Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-212-3
13x19.5 cm, 264 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Kate Millett diğer kitapları
Tımarhane Yolculuğu, 1995
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Zulüm Politikaları
Siyasi Tutukluların Tanıklıkları Üzerine Bir Deneme
Özgün adı: The Politics of Cruelty
An Essay on the Literature of Political Imprisonment
Çeviri: Beril Eyüboğlu
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Jack Beshears
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1998

Öyle bilgiler vardır ki, insan bunlara sahip olduğu halde yaşamını nasıl sürdürebildiğine hayret eder. Sonra, başka insanlar da bu bilgilere sahip olduğu halde, dünyanın nasıl böyle dönmeyi sürdürdüğüne şaşırır. Ama mesele kısmen de bu bilgilerin yaygın dolaşıma girmiyor olmasında değil midir zaten?

Gazetelerin manşetlerine, televizyon ana haber bültenlerine girmeyen bilgilerdir bunlar. Oysa insan yaşamının en derin, bağışlanması en zor acılarına dairdirler: insanların beden ve ruh bütünlüklerine saldırılara, yaşamdan koparılmalarına, günlük hayatta sahip oldukları en sıradan şeylerin bile ellerinden alınıvermesine, insan ve vatandaş olarak “haklarım” dedikleri her şeyin beyhudeliğini anlamalarına yol açan, ezici devasa bir sistemin işlemesini sağlayan çarkların yol açtığı deneyimlerdir: keyfi tutuklamalar, kayda geçmeyen gözaltılar, yok oluveren insanlar ve işkence...

Bunlar insanlığın yüzyıllarca mücadele ederek oluşturduğu hukukun, "olağanüstü koşullar" adına, "istikrarın sağlanması" adına, "kamu güvenliği" adına askıya alındığı durumlardır ve BM üyesi ülkelerin yarısından fazlasında, mevcut yasalara aykırı olduğu halde artarak uygulanmaktadır zulüm politikaları.

Kate Millett, bu kitapta ilk elden tanıklıklara dayanarak bu uygulamaları anlatıyor. Yirminci yüzyılda işkencenin nasıl geri döndüğünü, nasıl uygulandığını, nelere malolduğunu gösteriyor: Görmezden gelmekle ortadan kalkması mümkün olmayan, bakışımızı başka yöne çevirmekle yok edemeyeceğimiz işkence olgusuyla yüzleşmeye ve ona karşı sesimizi yükseltmeye çağırıyor bizi.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş

I Düzenek
1 Soljenitsin ve Gulaglar'ın Yaratılışı
2 Nazi Kamp Düzeni
3 Henri Alleg ve Cezayir'de Sömürgecilik
4 İrlanda'da İngilizler
5 Güney Afrika'da Apartheid Uygulaması

II Hayal Gücü
6 Fotoğrafın Yarattığı Şok
7 Saklı Ülke: Devlet ve Cinsel Otorite
8 Yalnızlığın Kıyısında: Aurobindo, Ngugi, Nien Cheng

III Gündemdeki Yeni Zulüm Politikaları
9 Okulcuk: Arjantin ve Brezilya
10 Bir Guatemala Köyünün Ölümü. El Salvador
11 Devlet İşkencesi ve Din. Çocuklar İşkencede
12 Sonuç

Teşekkür
Alıntılar
OKUMA PARÇASI

"Önsöz", s. 9-10 ve "Giriş", s. 13-16

Önsöz

Taraflı ve yetersiz de olsa(1) bu çalışma son derece tedirgin edici bir konuda yıllardır süren araştırmaların sonucudur. Dünyada başka hiçbir şey işkence kadar korkutmaz insanı, hiçbir şey böylesine öfkelendirmez, bu denli tepki uyandırmaz; işkenceden başka hiçbir şeye tüm varlığıyla isyan etmez insan. Böyle bir konuyu seçmemin, seçmek zorunda kalmamın nedeni bu. Elinizdeki kitap, her ikisi de iktidar ve hükmetme, zulüm ve mahrum bırakma kadar, cesaret ve direnmeyi de inceleyen Sexual Politics (Cinsel Politika) ve The Basement (Bodrum) adlı kitaplarımın mantığa uygun, doğal sonucu olarak ortaya çıktı. Yolculuk uzun ve asap bozucuydu; çoğu zaman başka insanların katlanmak zorunda kaldıkları şeyleri okumak bile beni umutsuzluğa sürükledi. Okurun benimle bu yolculuğa katılmasını istememin nedeni, başlangıçta beni harekete geçiren dürtü: eğer olanları bilirsek, değiştirilebilmeleri için biraz olsun umut beslenebilir; eğer umursarsak kötülüğe karşı bir şeyler yapma imkânı doğar.

Bir sabah bu kitabın taslağını hazırlamaya başladığımda, yatağımın ayak ucunda kocaman bir toprak kap içinde sapsarı laleler olsun istemiştim; belki de saçma gelebilecek, yersiz bir arzuydu bu. Keşfedeceğim şeylere karşı duracak bir dirim simgesi, özgürlük ve hayatı temsil edecek, göğüs germek zorunda kalacağım acı ve dehşete karşı duracak bir tezattı aradığım. Bu uçuk bir gönderme noktası olsa da, başlangıç için bir mekâna, insanın ne için yaşadığına, nasıl tahammül edebildiğine dair bir simgeye, hapsedilmenin getirdiği ölüm ve yıldırmaya karşı, yaşama sevincini savunan bir ikona ihtiyacım vardı... Bunların tümü başından geçmiş birisi ilkesel olarak katılır mıydı bana acaba? Belki de bu niyetime kafasını sallar ama ailesine kavuşmak, dostlarıyla birlikte olmak, sevişmek, güneş ışığı, bir kadeh şarap ve deniz kıyısı gibisinden bambaşka şeylere yönelirdi. Biz burada hayatın karşısına, hayatın çekiciliğinin karşısına, ölümü koyuyoruz. İnsan bu çekicilik uğruna, sonsuz imkân, çeşitlilik ve hazlar uğruna seçer yaşamayı. Korkudan ve acıdan öylesine farklı, öylesine tasavvur edilemeyecek kadar başkadır ki yaşamak, bu farkı belirtmek için insan barışı, güveni, sükûneti, güzelliği, uygarlığı temsil ettiğini düşündüğü rasgele bir şeye sığınır. Zulüm politikasının yer almadığı ne varsa ona.

Sadece zıtlıklar ya da tayfın iki ucu mu? Kaçınılmaz olduğu düşünülmemeli bu durumun; çünkü zulüm politikası sonuçta gereksiz, yararsız, doğaya da insanlık durumuna da aykırıdır; hayatın inkârından başka bir şey olmayıp, bürokratik düşünce tarzı kadar mekanik ve donuktur: "etnik arındırma"yı bir fikir olarak tasavvur edebilir misiniz? Devlet terörünün çeşitli şekilleri artık, bu kuşağın ve belki de bundan sonrakinin metanet ve kararlılıkla iç yüzünü sergilemesi ve yok etmesi gereken, küresel bir durum arz etmektedir.

Giriş

Fransızlar, bu türden yazılara témoignage, tanıklık edebiyatı derler; o yerde bulunmuş, görmüş, öğrenmiş olmak anlamında. Özyaşamöyküsü, röportaj, hatta hikâye tarzında olabilir, çeşitli türlerle kesişir bu anlatım. Ancak temeli olgulara dayanır; tutkuyla yaşanmış ve ahlaki bir zorunlulukla, bitmek tükenmek bilmeyen bir iyimserlikle, işitenlerin ilgi göstereceği, hatta bir şeyler yapacağı umuduyla katliamın ortasında açan bir çiçek gibi kök salar.

Bu çalışmadaki tanıkların ortak özellikleri şu ki, yazar ister kendi ağzından yazmış, ister kurgusal bir kahraman yaratmış olsun, genellikle kendi başlarına gelmiş olan işkence tecrübesini dile getiriyorlar. İşkence uygulayan bir kültürde nasıl yaşandığını, zulmün toplumsal ve siyasal hayata yeniden dayatılmasının bireysel ve kolektif ne gibi etkileri olduğunu edebiyata özgü sezgi ve ayrıntıyla bize açıklıyorlar.

Günümüzde işkence uygulaması, dünyanın daha önce tanık olmadığı, Engizisyon döneminin bile solda sıfır kaldığı bir boyuta ulaştı. Batı tarihinde, suçluyu ortaya çıkarma sürecinde işkencenin yaygın olarak yasaklanmasıyla ilgili çabalara rağmen hakikat bu merkezde. Yasal ve hukuki sayılan geleneksel işkencenin yasaklanmasıyla birlikte, işkencenin tarihe gömüleceği umuduna kapılmıştık: Rus Çarı 1801'de, Japon İmparatoru 1847'de ülkelerinde artık işkence yapılmayacağını açıkladılar. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Avrupa ülkeleri birbiri ardı sıra, resmen işkenceyi yasakladı. 1874'e gelindiğinde ceza hukukunda işkencenin yasal olarak ilgası öylesine kesinleşmiş görünüyordu ki, Victor Hugo, "işkence artık yeryüzünden kalktı," diyebilmişti. Kuşkucular işkenceyi değişmez bir tarihi olgu olarak görseler de, hukuk tarihçisi Nigel Rodley, Treatment of Political Prisoners Under International Law (2) (Uluslararası Hukukta Siyasal Tutuklulara Davranış Tarzı) adlı kitabında ağırlıklı olarak resmi ilga üzerinde durarak, "Yarım yüzyıllık bir süre içinde işkence yasal sürecin bir parçası olmaktan çıktı; on sekizinci yüzyılın sonunda Avrupa'da fiilen kalktı," demektedir. İnsan Hakları Bildirgesi'nde ve anayasal devlette birbiri ardı sıra işkencenin yasaklanması türünden siyasal fikirlerin resmen yer almasının ardında yüzyıllardır süregelen mücadeleler ve reformlar vardı.Balayı kısa sürdü ancak gene de, uygarlık kadar eski ve yaygın olan ve (tıpkı kölelik gibi) insan tabiatında bulunduğu iddia edilen bir uygulamanın on dokuzuncu yüzyılda resmen ilga edilmiş olması çok muazzam bir değişimdi. Ne var ki, işkencenin sona erdirilmesi için bunca mücadeleden sonra, başka şartlar altında onun, dönüşerek geri gelmesi ve yaygınlaşması da eşit derecede önemliydi. Hukuk tarihi yazarı Edward Peters'in(3) (Torture [İşkence]) yorumuna göre, işkence devam eder ve yaygınlaşırken, artık adi bir suçun itiraf ettirilmesi için kullanılmaktan çıkıp, devletin kendine yönelik olduğunu farz ettiği yıkıcı eylemlere karşı kullandığı bir silaha dönüştü. Hukuk yöntemleri geliştikçe ve kanıtlara ilişkin kurallar hassaslaştıkça, itirafların önemi azaldı; adi suç açısından –kamuya açık, yasalarla belirlenen ve onaylanan– geleneksel, hukuki işkence artık gerçekten ortadan kalktı. Ancak "siyasal suç" söz konusu olduğunda, on dokuzuncu yüzyılın sonlarından yirminci yüzyıla uzanan, devletle ilgili, adı konmamış, hukuksal inceleme ve denetimi hiçe sayan, devlet iktidar araçlarının aşırı güçlendiği bir "zorunluluk" süreci baş gösterdi.

Çar, 27 Eylül 1801 tarihli Ukaz'da işkence yasağını, "İnsanlığın utancı ve yüzkarası olan işkence sözcüğü nihayet ebediyen hafızalardan silinecektir" sözleriyle duyuruyordu. Teknik olarak yasaklanmış ve gözle görülür biçimde azalmış olsa da işkence ne Rusya'da ne de dünyanın başka yerlerinde, özellikle de on dokuzuncu yüzyılın sonunda ve yirminci yüzyılın başındaki siyasal ihtilaf ve baskı ortamında hiçbir zaman yok olmadı; Sibirya gene vardı; Okhrana ya da siyasi polis sorgulamalarında bir değişiklik olmamıştı. Rus devrimcileri 1917'den önce maruz kaldıkları işkenceleri unutmamıştı. Öyle ki, 1920'lere gelindiğinde Lenin sorgulama ve tutuklama yöntemi olarak işkenceyi benimsemiş ve bir zamanların acı ve ıstırap yuvaları yeniden siyasal tutuklularla dolmaya başlamıştı.

İşkencenin, suçluluğun bir bölgede yasaklanması, reform ve kişinin devlet karşısındaki hakları açısından bir zaferdi; ancak başka bir yerde, siyasi muhalefet ve başkaldırı adı altında ortaya çıkması kişi hakları üzerindeki devlet gücü açısından daha büyük bir zaferdi. Bir yerde engellenen devlet gücü ancak kısa bir süre için geri çekilmiş, çok geçmeden başka bir alana daha korkunç bir vahşet, zulüm ve zorbalıkla yayılmıştı: zan altında işkence gören adi suçlular sayıca azdı; ne var ki "siyasi düşmanlar"ın sayısı eskiden olduğu gibi şimdi de bitip tükenmeyecek kadar çoktu. Adi suçlulara yüklenen suçlar, nerdeyse tüm evrensel, sosyal ve ahlaki kurallara ve hukukun egemenliğine karşı olan, tanık ve kanıt gösterilebilen, somut ve belirli eylemleri içeriyordu. Siyasilerin suçlarıysa çok daha kuramsal, soyut, ideolojikti ya da genel geçer öğretilere aykırıydı; hatta kimi zaman ahlaki bir ilkeye ya da sıradan bir vatandaşa değil de, iktidara karşı sanal hakaret şeklini alabiliyordu. Bu durum, birkaç yüzyıllık görece bir duraklamadan sonra, on ikinci yüzyılda Engizisyon'un Eski Roma hukukunun işkence yöntemlerini kendine uyarlamasına benzemektedir. Engizisyon sona erince işkence yeniden adi suç sanıklarıyla sınırlı kaldı. Bu da bertaraf edilince, işkence uygulaması siyasi denetim alanına kaydırıldı; bu alanda hızla üredi ve yayıldı.

Modern işkence uygulamasının geçmişe göre bir önemli farkı vardı: yapanlar bunu gizli tutuyordu. Gizli tutuluyordu çünkü hâlâ genelde kesinlikle yasaklanmış bulunuyordu. Günümüzde de esasen böyle uygulanmaktadır. Lenin'in topyekûn devlet iktidarı modelini ve bu iktidarın güvenliği ve denetimi doğrultusundaki ihtiyaçlarını örnek alan Stalin ve Hitler, dünyanın pek çok yerinde hâlâ sürmekte olan bir sistem inşa ettiler. Sömürgeci güçler kadar, Batı demokrasilerince de taklit edilen, teknolojik gelişmelerle bilenen bu yönetim sistemi, en çok Orta ve Güney Amerika'da, İran'da ve Güney Afrika'da görülmektedir; Uluslararası Af Örgütü işkencenin Afrika, Asya, Doğu Avrupa ve Ortadoğu'da da uygulandığına dikkat çekmektedir. Peters 1985'te, tahminen her üç ülkeden birinde işkence uygulandığını ileri sürüyordu; bugün bu oran daha da yükselmiş olabilir.

İşkence uygulayan ülkeler, yasal safsatalara ve kolaylıklara sığınırlar; artık âdet haline gelen "olağanüstü hal" durumlarında, yargılanmak üzere yasal çağrı türünden anayasal haklar askıya alınarak, işkence uygulaması için gerekli gözaltı, tutuklama ve sorgulamayı kolaylaştırıcı koşullar yaratılmış olur. Ne var ki işkencenin kendisi yasaklanmıştır, bu nedenle gizlidir ve bu yüzden çok daha etkileyicidir.

İşkence devlet iktidarının en aşırı icraatıdır. Kendisinde vatandaşlarına küstahça işkence etme hakkı gören devlet, onlar üzerinde mutlak egemenliği olduğunu varsayar. İnsanlar üzerindeki –tutuklama, hapis, yargılama süreci, karar ve mahkûmiyet türünden– yetkilerine işkencenin de ilavesi imhaya yol açar. Çünkü işkenceye karşı konulamaz. Belki de en çok bu sebepten dolayı Aydınlanma'nın reformcu ruhu ve insan hakları hareketi işkenceyi kesinlikle yasadışı ilan etmiştir.

İşkencenin yeniden ihdas edilmesi ise, son iki yüzyılda gerçekleştirilen en temel reformları geçersiz kılarak ve insan haklarıyla demokratik yönetim biçimleri konusundaki bir dünya hareketini tehdit ederek, mutlak iktidara geri dönüştür. Günümüzde işkencenin geri gelişine tanık olurken, sadece kaba kuvvet yüzünden ıstırabın yaygınlaşmasına değil, yüzlerce yıllık sosyal ve politik gelişmenin de altüst olmasına tanık oluyoruz. Sadece acı değil, bir terör ortamı bu.

(1) Burada Bosna'dan hiç söz edilmiyor. Doğu Timor, Filipinler, Irak ve işkencenin yaygın olarak uygulandığını bildiğimiz başka pek çok ülkeden de. Yukarı
(2) Nigel Rodley, The Treatment of Political Prisoners Under International Law (Londra ve New York: Oxford University Press, 1987). Yukarı
(3) Edward Peters, Torture (Oxford: Basil Blackwell, 1985). Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Tahir N. Duran, "Ya bitler sosyalizmi alt edecek ya da sosyalizm bitleri" , Virgül, Sayı 27, Şubat 2000

Kate Millett'ın "Siyasî Tutukluların Tanıklıkları Üzerine Bir Deneme" alt başlıklı Zulüm Politikaları'nı okuduğumda pek çok farklı duyguyu bir arada yaşadım.

Millett, Soljenitsin'in anı-belge olarak nitelendirilen Gulag Takımadaları'yla giriş yapmış Zulüm Politikaları'na. Bu Nobel ödüllü yazarın romanı, Millett'ın yirminci yüzyılda zulüm politikalarının niçin hortladığına ilişkin tezlerine dayanarak sağlıyor ve bu nedenle girişte yer alıyor.

Sovyetler Birliğindeki yönetim biçimini eleştirmek, 1920'lerden günümüze dek en popüler uğraş olmuştur. 1990'ların başından itibaren burjuvazinin sosyalizm karşısında zafer naraları atmasına yetecek kadar olayın yaşanmasıyla birlikte, sosyalizme ve geçmişte sosyalizmin uygulandığı ülkelerin politikalarına yönelik eleştirilerin dozu da arttı. Artık koroya 'eski' önekli solcular da katılmış durumda.

Tüm bu eleştirilerde dikkati çeken bir yan vardır: Bir sistem olarak sosyalizmden çok sosyalizmi pratikte uygulayan kişilere yöneliktir eleştiriler. Jdanov'a, Stalin'e, Enver Hocaya... Cesaret edilebildiği oranda da Lenin'e. Hal böyle olunca "eleştiri" kişilere yönelik karalamalar olmaktan öteye geçemez.

Millett, Soljenitsin'den yola çıkarak eleştirdiği Sovyet sistemini bir bütün olarak görür. Onun tezine göre Sovyet devleti de, kendi yöntemlerini devrimci olarak niteleyen Naziler gibi, "alışılmadık" hukuk kuralları getirmişti. Devlet içinde bulunduğu durumu "olağanüstü kritik ve herhangi bir direnişten zarar görmeye açık" diye değerlendirmeyi seçtiği için, siyasal suçlar yeni bir anlam kazanmıştı. "Devrimci zorunluluk", eski hukuk sınırlarını hiçe sayarak devleti olağanüstü yetkilerle donatabilmekteydi (s. 40).

Millett, zulüm politikalarını inşa edenlere ve bunların kimi örnek aldıklarına ilişkin tespitinde ise çok daha kesin bir ifade kullanıyor: "Lenin'in topyekûn devlet iktidarı modelini ve bu iktidarın güvenliği ve denetimi doğrultusundaki ihtiyaçlarını örnek alan Stalin ve Hitler, dünyanın pek çok yerinde hâlâ sürmekte olan bir sistem inşa ettiler." (s. 15)

Devamını görmek için bkz.

Nesrin Tura, "Zulüm Politikaları ve kafamızdaki 'dolaplar'", Virgül, Sayı 13, Kasım 1998

Zulüm Politikaları, esas olarak işkence konusunda tüyler ürpertici tanıklıklara dayanıyor. Sergileme, işkence ve işkenceci arasında yaşanan fiziki ve psikolojik bir süreç olarak işkenceden, modern devletin gizli ama yaygın, kurumlaşmış tahakküm aracı olarak işkenceye dek uzanıyor. Kitaplar, teoriler, istatistikler, raporlar, fotoğraflar, filmler; her şey tartışma konusu. Geçmişteki ve bugünkü uygulamalarla, pek çok ülkedeki zulüm mekanizmaları ortaya konuyor. Sonuç muazzam. Küreselleşmiş modern dünyanın, teknolojiyi ve tıbbı sonuna dek kullanarak, ideolojisiyle, yarattığı düşmanlarla, olağanüstü hal yasalarıyla tahkim edip meşrulaştırdığı, sistematik hale getirdiği devasa bir küresel işkence aygıtı çıkıyor karşımıza. Emperyalist ülkelerin, özellikle ABD'nin kendi halkına layık bulmadığı, ama başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere, diğer az gelişmiş ülkelere ihraç ettiği ayaklanma karşıtı hükümet modelleri ve bunların sonucu olan kitlesel kıyımlar arasındaki benzerlikler çarpıcı. Olağanüstü hal, sıkıyönetim, terörle mücadele, koruculuk sistemi. Millett'ın tanımladığı ülkelerden birini alın, üstüne ister Arjantin, ister Brezilya, isterseniz Türkiye yazın!

Zulüm Politikaları'nın, 1970'de basılan ilk kitabı Cinsel Politika'nın ve 1979'da çıkan Bodrum'un doğal sonucu olduğunu söylüyor Kate Millett. Bodrum, iffet anlayışı çerçevesinde, aile içinde, bir bodrum katında işkence edilerek öldürülmüş, karnına , "Ben bir orospuyum" sözleri kazınmış bir kızla ilgili. Daha önce kaçınmaya çalıştığı, irkiltici bulduğu işkence konusuyla ilgilenmeye başlamasının tarihini anlattığı bölümde Millett, Bodrum'un Cinsel Politika'dan on yıl sonra yazıldığını ama ilham açısından ondan önce geldiğini, hatta onun önünü açtığını belirtiyor.

Cinsel Politika, Kate Millett'ın doktora tezi. İkinci Dalga feminizmin yükseliş yıllarında çıkan kitap, Millett'ın kendisinin de beklemediği bir yankı uyandırdı kadın hareketinde ve Millett'ı, İkinci Dalga'nın unutulmaz ideolojik önderleri arasına soktu. Cinselliğin politika sözcüğüyle birlikte anılması ve kadınların birliğinden söz edilmesi yeniydi o günlerde. "Özel olan Politiktir" şiarıyla yola çıkan İkinci Dalga feministlere müthiş bir politik ufuk açıyordu bu kavramlar. Cinsel politika kavramı Millett'da bugün kullandığımızdan oldukça değişik bir içerik taşıyor. Millett bu kavramı, erkeklerin kadınlar üzerinde hâkimiyet kurmak için giriştikleri eylemlerin toplamı olarak tanımlıyor. Yani cinsel politika egemenlerin politikası; kadın düşmanlığı, kadınlara yönelik saldırılar. Millett'a göre koitus erkek hâkimiyetinin bir parçası, cinsel politikanın bir aracı; tek tek tüm koitus edimlerinin böyle olduğunu söylemiyor Millett, ama bu kültürde aslında doğal bir edim olan koitus'un anlamının değiştiğini söylüyor. Kadınların birliği de, patriyarka da belirsizlikler içeren, sorunlu kavramlar. Kadınlara tanınan biçimsel eşitlik Millett için çok önemli. Kadının yasalar önündeki eşitliği bir kez sağlandıktan sonra kadının artık erkeğin mülkü olmaktan çıktığı düşüncesine bağlı olarak, modern patriyarkanın artık ideoloji ve rıza aracılığıyla işlediğini öne sürüyor yazar. Dışlanmışlık psikolojisi, cinsiyet rollerinin edinilmesini sağlayan toplumsallaşma bu işleyişte kilit kavramlar. Patriyarka esas olarak, kadınların iktidar konumlarından dışlanmalarına dayanan politik bir düzen. Ekonomiden hiç söz etmiyor değil Millett; hatta patriyarka tanımında ekonomi mi belirleyici, politika mı, yer yer belirsiz kalıyor. Millett tamamlanmış bir teorisi olduğu iddiasında olmadığını da belirtiyor zaten. Ama sonuçta patriyarkanın politik bir düzen olduğu çıkıyor ortaya. Buna bağlı olarak, kadınların birliğinin temeli maddi süreçlere dayanmıyor. Kadınların sınıfsal, ırksal, etnik farklarını tespit ediyor Millett. Yine de kadınlığın bütün bunları aşan bir birlik noktası oluşturduğu kanısında. Bu birliğin temeli dışlanma psikolojisi. Tahmin edilebileceği gibi, cinsel devrimi de bilinçte, ideolojide, kültürde devrim olarak tanımlıyor yazar.

Zulüm Politikaları'nda, cinsel politika ile zulüm politikaları arasında kurulan çarpıcı paralellikler ve bu ikisinin iç içe girdiği noktalar sürekli bir tema olarak yer alıyor: "(İşkence) kirletmek, alçaltmak, bunaltmak, harap etmektir. Bu bakımdan tecavüze benzer. Ve işkenceye maruz kalan, bir insan tarafından kafese kapatılmış hayvan durumuna düşürülmekle kalmayıp, erkeğin karşısındaki kadın konumuna düşer aynı zamanda. Erkek tutukluların ayırdına varıp, kadın tutukluların yeniden bilinçlendirdikleri bir durum. İşkence geleneksel tahakküm anlayışına dayanır: Ataerkil düzen ve eril hiyerarşi. Cinselliğe işkencecinin gücünü, kurbanın ise kırılganlığını göstermek için başvurulur; cinselliğin kendisiyse utanç, günah, zaaf gibi kadim bir kaygı ve baskı cenderesindedir. Cinsel işkence gören bir kurban, çifte işkenceye maruz bırakılır; birincisi kasten kötülüğe uğrar, ikincisine gelince, aşağılanmaların en aşağılayıcısı sayılan bir utancı yaşar" (s. 28). Millett, cinsel politika ve zulüm politikaları arasındaki bağlantıyı, tarihsel olarak Roma hukukuna dek götürür. Modern işkence, medeni hukuk ve ceza hukuku konusunda Roma hukuku aydınlatıcıdır: Köle sahiplerinin köleler üzerinde sınırsız cezalandırma ve işkence hakları vardır. Bu hak Roma aile terbiyesine dayanır. "Ataerkil yetkenin bu örneği, pater potentes'in karı, çocuk ve mülk üzerindeki bu tahakkümü, günümüzde de aile hukukunun temelini oluşturur"(s. 80). Güney Afrika'da, bir zamanlar Mandela'nın da kalmış olduğu Robben Adası'nda siyasi tutuklu olarak kalmış olan Dlamini'nin tanıklığına dayanarak Millett, Büyük Altılar, Büyük Beşler gibi adlar taşıyan adi suçlu şebekelerine dahil siyah tutukluların ilişkilerini anlatır: "Büyük Altılar, Büyük Beşler'e karşı bir savaşı kaybettikleri zaman, kaybeden tarafa mensup olanlar hapishane hayatının en berbat akıbetine uğrar: 'karı' durumuna düşer, yani kadın. O andan itibaren, 'egemenliğin ne olduğunu anlayacak, boyun eğecek, itaati öğrenecek, ne Boer gardiyanlara ne de Büyük Beşler'e karşı çıkmaya bir daha cesaret edemeyeceklerdir. O andan başlayarak onlara kadınmışlar gibi davranılacak, hapishane cemaati içinde kadın rolü oynayacaklardır. Kadın gibi yürümeleri, kadın gibi gülmeleri, hatta kadın gibi oturmaları öğretilecektir onlara.' Cinsiyet de ırk gibi sınıf, rütbe ve kölelik demektir. Yeni 'karılar' efendilerinin yemeklerini pişirecek, giysilerini yıkayıp ütüleyecek, onların cinsel kölesi olacaktır. Cezaevi otoriteleri için tecavüz, mahkûmlar arasında düzeni sağlayıcı bir unsurdur; tıpkı ırklar arasında sağladıklarına benzer bir düzen" (s. 108).

Millett için, şeriatın insan yaşamının bütününü, mahremiyeti ve özel yaşamı belirlediği bir devlet düzeni olarak İran örneği, devlet tahakkümü ile patriyarkal cinsel politikanın tam olarak bütünleştiği özel bir örnektir. Çünkü artık adi suçlu, siyasi suçlu gibi bir ayrım yapmak imkânsızlaşır. Zina ya da eşcinsellik artık kutsallığı, dini temsil eden devlete yönelik suçlardır. Suç sayılan her şey politize edilir. "Saklı Ülke" adlı bir işkence filmini yorumladığı bölümde Millett, devlet tahakkümü ve cinsel politika arasında kurduğu paralelliği berrak bir biçimde koyar ortaya. İşkenceciyle düşünce suçlusu bir kadının işkence sürecindeki ilişkisini konu alan filmin sonunda, işkencecinin aynı zamanda küçük bir kızken kadına tecavüz eden adam olduğu çıkar ortaya: "İşkence altındaki kişi önce kadın konumuna indirgenir, sonra da çocuk; ve işkenceci işkence sırasında herhangi bir insan malzemesinden bir kadın yaratırken, aynı zamanda da bir çocuk yaratır, büyük, her şeye kadir devletin ergin sadizmi karşısında korkan çocuk konumundaki bir yurttaş. Sonunda işin mantığı anlaşılır; filmde görülen başkasının yerine geçirmeler ve şaşkınlık yaratan durumlar gereklidir. Devlet bir kez muhalefete boyun eğdirdi mi, tüm yurttaşlar kadınlar gibi uysallaşır, çocuklar gibi korkar; artık direnmeleri mümkün olmaz" (s. 158).
(...)

Kate Millett manik depresif teşhisiyle iki kez iradesi dışında tımarhaneye kapatılmış, uzun yıllar yıpratıcı ilaç tedavileri görmüş. Tımarhane Yolculuğu bu deneyimlerini ve psikiyatri karşıtı görüşlerini, mücadelesini içeriyor. Tımarhane Yolculuğu'yla Zulüm Politikaları'nın yolu , Millett'ın akıl hastalığını düşünce suçu olarak tanımlamasıyla daha baştan kesişiyor: "Zihinlerimizi hiçbir zaman yitirmiyoruz, hatta 'deli' olsak bile ne akıl hastası ne de hasta oluyoruz. Akıl düşleme teslim oluyor yalnızca -bunların her ikisi de zihinsel etkinlikler, üretken şeyler. Zihin çalışmasını sürdürüyor, ama farklı bir dil konuşuyor, kendine özgü simetrik ya da asimetrik algı biçimleri, tasarımlar oluşturuyor; çalışıyor (...). Ama Düşünce Suçu yasası, farklı düşünceleri kesinlikle yasaklıyor, cezalandırıyor ya da hapsediyor. Sınıra yaklaşmış zihin etkinliğini. Ya da sınırı aşmış zihin etkinliğini. Zihni tanımıyoruz. Henüz (...) Aklımız kaçsa -ne olur ki? Kovalanmazsa, sürgün edilmezse, dışlanmazsa, hapsedilmezse geri dönebilir aklımız" (Tımarhane Yolculuğu, s. 377- 378). Akıl hastası kabul edilen insanla düşünce suçlusu siyasi mahkûm, işkence yöntemleriyle psikiyatrinin tedavi yöntemleri arasında kurulan paralellikler ya da işaret edilen farklılıklar yinelenen bir başka tema Zulüm Politikaları'nda.

İşkence tahakküm aracıdır. İşkencenin esası bedenin bütünlüğünün ihlâl edilmesidir. İşkence bedensel acı verme yoluyla insanın zihninin ele geçirilmesidir. İşkence insanın aşağılanması, onurunun ve kendisine saygısının yok edilmesidir. İşkencenin hedefi insanın kimliğinin parça parça edilmesidir.

Zulmü uygulayan kim olursa olsun -emperyalistler, devletin işkencecileri, tecavüzcüler, psikiyatrlar- zulmettikleri karşısında ortak bir konumu paylaşırlar; karşılarındakiler "öteki"lerdir; en ufak bir duygudaşlığa yer yoktur burada: "Akıllılar için kaçıklar neyse, emperyalistler için de sömürge halkları odur" (s. 79). Teknoloji ve tıp işkencede giderek artan bir biçimde kullanılmaktadır. İz bırakmadan, ölüme neden olmayacak bir biçimde, bir insana mümkün olan en büyük acıları verebilmek için doktorların işbirliğinden yararlanılmaktadır. Psikiyatri bir adım sonra girer devreye; bedene dokunmadan zihine acı çektirmek; işkencenin hedefi olan şeyi, kişiliğin çözülmesini, iradenin çökmesini bedene verilen ilaçlarla sağlamak için. Millett'ın verdiği örnek çarpıcıdır: "Yaygın şekilde kullanılan nöropleptik ve antipsikotik bir ilaç olan prolyxin, İrlandalı siyasi tutuklulara damardan verildiğinde, haftalarca devam eden bir etki yaratıyor. Önceden siyasi tutuklular üzerinde denenen ilaçlar daha sonra 'akıl hastaları'na veriliyor: birinci durumda denetleme ve ceza niyetine, ikincisindeyse ilaç ve sağaltma mazeretiyle olduğu için farklı bir algılayışla. Oysa etkisi de, yaşanış tarzı da birbirinin aynıdır" (s. 77). Kate Millett İrlanda yolculuğu sırasında kapatıldığı bir akıl hastanesinde tatmıştır prolyxini. Tımarhane Yolculuğu'nda, ilaç almayı reddettiği için hemşireler tarafından elinin kolunun bağlanmasını, prolyxinin vücuduna zorla enjekte edilmesini anlatır; gece boyunca gördüğü kâbusları, gerçeklikle bağını giderek azaltan sanrıları; "çıldırmamak", "aklını yitirmemek" için gösterdiği çabayı. Millett'ın, Zulüm Politikaları'nda tanıklığına yer verdiği, Cezayir'de işkenceyi açığa çıkardığı için işkenceciliğiyle ünlü paraşütçüler birliğinin eline düşen siyasi tutuklu Henry Alleg'in anlattıkları Millett'ın yaşadıklarına çok benzer. Günlerce korkunç bedensel işkencelere maruz kaldığı halde çözülmeyen Henry Alleg ilaç karşısında dehşete düşer: " 'Kendi kendime deliriyor muyum acaba diye sordum. İlaç vermeye devam ederlerse, önceki gibi direnebilecek miydim? Pentothal söylemek istemediğim şeyleri söyletirse bana, işkence altında çektiğim onca acı hiçbir işe yaramamış olacaktı'" (s. 77). Ancak siyasi tutukluyla, deli olarak damgalanan arasında çok önemli bir fark vardır Millett'a göre. Siyasi tutuklunun örgütlü ve tutarlı bir benlik tahayyülü, yardımına koşamasalar bile yandaşları, duygudaşları vardır. Oysa bu tür ilaçların zorla verildiği "hasta"lar için herhangi bir dayanışma sistemi, bir geçicilik güvencesi söz konusu değildir. "Naziler, adı deliye çıkmış olanlarla başladı işe. Geçerli bir mantığı vardı bunun. Bütünüyle korumasız, insanlığından bile kuşku duyulan bir gruptu söz konusu olan" (s. 73). Minneapolis'te işkence kurbanlarının tedavi edildiği bir merkezin işleyişi, emperyalist devlet tahakkümünün emrindeki işkence ve psikiyatri düzeneklerinin kurban için nasıl kaçılamayan bir döngü oluşturduğunu ortaya koyması açısından çarpıcı. Minneapolis'teki merkezden yardım alabilmek, yani barınma masraflarının devlet ve sivil kurumlarca karşılanabilmesi için, kurbana önce akıl hastası tanısının konması gerekiyor: "İşkencenin psikiyatride, 'travma sonrası şok sendromu' olarak açıklanması, politik ve toplumsal bir anlayışın yerini alır. Üstelik hatırı sayılır bir politik etki yaratarak. Böylece politik ve ideolojik temelli bir hükümet vahşeti, fiziki bir vahşet, politikanın hükümsüz olduğu bir ortamda, zihinsel bozukluk tanısı sayesinde, bir başka hükümetin istemeye istemeye verdiği bir psikiyatri sadakasına dönüşür. Ahlâki ilkeler de öyle. Kurbanın bir kez daha kurban edildiği, yeniden hiçe indirgendiği esrarengiz bir hastalık modeli çıkar karşımıza. Bu Amerikan merkezindeki işkence kurbanlarının çoğu Güney Amerika diktatörlüklerinden, Amerikan hükümetinin müşterisi olan devletlerden geldiği için, buradaki 'tanı ve tedavi' modelinde, uygulayıcılarının gözden kaçırdığı, emperyalizmin işleyişini, onun gerçek yüzünü gösteren çok dokunaklı bir ironi vardır" (s. 259).
(...)

İnsan hakları konusundaki faaliyetleri yüzünden üniversiteden uzaklaştırılmış bir düşünce suçlusu olarak, psikiyatri tarafından damgalanmış, tımarhaneye kapatılmış, ilaca mahkûm edilmiş bir "akıl hastası" olarak, bir kadın, bir lezbiyen olarak, bütün kitaplarında ezilmenin, yoksun bırakılmanın, dışlanmanın, zulüm görmenin izini sürüyor Millett. Kafalarımızdaki, içini açıp bakmaya korktuğumuz "dolap"ları karıştırıyor (Sokak Kadınları, s. 81). Tabu sayılana el atan; iğrenç, acı verici ya da pornografik olduğu için görmek istemediğimizi ısrarla, ayrıntısıyla, kanırtırcasına ortaya koyan takıntılı bir yolculuk bu. Deliliğin, kapatılmanın, tecavüzün, işkencenin hatta ölümün içinden geçilen bir yolculuk. Millett'a göre bir çözüm, bir kurtuluş varsa eğer, ona ulaşmanın bedeli ve ön koşulu bu acı veren özdeşleşme, duygudaşlık. Hiçbir kitabı kolay okunmuyor Millett'ın. Okuduktan sonra eskisi gibi olunmuyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.