Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-296-3
13X19.5 cm, 216 s.
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 17,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Zygmunt Bauman diğer kitapları
Yasa Koyucular ile Yorumcular, 1996
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Siyaset Arayışı
Özgün adı: In Search of Politics
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Sabir Yücesoy
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2000
3. Basım: Mayıs 2014

Dünyada neler oluyor, biz bu gidişe seyirci kalmak zorunda mıyız, yapabileceğimiz hiçbir şey yok mu? Bugün muhalefetin imkânları nerede yatıyor? Bireysel özgürlüğe kolektif bir çalışmayla ulaşabileceğimizi, oysa günümüzde bunun araçlarının elimizden alındığını söyleyen Zygmunt Bauman, bu soruların yanıtını arıyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş

1 Kamusal Alan Arayışı
2 Fail Arayışı
   1. Çıkma: Postmodern Dünyada İdeoloji
   2. Çıkma: Postmodern Dünyada Gelenek ve Özerklik
   3. Çıkma: Postmodernlik ve Ahlaki ve Kültürel Krizler
3 Vizyon Arayışı
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 9-16

İnanmak için inançların tutarlı olması gerekmez. Bugünlerde inanmaya eğilimli olduğumuz şeyler, yani kendi inançlarımız da buna bir istisna oluşturmuyor. Mesela insan özgürlüğü meselesinin, en azından dünyanın "bize ait bölümünde" açılıp kapanmış bir dava olduğunu ve (yapılacak ufak tefek düzeltmeleri saymazsak) akla gelebilecek en tatmin edici çözüme ulaştırılmış bulunduğunu düşünürüz. En azından, zaten sahip olduğumuzu düşündüğümüz özgürlükten daha fazlasını ya da daha iyisini talep etmek ve çekip almak için (yine, tek tük rastlanan ufak tefek rahatsızlıkları saymazsak) sokaklara dökülme gereğini hissetmiyoruz. Oysa bir yandan da, dünya işlerinin yürütülme biçiminde –tek başımıza, birkaç kişi bir araya gelerek ya da hep birlikte– değiştirebileceğimiz çok az şey olduğuna da aynı katılıkla inanmaya meyilliyiz; ayrıca böyle bir değişimi gerçekleştirebilseydik bile, mevcut olandan farklı bir dünya düşünmek için kafa kafaya vermemizin ve daha iyi bir dünya düşünsek de onu hayata geçirmek için kolları sıvamamızın boşuna, hatta akılsızca olacağına da inanıyoruz. Mantıksal düşünme eğitimi almış herhangi birinin bu iki inancı aynı anda nasıl savunabileceği bir muammadır. Eğer özgürlük kazanılmışsa, nasıl olur da bu zaferin ganimetleri arasında insanın daha iyi bir dünya tahayyül etme ve onu daha iyi hale getirmek için bir şeyler yapma yetisi yer almaz? Hayalgücünü dizginleyen ve özgür insanların herkesi ilgilendiren meseleler karşısında böyle iktidarsız olmalarına tahammül eden özgürlük ne mene bir özgürlüktür?

Bu iki inanç birbirine uymaz, ama ikisini de savunuyor olmamız mantık konusundaki beceriksizliğimizden kaynaklanmıyor. Bu iki inanç hiçbir şekilde hayal mahsulü değildir. Ortak deneyimimizde bunların her birini destekleyecek yeterince şey vardır. Yaptıklarımıza inandığımızda gayet gerçekçi ve akılcı bir tutum takınırız. Bu yüzden de içinde yaşadığımız dünyanın bize niye durmadan böyle bariz biçimde çelişkili sinyaller yolladığını anlamak önemlidir. Bu çelişkiyle nasıl yaşayabildiğimizi; dahası, niçin çoğu zaman bunu fark etmediğimizi ve fark ettiğimizde niye pek tasalanmadığımızı bilmek de önemlidir.

Peki ama neden önemli? Bu tür bir bilgi edindiğimizde herhangi bir şey iyi yönde değişecek mi ki? Bu hiç de kesin değil tabii. Şeylerin niye böyle olduklarını kavramak bizi eyleme geçmeye itebileceği gibi havlu atmaya da itebilir. İçinde bulunduğumuz durumu biçimleyen karmaşık ve kolayca görünmeyen toplumsal mekanizmaların nasıl işlediğini bilmenin hem iyi hem de kötü bir şey olabileceği artık herkesin malumu. Bu bilgiyi birbirinden tamamen ayrı, Pierre Bourdieu'nün yerinde bir adlandırmayla "kinik" ve "klinik" adını verdiği iki yoldan kullanabiliriz. Bilgi "kinik" bir biçimde kullanılabilir: Dünyanın adil mi adaletsiz mi, sevilesi mi değil mi, burada mı orada mı olduğu fark etmez; nasılsa öyle olduğuna göre, ben en iyisi onun kurallarını en işime gelecek şekilde kullanmamı sağlayacak bir strateji düşüneyim. Toplumun nasıl işlediğine dair aynı bilgi "klinik" bir biçimde kullanıldığında ise, uygunsuz ve zararlı olduğunu ya da ahlaki hislerimizi zedelediğini düşündüğümüz şeyle daha etkili bir biçimde savaşmamızda bize yardımcı olur. Bilgi kendi başına, bu iki kullanım biçiminden hangisine başvuracağımızı belirlemez. Bu son kertede bizim kendi seçimimizdir. Ama bu bilgi olmadan ortada yapılacak bir seçim de olmazdı. Özgür insanlar bilgi sayesinde en azından özgürlüklerini uygulamaya koyma şansına sahip olurlar.

Ama ortada bilinmesi gereken ne var ki? Bu kitap işte bu soruyla hesaplaşmaya çalışıyor. Bulduğu cevap kabaca şöyle: Özel ve kamusal hayat arasındaki köprüler atıldığı ya da hiç inşa edilmemiş olduğu sürece; ya da başka bir şekilde söylersek, kişisel kaygıları kamusal meselelere tercüme etmenin, beri yandan da, özel dertlerde kamusal meseleleri görüp saptamanın kolay ve bariz bir yolu olmadığı sürece, bireysel özgürlüğün artmasıyla kolektif iktidarsızlığın artması çakışabilir. Bizim türümüzden toplumlarda bu köprüler çok azdır ve tercüme sanatı kamusal olarak pek uygulanmamaktadır. Bu köprüler olmayınca, özel ve kamusal kıyılar arasındaki seyrek iletişim, yere indikleri anda –hatta, sık sık, hedeflerine ulaşamadan– patlamak ya da sönmek gibi asap bozucu bir alışkanlıkları olan balonlar sayesinde sürdürülür. Tercüme sanatı ise günümüzde acıklı bir durumdadır; kamu sahasında açığa çıkan tek tasa şahsa özel çuval çuval ıstırap ve endişedir ki bunlar da sırf kamunun seyrine sunuldular diye kamusal meseleler haline gelmezler.

Güçlü ve devamlı köprüler olmayınca ve tercüme becerileri kullanılmaya kullanılmaya körelmiş veya bütün bütüne unutulmuş olunca, özel dertler ve acılar bir birikim oluşturmaz ve yoğunlaşıp ortak davalar haline gelmezler. Bu koşullarda, bizi ne bir araya getirebilir? Toplumsallık, adeta yüzer gezer durumdadır; demir atacak sağlam bir zemin, herkesin görebileceği bir hedef, birlikte safları sıklaştıracak yoldaşlar aramaktadır boş yere. Etrafta hedefsizce dolaşmakta, gaflar yapıp durmaktadır. Toplumsallığımız düzenli çıkış imkânlarından yoksun olduğu için, tek atımlık şaşaalı patlamalarla boşaltır içini; bunlar da bütün patlamalar gibi kısa ömürlüdür.

Bu içini boşaltma vesileleri, bazen şefkat ve iyilikseverlik karnavalları; bazen yeni keşfedilmiş bir halk düşmanına (yani, kamunun çoğu üyesinin kendi özel düşmanları olarak görebileceği birine) yönelik güçlendirilmiş saldırganlık nöbetleri; bazen de birçok insanın hemen hemen aynı anda güçlü hisler duymasına yol açan ve (milli takımın Dünya Kupasını kazanmasında olduğu gibi) sevinçlerini ya da (Prenses Diana'nın trajik ölümünde olduğu gibi) üzüntülerini birleştirdikleri bir olay olabilmektedir. Ancak bu vesilelerin derdi, nefeslerinin çabuk tükenmesidir: Günlük işlerimize döndüğümüzde, her şey hemen hiç değişmeden başladığı yere döner. Birlikteliğin gözkamaştırıcı parıltısı söndüğünde, yalnız insanlar tıpkı eskisi gibi yalnız uyanırlar; biraz önce öyle parlak ışıklar saçan ortak dünya şimdi daha da karanlık görünür. Patlamanın getirdiği boşalmanın ardından, sahne ışıklarını tekrar yakmak için fazla bir enerji kalmamıştır.

Bu durumu değiştirme şansı, agora'ya bağlıdır. Yani, ne özel ne de kamusal olan, daha doğrusu hem özel hem de kamusal olan alana: Özel sorunların anlamlı bir biçimde –yani, yalnızca narsisist hazlar edinmek ya da kamu önünde teşhir yoluyla bir tür terapi arayışına girmek için değil, bireyleri özel olarak ıstırabını çektikleri sefaletten çıkaracak kadar güçlü, kolektif olarak yönlendirilen manivelalar aramak için– karşılaştıkları alana; "kamusal iyi", "adil toplum" ya da "ortak değerler" gibi fikirlerin doğup biçimlenebileceği alana. Ancak asıl sorun, eski tarz özel/kamusal alanlardan günümüzde pek bir şey kalmamış olması, bir yandan da bunların yerini alabilecek yeni alanların ortalıkta görünmemesidir. Eski agora'lar girişimciler tarafından devralınmış ve yeniden işlenerek eğlence parkları haline getirilmiştir; bu arada etkili güçler de siyasi kayıtsızlıkla işbirliği yaparak yeni agora' lara inşaat izni vermeyi reddetmişlerdir.

Cornelius Castoriadis 1996 Kasımında Daniel Mermet'e, çağdaş siyasetin en bariz özelliğinin önemsizliği olduğunu söyler: "Siyasetçiler iktidarsız... Artık bir programları yok. Tek amaçları koltuklarında kalmak." Hükümet –hatta "siyasi kamp"– değişiklikleri, hiç de büyük değişikliklere gebe bir dalga sayılamaz; kendi ivmesiyle, kendi yönünde, sabit bir kararlılıkla, tekdüze ve durdurulamaz biçimde ilerleyen bir akıntının yüzeyindeki ufacık çırpıntılardır bunlar olsa olsa. Bir yüzyıl önce liberalizmin hâkim siyasi formülü meydan okuyucu ve küstah bir "ileriye atılan dev adım" ideolojisiydi. Bugünlerde ise, teslimiyetçilik mazeretinden başka bir şey değil: "Bu hayal edilebilecek en iyi dünya değil, ama tek gerçek dünya. Hem, bütün alternatifler ondan daha beter olmak zorunda; pratikte denenecek olursa, daha beter olduğu görülecektir." Liberalizm bugün basit bir "alternatif yok" amentüsüne indirgenmiştir. Artan siyasi kayıtsızlığın köklerini bulmak istiyorsanız, daha ötelere bakmanıza gerek yok. Bu siyaset, uyumculuğu [conformity] alkışlamakta, uyumculuğun reklamını yapmaktadır. Halbuki uyumculuğu insan kendi başına da başarabilir; uyum göstermek için siyasete ne gerek var? Renkleri ne olursa olsun, aynı şeyin daha fazlasından başka bir şey vaat etmeyen siyasetçilerle niye uğraşalım?

Siyaset sanatı, eğer söz konusu olan demokratik siyasetse, yurttaşların özgürlüklerinin sınırlarını yıkmakla ilgilidir; ama aynı zamanda kendi kendini sınırlama ile de ilgilidir: Yurttaşları bireysel ve kolektif olarak, kendi bireysel ve kolektif sınırlarını koymaya teşvik edebilmek için özgür kılmakla ilgilidir. Bu ikinci husus gözden yitirilmiş, bütün sınırlar gözden düşmüştür. Her türlü kendi kendini sınırlama çabası, doğrudan gulag'a çıkan yolda atılan ilk adım gibi görülür; sanki ihtiyaçlar üzerinde piyasanın ya da devletin diktatörlük kurmasından başka seçenek yokmuş gibi, sanki yurttaşlık tüketicilikten başka bir biçim alamazmış gibi. Mali piyasalar ve meta piyasaları ancak bu biçime hoşgörü gösterirler. Günümüz hükümetlerinin savunduğu ve işlediği biçim budur. Bu alanda kalan tek büyük anlatı (yine Castoriadis'ten alıntı yapacak olursak), "hurda, daha fazla hurda" biriktirme anlatısıdır. Bu birikimin sınırı olmamalıdır (yani, her türlü sınır aforoz edilir ve hiçbir sınıra tahammül edilemez). Ama kendi kendini sınırlama da, eğer başlayacaksa, işte bu birikimden başlamalıdır.

Fakat kendi kendini sınırlamaya duyulan tiksintinin, genelleşmiş uyumculuğun ve bunların sonucu olarak siyasetin önemsizleşmesinin bir bedeli vardır, hem de görülen o ki, yüksek bir bedeli. Bu bedel de, yanlış siyasetin bedelinin çoğu kez ödendiği akçeyle, yani insan ıstırabıyla ödenir. Bu ıstıraplar birçok farklı biçim ve renk altında ortaya çıkarlar, ama kökleri aynı yerde bulunabilir. Ve bu ıstırapların kendi kendini daimileştiren bir niteliği vardır. Bunlar hem siyasetin suistimallerinden kaynaklanır, hem de sağlıklı siyasetin önündeki en büyük engeli oluştururlar.

Çağdaş dertlerin en sinsi ve acı verici olanı, en iyi Unsicherheit başlığı altında toplanabilir; bu Almanca terim, İngilizce'de ancak üç ayrı terimle iletilebilen deneyimleri bir araya getirir: Uncertainty, insecurity ve unsafety.(*) İşin ilginç yanı, bu dertlere kolektif çare bulmanın en büyük engeli, onların doğasında yatar: Kendilerini güvensiz hisseden, geleceğin getirebileceklerine sakınarak bakan ve emniyetlerinden endişe eden insanlar, kolektif eylemin gerektirdiği riskleri göze alacak kadar özgür değildirler. Bu insanlar birlikte yaşamanın alternatif yollarını hayal edecek cüretten ve zamandan yoksundurlar ve kimseyle paylaşamayacakları işlerle o kadar meşguldürler ki, bırakın ortaklaşa girişilebilecek türden işlere enerji ayırmayı, bunlar hakkında düşünemezler bile.

Güvensizliğe karşı verdikleri savaşta onlara yardım etmesi beklenen mevcut siyasi kurumların pek bir yardımı dokunmaz. İktidarın büyük kısmının, hem de en can alıcı kısmının siyasetin dışına çekildiği hızla küreselleşen bir dünyada, bu kurumlar güvenlik ya da kesinlik sunmak için çok fazla şey yapamazlar. Tek yapabilecekleri ve sık sık da yaptıkları şey, yaygın ve dağınık endişeyi Unsicherheit'ın tek bir bileşenine kaydırmaktır: içinde bir şeylerin yapılabileceği ve yapıldığının görülebileceği tek alan olan emniyete. Gelgelelim pürüz çıkartan bir nokta vardır: Güvensizliği ve belirsizliği iyileştirmek ya da en azından hafifletmek için etkili bir şeyler yapmak hep birlikte eyleme geçmeyi gerektirdiği halde, emniyeti sağlamak adına alınan önlemlerin çoğu bölücü niteliktedir; karşılıklı şüpheleri besler bu önlemler, insanları birbirinden ayırır, her ihtilaf ya da muhalefetin ardında düşmanlar ve komplocular aramaya iter ve sonuçta yalnız insanları daha da yalnız kılar. En beteri ise bu tür önlemler endişenin gerçek kaynağına hiçbir yerde yaklaşamadıkları gibi, bu kaynakların yarattığı bütün enerjiyi de tüketirler. Halbuki bu enerji, iktidarı siyasi olarak yönlendirilen kamusal alana geri getirme çabasına harcansa çok daha etkili bir biçimde kullanılmış olurdu.

Özel/kamusal alanlara bu kadar cılız bir talep olmasının başlıca nedenlerinden biri budur; keza geri kalan pek az alanın da çoğu zaman boş olmasının, dolayısıyla küçültme, daha doğrusu aşama aşama ortadan kaldırma çabalarının gözde hedefi olmasının da. Bu alanların büzüşüp solmasının bir başka nedeni de buralarda olabilecek herhangi bir şeyin aşikâr hiçbir sonuç yaratmamasıdır. Bir an olağanüstü bir şey olduğunu ve özel/kamusal alanın, sahip oldukları değerleri ve onlara kılavuzluk edecek yasaları tartışmak isteyen yurttaşlarla dolduğunu varsayalım – alacakları kararları uygulamaya koyacak kadar güçlü fail nerede? En güçlü iktidarlar akıntıya kapılmış yüzüyor ve en belirleyici kararlar agora'dan, hatta kamusal alanın siyasi kurumlarından bile uzak bir yerde alınmakta; günümüzün siyasi kurumları için bu kararları etkilemek de denetlemek de söz konusu olamaz. Yani, kendi kendini ilerleten ve kendi kendini pekiştiren mekanizma kendi kendini ilerletmeyi ve kendi kendini pekiştirmeyi sürdürecektir. Unsicherheit'ın kaynakları, onlara meydan okuma cesaret ve kararlılığı su katılmamış bir biçimde ortaya konuluncaya kadar kurumayacaktır; gerçek iktidar siyasetten emin bir uzaklıkta kalacak ve siyaset üstüne düşeni yapma konusunda güçsüz kalacaktır. Üstüne düşen şey de, insan birlikteliğinin her türlü biçiminden, kendilerini insanın düşünme ve eyleme özgürlüğü açısından aklamalarını talep etmek ve bunu yapamadıkları ya da yapmayı reddettikleri takdirde de sahneyi terk etmelerini istemektir.

Tam bir kördüğüm gerçekten de – düzgün açılamayacak kadar birbirine dolanmış, ancak kesilerek açılabilecek bir düğüm... Güvensizlik, belirsizlik ve emniyetsizliğin deregülasyonu ve özelleştirilmesi, bu düğümü bir arada tutan ve bu yüzden de ilmeğin devamının açılması isteniyorsa kesilmesi gereken doğru noktaymış gibi görünüyor.

Açık konuşmak gerekirse, söylemesi kolay da yapması değil. Güvensizliğe tam da kaynağından saldırmak, mevcut toplum tipinin en temel bazı varsayımlarını –üstü kapalı, görünmez, haklarında konuşulmaz, tartışma ötesi oldukları için iyice sarmalayıcı olan varsayımları– yeniden düşünmeyi ve yeniden müzakere etmeyi gerektiren göz korkutucu bir görevdir. Cornelius Castoriadis'in dediği gibi, uygarlığımızın derdi kendini sorgulamayı bırakmış olmasıdır. Soru sorma sanatını unutan ya da bu sanatın kullanılmaz hale gelmesine izin veren hiçbir toplum, kendini kuşatan sorunlara cevap bulabileceğine (çok geç olmadan ve cevaplar ne kadar doğru olursa olsun önemlerini yitirmeden) güvenmemelidir. Neyse ki kaçınılmaz bir kader değil bu: böyle bir tehlikenin farkında olmak ondan kaçınmamızı da sağlayacaktır. Sosyoloji sahneye işte burada girer; sosyolojinin sorumlulukla yerine getirmesi gereken bir rolü vardır ve bu sorumluluktan kaçarsa mazeretler bulmaya hakkı olmayacaktır.

Bu kitabın bütün savına çerçeve oluşturan fikir şudur: Bireysel özgürlük ancak kolektif çalışmanın ürünü olabilir (ancak kolektif olarak emniyet ve garanti altına alınabilir). Gelgelelim bizler bugün bireysel özgürlüğü garanti/emniyet altına alacak araçların özelleştirilmesine doğru ilerlemekteyiz. Bu, günümüzün hastalıklarına uygulanan bir tedavi ama tedaviden kaynaklanan en sinsi ve acımasız hastalıkları (bu hastalıkların başlıcaları da kitlesel yoksulluk, toplumsal gereksizlik hissi ve yaygın korkudur) üretmesi de kaçınılmaz . Bugünkü kötü durumu ve onu düzeltme imkânını daha da karmaşıklaştıran bir başka unsur da, ütopyanın ve iyi modellerinin özelleştirildiği ("iyi hayat" modellerinin iyi toplum modellerini bir yana iterek onlardan koptuğu) bir dönemde yaşıyor olmamız. Özel dertleri toplumsal meselelere dönüştürme sanatı kullanılmaz olma ve unutulma tehlikesiyle karşı karşıya; özel dertler, "bir araya toplanmaları"nı ve böylece yoğunlaşıp siyasi bir güç haline gelmelerini son derece güçleştiren bir biçimde tanımlanıyor genellikle. Bu kitap, söz konusu tercüme işlemini yeniden mümkün kılacak bir mücadeleyi (tamamlanmamış olduğunu kabul edeceğim bir şekilde) savunmaktadır.

İlk bölümün konusu siyasetin değişen anlamıdır; ikinci bölümde mevcut siyasi eylem faillerini kuşatan dertler ve bu failerin etkililiklerindeki düşüşün nedenleri tartışılıyor; üçüncü bölümde ise çok ihtiyaç duyulan reforma kılavuzluk edebilecek bir vizyonun anahatları kabaca çiziliyor. İdeoloji sonrası bir dünyada ideolojinin, gelenek sonrası bir dünyada geleneğin, "değer krizi"nden mustarip bir toplumda ortak değerlerin bugünkü durumu ve geleceği ise ayrı bölümlerde ele alınıyor.

Kitabın önemli bir kısmı kavgacı bir üsluptadır ve bu kasten yapılmıştır. Ancak herhalde en ihtilaflı konular son bölümde ele alınanlar ki bunun da iki nedeni var.

Özerk bir toplumda ya da özerk olmayı amaçlayan bir toplumda doğan ve ortalıkta dolaşan vizyonlar kaçınılmaz olarak çok sayıda ve çeşit çeşittir; dolayısıyla, eğer ihtilaf yaratmak istenmiyorsa, bugüne alternatifler –hele hele bugünden daha iyi olduğu iddia edilen alternatifler– düşünmekten uzak durmak gerekir. (Hepimizin bildiği gibi, kötünün en iyi dostu sıradanlıktır, sıradanlıksa alışılmış olanı nihai hikmet yerine koyar.) Fakat bugünlerde vizyonların genellikle itibar kaybetmiş olması bu bölümü daha da ihtilaflı hale getiriyor. Bu sıralar "tarihin sonu" rağbette; atalarımızın başına bela olmuş en çekişmeye açık meselelere genelde halledilmiş gözüyle bakılıyor ya da görmezden gelinince, en azından sorun olarak görülmeyince, halledilmiş gibi yapılıyor. Belki de utanmamız gereken bir şeyden, "ideoloji sonrası" ya da "ütopya sonrası" bir dönemde yaşamaktan, tutarlı bir iyi toplum vizyonuyla hiç ilgilenmemekten ve kamusal iyi hakkındaki kaygıyı özel tatminlerin peşine düşme özgürlüğüyle değiş tokuş etmiş olmaktan gurur duymaya meyilliyiz. Yine de bir an durup bu mutluluk arayışının neden umduğumuz sonuçları getirmeyi başaramadığını, güvensizliğin buruk tadının neden duyacağımız vaat edilen saadetin tadını kaçırdığını düşündüğümüzde, kamusal iyi, iyi toplum, eşitlik, adalet vs. gibi fikirleri sürüldükleri yerden geri çağırmadıkça hiçbir yere varamayacağımızı anlarız; üstelik bunlar ancak başkalarıyla birlikte üzerine titrenip işlendikçe bir anlam kazanan fikirlerdir. Siyasete başvurmaksızın, siyasi eylemlilik aracını kullanmaksızın ve bu aracın gideceği yönü çizmeksizin de bireysel özgürlük merheminden güvensizlik sineğini çıkartamayız.

Yolculuk planını yaparken bazı yönlendirme noktalarına başvurmak elzemdir. Üçüncü bölüm böyle üç nokta üzerinde yoğunlaşıyor: Cumhuriyetçi devlet ve yurttaşlık modeli, evrensel bir hak olarak temel gelir ve özerk bir toplumun kurumlarının, şu andaki mekândışı [exterritorial] iktidarlarla baş edecek şekilde geliştirilerek yapıcı ve teşvik edici kapasitelerinin yenilenmesi. Bu üç nokta da müzakereleri tahrik etmek ve kızıştırmak amacıyla tartışılıyor, çözüm önermek amacıyla değil; özerk bir toplumda çözümler siyasi eylemin başlangıcında değil, en sonunda ortaya çıkar.

Bana kalırsa sorularda pek yanlış olmaz; cevaplardır yanlış olabilecek olan. Ama şuna da inanıyorum: Soru sormaktan kaçınmak verilebilecek bütün cevapların en kötüsüdür.

Ağustos 1998

(*) Aslında Türkçe'de iki terim yeterli: Belirsizlik ve güvensizlik. Ancak İngilizce'de fazladan bir terim olduğu için biz bu terimleri kitap boyunca sırasıyla belirsizlik, güvensizlik ve emniyetsizlik şeklinde karşılayacağız. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, “Daha fazla siyaset”, Radikal Kitap Eki, 22 Ağustos 2008

Bir siyaset arayışı olmadan yaşaması olanaksız toplumların her zaman ve her yerde kendini çürüttüğü kuşkusuzken, siyasetten arınmış bir toplum ne yazık ki hâlâ ütopya. Hele bizimki gibi kocaman bir toplumun her kıpırtısının siyasete dönüşmesi, o kıpırtıyı kendisi de yaşayanlar için ayrıca düpedüz eğlenceli. Üstelik yaşanan heyecanın gösterildiği televizyon da var, yığınsal bir izlerçevre edinmiş, irili ufaklı yüzlerce kanaldan oluşuyor; günlük gazetelerse, kendilerinden bir şeyler bulabilecekler için ele alıp saklanabilir somutlukta. Bazen İslamcı siyasetin bıçak sırtında yürüme tutkusu, bazen darbe heveslilerinin çeteler kurup ünlü şahsiyetlere dönüşmesi, bazen de popüler müzik ya da spor dünyasından ünlülerin onlarla ilişkisi, bizimki gibi toplumların başlıca gıdası sayılır ki, bunlar olmazsa yaşanmaz; kaldı ki olmama olasılığı sıfırdır, yaratılır. Olmazsa, hiç bitmeyecek bir savaş var içeride, onun sonuçları siyasetin dar kalıbını sevenlerin yan cebinde durur. Bütün bunlardan apayrı yaşayıp apayrı düşünmeye çalışan mı var, kıyıya yerleşmiş, sözgelimi edebiyat, sanat dünyasından, orada da siyaset bireylerin vitaminleri arasında görülür.

Edebiyatı siyasetin gölgesinden çıkaralım, diyenin ağzının payı verilir; Siyasetten ayrı edebiyat mı olur, diyen merciler, hayatın her ânını siyasetin içinde yaşamayla gönül indirmiş asker gibiyken de yazabiliyor demek ki. Bunlar yoksa, yalan vardır; herkes bir sanı ve kanı izinden giderken doğruya gereksinim duymaz, çünkü oyun bozulur; sözgelimi sevdiği ağbi yazar hakkında tek bir olumsuz cümlenizi okumadan (çünkü yazılmamıştır) sizi haklamaya kalkışan şair, sonradan siyaset görme eksiğini bu marifetleriyle yaşar ve davranışından belli ki artık “solcu ve daha ötesi” siyasetin de erbabı olmuştur. Beri yanda, toplam yedi dakika galip oynamış ve kimilerine göre şampiyonanın en kötü futbol oynayan milli takımını sokaklarda karşılayanlar, hiç değilse bir anlığına ortak milli duygu ve milliyetçi coşku için her şeylerini verecekmiş gibi göründükleri akşamın sabahında hiçbir şeyin apaydınlık olmadığını işe ya da okula giderken gördüklerinde, üstelik dünden daha kötü durumdadır. Milli heyecanın körüklenmesi, topluma iyi gelmek bir yana, moral düzeyini hiç hesapta yokken santim santim aşağı çeker. Zygmunt Bauman’ın parlak sözleri bu sonuncu çöküntü içindir: “Birlikteliğin gözkamaştırıcı parıltısı söndüğünde, yalnız insanlar tıpkı eskisi gibi yalnız uyanırlar; biraz önce öyle parlak ışıklar saçan ortak dünya şimdi daha da karanlık görünür. Patlamanın getirdiği boşalmanın ardından, sahne ışıklarını tekrar yakmak için fazla enerji kalmamıştır.”

Bu upuzun paragrafın sonunda sözü Zygmunt Bauman’ın Siyaset Arayışı kitabına getirmeye çalışıyordum. Bauman’ın kitabı siyaseti içeriden tartışıyor, çünkü kuramsal gerekleri onun içinde kalarak oluşturmayı amaçlıyor, ama aynı zamanda yaratıcı düşünceyi örnekleyen çalışmalardan. Onun bu tutumunda bir eksiklik olduğunu da düşünürken, asıl çözümün siyasetin dışında bulunduğuna, siyasetsizleşmiş toplumun yığınsal hareketinin demokratik dönüşümlerin itici gücü olacağına inanıyorum.

Ardı kaostur krizin

Hem de çok ciddi belirsizlik ve güvensizlik içinde bulunan bütün çağdaş toplumlar, kısırdöngülerini de yaratıyor: demokratik siyaset için kolektif çareler ve bunun için kendilerini biraz daha özgürleştirmenin yollarını aramak, dolayısıyla siyasal örgütlenmenin demokratik biçimlerini bulmak.

Çağdaş toplumlar yalnızca kötücül nedenlerle yalan üretmiyor, iyicil nedenlerle de yalana sığınıyor. Çünkü antidemokratik siyasete karşı demokratik siyaset içinde örgütlenme, bataklığa adım adım yürümektir, ama aynı zamanda önlenmesi zor, yığınsal bir tutkudur.

Siyasetin yarattığı totoloji, krizleri çözmek için kendini tanımlarken kriz yaratmaktan başka bir işe yaramamak biçiminde kendini gösterir. Sonunda tamamıyla yenilenme ya da devrimci dönüşümler için bile çıksa, her kriz toplumun bir kesiminden yana bükülürken öbüründen uzaklaşacak, aradaki açıklığa gene güvensizlik, belirsizlik dolacaktır. Ardı kaostur krizin.

Düşüncede yaratılan krizle toplumsal krizi kesinkes karıştırmamak gerekir elbette. Bir tek bireye bile zarar vermeyen düşüncede kriz çıkarmak nasıl olumlu müdahaleyse, toplumsal kriz çıkarmak da o denli tartışmalıdır. Belki bütün bütüne olumsuz olmayabilir; sözgelimi askeri darbelerin eline geçirdiği rejim koşullarına benzer duvarları yıkıcı etkisiyle krizden yarar umulabilir, ama diktatörlük koşullarının dışında, gerilimin çoğalmasına neden olacak krizlerin olumluluğundan yarar ummak eski bir düşüncedir.

Toplumun normal durumu olarak yaşanan kriz durumundan söz etmiyorum, ama çağdaş toplumların tümü için krizi normal durum saymak, gerilim stratejisince üretilir. Bauman’ın, kendi kendini kurmak, kendini yeniden üretmek ve yenilemek için düşünülebilecek tek olağan yol olarak gördüğü kriz, ancak düşüncenin içinde doğdukça yararlı, anlamlı, verimli olabilir; yok değilse, toplum hayatını her an elektrik tellerine bağlı tutmaktır, dolayısıyla eskil siyasetin uzantısıdır.

Geçmiş, bulunduğu yerden gelecekle bağlarını zayıf tutmuşsa, kendini korumak içindir. Atalarımızın yaşadıkları dönemleri yüceltme nedenleri neyse, eski kuşaklardan yazarların genç yazarlardan uzak durma nedenleri de aynıdır. Edebiyatta siyasetin diliyle konuşmanın biçimlerinden biri budur: Gençler geçmişi bilmiyor, yazdıkları da toplumdan kopuk gibi... Nasıl ki her yazara toplumsal sorumluluklar yüklemekten hoşlanan bir toplumun bireyleriyiz, bu ülkede bunca sıcak olay yaşanırken yazarlar sanki hiç yaşanmıyormuş gibi davranıyor söylemi de, mazlumu bulmuşken sıkıştırma tutumudur ki, siyasetin kendisidir. Karşıtlarını, beğenmediklerini, “Sayın bilmemkim...” diye başlayarak hizaya getirmekten hoşlanan kuşaklar, siyasetin bu dilini daha çok kullanırdı, neyse ki bugünün kuşakları edebiyatı daha çok edebiyat olarak yaşamaktan yana.

Batı neyi tartışıyor?

Siyaset Arayışı’nda devlete bazı alanlarda verdiği roller denetlenmesi zor bir kuruma çekidüzen verme kaygısının ürünü de olsa, günümüzde devletin oynayabileceği rolün hiçbir zaman demokratik olamayacağını atlayan Bauman, bu arada, nasıl uygulanırsa uygulansın, demokrasinin can alıcı önemdeki koşulları koruma konusunda gitgide güçten düştüğü saptamasını yapıyor ki, günümüzün önemli sorunlarından biridir bu. Bugün Avrupa’da demokrasinin varlığını tartışmak durumundayız; çünkü şimdiki biçimiyle bile en geniş demokrasiye sahip olmakla övünen Avrupa, aslında ehvenişerden başka bir şeye sahip değil; kendi demokrasisi de kısıtlanan özgürlükler, artan ırkçılık, yükselen milliyetçilikle adamakıllı yaralanmış durumda.

Batı şunu tartışıyor mu: Küreselleşmenin olumlu, kültürel yanları büyük ölçüde atlanırken, ekonomik yanları baştacı ediliyor, siyasal olanı da kendi küreselliğiyle sınırlı. Bu yüzden küreselleşme üstüne atılmış olumlu ya da olumsuz sloganlar aşınmaya başladı. Demokrasinin tek umudu görünen küreselleşme karşıtı antikapitalist hareketlerin de asıl özü antikapitalist olmak, küreselleşme karşıtlığı bu arada belirsizleşiyor... Kaldı ki gezegenimiz küresel ısınmanın yakın tehdidi karşısındayken demokrasinin günümüzde alması gereken biçimler de değişmek zorunda kalabilir.

Siyaset Arayışı’ndan çıkardığım bazı sorular çevresinde yazılmış bir yazı bu. Geride Bauman’ın bir dizi önemli ve çözüm bekleyen sorunlar çevresinde yürüttüğü siyasal sorgulama başlıkları var. Siyaset Arayışı’nın, siyaset alanında yaratıcı çalışmalar için örnek çalışma olduğu da kuşkusuz.

Devamını görmek için bkz.

Mahmut Eşitmez, “Cehennemi yaşanılır kılmak”, Artı Gündem, 2001

Bauman, kitabının özellikle "Vizyon Arayışı" bölümünde, kavgacı bir üslubu kasten tercih ettiğini yazıyor. "Özerk bir toplumda ya da özerk olmayı amaçlayan bir toplumda doğan ve ortalıkta dolaşan vizyonlar kaçınılmaz olarak çok sayıda ve çeşit çeşittir; dolayısıyla, eğer ihtilaf yaratmak istenmiyorsa, bugüne alternatifler –hele hele bugünden daha iyi olduğu iddia edilen alternatifler– düşünmekten uzak durmak gerekir. (Hepimizin bildiği gibi, kötünün en iyi dostu sıradanlıktır, sıradanlıksa alışılmış olanı nihai hikmet yerine koyar.) Fakat bugünlerde vizyonların genellikle itibar kaybetmiş olması bu bölümü daha da ihtilaflı hale getiriyor." Yaşadığımız dönemde işlerin kötüye gittiğini, hayatın her geçen gün zorlaştığını, dünyanın her köşesinde açlığa, yoksulluğa mahkûm edilmiş milyonlarca insanın yaşamın dışına itildiğini tekrarlamak, rakamları önümüze sermek çok fazla sıradışı bir çaba olmasa gerek. Bauman'ın sözleri ile söylersek, "Benzer bir etki yaratması beklenen cehennem, artık öte dünyaya ait ve ebedi her şey gibi dünyaya indirilmiş, dünyevi hayatın sınırları içine gayet güzel yerleştirilmiş ve anında tüketilmeye hazır bir biçim içinde sunulmaya başlamıştır. Yoksullar korkmuş tüketicilerin Öteki'sidirler – bu kez gerçekten ve tam anlamıyla onların cehennemi olan bir Öteki."

Siyaset Arayışı bize cehennemden tek başımıza ya da sevdiklerimizi yanımıza alarak kaçmanın planını sunmaz. Öncelkle cehennem olarak görünen şartların değiştirilebileceğine ikna etmeye çalışır, sabırlı ve "özgürleştirici" bir dille. Hemen ardından da cehennemi yaşanabilir bir yer yapmaya yönelik kendi "vizyon"unu tartışmaya açar.

Devamını görmek için bkz.

Yaşar Çabuklu, “Yeni küresel güçler ve siyaset”, Virgül, Sayı 37, Ocak 2001

Geleneksel Marksist yaklaşım Batıda kapitalizmin feodalizm karşısında kazandığı zaferi kan, cemaat ve din bağlarını yıkan ilerici bir gelişme olarak görür. Toprağa ve derebeylerine bağımlılığı sona eren kırsal nüfus kentlere akın ederek özgür işgücünü oluşturmuş ve böylece kapitalizme son verecek işçi sınıfının yığınsal mücadelesi için gerekli koşullar sağlanmıştır. Sınır tanımayan sermaye yerel ve ulusal engelleri ortadan kaldırarak evrensel egemenliğini ilan etmiş, bireyselleşmeyi ve atomizasyonu son noktasına vardırarak para, insan, mal ve bilgi dolaşımını serbestleştirmiştir. Sermayenin uluslararasılaşması karşısında işçi sınıfı da kendini enternasyonalizm temelinde örgütlemeye yönelmiştir. Emperyalizmin başlangıcından günümüze dek bu tablo ana hatlarıyla değişmeden kalmıştır.

Bauman’ın kitabı yukarıda değinilen yaklaşımın yetersiz olduğunu, 1960’lardan itibaren gelişen post-modern kapitalizmin daha önceki modelden radikal bir kopuşu temsil ettiğini gösteren değerlendirmeleri içinde barındırıyor. Bu yeni döneme kadar kapitalizm hâlâ toprak ve ulus temelinde örgütleniyordu. Ortak dil ve tarih, ulusal bayramlar ve tatiller, millî devletin himayesi altındaki ulusa bağlı olarak tanımlanan yurttaşlık, ulusal sanayi ve emek gücü, ulusal ordular, bunların hepsi kapitalizmin ulusal mekâna bağımlılığının ifadeleriydi. İşgücünün dolaşımı serbestti, ama çalışan yığınlar yerleri değiştirilemeyen büyük fabrikalarda istihdam ediliyordu. Fabrika sahipleri, işçiler ve sendikalar fabrika mekânına ve yöresine hâlâ önemli ölçüde bağımlıydılar. Aynı şekilde ordu ve eğitim kurumları da yığınları disiplin altında sabit yerellikler içinde uzun süre tutmaktaydı. İktidar, sermaye ve bilgi kendi ülkesinde kök salmıştı. Sermaye ve devlet kendi uluslarının ekonomik ve politik patronlarıydılar, bir sömürü ve tahakküm ilişkisi çerçevesi içinde olsa bile kendi uluslarına karşı derebeyi-serf ilişkisini çağrıştıran bir angajman içindeydiler. Askerî, ekonomik ve kültürel yeterlilik anlayışı hâlâ revaçtaydı. Devlet sömürdüğü tebasının ekonomik ve askerî güvenliğini sağlamakla yükümlü görüyordu kendini, sosyal yardım harcamalarıyla, bedava tedavi, eğitim vb. hizmetlerle, insanî seçimleri göreli olarak önemseyen yasalarla halktan sağladığı rantın karşılığında az da olsa bir şeyler veriyordu. Devlet ekonomiyi yönettiği gibi ülkenin gündemini ve ulusal kodları da kendi kurumları aracılığıyla belirliyordu. İşçi sınıfı muhalefeti de tüm enternasyonalizm söylemine karşın ulusal olarak örgütlenmişti ve ulusal işçi partileri savaşlarda kendi ulusal devletlerini destekliyorlardı.

1960’lardan sonra gelişen post-modern kapitalizm yukarıda anlatılan modelin ciddi biçimde sarsılmasını beraberinde getirdi. Eskinin yurttaşların güvenliğini sağlayan kolektif kurumları birer birer çöküyor. Piyasa mantığını ve serbest ticareti ön sıraya yerleştiren neo-liberalizm rekabet, verimlilik ve kârlılığa karşı direnen kolektif yapıları ve toplumsal dayanışma ağlarını çözüyor. Yeni sistemin parolası deregülasyon, yani eski kapitalizmde yasalarca, kurumlarca belirlenmiş her türlü sabit konumun ortadan kaldırılması, insana, topluma ait her şeye piyasanın taleplerini karşılayacak bir esneklik ve dirençsizlik kazandırılması. Sermayenin ulus-aşırı, küresel planda kazandığı akışkanlık, hız ve esneklik onu yerelliklerden, ulusal çerçevelerden koparıyor, mekân dışı kılıyor. Dünya paranın, sermayenin, bilginin akış yerlerinden oluşan bir ağa dönüşüyor. Sermaye ulusal siyasetin ve devletin mekânından kaçarak engelsiz dolaşımın hiper mekânında varlık gösteriyor. Küresel, ulus-aşırı planda gerçekleşmeye başlayan sermayenin iktidarıyla ulusal siyaset arasındaki mesafe açılıyor. Sermayenin artık ulusal bir kapitalist sınıfta cisimleşmediği post-modern küresel kapitalizmde ulus-devletler eski güçlerini kaybediyorlar. Küreselleşme sürecinde devletlerin müdahaleci yetkileri azalıyor, hareket marjları daralıyor. Eski kapitalizmin temsilî yasama organları ve yasaları yeni küresel piyasanın talep ettiği aşırı esnekliğe cevap veremediği için iktidar seçimle gelmiş kurumların dışında işleyen alanda, sınaî ve malî baskı gruplarının yasasız, kuralsız bir biçimde taleplerini empoze ettiği bir alanda oluşuyor.

Post-modern toplumda sermayenin devletinden kurtulmak istemesinin yanı sıra devlet de ulusundan kurtulmak istiyor. Ulus geçmişte elde ettiği ve yasalara geçmiş kazanımlarıyla piyasa kurallarından başka kural tanımayan küresel kapitalizmin önünde bir engel oluşturuyor. Çalışabilir nüfusun beşte biriyle üretimin sürdürülmesinin mümkün olduğu bir dönemde devlet geçmişte ulusuna karşı girdiği angajmanlardan vazgeçmeye, yükümlülüklerinden sıyrılmaya çalışıyor. Sermayenin küreselleşmesi karşısında yerel, iktidarsız kalan ulusal devlet ve siyasetçiler sosyal harcamaları azaltma, işten çıkarmaları kolaylaştırma vb. önlemler alıp ulusa uyum ve esneklik öneriyorlar. Devlete ve siyasete güveni kalmayan ulus siyasî kayıtsızlığa yöneliyor. Eskinin sorumlu yurttaşı, güvenlik güçlerinin yerlerini tanıtım ve reklamcılığa terk ettiği yeni toplumda piyasa tüketicisine dönüşüyor. Modern kapitalizmde ortak davaların tartışıldığı bir alan olan kamuoyu post-modern toplumda bireysel mahremiyetlerin, meselelerin tek boyutlu, standart, medyatik bir dille dışa vurulduğu bir alan olarak ortaya çıkıyor.

Devletin artık kendini ulusunun güvenliğinden sorumlu hissetmediği post-modern dönemde tüketici birey güvenliğini kolektif eylemin risklerini üstlenerek sağlamak yerine ona özelleştirilmiş biçimlerde sunulan güvenlik ürünlerine yöneliyor. Ailenin, cemaatlerin, ulusun, devletin güçsüzleştiği yeni toplumda ekonomik deregülasyona (kuralsızlaştırma) “manevî deregülasyon” eşlik ediyor. Küreselleşme çağında kalıcı, güvenilir, bütünlüklü konumlara, ilişkilere, kişiliklere yer yok. Her an esneyebilen, her kalıba giren, geçici, uçucu kişilikler revaçta. Eskinin yaşam boyu kişiye eşlik eden sağlıklılık anlayışı yerini anın gerektirdiği esnekliklere destek verecek bir zindelik yaklaşımına bıraktı. Post-modern tüketici kendi güvenliğini hiçbir uzun vadeli angajmana girmemekte, hiçbir etik değeri benimsememekte, konumdan konuma, ilişkiden ilişkiye sınırlanmadan kaymakta buluyor. Öte yandan düzenli tüketiciler topluluğuna göre biçimlenmiş bu esnek yaşam modeli işsizler ve yoksullar için bir yıkım anlamına geliyor. Sermaye ve tüketiciden beklenen hareket ve esneklikken göçmenlere kapılar kapanıyor, varoş halkının gettolarından dışarı çıkmaması tercih ediliyor. Yoksulluğun artmasıyla birlikte suçun ve düzensizliğin kaynağı olarak görülen alttakiler için sayıları hızla artan hapishaneler inşa ediliyor.

Eski kapitalizmin kurumsal ve kolektif yapılarının çöktüğü yeni ortamdan muhalefet de nasibini alıyor. İşçi sınıfının üretim sürecindeki fiziksel, kitlesel varlığının önemini yitirmesine paralel olarak sendikaların gücü azalıyor, eski kolektif eylem biçimleri etkisizleşiyor. Küreselleşmenin coğrafyanın önemini ortadan kaldırdığı, yerelliğin değersizleştiği, ulusundan kaçan iktidarın boş bir mevki haline geldiği bir ortamda evi fiziksel ve coğrafî mekân olan siyaset güçten düşüyor, siyasî partiler, dernekler, kooperatifler zayıflıyor. Post-modern toplumda muhalif aydın çevrelerde halk sözcüğü artık kullanılmıyor, çünkü bu kavram modern toplumun siyaset retoriğinde yerel devlete karşı yerel, kendi içinde bir bütünlüğe ve dayanışmaya sahip kolektif bir gücü ifade ediyordu. Tüm bu gelişmeler küreselleşen ve ulusal siyasetin denetiminden çıkan sermaye karşısında küresel bir muhalefetin oluşturulmasını gerekli kılıyor. Ancak şu andaki durum umut verici gözükmüyor.

Küresel güvensizliğe saldırabilecek siyasi güçler hiçbir yerde, söz konusu güvensizliğin kaynağı olan bu ekonomik güçlerin (sermaye, finans, ticaret güçlerinin) ulaştığı kurumsallaşma düzeyine yaklaşamıyor. Uluslararası Para Fonu’nun, Dünya Bankası’nın ve dünya çapında yatırım ve tahsilat yapan bankacılık sisteminin oluşturduğu, giderek sıklaşan ağın becerikliliği, kararlılığı ve etkililiğiyle başa çıkabilecek hiçbir şey yok. (s. 206)

Yine de mekânsız ve akışkan küresel sermayeye karşı yersiz-yurtsuz bir muhalefetin oluşmaya başladığı görülüyor. Seattle emekleme halindeki bu muhalefetin kendini küresel planda ifade ettiği ilk yer olmuştur.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.