Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-300-7
13x19.5 cm, 120 s.
Liste fiyatı: 14,00 TL
İndirimli fiyatı: 11,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Sigmund Freud diğer kitapları
Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası, 1998
Uygarlığın Huzursuzluğu, 1999
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Haz İlkesinin Ötesinde - Ben ve İd
Özgün adı: Jenseits des Lustprinzips Das Ich und das Es
Çeviri: Ali Nahit Babaoğlu
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2001
5. Basım: Kasım 2016

Freud'un bir arada yayımladığımız bu iki makalesi, düşünsel gelişimde dönüm noktalarına işaret eden, birbirleriyle yakından bağlantılı ve tarihsel önemi olan makalelerdir. Haz İlkesinin Ötesinde, psikanalitik dürtü kuramında bir dönüşüme işaret eder ve insan saldırganlığını, cinsellik kadar önemli bir güdülenme olarak ilk kez psikanalizin konusu haline getirir. Bu tez, psikanalizdeki temel bir farklılaşmanın da eksenini oluşturacaktır: Melanie Klein, Otto Kernberg gibi bu teze katılanlarla Erich Fromm, Heinz Kohut gibi karşı çıkanlar arasında önemli tartışmalar ortaya çıkmıştır. "Ötekini Dinlemek" dizisinde de temel metinlerine yer verdiğimiz bu farklı görüşler, psikanaliz ve psikoterapi uygulamalarında ciddi yol ayrımlarına neden olmuştur. Ben ve İd ise, Yapısal Teori'nin temelinin atıldığı makaledir; Oidipus kompleksinin insan kişiliğini ve nevrotik gelişimini niçin ve nasıl etkilediğinin anlatıldığı en öenmli metinlerden biri olma özelliğini de taşır.

İÇİNDEKİLER
Haz İlkesinin Ötesi ve Oidipus Kompleksi, Saffet Murat Tura
Haz İlkesinin Ötesinde
Ben ve İd
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Saffet Murat Tura, "Haz İlkesinin Ötesi ve Oidipus Kompleksi", s. 7-17

Gerek Haz İlkesinin Ötesinde gerekse Ben ve İd Freud'un düşünsel gelişiminde dönüm noktalarına işaret eden, birbirleriyle yakından bağlantılı ve tarihsel önemi olan metinlerdir. Her iki metinde de psikanaliz kuramının nihai şeklini bulmasına yönelik girişimlerin ilk izlerini buluruz.

Haz İlkesinin Ötesinde bilhassa psikanalitik dürtü kuramında meydana gelen dönüşüme işaret eder ve cinsellik kadar, hatta kökenlerinin dayandığı ilke itibariyle daha gizemli ve derin türoluşsal alanlara uzanan bir insan güdülenmesini psikanalitik incelemenin konusu haline getirir: saldırganlık. Freud bu çalışmasına kadar insan dürtüsel yapılanmasını oluşturan temel güdülenmeleri iki ana grupta inceliyor ve normal veya nevrotik çatışmaların dinamiğinin kökeninde bu dürtüsel yapılanmaları görüyordu. Bu dürtü gruplarını "ben (veya kendini koruma) dürtüleri" ile "cinsel dürtüler" oluştururken, bunlar da sırasıyla bireyin yaşamda kalmasını ve türün devamlılığını sağlıyorlardı. Freud'un bu düşünceleri ana hatlarıyla modern biyolojik yaklaşımlara, evrim teorisinin ortaya çıkardığı yeni bilgi alanlarına, genetik kuramlara, etoloji ve sosyobiyolojinin temel ilkelerine uygundur. Nitekim Freud da ilk dürtü yaklaşımını tamamen terk etmemiş, yalnızca incelemeye aldığı yeni güdülenme; yani saldırganlık bakımından bu ilk yaklaşımını yeniden değerlendirmiştir. İkinci yaklaşımda kendini koruma dürtüleri cinsel dürtüler içinde yorumlanmış ve bir bütün olarak ölüm dürtüleri grubunun karşısına yaşam dürtüleri grubu olarak çıkarılmıştır.

Haz İlkesinin Ötesinde psikanaliz tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturmakla beraber ileri derecede spekülatif yapısı itibariyle günümüze kadar uzanan bir dizi tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Bu tartışmalar iki ana alanda incelenebilir. İlk olarak Fromm' dan Kohut'a uzanan bir yelpazede yer alan psikanalistler grubu insan saldırganlığının cinsellik gibi temel bir güdülenme olmadığı; daha çok gelişimin erken evrelerinde maruz kalınan örselenmelere bağlı tepkisel bir özellik arzettiği görüşündedir. Buna karşılık Melanie Klein'dan Kernberg'e uzanan daha ortodoks bir grup analist insan saldırganlığının neredeyse cinsellikten bile daha güçlü bir dürtü olduğunu savunur. Teorik görüşlerdeki bu farklılık, şüphesiz başka farklılıkların da katkısıyla psikanaliz ve psikoterapi uygulamalarında ciddi yol ayrımlarına neden olmuştur. "Ötekini Dinlemek" dizisinde yer verdiklerimiz de dahil pek çok psikanaliz metni bu ve benzeri tartışmaların üründür. Psikanaliz veya psikanalizden kaynaklanan psikoterapi uygulamalarında çeşitli savunmalarla üstü iyice örtülmüş ve kılık değiştirmiş şekillerde de olsa düş kırıkılığına bağlı veya kendine güvenin bir parçası olarak yaptırımcı öfkeden, haset, kıskançlık, rekabet, hınç, intikam duyguları, öç alma, nefret, kendine yönelik şiddet, intihar ve adam öldürme arzuları ve sado-mazoşizme kadar yayılan geniş bir çerçevede ortaya çıkan ve elden geldiğince bütün dinamikleriyle incelenen saldırganlık şu veya bu ölçüde, şu veya bu şekilde hemen hemen bütün insanların sergilediği kimi davranışların temel güdülenmesidir; hiç kimse saldırganlıktan muaf değildir. Analitik pratiğin her gün defalarca ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen tartışmanın sürmesinin nedeni insandaki saldırgan güdülenmelerin mesela cinsellikte olduğu gibi organizmanın temel ve kendiliğinden ortaya çıkan güçlü bir eğilimi mi olduğu yoksa saldırganlığın ortaya çıkmasında çevreye yanıtın mı belirleyici olduğu sorusunun kesin ve ikna edici bir yanıtının verilememiş olmasıdır. Çünkü aşağıda da değineceğimiz nedenlerle insan türünde hangi özelliklerin ne ölçüde genetik olarak önceden belirlendiklerine, hangi özelliklerin çevreyle etkileşim içinde ortaya çıktıklarına yanıt bulmakta çeşitli güçlüklerle karşılaşırız.

Kendi homo sapiens doğamız hakkında karar vermekte güçlük çektiğimize göre diğer memeli türlerin, diğer primatların ve bilhassa DNA yapısı itibariyle bize en yakın yaşayan tür olan şempanzelerin ve nesli tükenmiş homo sapiens dışı diğer insansı türlerin saldırganlığını incelemek fikir verici olabilir. Jeokronolojik olarak miyosen ve pliosen zamanlar arasında fosil kaybı meydana geldiğinden modern şempanze ve homo sapienslerin yaklaşık 5-7 milyon yıl önceki ortak atasına ait bir iz bulamamakla beraber paleoarkeolojik bulgular beyin hacmi australopitesine'lere göre gelişmiş insansı ilk tür olarak karşımıza çıkan homo habilis'in gelişmiş bir toplumsal yaşamı olduğunu, güçlü grup ve kadın-erkek dayanışması sergilediğini göstermektedir. Üstelik bu türün bir buçuk metre civarındaki boyu ve yaptığı aletlerin basitliği güçlü bir avcıdan ziyade marjinal bir leşyiyici olduğunu telkin etmektedir. Buna karşılık çok daha iri yapılı ve güçlü olan, üstelik gelişmiş aletler ve silahlar yapan homo erektus'tan kalan Pekin civarındaki kimi arkeolojik bulgular atalarımızın en azından bu soyunun yamyam olduğunu telkin etmektedir. Muhtemelen homo sapiens' le aynı atadan (arkaik homo sapiens'ten) gelen ve çok yakın bir geçmişe kadar dünyayı paylaştığımız; üstelik pek çok bakımdan bize en yakın tür olan homo neandertalis'in Irak'ta bıraktığı bulgularsa yüksek bir dayanışma, yardımseverlik örneği sergilediklerini göstermektedir. Yaklaşık onikibin yıl önce sona eren son buzul çağından ve izleyen tarım devriminden önceki homo sapienslere ilişkin bulgularda –muhtemelen nüfus kontrolü için bebek katlinden başka– özel ve altı çizilecek bir saldırganlık izi yoktur. Ancak avcı-toplayıcı üretim tarzından tarıma ve yerleşik düzene dayanan üretime geçilmesiyle birlikte tablo değişmiştir. İzleyen birkaç bin yıl içinde büyük bir ivme kazanan süreçte kabileleriyle, şehir devletleriyle giderek devletleri, imparatorlukları, savaşlarıyla bildiğimiz ve hâlâ içinde yaşadığımız "uygar" tarih başlamıştır. DNA yapısı itibariyle goril ve orangotanlardan çok bize yakın olan şempanzeler de (mesela orangotanlara oranla) saldırgan bir tür değildir. Memeli türlerinin ve hatta pek çok canlı türünün etolojik incelemesi de saldırganlığın geniş ölçüde çevre koşullarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Mesela bazı balık türlerinde gözlenen saldırgan davranışlar, hayvanın o anda içinde bulunduğu suyun derinliğiyle ters orantılı olarak artar. Değişik kültürlerde yapılan antropolojik çalışmalar da insan türü için çevre koşullarının önemli bir belirleyici faktör olduğunu telkin etmektedir. Kısaca özetlemeye çalıştığım bu ve benzeri bulgular saldırganlığın insanın doğasında güçlü bir eğilim olarak varolsa bile geniş ölçüde çevre koşullarıyla belirlendiğini göstermektedir kanısındayım.

Haz İlkesinin Ötesinde'nin tartışmalı tezlerinden biri de saldırganlığın, ölüm dürtüsünün başlangıçta bireyin kendisine yönelik olduğu, ancak sonradan ve Klein'ın iyice vurguladığı gibi savunmaya yönelik olarak dışarıya (başka insana) çevrildiği şeklinde özetlenebilir. Kısa bir anlatımla mazoşizm birincildir; ancak sonradan dışa çevrilerek sadizm halini alır. Freud, insanda tespit ettiği bu güçlü ölümsever özelliği haz ilkesinden daha köklü ve gizemli, güçlü bir eğilime bağlar; canlılığın temelinde cansız maddeye dönmek için güçlü bir yönelim vardır. Freud'a göre canlılığa ilişkin bilgilerin çok daha ulaşılabilir olduğu günümüzde bu spekülasyonların ilginç bir haklılık payı olduğunu kabul edebiliriz; gerçekten de canlı bir organizmayı oluşturan moleküllerin fiziksel eğilimi termodinamiğin ikinci yasası gereği entropinin artması, dolayısıyla canlılığı oluşturan mükemmel örgütlenmenin (düzenliliğin) bozulması yönündedir. Canlılık ise genetik program gereği entropinin (dolayısıyla düzensizliğin) artmasına karşı direnen fiziksel bir sistemdir. Demek ki biraz zorlamayla da olsa Freud'un seksen yıl kadar önce canlılıkla ilgili olarak ileri sürdüğü gizemli spekülasyonların ilginç sezgileri dile getirdiğini düşünebiliriz. Bununla beraber yaklaşık üç buçuk milyar yıl önceki kambriyen dönem öncesi zamanlara kadar uzanan canlılığın temelindeki ikircikli fiziksel "çatışma"dan insandaki ölüm ve yaşam dürtülerini nasıl türetebileceğimizi, aradaki evrimsel halkaları nasıl birbirine ekleyebileceğimizi düşünmekte güçlük çekiyoruz.

Eğer Freud'cu spekülasyonu sürdürmeye karar verirsek birinci planda biyolojik evrimde prokaryotik hücre yapısından ökaryotik hücreye geçişle birlikte giderek ivme kazanan evrimsel bir süreci göz önüne almak gerekir. Bu süreçte, bir başka canlı hücrenin içerdiği ve güneşten gelen fotonlarla çarpışarak enerji değeri yükselmiş elektronlarını ele geçirme mücadelesi ön plana çıkmaya başlar. Bu mücadeleyi "yeme" metaforuyla düşünürsek, psikanalizin öne sürdüğü gibi temel saldırganlığın en azından metaforik anlamda oral kökenli olduğunu öne sürebiliriz; bu saldırganlık canlı örgütlenmeyi, içerdiği yüksek enerjili elektronları elde etmek için cansız bileşenlerine parçalama (öldürme) hedefine yöneliktir. Bu evrimsel adımı, açıklamaya çalıştığımız insan dürtüsel yapılanmasına önemli bir kanıt olarak kabul ettiğimiz takdirde, kambriyen dönemlerde iyice belirginleşen sözkonusu bu biyokimyadan bir adım önceye giderek ilkel fotosentez ve hatta kloroplast çevrimlerinin içerdiği biyokimyanın "kendi beslek" tabiatını göz önüne alabiliriz. Bu ilksel biyolojik durumları da saldırganlığın, Freud'un önerdiği şekliyle organizmanın kendine yönelik bir eğilimi gibi okuyabiliriz. Yüksek enerji tasaruffu sağlayan "sitrik asit çevriminden" daha ilkel olan bu tipte ilksel biyokimya örneklerine modern organizmalarda ve bu arada insanda da rastlanır (mesela pirüvat çevrimi yolu). Fakat eğer evrimsel biyokimyaya dayanan bu saptamalarımızla doğru bir yola girmişsek, ölüm dürtülerini Freud'un tersine ayrı bir bütünlük olarak değil, yaşam dürtüleri çerçevesinde ele almamız gerekir; çünkü ölüm dürtülerinin başlıca dayanağı olan saldırganlık bir kendini koruma dürtüsü olan "yeme"nin türevidir. İlk bakışta sağduyuya da uygun olan bu yaklaşım çerçevesinde Freud'un ilk dürtü kuramı saldırganlığı da içine alacak şekilde genişletilerek korunmuş olur. Kendini koruma dürtülerinin de çevre koşullarıyla yakın bağlarının olması yukarda başka bir kanaldan ulaştığımız neticelerle uyum gösterir; insan kendi olarak saldırgan bir canlı değildir. Demek ki homo sapiens evriminde avcı-toplayıcı üretim tarzından tarıma geçme ve toprağı koruma zorunluluğuyla birlikte saldırganlığın artmasının da gösterdiği gibi insanlar arasındaki saldırganlığın kökeninde nimetlerin bölüşümü savaşı yatar ve bu nimetlerin büyük bir bölümü de hâlâ kambriyen dönem öncesi zamanlardaki tekhücreliler için olduğu gibi yüksek enerji değerli elektronlardan ve DNA molekülünün içerdiği programın sürekliliğini korumadan ibarettir. Bu son durumda psikanalitik teori bağlamında oral saldırganlığa genital saldırganlığı da ilave ederiz. Sonuç itibariyle bu zaviyeden değerlendirildiğinde gezegenimiz üzerinde "büyük ve muazzam" insan kültürlerine ulaşan canlılık örgütlenmesinin üç buçuk milyar yılda katettiği mesafe sadece bir arpa boyu kadar bir ilerleme gibi görünür. Bu bağlamda insan saldırganlığını özerk bir dürtü olarak değil, kaçınılmaz oral ve genital rekabetin bir parçası olarak; dolayısıyla dürtüsel değil tepkisel mahiyette değerlendirme eğiliminde olduğumu ayrıca belirtmeme gerek yoktur.

Başlıbaşına saldırganlığı psikanalizin inceleme alanına alması itibariyle bir dönüm noktası olan Haz İlkesinin Ötesinde bir başka açıdan da hâlâ güncelliğini korumaktadır; yineleme zorlantısı. Gerçekten de günlük uygulamamız nevrotik ıstırabın en önemli bileşenlerinden birinin bu zorlantı olduğunu göstermektedir. İnsan bilerek veya tamamen bilinçdışı mekanizmalarla yaşamı boyunca niçin simgesel anlamda aynı örselenmeyi tekrar tekrar yaşamaya yönelir? Freud hem bu soruyu formüle ederken hem de bu soruya verdiği yanıtla izlememiz ve geliştirmemiz gereken yol konusunda bir kez daha öncülük etmiştir; analitik psikoterapi deneyimi gösteriyor ki yineleme zorlantısı hem nevrotik ıstırabın temelinde yer alır ve muhtemelen aktarımı güdüleyen faktörlerden biri, belki de en önemlisidir hem de saldırganlıkla yakından bağlantılıdır. Bu bağlamda analisitin veya analitik yönelimli terapistin, öznenin kendini tekrar aynı kökensel örselenmenin ve hüsranın simgesel ve dolayısıyla duygusal eşdeğerine doğru bilinçdışı yollarla nasıl yönelttiğini, farkında olmadan tüm dekor, kostüm ve senaryosuyla hemen hemen aynı oyunu nasıl sahneye koyduğunu; bu yeniden sahnelemede saldırganlığın rolünü incelemesi analitik vazifenin önemli, belki de en önemli bileşenidir.

Haz İlkesinin Ötesinde ile yakın bağları olan Ben ve İd Freud'un en çok bilinen kuramı olan Yapısal Teori'nin temelinin atıldığı metindir. Yapısal teori insan ruhsal işlevini esas olarak bilinç ve bilinçdışı kavramlarıyla düşünen ve fenomenolojik açıdan çok daha "deneyime yakın" bir yaklaşım olan eski topografik kuramı bir kenara atmamış, genişletmiştir. Bununla beraber yapısal teori getirdiği birçok yeniliğe rağmen bazı sakıncalar da taşır. Bunlardan ilki yapısal teorinin jargonunun psikanalizin bilgi alışverişinde bulunabileceği komşu bazı biyolojik disiplinlerin dilinden kopuk olmasıdır. İlk metapsikolojik yaklaşımların dürtü, içgüdü, bilinç, bilinçdışı, duygu, fikirsel temsilci vs. gibi kavramlarıyla konuşulduğunda biyoloji kökenli disiplinler ne dendiğini, neden söz edildiğini anlamaya daha yatkındır; bu kavramlarla ifade edilen süreçlerin homo sapiens beyninin ne gibi işlevlerine denk düştüğü konusunda belli bir seviyede de olsa tartışma imkânı vardır. Halbuki yapısal teori ile birlikte özerk bir zihinsel aygıt modeli ortaya çıkmaya başlamıştır. Buna karşılık Kris, Rapaport, Erikson, Anna Freud ve özellikle Hartmann gibi bazı psikanalistler "organizma", "uyum" vs. gibi biyolojik göndermeleri olan kimi kavramları korumakla beraber yapısal teorinin en azından bazı bakımlardan akademik psikolojinin diliyle uyumlu hale getirilebileceğini düşünmüş ve bu yönde çaba harcamışlardır. Sonuç itibariyle "Ben Psikolojisi" bir dönem psikanalize egemen olan ekol haline gelmişti.

Ben ve İd, psikanaliz tarihinde yapısal teori gibi bir dönüm noktasına işaret etmenin ötesinde de önem taşır: Oidipus kompleksi. Oidipus kompleksi ile ilgili tezler Freud'un tüm eserine yayılmış ve daima merkezi bir önem taşımış olmakla beraber hiçbir zaman başlıbaşına ele alınmamıştır. Ben ve İd psikanaliz için büyük önem taşıyan bu kompleksin insan kişiliğini ve nevrotik gelişimini niçin ve nasıl etkilediğini anlatan önemli metinlerden biridir. Bugünkü bilgilerimiz bakımından söz konusu kompleksi nasıl ele alabiliriz?

Oidipus kompleksi kavramı psikanalizin incelediği hemen hemen tüm insan dürtülerinin ve evrensel temalarının; cinsellik, saldırganlık, kıskançlık, rekabet, intikam, öç alınma korkuları, sevgi, ahlak, ensest yasağı vb. evrensel gibi görünen çatışmalı insan gerçekliğinin erken anne-baba-çocuk üçgeninde nasıl örgütlendiğini anlatır. Oidipus kompleksinin evrenselliği tezi antropolog Malinowski'den beri tartışılmış bir konudur. Bu tipte tartışmaları güdüleyen en önemli neden insan kültürleri ve tarihine özerk ve doğabilime bağlanamayacak bir alan açma çabası gibi durmaktadır. Son iki yüzyıllık fikir tarihi, Herder'den Foucault'ya kadar çok farklı düşünürleri ortak bir paydada bir araya getiren ama tipik örneğini tarihselcilik akımında bulan ve insan kültürlerini yerellik ve dönemsellikle sınırlayarak benzemezlikleri bakımından vurgulayan yaklaşımlarla, kötü örneklerini pozitivist akımların verdiği evrensel yönleri ön plana çıkaran yaklaşımların tartışmasına sahne oldu. Bununla beraber giderek tablonun değiştiğini, kolaylıkla pozitivizme indirgenemeyecek evrenselci yaklaşımların ortaya çıktığını görmekteyiz. Freud'un kurmaya çalıştığı şekliyle psikanaliz kuramı bu yeni evrenselci yaklaşımların ilk örneklerinden biridir.

Son iki yüzyılın entelektüel arkaplanını oluşturan tartışmanın yerelleştirip dönemselleştirmeye yatkın kanadı, yakın bir geçmişe kadar doğabilimsel olanın evrensel ve sürekli tekrarlayan bir yapısı olmasının, buna karşılık kültürel olanın tarihte ve coğrafyada büyük bir çeşitlilik göstermesinin önemli bir kanıt oluşturduğuna inanıyordu. Öyle ki, tarihi-kültürel bir olay tarihte yalnız bir kez olur; biriciktir, tekrarlamaz. Oysa doğa olayları sürekli tekrarlar. Bu açıdan doğa ve kültür bir karşıtlık içinde görünür. Ancak bu karşıtlık tezi günümüzde etkisini yitirmektedir; doğa olayları da biriciktir. Beş milyar yıldan daha önceki zamanlarda dünya ve güneş yoktu ve anlaşıldığı kadarıyla beş milyar yıl sonra olmayacak. Güneşin her gün tekrarlayan bir şekilde doğduğunu sanmamız onun bir "beyaz cüce"ye dönüşmeye yönelik fiziksel sürecindeki günlük farkların hissedilemeyecek kadar az olmasından kaynaklanıyor. Evrenin (uzay ve zamanın) oluştuğu onbeş milyar yıl önceki büyük patlamayı izleyen inanılmaz kısalıktaki zaman dilimleri içinde ne evrenin temel yapı taşları (leptonlar, bozonlar, kuarklar) ne de dört temel kuvvet (çekim, elektromanyetik, güçlü ve zayıf çekirdek kuvvetleri) bugünkü gibi bir dağılım gösteriyordu. Aynı deney koşullarında daima aynı sonucun alındığı da doğru değildir; böyle bir tekrarlama belli bir zihinsel soyutlama açısından geçerlidir ve kuantum mekaniği düzeyinde de bütün geçerliliğini yitirir. Gerek dünyanın jeolojik dönemleri gerekse gezegenimiz üzerindeki canlılık olayları önemli evrimler göstermiştir. İstanbul'un fethi tarihte bir kez olmuş ve benzersiz bir olaydır ama fiziksel olarak da bir kez olmuş ve benzersiz bir olaydır. Kısaca gezegenimiz üzerinde yer alan insan kültürlerini canlılığın evriminin ortaya koyduğu ilginç bir doğa olayı olarak ele almamak için hiçbir neden yoktur.

Son iki yüzyılın entelektüel tartışma arkaplanını, Freud'u izleyen bazı bilimadamı ve filozoflar değiştirme yoluna girmiştir. Fransız antropolog Lévi-Strauss evrensellik-tarihsellik çerçevesinde düğümlenen doğa-kültür karşıtlığı tezine bir başka ve görünüşte yukarıdaki yaklaşımın tam tersi bir açıdan ilginç bir yanıt getirmeyi denemişti; bütün kültürel çokbiçimliliğine rağmen söylencelerin temel yapıları ve toplumsal örgütlenmelerin temelini oluşturan akrabalık yapılarının kültürel çokbiçimliliğinin altındaki ensest yasağı evrenseldir. Keza Amerikalı dilbilimci Chomsky de tarih ve coğrafyada büyük çeşitlilik gösteren insan dillerinin evrensel bir derin grameri olduğunu savunmuştu. Bu görüş hâlâ geçerliliğini korumanın ve yeni kanıtlar bulmanın ötesinde günümüz dilbilimcileri onüçbin yıl önce dünyada sadece beş temel dil bulunduğuna, hatta daha eski dönemlerde yalnızca bir tek dil olduğuna dair bulgular elde ettiler ve aralarında bazıları bu dilin yaklaşık yüzelli kelimesine ulaşabildiklerine inanıyor. Bir yandan doğal olanın giderek daha çok tarihsel olana benzemeye başladığı diğer yandan kültürel olanın da evrenselleşmeye başladığı günümüzde doğa-kültür karşıtlığı tezi geçerliliğini yitirirken Oidipus kompleksinin evrenselliği tezi konusunda ne söylenebilir? Oidipus kompleksinin antropolojik önemi nedir? Oidipus tarih ve kültürler içinde çeşitli biçimler ve görünümler alabilen derin bir evrensel yapı olarak mı düşünülmelidir? Bu soruya evet yanıtını vermek gerektiği kanısındayım; Freud belli bir tarihsel-kültürel döneme özgü bir Oidipal yapılanmayı evrenselleştirmek istediğinde yanılmış olabilir. Ama anafikrinin doğru olduğuna inanmamız için pek çok neden vardır; gerçekten de Oidipus kompleksi çeşitli şekillerde tezahür eden antropolojik bir derin yapı gibi durmaktadır. Neden? Bu soruya verilecek yanıt ciltler dolusu bir tartışmayı gerektirir; burada yalnızca bazı satır başlarını vermekle yetinmek zorundayım.

Öncelikle Oidipus kompleksinin niçin bir yapı olduğunu görelim. Paris Göstergebilim Okulunun öncüsü A. Julien Greimas temel anlambilimsel bir yapıdan söz edebilmek için siyah-beyaz gibi, aralarında karşıtlık bağıntısı bulunan ikili anlambirimsel öğelerden hareket etmemiz gerektiğini söyler. Bu öğelerden her biri aynı zamanda kendisinin başka bir bağlamda karşıtı olan yeni bir öğeyle bağlantılı olmalıdır. Bu yeni öğe de hem başka bir anlam bağlamında bir başka öğeyle karşıtlık ilişkisinde olmalı hem de diğer ikili karşıtlığın kendisine karşıt olmayan öğesiyle birbirini varsayan bir bağ içinde olmalıdır. İlk bakışta karışık gibi duran bu en basit anlam yapısını Oidipus kompleksi bakımından ele almak kavramamızı kolaylaştıracaktır. Oidipus kompleksi iki karşıtlık sistemi üzerine oturmuştur; nesil farkı ve cinsiyet farkı. Böylece kendi aralarında ikili karşıtlar oluşturan dört öğe ortaya çıkar; kadın-erkek ve erişkin-çocuk. Bu dört öğenin Oidipal yapılanmayla ortaya çıkardığı kümelenmenin öğeleri şunlardır; erişkin kadın, erişkin erkek, çocuk kadın, çocuk erkek. Bu kümelenmede her bir öğe bir anlam bağlamında diğeriyle karşıtlık içindeyken diğer anlam bağlamında diğer öğeyle karşıtlık içindedir; çocuk kadın cinsiyet bağlamında çocuk erkekle karşıtlık içindedir ama çocuk erkekle erişkin erkek arasında nesil bağlamında karşıtlık vardır. Erişkin erkekse çağrışımsal olarak erişkin kadını varsayar ve onunla cinsiyet bağlamında karşıtlık içindedir. Ve halka çeşitli kümelenmelerde birbirine bağlanarak döner gider. Böylece Oidipus kompleksi en yalın anlambilimsel yapılardan birini oluşturur ve nesillerle cinsiyetler arasındaki karmaşık ilişkileri ensest tabusu çevresinde anlam bakımından düzenler.

Oidipus kompleksinin evrenselliğinde en çok tartışılan konu babanın işlevidir. Her ne kadar anne-çocuk ilişkisi büyük kültürel farklılıklar gösteriyorsa da, bu ilişki geniş ölçüde fizyolojiktir (eski tabirle doğaldır). Oysa babanın işlevi tamamen "kültürel" gibi durmaktadır; babayı çocuğa bağlayan görünür bir fizyolojik ilişki (hamilelik ve çocuğun doğmasında erkeğin hormonlarında ve organizmanın yapısında bir değişiklik oluşmadığına göre) yoktur. Bu durumda erişkin erkeğin çocuk ve erişkin kadın üzerinde hak ve yükümlülük iddia ederek kendini "baba" konumuna oturtması tamamen kültürel, belki de doğal olandan kültürel olana geçişi sağlayan bir müdahaledir. Nitekim Malinowski'nin Trobrian adası yerlilerinden yola çıkarak Oidipus kompleksinin evrenselliği tezine karşı çıkarken dayandığı kanıt, bu toplumda "baba"nın çağdaş Batı toplumlarında gözlenen hak ve yükümlülüklere sahip olmamasıydı. Oysa Malinowski'nin gözden kaçırdığı nokta, ciddi bir ensest tabusu olan bu toplumda benzeri hak ve yükümlülüklere bir başka erişkin erkeğin, "dayı"nın sahip çıkmasıdır. Doğumla beraber erkek bedeninde belli bir değişikliğin olmaması erkekte beyin yapılanması itibariyle içgüdüsel bir çocuk ilgisizliği olduğu anlamına gelir mi? Mevsimlik monogam birçok kuş türünün erkeklerinde böyle bir babalık içgüdüsü olduğunu biliyoruz. Bu noktada kendi türümüzün biyolojik özelliklerini ve beyin örgütlenmesini daha iyi tanımamız gerekmektedir.

Üç buçuk milyar yıllık canlılık tarihinin yaklaşık son yüz-yüzelli bin yıl gibi kısa bir zaman diliminde varolan homo sapiensler, arkaik homo sapiens türünün Güney Afrika'daki marjinal bir mutantı olarak zenci ve muhtemelen dişi bir tek hayvandan türemiştir. Geniş ölçüde arkeolojik bulgulara dayanarak ama daha kesin bir dille konuşabilmemizin nedeni bugün tüm dünyaya yayılan homo sapienslerden alınan doku örneklerinin birbiriyle tamamen özdeş mitokondrial DNA ihtiva etmesidir. Mitokondrial DNA sadece dişiden gelir ve milyon yılda yüzde iki-dört oranında mutasyona uğrar. Bu durumda insan soyu iki yüz bin yıldan daha eski olmayan bir zamanda bir tek ortak ve muhtemelen dişi atadan gelmiş olmalıdır. Homo sapiens (insan), arkaik homo sapiens adı verilen başka bir insansı türden gelir. Burada ayrıntısına giremeyeceğimiz birçok arkeolojik bulgu ve beyinlerinin kafataslarında bıraktığı izlerden arkaik homo sapienslerin de el işareti ve bedensel jestlere daha çok yer veren, muhtemelen kelime hazinesi ağırlıklı olarak emir kipi fiilere dayanan, isimlere daha az oranda yer veren bir dille anlaştığını biliyoruz. Yani ilk insan vahşi doğanın bağrına düşüp de kültürü kurmamıştır; insan kültürün içine doğmuştur. Kültür insanın doğal yaşam tarzıdır; doğal ortamıdır.

Türlerin evriminde ortaya çıkan her bir yeni özellik diğeriyle girift ilişkiler içinde birbirini etkiler. Bu nedenle insansı türlerin altı-yedi milyon yıl öncesine kadar geri giden iki ayak üzerinde durmasının, bunun sonucunda vücut yapısında oluşan değişikliklere bağlı olarak doğum yollarının değişmesinin, kafa ve beyin hacminin gelişmesinin, buna karşılık bir batında doğan çocuk sayısının azalmasının, alet yapma, konuşma ve toplumsallaşma gibi becerilerin karşılıklı olarak birbirini nasıl koşullandırarak bir "evrimsel baskı" oluşturduğunu anlatmak burada üstlenemeyeceğim kadar kapsamlı bir çaba gerektirir. Sonuç itibariyle, homo sapiens türünde hamilelik süresi uzamış olmasına rağmen her doğum bir erken doğumdur. Çünkü homo sapiens beyni doğumdan sonra diğer hiçbir türde görülmeyen oranda büyümeye devam eder. Bu durum, insanın doğal ortamı olan kültürün beyinin işlevleri üzerinde önemli bir etkisi olmasının, dolayısıyla insanda hangi özelliğin kalıtsal olarak belirlendiği, hangi özelliğinse kazanılmış olduğuna karar vermeyi güçleştirmesinin ötesinde, başka hiçbir türle karşılaştırılamayacak kadar uzamış bir çocukluk, yani bağımlılık dönemi anlamına gelir. Öte yandan çalışması en çok enerji gerektiren organ olan beyni büyümüş, buna karşılık çeşitli evrimsel nedenlerle midesi küçülmüş olan türün yüksek enerji değeri olan besinlerle beslenmesi gerekir. Bu durum dişi homo sapiens'in gerek uzun hamilelik gerek uzun annelik döneminde ciddi yardım almasını gerektirir. Bu evrimsel gereksinim yüksek bir toplumsal dayanışmayla çözülebilirdi. Nitekim homo sapiens bakımından öne çıkan özellik, sese dayanan konuşmayla birlikte toplumsal dayanışmadır. Öte yandan dişi homo sapiens'in diğer primatlardan farklı olarak östrus çevriminden menstrus çevrimine geçmiş olması ve yılın her dönemi cinsel olarak aktif olması erkeğin ilgisini başka hiçbir türde gözlenmeyen oranda dişiye çevirmesine yol açmıştır. Bütün bunlar evrimsel açıdan erkek homo sapiens'in güçlü babalık içgüdüleri geliştirmiş olmasını gerektirir. Nitekim sosyobiyolojik gen stratejisi modelleri bakımından dişi ve erkek hamo sapienslerin monogam olmasını gerektirecek bir neden olmamakla birlikte insan yavrusunun yukarda ifade ettiklerimden daha fazla nedenle türün devamlılığını sağlayacak nadir ve değerli bir genetik taşıyıcı haline gelmiş olmasından dolayı, erkeğin de çok fazla spermatozoit üretmesine rağmen ortaya çıkan yavrularını sahiplenme eğilimi güçlü olmalıdır. Burada kısaca ve birkaç ana nokta çerçevesinde ifade etmeye çalıştığım nedenlerle erkek homo sapiens'in çocuklar ve dişi üzerinde diğer hiçbir primat türünde gözlenmeyen oranda artmış bir ilgisi vardır. Bu ise Oidipal yapılanmanın evrenselliği tezinde en çok tartışılan noktayı; erişkin erkeğin babalık işlevini pek de kolayca reddemeyeceğimizi gösterir.

Sonuç itibariyle Freud sadece psikanalizin değil muhtemelen gelecekte kurulacak yeni bir disiplin gibi duran psikobiyoloji'nin de öncüsüdür.

Kaynaklar

Byrn, R. (1995), The Thinking Ape, Oxford University Press.

Corballis, M. (1991), The Lopsided Ape, Oxford University Press.

Wills, C. (1993), The Runaway Brain, HarperCollins.

Devamını görmek için bkz.

Bölüm 1, s. 21-24

Psikanalitik kuramda ruhsal süreçlerin otomatik olarak haz ilkesiyle yönlendirildiğini hiç düşünmeksizin kabul ediyoruz, yani bu süreçleri uyaranın her seferinde hoşnutsuzluk veren bir gerilim olduğuna, sürecin bu gerilimin azalacağı, yani hoşnutsuzluktan kaçınarak hazzın üretileceği bir yöne doğru gideceğine inanıyoruz. Çalışmamıza konu olan ruhsal süreçleri bu açıdan incelediğimizde çalışmamıza "ekonomik" bir bakış açısı katmış oluyoruz. "Topografik" ve "dinamik" yönelişler yanında bir de bu "ekonomik" unsuru değerlendirmeye çalışan bir tanımlamanın şu anda düşünebileceğimiz en bütünsel tanım olacağını ve metapsikolojik sıfatıyla öne çıkmaya hak kazanacağını belirtmek istiyoruz.

Bu arada, bir haz ilkesi varsayımıyla belli ve tarihsel açıdan yerleşik bir felsefi sisteme ne denli yaklaşmış ya da katılmış olduğumuz bizi hiç ilgilendirmemektedir. Biz böyle spekülatif varsayımlara, alanımızdaki gündelik gözlemlerimizin gerçeklerini tanımlamaya ve anlatmaya çalışırken ulaşıyoruz. Psikanalitik çalışmanın yönlendiği erekler arasında öncül ya da özgün olmak yoktur ve bu ilkenin ileri sürülmesine yol açmış olan izlenimler o denli göze batıcıdır ki görmezden gelinmeleri pek mümkün olamaz. Buna karşılık bize, bu kadar belirleyici bulduğumuz bu haz ve hoşnutsuzluk duygularının anlamını söyleyecek, felsefi ya da psikolojik herhangi bir kurama şükranlarımızı sunmaya da hazırız. Ne yazık ki bu konuda işe yarar bir şey sunulamıyor bize. Burası, ruhsal yaşamın en karanlık ve girilemez alanıdır ve bence bu alana dokunmaktan kaçınamıyorsak ona ilişkin en gevşek varsayım en iyisi olacaktır. Biz haz ve hoşnutsuzluğu, ruhsal yaşamda bulunan –ancak herhangi bir biçimde "bağlı" olmayan– uyarılmanın niceliğiyle ilintilendirmeye karar verdik; öyle ki, hoşnutsuzluk bu nicelikte bir artışa, haz ise bir azalışa denk düşer. Ancak, duygulanımların gücüyle bunlara tekabül eden uyarılma niceliğindeki değişimler arasında basit bir orantı düşünmüyoruz. Hele psikofizyolojinin bütün verilerinden sonra doğrudan bir orantıyı hiç düşünmüyoruz. Duygulanım için en önemli etken, büyük bir ihtimalle, belli bir zaman içindeki uyarılmada görülen azalma ve artmalar olmaktadır. Burada muhtemelen deneye söz düşecektir ve biz analistler için çok belirli gözlemlerin kılavuzluğu olmadığı sürece, bu soruna daha fazla girmek salık verilmez.

Ama G. T. Fechner gibi derinlere inebilen bir araştırmacı, haz ve hoşnutsuzluk konusunda psikanalitik çalışmanın bizi kabul etmeye zorladığı görüşle büyük ölçüde uzlaşan bir görüş ileri sürerse buna karşı ilgisiz kalamayız. Fechner'in Organizmaların Yaratılış ve Gelişim Tarihine İlişkin Bazı Düşünceler adlı 1873 tarihli kısa çalışmasında (Bl. XI, Ek, s. 94) bulunan önerme şöyledir: "Bilinçli dürtüler her zaman haz ya da hoşnutsuzluk ile ilintili olduğuna göre, haz ve hoşnutsuzluğun da istikrar ve istikrarsızlık koşullarıyla psikofizik bir ilintileri olduğu düşünülebilir. Buradan da benim başka bir çalışmamda ayrıntılı olarak geliştireceğim şu hipoteze varabiliriz: bilinç eşiğini aşan her psikofizik hareket, belli bir sınırın ötesinde, tam istikrara yaklaştığı ölçüde hazla, belli bir sınırın ötesinde tam istikrardan uzaklaştığı ölçüde hoşnutsuzlukla karşılanır; iki sınır arasında bulunan, haz ve hoşnutsuzluğun niteliksel eşiği olarak adlandırılabilecek yerde ise belli bir duyumsal kayıtsızlık bulunur."

Haz ilkesinin ruhsal yaşamdaki egemenliğine inanmamıza yol açan gerçekler, ruhsal aygıtın, içinde bulunan uyarılma miktarını olabildiğince az, hiç değilse sabit tutmak için bir çabası olduğu varsayımında da ifadesini bulmaktadır. Aynı ifadenin bir başka anlatım biçimidir bu: eğer ruhsal aygıtın çabası uyarılma miktarını düşük tutma yönündeyse bunu yükseltmeye uygun olan her şey işleve karşıt, yani hoşnutsuzluk uyarısı olarak algılanır. Haz ilkesi sabitlik ilkesinden çıkmaktadır; nitekim sabitlik ilkesi bizim haz ilkesini kabul etmemize yol açan gerçeklerden yola çıkarak tanımlanmıştı. Daha ayrıntılı bir tartışmayla, ruhsal aygıtın bu varsaydığımız eğiliminin, Fechner' in haz ve hoşnutsuzluk duyumlarıyla ilintilediği istikrar eğilimi ilkesi altında yer alan özgül bir örnek olduğunu görebiliriz.

Ama o zaman haz ilkesinin ruhsal süreçler üzerindeki egemenliğinden söz etmenin aslında doğru olmayacağını da söylemeliyiz. Eğer böyle olsaydı ruhsal süreçlerimizin büyük çoğunluğuna hazzın refakat etmesi ya da çoğunun haz sağlaması gerekirdi; oysa en genel deneyimler böyle bir sonuca şiddetle karşı çıkar. O halde ancak şöyle olabilir: Ruhta haz ilkesine yönelik güçlü bir eğilim bulunmaktadır ama bu daha başka güçler ya da ilişkilerle çatışmaktadır ve sonuç her zaman haz ilkesine uygun olmayabilmektedir. Fechner'in benzeri durumlar için notuyla karşılaştıralım (a.g.e., s. 90): "Ama hedefe yöneliş her zaman hedefe ulaşmak demek değildir, çünkü genellikle hedefe ancak yaklaşık olarak ulaşılabilir."

Şimdi haz ilkesinin başarısını hangi koşulların boşa çıkardığı sorusuna geri dönersek yeniden tanıdık ve güvenli bir zemine ulaşırız ve analitik deneyimlerimizi soruyu yanıtlamak için bolca kullanabiliriz. Haz ilkesinin bu şekilde ketlenişinin ilk örneği, düzenli sıklıkta tekrarlanan tanıdık bir durum. Biliyoruz ki haz ilkesi ruhsal aygıtın birincil çalışma yöntemine uygundur; fakat kendini koruma bakış açısından organizmanın dış dünyanın güçlüklerine karşı koyabilmesine en başından itibaren uygunsuz, hatta çok da tehlikelidir. Benin kendini koruma dürtülerinin etkisi altında haz ilkesi, haz kazanma amacını elden bırakmadan doyumun ertelenmesi, kimi doyum olanaklarından vazgeçilmesi ve bir süre hoşnutsuzluğa katlanmak gibi uzun ve dolambaçlı yollardan hazzı sağlayan ve gücünü gösteren gerçeklik ilkesi ile yer değiştirir. Haz ilkesi zor "eğitilebilir" olan cinsel dürtülerin işleyiş yöntemi olarak kalmayı uzun süre sürdürür ve gerek cinsel dürtülerden gerekse benin içinden başlayarak, bütün organizmanın zararına yol açarak gerçeklik ilkesini alt etmeyi sıklıkla başarır.

Bu durumda gerçeklik ilkesinin haz ilkesinin yerini almasının hoşnutsuzluk duygularının ancak bir bölümünün, üstelik en yoğun olmayan bir bölümünün nedeni olduğu kuşkusuzdur. Yaklaşık olarak aynı sıklıkta karşılaşılan bir başka hoşnutsuzluk kaynağı, benin daha yüksek örgütlenmelere doğru gelişimini sürdürdüğü sırada ruhsal aygıtta oluşan çatışmalar ve yarılmalarda ortaya çıkar. Aygıtı dolduran enerjinin neredeyse tümü doğuştan gelen dürtü itkilerinden kaynaklanmaktadır, ama bunların hepsinin aynı gelişime ulaşmasına izin verilemez. Süreç içinde kimi dürtülerin ya da dürtü parçalarının hedefleri ya da iddiaları bakımından benin kapsayıcı birliğine katılabilen öbürleriyle uzlaşmaz hale geldikleri sık sık rastlanan bir durumdur. O zaman bunlar bu birlikten bastırma süreciyle ayrılır, ruhsal gelişimin daha alt aşamalarında tutulur ve her şeyden önce bir doyum olanağından uzak kalırlar. Bastırılmış cinsel dürtülerde kolaylıkla olabildiği gibi dolambaçlı yollardan doğrudan ya da yedek doyuma kavuşabildikleri zaman da, aslında bir haz olanağı olan bu başarı ben tarafından hoşnutsuzluk olarak algılanır. Bastırmayla sonuçlanmış olan eski çatışmanın neticesinde haz ilkesi, tam belli dürtülerin bu ilke uyarınca yeni zevkler edinmeyi hedefledikleri noktada yeni bir yön kazanmıştır. Bastırmanın bir haz olanağını bir hoşnutsuzluk kaynağına çevirmesi sürecinin ayrıntıları henüz tam anlaşılabilmiş ya da apaçık gösterilebilir değildir, ama kuşkusuz bu türden bütün nevrotik hoşnutsuzluklar haz olarak algılanamayan hazlardır.(1)

Elbette hoşnutsuzluk yaşantılarımızın tümü burada gösterilen iki hoşnutsuzluk kaynağıyla açıklanamazlar; ama geri kalanların mevcudiyetinin haz ilkesinin egemenliğine karşı gelmediklerini düşünmek için haklı gerekçelerimiz vardır. Hissettiğimiz hoşnutsuzluğun çoğu algısal hoşnutsuzluktur; kâh doyurulmamış dürtülerin baskısının algılanmasından kaynaklanır, kâh kendiliğinden acı verici olan, ya da ruhsal aygıtta hoş olmayan beklentileri uyaran –yani ruhsal aygıt tarafından "tehlike" olarak tanınan– dış algılardan kaynaklanır. Bu dürtü taleplerine ve tehlike tehditlerine verilen ve ruhsal aygıtın asıl uğraşını oluşturan tepkiler, haz ilkesi tarafından ya da onu değiştiren gerçeklik ilkesi tarafından doğru bir şekilde yönlendirilebilirler. Bu süreç haz ilkesinin daha öte bir kısıtlanışını gerektirmez; bununla birlikte dış tehlikeye verilen ruhsal tepkinin incelenmesi burada ele alınan soruna yeni malzeme ve yeni sorular sağlayabilir.

(1) En önemlisi herhalde haz ve hoşnutsuzluğun bilinçli algılamalar olarak bene bağlı olmalarıdır. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.