bürokrasinin potansiyel mezar kazıcılarını sıraladığı makalesinde, işçi sınıfını bu mezar kazıcıları arasında ancak dördüncü sırada gösterirken, sanatsal entelijensiyayı bilimsel ve teknik entelijensiyadan sonra ikinci sıraya yerleştirmesi rastlantı değildir.(8) Bu şema, toplumsal grup ya da sınıfların gerçek gücünü kuşkusuz yansıtmaz, ama politik faaliyetinin düzeyini gösterir.

Leonhard, yazarlarla şairlerin SSCB'de, Batı'dakinden çok daha büyük bir politik ve ahlaki rol oynadıklarını, daha çok ciddiye alındıklarını yazar.(9) M. Agurski'nin işaret ettiği gibi, "politik kavgaların alanı durumuna gelmiş olan günümüz Sovyet edebiyat ve sanatı derinlemesine incelenmeksizin, Sovyet toplumunun ciddi bir çözümlemesine varmak olanaklı değildir."(10) Kültürel-politik sürecin yıllardır neredeyse tek politik gelişme biçimi olduğu bir ülkede, başka türlü olması da beklenemezdi. Rusya'nın bağımsız muhalif düşünce geleneğinin kökleri on dokuzuncu yüzyılda, belki çok daha uzak bri geçmiştedir. Stalin sonrası devirde çok sayıda Rus entelektüeli bu geleneği canlandırma doğrultusunda kahramanca çabalara girmiştir. Gelecekte de demokratik geleneğin yok edilemeyeceğini ve eleştirel düşüncenin toplumumuzun canalıcı sorunlarına doğru yanıtlar getireceğini ümit edebiliriz artık.

Önsözleri, kitap üstüne çalışmasında yazara yardımı dokunmuş insanlara teşekkürlerle kapatmak gelenektir. Yazık ki, birçok nedenden ötürü, onlar olmaksızın kitabımın düşünülemez olacağı çeşitli dost, yoldaş ve meslektaşımın isimlerini anamıyorum. Geriye de yalnızca, Rusya'da bilimsel araştırma yapmanın ve politik tartışmalara girmenin artık devlet aleyhinde "kışkırtıcılık" sayılmayacağı günlerin gelişinin yakın olması dileğini belirtmek kalıyor.

Notlar


(1) A. L. Kroeber ve C. Kluckhohn, Culture: A Critical Review of Concepts and Definitions, Cambridge Mass., s. 357. Yukarı
(2) "Politik kültür" kavramını Sovyet sosyolojisine sokan F. Burlatski'ydi. Ama Burlatski kavrama son derece dar bir anlam yüklemişti: "politik bilgi ve nosyonlar" toplamı anlamında (F. Burlatski, Lenin, gosudarstvo, politika [Lenin, Devlet ve Politika], Moskova 1970, s. 55). Sonraki çalışmalarında ise daha net bir biçimde, kültürde derin kökler salmış "tarihsel deneyim" diye tanımlıyordu (F. Burlatski ve A. Galkin, Sotsiologiya. Politika. Mejdunarodniye otnoşeniya, [Sosyoloji. Politika. Uluslararası İlişkiler], Moskova 1974, s. 113). Yukarı
(3) "Politik kültür" üstüne, Sovyet kaynakları da dahil, çoğu İngilizce olan bir hayli araştırma malzemesi vardır. Bkz. Archie Brown ve Jack Gray (der.), Political Culture and Political Change in Communist States, 2. basım, 1979; Archie Brown, Soviet Politics and Political Science, 1974, s. 89-104; L. W. Pye ve S. Verba, Political Culture and Political Development, Princeton 1965; Dennis Kavanagh, Political Culture, Indiana, 1972; der. Louis Schneider ve C. M. Bonjean, The Idea of Culture in the Social Sciences, Cambridge 1973; s. 65-76; A. Bauer, A. Inkeles, C. Kluckhohn, How the Soviet System Works: Cultural, Psychological and Social Themes, Cambridge Mass., 1956; R. C. Tucker, "Culture, Political Culture and Communist Society", Political Science Quarterly, c. 88, no. 2, 1973. Ayrıca bkz. R. Fülöp-Miller, The Mind and Face of Bolshevism, New York 1928; R. Solomon, Mao's Revolution and the Chinese Political Culture, Buckley 1971; R. R. Fagen, The Transformation of Political Culture in Cuba, Stanford 1969. Yukarı
(4) Brown ve Gray, Political Culture and Political Change in Communist States, s. 1. Yukarı
(5) Tucker, s. 182. Yukarı
(6) "Writers and Leviathan", Selected Writings, der. George Bolt, 1958, s. 90'da. Yukarı
(7) H. H. Holz, Strömungen und Tendenzen in Neomarxismus, Münih 1972, s. 16. Yukarı
(8) Wolfgang Leonhard, "In welcher Verfassung ist die Sowjetunion?", Zukunft, Heft II, 1980, s. 30. Yukarı
(9) Wolfgang Leonhard, "Are We Moving Towards A Post-Communist Era? The Soviet Empire in Crisis", Encounter, Kasım 1980, s. 24-5. Yukarı
(10) M. Agurski, The New Russian Literature, Hebrew University of Jerusalem, Russian Research Centre 1980, Makale No. 40, s. 64. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.