Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-326-7
13X19.5 cm, 136 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kolici
Bir Seri Katilin Öyküsü
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 2001

Seri katillerle Kuzuların Sessizliği, Yedi, Hannibal gibi Hollywood ürünlerinde karşılaştık. Çok etkilendik, "İyi ki bizde çıkmıyor" dedik. Yanıldık!

Suçlar konusunda uzman bir gazeteci olan Sevinç Yavuz, Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi: Kolici, Bir Seri Katilin Öyküsü ile ilk "yerli" seri cinayet kitabını kaleme aldı ve bu olgunun sadece ABD’ye özgü olmadığını açık bir şekilde gösterdi.

Bu kitabın merkezinde kamuoyunun "kolici katil" diye tanıdığı Orhan Aksoy ve onun işlediği cinayetler var. Sorgusu sırasındaki soğukkanlılığıyla deneyimli polis şeflerini bile dehşete düşüren Aksoy’un dışında, İstanbul’da sadece mobilyacıları öldüren Seyit Ahmet Demirci ile Kayseri’de su kanalı boyunca, tüfeğiyle insan avına çıkan Hamdi Kayapınar da inceleniyor.

Bu üç "yerli" seri katil, dünya çapındaki örnek vakalarla kıyaslanıyor; onları seri cinayet işlemeye iten dürtüler uzmanlarla tartışılıyor. En önemlisi, akıl hastası olup olmadıkları sorgulanıyor.

Ürkütücü ama sahici...

İÇİNDEKİLER
İlksöz
Büyüteç

Kolici Katil
Kolici Katil Sahnede
Koliciyi Anlatıyorlar
Aksoy Cezaevinden Nasıl Kurtulur?

Diğer Yerli Seri Katiller
Mobilyacı ve Avcı
Av, Avcı ve Ganimet
Emniyet'in Resmi Seri Katilleri

Seri Cinayet Olgusu
Seri Katil Kime Denir?
Onlar Deli Değil
Travma İnsanı Cani Yapar mı?
Şiddet ve Haz Bir Araya Gelince
Tarih Seri Katil Dolu
Osmanlı İmparatorluğu’nda Seri Cinayetler
Seri Katillerin Kare Ası
Her Ülkede Var
Doktorlar ve Hemşireler de Öldürür
Modern Kelle Avcıları
Bugüne Kadar Türkiye'de Neden Yoktu?

Ek: Aksoy'un Mektubu
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

“İlksöz”, s. 7-13

Bir gazeteci ne yapar? Haber yapar. Bazen de biriktirdiklerini kitap yapar. "Ben de öyle yaptım," diyebilmeyi çok isterdim. Ama elinizdeki kitabın, bugüne kadar biriktirdiklerimin bir ifadesi olduğunu söyleyebilmek zor.

Ruşen Çakır, "Metis Yayınları için seri katillerle ilgili bir kitap hazırlamak ister misin?" diye sorduğunda karar vermek çok da uzun sürmemişti oysa. Nasıl olsa yıllardır suç ve suçlularla ilgili yüzlerce haber yapmıştım. Suçluların her türlü davranışına tanık olmuştum. Katiliydi, hırsızıydı, mafyasıydı derken, birçoğu haberlerime konu olmuştu. Nasıl olsa seri katiller de, "suç" denen büyük şemsiyenin altındakilerin yalnızca bir bölümü değil miydi? Bu muhteşem ego döneminin uzun sürdüğünü sanmayın.

Ruşen Çakır'a "Tamam" derken, nasıl bir dipsiz kuyuya düştüğümü henüz bilmiyordum kuşkusuz. Elime aldığım ilk belge, Türkiye'nin "kolici" katil diye tanıdığı Orhan Aksoy'un dokuz sayfalık polis ifadesiydi ve pek çok bilinmeyenli bir dünyaya girdiğimi anlamama yetecekti.

Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için suçluların poliste nasıl ifade verdiğini kısaca özetlemem gerekir. Zihninde Amerikan filmlerindeki sorgu sahnelerini canlandıranların heveslerinin kursaklarında kalacağını da peşinen eklemeliyim.

Bizde suçlunun sorgulaması sırasında ağzından çıkanların kelimesi kelimesine zaptı tutulmaz. Soruları sorguya katılanlar arasında rütbesi en yüksek olan polis sorar. Suçlu da bu sorulara, gönüllü ya da gönülsüz birtakım cevaplar verir. Sonra da sorguyu yapan amir durumundaki polis, zaptı tutan polise yazması için suçlunun anlattıklarını özetler. Doğal olarak bu özetleme işlemi sırasında suçlunun duyguları ve motivasyonu satır aralarında kaybolup gider. Geriye gayet teknik bir metin kalır.

Mesleğim gereği bugüne kadar onlarca katilin polis ifadesini okuma, duruşmasına katılma, hatta yüz yüze konuşma imkânı buldum.

Orhan Aksoy'un poliste verdiği ifade ise, bu özetleme işleminden nasibini almış olmasına rağmen farklıydı. Başlangıçta adını koyamadığım bu farklılık, daha ilk cümlelerde kendini gösteriyor ve insanı yavaşça dehşet duygusunun kollarına bırakıyordu.

Öldürme sahnelerinin ürkütücülüğü müydü acaba Orhan Aksoy'u bildiğim pek çok katilden ayıran? Tek başına hayır. Kurbanlarını acımasızca, daha da kötüsü amaçsızca öldürmesi miydi? Yine hayır. Bugüne kadar başka nedenlerle vahşice cinayet işleyen katiller tanımıştım.

Peki ama neydi Orhan Aksoy'u diğerlerinden ayıran? Bu soru günlerce aklımı kurcaladı. Bir katilin anlattıkları nasıl oluyor da insanın böylesine kanını donduruyordu?

Günler sonra buldum aradığım cevabı. Orhan Aksoy'un, daha doğrusu bir seri katilin anlattıklarının insanı dehşete düşürmesinin en temel nedeni, kurbanlarının hiç beklenmedik anda yüzleştikleri çaresizlik duygusuydu. Hayatlarının tehlikede olduğunu bilmeden katilin evine kendi ayaklarıyla gittikleri için savunmasız, içki ikram eden adamın Azrail olduğundan habersiz oldukları için güçsüz ve katilleriyle hiçbir düşmanlıkları olmadığı için hazırlıksızlardı.

Cevap buydu işte! Seri katiller, insana çaresizlik duygusu yaşatıyorlardı; çünkü hepimiz, içimizden herhangi biri, sadece saçının rengi kızıl diye ya da katilin nefret ettiği bir özelliğe sahibiz diye kurbanlardan biri olabilirdik.

Bu tespiti yapmak kitabın oluşum sürecinde işleri kolaylaştırır sanmıştım. Yanılmışım. Tam tersine tarafsız kalabilmek için inanılmaz çaba sarf etmek zorunda bıraktı beni. Kurbana da katile de eşit mesafede durma çabam, dosyaların, ifadelerin, tanıklıkların içine girdikçe daha da zorlaştı. Kurban yakınlarını dinleyip, ifadelerini okudukça katile duyduğum öfkeden, katilin küçük bir çocukken yaşadıklarını dinledikçe ona hak vermekten kurtulmam günler sürdü. Tarafsız kalmak için verilen bu kıyasıya mücadelenin tek nedeni ise, onu arada ben olmadan tanımanızı istememdi sadece.

Orhan Aksoy'dan diğer Türk seri katillere, oradan da dünyadaki örneklere geçerken karşılaştığım zorluklar, duygusal açmazlarla sınırlı kalmadı ne yazık ki. Burada bir parantez daha açmaya ihtiyacım var.

Gazetecide olmazsa olmaz iki özellik nedir? Büyük çoğunluğun cevabı (en azından benim tarifim bu) merak etmek ve sorulara cevap aramak olacaktır. Gazeteci okuyucuya sorularını değil, sorularına aldığı cevapları borçludur. Çünkü okuyucunun ihtiyaç duyduğu tek şey cevaptır ve marifet soru sormak değildir asla.

Ama kitapta cevabı alınamamış bir soru bulacaksınız. Kurbanlarını seçen, işkence eden, yetmezse parçalayan, hatta oturup yiyen ve bütün bunları kendisinden başka kimsenin bilemeyeceği bir mantıkla yapan bu insanlar, neye dayanarak akıl hastası olarak kabul edilmiyorlar? Psikiyatrların büyük çoğunluğu seri katilleri akıl hastası olarak kabul etmiyor. Birçoğuna göre onların durumu yalnızca davranış bozukluğu kapsamına (sigara ve alkol kullanımının da bir davranış bozukluğu sayıldığını hatırlayın) giriyor. Üstelik dünyadaki bütün ülkelerin ceza hukukları seri katilleri cezai sorumluluğa sahip kabul ediyor. Hal böyle olunca da seri katiller, asla ve kata idam cezasından (birkaç istisna olay dışında) paçayı kurtaramıyorlar.

Kitabın tartıştığı, idam cezası ya da seri katillerin nasıl cezalandırılacağı değil tabii ki. Ancak cevabı bir türlü bulunamayan baştaki bu soru, ikinci bir soruya daha kapı aralıyor ister istemez. Acaba psikiyatri bilimi, seri katillerin idamdan paçayı sıyırmasını istemeyen polisin ve hukuk sisteminin baskısı altında mı? Akıl hastası kabul edilseler de edilmeseler de seri katillerin günümüz insanı için tehlikeli bir fenomene dönüştüğü tartışmasız bir gerçek. Tehlikeleri ise, kendilerine popüler kültür içinde edindikleri "kariyer"in giderek sağlamlaşması.

Şimdi seri katillerle ilgili naçizane birkaç tanımlama yapalım: Bir seri katil, kan dökme arzusu ve hazzını bir kez yaşadıktan sonra yeniden eylemsizliğe dönemiyor. Bu bir. Cinayetler bir noktada doğal nedenlerle son bulana (yakalanana ya da ölene) kadar devam ediyor. Bu iki. Özellikle ikinci cinayetten sonra artık o, dışarıdan tekdüze görünen yaşamı içinde yakalanma tehlikesini göze alan, kıl payı kaçışlardan heyecan duyan bir avcıya dönüşüyor. Bu da üç.

Ancak kitabın oluşum süreci içinde beni seri katiller kadar onların işlediği cinayetleri izleyen kitlelerin ruh hali de etkiledi doğrusu. Bütün dünya, seri cinayetleri neredeyse histeriyle takip ediyor. Kurbanlara karşı üzüntü borcu ödendikten sonra yakalanan her seri katil bir öncekiyle kıyaslanıyor. Cinayet kopya mı, özgün mü; katil zeki mi değil mi soruları soruluyor. Cinayetler arasında kıyaslama yapılıyor. Hele hele cinayetlere zekâ pırıltısı, sürpriz, gerilim ve gizem gibi unsurlar da katılmışsa, katili büyülenmiş gibi televizyon ekranından, sinema salonlarından izleyen kalabalıktan, "Ne muhteşem, çok zeki" gibi sesler bile yükseliyor.

Geçmişte ve her ülkede görülmüş olsalar bile bugün seri katillerin bastığı zemin, modern toplumun hastalıklarıyla besleniyor ve bu beslenmenin katlanarak büyüyeceği kaçınılmaz görülüyor.

Yirminci yüzyıl bir kaygı çağıydı. Araştırmalar, gelen yüzyılın da beraberinde melankoli rüzgârı getirdiğini gösteriyor. Modern hayat tarzının dünyanın her yerinde benimsenmesiyle birlikte yayılan modern depresyon salgınına önce rakamlarla bakalım:

Psikiyatr Peter Lewinsohn'un 1993'te yayımlanan bir araştırmasına göre, artık birçok ülkede, 1955'ten sonra doğanların büyükanne ve büyükbabalarına oranla hayatlarının bir döneminde ağır depresyon geçirme olasılığı üç kat ya da daha fazla. 1905'ten önce doğan Amerikalılar'ın hayatları boyunca ağır depresyon geçirme olasılığı yüzde 1 iken, 1955'ten sonra doğanlarda 24 yaşına gelenlerin yüzde 6'sı depresyon geçirmiş durumda. 1945-1955 arasında doğanların 34 yaşından önce depresyon geçirme olasılığı 1905-1914 arası doğanlara oranla on kat fazla. Bütün dünyada 30 binden fazla insanla yapılmış bir başka araştırmaya göre de, Porto Riko, Kanada, İtalya, Almanya, Fransa, Tayvan, Lübnan ve Yeni Zelanda'da aynı trend gözleniyor.

Belki de seri katilleri toplumun büyük bir hayranlıkla izlemesine şaşmamak gerekiyor. Üstelik Türk toplumunun bugüne kadar seyirci tarafında katıldığı bu oyuna, artık oyuncu sürmeye başladığı da ortada. Seri katilleri neden seviyoruz tartışmasından sonra, çerçevesini çizerken zorlandığımız ikinci soruna gelelim. Seri katil kime denir?

Aslında bu konuda kriterler oldukça açık ve tartışmasız. Bir yanda 20 yıldır çalışan FBI, diğer yanda psikiyatri bilimi, üzerlerine düşeni fazlasıyla yapıyorlar. Kimlere seri katil dendiğini, bu kaynakların kriterleriyle kitapta uzun uzun okuyacağınız için burada bir kez daha tekrarlamaktan kaçınıyorum.

Bu konuda aklımızı karıştıran Osmanlı İmparatorluğu dönemi oldu. Soru şuydu: "Acaba Osmanlı İmparatorluğu'nda seri katil var mıydı?" Osmanlı tarihi konusundaki yazılarıyla tanıdığımız gazeteci-yazar Murat Bardakçı'ya sorduk. Cevabı, "Evet," oldu. Bir de kaynak gösterdi Bardakçı, Refi Cevad Ulunay'ın Sayılı Fırtınalar adlı kitabını.

Ulunay, meşrutiyet dönemi gazetecilerinden. İttihat ve Terakki muhalifi. Bu nedenle sürgüne gönderilenler arasında. Ulunay, satır satır okuduğumuz kitabında İstanbul kabadayılarını anlatıyor. Bunu yaparken de devrin bazı enteresan seri cinayetlerinden ve katillerinden bahsediyor. Bunları da kitabın ilerideki bölümlerinde okuyacaksınız. Ancak, Ulunay'ın kitabını okurken karşıma çıkan bir karakter, yeni bir sorunun sancı kılığında aklımda asılı kalmasına neden oldu: Yakub Cemil. Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucularından, İttihat ve Terakki'nin gözüpek neferi Yakub Cemil.

Refi Cevdet Ulunay'ın, "Yakub Cemil, meşrutiyet tarihinde kanlı bir sahifedir. Onun elinde tabanca tesbih gibiydi," sözleriyle tarif ettiği bu acımasız, gözünü kırpmadan adam öldüren Yakub Cemil'i seri katillerden ayıran neydi? İşlediği cinayetler, sağ kolu olduğu Enver Paşa ve çevresini dahi dehşete sürüklerken, benim bu soruya kolaylıkla cevap vermemi istemek haksızlık olsa gerek.

Yakub Cemil neden bu kadar aklımı çelmiş, onun işlediği cinayetlere neden kolaylıkla siyasi cinayet diyememiş, kitabın oluşum sürecinde hep bir soru işareti olarak taşımıştım onu aklımda? Bu sorunun cevabına geçmeden önce, biri Yakub Cemil'in çağdaşı ve muhalifi, diğeri zamanımızın gazetecisi iki ayrı yazarın kaleminden Yakub Cemil'i anlatmak istiyorum. Bunun için Refi Cevdet Ulunay (Sayılı Fırtınalar) ile Soner Yalçın'ın (Teşkilatı Mahsusa'nın İki Silahşoru) satırlarından bir kolajla özetlemek en iyi yol gibi göründü bana:

1903'te Mektebi Harbiye'den teğmen rütbesiyle mezun oldu. İlk görev yeri olan Manastır'daki 6. Nizamiye Piyade Tümeni'nde komutanı Enver Paşa'ydı. Yakub Cemil'le Enver Paşa arasında Makedonya'da başlayan ast-üst ilişkisi önce arkadaşlığa sonra da kader birliğine dönüştü. Makedonya'da önce gerilla savaşını sonra da siyaseti öğrendi. Zaman içinde İttihat ve Terakki'nin adı dört bir yana korku salan fedaisine çıktı. O cepheden o cepheye koştu. Göğüs göğüse de çarpıştı. Aynı zamanda, aydınlatılamayan birçok cinayette adı kulaktan kulağa dolaştı. Cephe gerisinde ise halka korku saldı. Acımasız işkenceleri dilden dile, kulaktan kulağa dolaştı. Hatta Saray'a, Enver Paşa'ya bile ulaştı bu söylentiler. Ama Enver Paşa'nın bu ölüm makinesine henüz ihtiyacı vardı. Enver Paşa'nın Yakub Cemil'e duyduğu ihtiyacı 23 Ocak 1913 Perşembe günü yapılan Babıâli Baskını'nda Yakub Cemil'in ağzından dinleyelim:

"Müşir Paşa sert bir dille, hiddet içinde 'Bu ne cüret, burada ne arıyorsunuz asi herifler,' diye bağırmaya başladı. Enver Bey karşısında birden koskoca Harbiye Nazırı'nı görünce kıpkırmızı kesilmişti. (...) Kolumu paşanın arkasından çevirip sağ şakağına tabancayı yaklaştırdım ve tetiğe bastım. Harbiye nazırının kafasından fışkıran kanı ve bütün heybetiyle yere serilişini izledim. Korkulan ve çekinilen Nazım Paşa'nın işi bitmişti. Enver Bey sesi titreyerek 'Eyvah Yakub Cemil ne yaptın, buna ne lüzum vardı?' dedi. Enver Bey'e döndüm 'Bu herife laf anlatılır mı?' dedim ve Nazım Paşa'nın yerde yatan vücuduna bir kurşun daha sıktım."

Birinci Dünya Savaşı'nda, katillerden bir ordu kurmaya ve cephede savaştırmaya karar verildi. Bu katillere Yakub Cemil liderlik edecekti. Bu amaçla zindanlar boşaltıldı ve katillerden oluşturulan birlik Yakub Cemil'e teslim edildi. Katillerden oluşan bu birlik halkta heyecan ve yürek çarpıntısı yapıyordu. Beklenen ilk olay, yol üstündeki Songurlu Köyü'nde meydana geldi. Yüz seneye mahkûm katillerden biri, bir köylünün yetişmiş kızına tecavüz etti. Tabii baba kız, soluğu Yakub Cemil'in huzurunda aldı. Yirmi kişilik bir müfreze, kısa bir takipten sonra tecavüzcü katili yakaladı. Mahkûm Yakub Cemil'in karşısına getirildi. Bütün halk suçluyla birlikte köy meydanına toplandı. Yakub Cemil kısa bir sorgudan sonra suçunu itiraf eden katilin donunu indirtti, uzvunu tuttu ve sağ elindeki söğüt yaprağıyla kesti. Her yer kan gölüydü. Kanlara bulanan adamın yanındakiler Yakub Cemil'e sordu: "Yarasını bağlayalım mı?" Cevap kesindi: "İstemez, köpek gibi yalaya yalaya iyi etsin!"

İkinci olay Çorum'da meydana geldi. Zanlı Arnavut Hıfzı'ydı. Bölgenin zenginlerinden biri öldürülmüş, karısı ve kızına işkence edilmişti. Olay önce jandarmaya, doğal olarak da Yakub Cemil'e intikal etti. Yakub Cemil birliğini tek tek saydı. Katillerin sayısı tamdı. Nasıl olmuş da suçlu kaçmamıştı. Yakub Cemil maiyetindekilere dönerek, "İçinizden biri adam öldürmüş. Kimden şüphe ediyorsunuz?" diye sordu. Soru tuhaftı. Doğal olarak cevap alamadı.

Jandarmadan kadınla kızı getirmesini istedi. Bütün mahkûmların yüzüne teker teker bakan kız ve annesi Arnavut Hıfzı adındaki mahkûmu teşhis etti. Ancak mahkûm, suçunu kabul etmiyordu. Yakub Cemil önce Arnavut Hıfzı'yı iskemleye bağladı. Sonra başının tepesini tıraş ettirdi. Sonra yardımcılarından birine mahkûmlarda bolca bulunan bitlerden toplattı. Bunları bir teneke içine kapattı. Sonra da tenekeyi Arnavut Hıfzı'nın tıraşlı tepesine kapatarak bir örtüyle bağladı.

İşkence saatlerce sürdü. Mahkûmun yüzü yeşilden mora, sarıdan kırmızıya dönüyor, kafasına bir tokmak vurularak öldürülmek istiyordu. Ama diğer mahkûmlar nasıl olur da küçük bitler bir adama bunu yapar anlayamıyorlardı. Mahkûm bayıldıkça yüzüne su dökülerek ayıltılıyordu. Arnavut Hıfzı'nın boğazından artık hırıltılar çıkıyordu ki, suçunu itiraf etti. Ya da etmek zorunda kaldı. İyi direnmişti doğrusu. Ama mahkeme bitmemişti. Mahkûm önce direğe bağlandı, sonra üzerine gazyağı döküldü ve Yakub Cemil sigarasını yaktıktan sonra kibriti mahkûma doğru atarak ateşe verdi. Yakub Cemil ağzında sigarası, elleri arkasında mahkûmun yanışını seyrediyordu.

Yakub Cemil'in kumandasındaki mahkûmlar bu ve benzeri olaylar eşliğinde geçtikleri yerlere dehşet salarak sınıra doğru sevk edildiler. Oradan düşman toprağına girerek çete harbi yaptılar. Ancak bu katil sürüsü bütün eğitimlerine rağmen düşman toprakları içinde ilerledikçe azaldı ve kalanlar da dağıldı gitti. Kaçmayanların sonunu ise Yakub Cemil şöyle anlatıyor:

"İstanbul hapishanelerinden dört bin kadar gönüllü seçtik (...) Zaten çoğu silah kullanmayı biliyordu. Bunların elbiseleri de askerlerden farklıydı. Ordu modeli gibi değil, avcı kıyafeti gibiydi. Bunlar gerillaydı. Henüz o tarihte bilmiyorduk ama ileride kuracağımız Teşkilat-ı Mahsusa'nın temelini atmıştık."

Kitabın oluşum sürecinde, yukarıda sorduğum sorunun yanıtını vermiştim artık. Yakub Cemil'i bugünkü kriterleri göz önüne alarak asla seri katil tanımlamasına sokmak doğru olamaz. Ancak öldürme güdüsünün ne denli güçlü bir dürtüye dönüşebileceğini, işkenceyle öldürmenin sınırsızlığını ve vatanseverlik gibi bir motivasyona sırtını dayadığında nasıl önü alınmaz bir sele dönüşebileceğini göstermesi açısından Yakub Cemil'i anmadan da geçemedim.

Ancak seri katillerin cinayetlerini maskeleyecek siyasi bağlantılarının olmaması, herhangi bir maddi çıkar gütmemeleri veya bir çıkar grubunun içinde yer almamaları gerekiyor. Ne kadar çok sayıda cinayet işlemiş olursa olsun!

Uzun lafın kısası, başlangıçtaki amacım bu olmasa da, "Türklerden seri katil çıkmaz" muhabbetinin sonuna gelindiği görülüyor. Artık Türkiye'nin suç dünyası içinde seri cinayetler hızla yerini alıyor. Türkiye'nin, ağır aksak da olsa ilerlediği modernizasyon yolunda, modern toplumun hastalıklarını daha hızlı benimsediği kanıtlanıyor...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, “Kolici”, Virgül, Sayı 43, Eylül 2001

Polisiye edebiyatın zekice kurgulanıp estetize edilmiş cinayet hikâyelerinin yanında, gerçek hayatta yaşanan cinayet vakaları da belki heyecan yaratmış, ancak merak duygularımızı fazlaca zorlamamıştır; katil, cinayetin nedeni ve işleniş biçimi genellikle pek şaşırtıcı değildir. Oysa insanları cinayete kadar sürükleyen olayların ardında mutlaka ciddi insanî trajediler vardır. Sevinç Yavuz’un hazırladığı Kolici’de yakın zamanda tanık olduğumuz seri cinayetler var. Orhan Aksoy adını duyana kadar, ABD ve Avrupa’da vuku bulduğunu işittiğimiz ve daha çok da Hollywood filmleriyle best-seller romanlardan izlediğimiz seri cinayetlere Türkiye’de tanık olmamıştık, psikopat katiller bizim için seyirlik olmaktan başka bir anlam ifade etmemişti. Ne var ki bir akşam TV haberlerinde bir kişinin nedensiz yere beş kişiyi benzer yöntemlerle öldürdüğünü öğrendiğimizde Batıdan yaptığımız ithalatın bilgi, teknoloji ve birtakım metalarla sınırlı kalmadığını anladık. İşte Yavuz bu ilk seri cinayetin hikâyesini araştırıyor Kolici’de. Sadece Orhan Aksoy’la sınırlamamış incelemesini; Türkiye’de tespit edilebilmiş diğer altı seri cinayetle dünyada “nam” salmış önemli katillere de yer veriyor. Bunlar arasında, arkasında yüzden fazla ceset bırakanların sayısı bir hayli fazla. Üstelik içlerinde kurbanlarını yiyenler bile var. İncelemenin bir başka ilginç yönü, yazarın seri cinayet diye adlandırılan suç biçiminin toplumsal ve psikolojik kökenleri, suçlu tipolojisi ve Türkiye’deki gecikmişliğin nedenleri üzerinde duruyor olması. Her ne kadar aleyhindeki kanıtlar çok güçlü görünse de Orhan Aksoy’un söz konusu cinayetleri üstlenmediğini, ifadesini baskı altında verdiğini söylediğini ve davanın henüz bir sonuca ulaşmadığını da eklemeliyim.

Devamını görmek için bkz.

Ali Ergur, “Koliden çıkanlar ve çıkmayanlar”, Virgül, Sayı 50, Nisan 2002

Seri cinayetler ve seri katiller bugüne dek toplumsal yaşamımızda pek sık rastlamadığımız bir olgu. Bu olguyu gündeme getiren Sevinç Yavuz, gazetecilik normlarına uygun bir anlatım benimsemiş olsa da, kitabın birçok yerinde betimsel, belgesel anlatımdan sıyrılıp sorunun felsefi ve sosyolojik temellerini sorguluyor. Bu açıdan bildik polisiye, hatta cinai üslubun olayların sosyolojik özünü neredeyse kasten göz ardı etmesine kapılmayarak takdir edilecek bir çaba gösteriyor. Yavuz, bugüne dek bize çok uzak duran, bir anlamda gerçekdışı (bu nedenle de inandırıcı olmayan) dehşet öykülerinin değişen toplumsal koşullarla birlikte Türkiye gündeminin de bir parçası olabileceğini saptıyor.

Seri cinayet olgusunun yalnızca ABD’ye özgü olmadığını, başka ülkelerde ve başka kültürel bağlamlarda da gözlemlendiğini belirtmek, ancak bunların asla ABD’deki kadar yaygın bir hal almadığını vurgulamak gerek. Bu konuda geliştirilecek kavramlar seri cinayet olgusunu sosyolojik veçheleriyle ele almamızı sağlayabilir.

Buna göre, makro düzlemde, zaten tarih boyunca birbirlerine yakın yapılandırma ilişkileriyle bağlı olmuş iki ana eksen belirir gibi görünüyor: Birincisi, bireyi, yalnızca kendi var olma gücüyle baş başa bırakıp yalıtılmış yaşamlar üreten, bu konuda asgari beceriye sahip olmayanların acımasızca öğütüldüğü bir dışlama mekanizması kuran, her şeye bir piyasa değeri biçmeye muktedir kapitalist düzendir. İkincisi, böyle eşitsiz bir dünyada yeniden üretimin, kaynaklara erişimin, toplumsal bütünleşmenin tek mümkün yolu olarak sunulan ataerkil iktidardır. Bu iki sembiotik insanlık durumunun belirleyici sosyolojik etkilerini ayrıntılarıyla incelemek gerekir. Yoksa seri cinayet olgusunu değerlendirmek zorlaşır.

Gizli bir linç arzusuyla yönlendirilen habercilikten (bunun da basit bir şiddet güdüsünü kışkırtma yönelimi olmadığını, ardında ciddi bir haber ekonomi politiği bulunduğunu da belirtmek gerekir) ziyade, toplumsal olayları sosyolojik olgu olarak kavrama niyetiyle Kolici, dikkate değer bir çalışma. Yavuz’un gerek genel bir düzlemden bakma isteği, gerek olgunun patolojik boyutunun adli mekanizma içerisinde aldığı şekle karşı geliştirdiği eleştirel tavır, gerekse gazetecilik mesleğinin dürüst ve donanımlı bir pratiğini mümkün kılma çabasını takdirle karşılamak gerekir. Ancak yazarın böyle ilkeli bir yolda hareket etmesi, okurun da çok daha derinlikli bir çalışma beklemesini haklı kılıyor. Böylesi bir çalışmadan akademik bir üslup beklemek doğru değil. Ne var ki Yavuz’un çıtayı taşımak istediği yükseklikte, ikna edici bir kuramsal çerçevenin eksikliği hissediliyor.

İki saptama Kolici’nin her aşamasına hâkim: Birincisi, seri cinayet olgusunun Türkiye’nin de gündemine girmiş olduğu, ikincisi seri katillerin sıradan adli suçlular gibi ele alınıp cezalandırıldıkları (ve özellikle idam edildikleri). Her iki saptamada da Yavuz’un haklılıkla öne çıkardığı bazı noktalar var: Seri katillerin ancak pek azı akıl hastası sayılıyor, toplumsal düzeni tehdit ettikleri düşünülüyor; bu da onların yok edilme isteğini kamçılıyor. Dolayısıyla adli makamların tıp otoriteleri üzerinde bir çeşit baskı kurdukları görülüyor.

Bu varsayımlardan ilkini (akıl hastası olduklarına dair ön kabulü) çok boyutlu ele almak gerekir. Adalet aygıtının baskısı ise spekülasyona açık bir zafiyet taşıyor. Zira Yavuz, konuyu ele alırken hep kurumsal bir baskının izlerini bulmaya, daha doğrusu teyit etmeye çalışıyor. Oysa incelikli bir sosyolojik bakış, bu tür sorunların, kurumların yine kurumsal ilişkileri aracılığıyla incelenmesindeki çıkmazı hemen fark edebilirdi. Böyle bir kutuplaştırmanın sonucunda, kendilerine ister istemez olumlu ve olumsuz değer yargıları yüklenen kurumların temel alındığı bir tartışma zemini oluşur; bu da bizi sorunun olgusal değerinden uzaklaştırır. Yazarın niyeti bu olmasa da okur, adaletle tıp arasında bir yerde konumlanma gereksinimi duyacaktır. Oysa sorunun gerçek anlamda kurumsal olmadığı, bütün toplumsal açılımları ve nedensellik bağlarıyla birlikte ele alınması gerektiği açıktır. Burada üzerine gidilmesi gereken konu, belki de, toplumsal düzenin ya da kısaca toplumun mümkün kılınması ve sürekliliği için gereken asgari bütünleşme koşullarına ihanet imkânının varlığıdır. Toplum, bu tür sınır tanımazlıklara, barındırdıkları saldırganlık dozuna (yıkıcılık gizilgücü) bağlı olarak çeşitli tepkiler gösterir; böylece bozulduğu ya da zedelendiği düşünülen bütünlüğünü onaran bir mekanizma geliştirir: Hukuk ve bunun uygulama alanı olan adalet. Toplumsal düzen içinde işlenen bir suç (başka türlü bir suç olamaz zaten), verdiği düşünülen hasara göre cezalandırılır. Bu bakımdan cezanın niceliğini, ortak bilinç denebilecek ruh halinin ne oranda yaralanmış olduğu belirler. Cinayet zaten başlı başına (oydaşlıkta da olsa çatışmada da olsa) bir bütünün ortaklarından birini yok etmeyi hedeflediğinden ağır ceza gerektirmekteyken, seri katillerinki gibi en tehditkâr boyutlara varan meydan okumalarda, bozulan toplumsal düzenin onarımı için ceza bile yeterli olmaz; failin ortadan kaldırılması, varlığının silinmesi, eski deyişle tenkili iktiza edilmesi gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, idamın ceza olmaktan bile çıkıp bir mutlak ortadan kaldırma, böylece artık onarma değil, o olgu hiç var olmamış gibi yapma aşamasına geçmeyi belirtmesidir. Kısaca, yalnızca adalet aygıtına yüklenebilecek bir sorumluluk söz konusu değildir; o, olsa olsa bu tartışmanın tezahür ettiği en somut zemin olabilir. Yavuz, kitap boyunca sürekli bu varsayımını kanıtlamaya çabalıyor. Ancak, yeterince ikna edici olduğunu iddia edemeyiz.

Psikiyatrlarla yaptığı mülakatlarda bu katillerin tartışmasız patolojik vakalar olup olmadığını, tıp otoritelerinin görünür ya da görünmez baskılar altında kalarak seri katillerin cezai ehliyetleri konusunda olumlu görüş bildirip bildirmediklerini net olarak öğrenemiyoruz. Varsayımlarını ayakta tutabilen tek dayanak ise şu sorudur: “Böyle cinayetler işleyebilen insanlara nasıl olur da akıl hastası muamelesi yapılmaz?” Yanlış anlaşılmasın: Bu dehşet figürlerinin akıl hastası olmadıklarına dair bir iddiada bulunuyor değilim; hatta bu anlamda Yavuz’un duyarlılığını paylaşıyorum. Ancak, sonuçta her sav, ister akademik ölçütlerdeki kadar formel ister görece popüler söylem biçimlerindeki kadar esnek olsun, kanıtlanmaya muhtaçtır. Yavuz’un son derece ilginç sonuçlara varabilecek yaklaşımı, korkarım, kendi çözümleme yetersizliğinde tıkanıp kalıyor.

Türkiye’de seri katillerin varlığı saptamasını ele alalım. Bu saptamanın gerektiği kadar sağlam bir zemine bastığı söylenemez. Zira, verilen üç örnekte de kurbanların, tamamen bir anonimlik hali içinden seçildiklerini iddia etmek kolay değildir; özellikle, kitabın odak noktasını ve en geniş kısmını oluşturan Orhan Aksoy’un (“Kolici”) beş cinayetinde de kurbanların tanıdık kişiler oldukları düşünülürse... Kurbanlar her ne kadar patolojik gibi görünen nedenlerle (öldürme zevki, sudan nedenlerle aşırı öfke, vb.) seçilmiş olsalar da, sonuçta genellikle bir çıkar çatışmasının varlığı, katille bir tanışıklık olduğu açıkça belli oluyor. (s. 34-40) Birçok seri katil vakasında ilk maktulün tanıdık olması pek yadırganmasa da, diğerlerinin genellikle büyük bir rastlantılar tayfından seçilmiş oldukları bilinir. Bu nedenle “Kolici”yi seri katil konumuna yerleştirmeye çabalamak biraz zorlama bir girişim gibi görünüyor. Ona bu sıfatı vermek için elimizde kalan iki ölçü, öldürmenin alışkanlık kesp etmesi ve şiddetinin alışılanın üzerinde seyretmesidir. Ancak, örneğin “namus” cinayetlerinde, intikam amacıyla maktul haline dönüşen katilin cinsel organına zarar verilebildiği (genellikle kesildiği ya da biçiminin bozulduğu) de bilinmektedir; böyle bir şiddetin, seri katilin uyguladığından (orifislere silikon sıkmak, gazete kağıdı tıkamak gibi) daha az olduğu o kadar kolaylıkla iddia edilemez. Yavuz’un en çok üzerinde durduğu “Kolici” katile oranla, mobilyacıları öldüren Seyit Ahmet Demirci’nin seri katil addedilme olasılığı daha yüksek gibi görünüyor. Ona da ne yazık ki ancak üç sayfa ayrılmış. Aynı şekilde, üçüncü örnek olan Hamdi Kayapınar’a da çok betimsel iki buçuk sayfa ayrılmış. Yine, belki daha ilginç ve seri katil sayılmaya daha uygun olabilecek diğer beş örneğe ise ancak birkaç satır ya da Süleyman Aktaş (“Çivici”) örneğindeki gibi, yarım sayfa kadar tutan iki paragraf ayrılmış. Bu arada, Prof. Dr. Akif Verimli ile yapılan mülakatta “Çivici”nin, uzman gözüyle neden seri katil sayılamayacağının açıklaması da kitapta açıkça yer alıyor. (s. 79) Diğer örneklerin ayrıntılarından habersiz olduğumuz için elbette bu konuda herhangi bir tartışma açmak mümkün görünmüyor. Zaten, bu son derece tartışmalı konunun, başta psikiyatri olmak üzere, ilgili uzmanlık alanlarının desteği olmaksızın ortaya konulması çok doğru da sayılmaz. Bu nedenle, bu alandaki değerlendirmeyi ilerletmeye kendimi ehil hissetmediğimden konunun bu boyutunu tartışmaktan kaçınıyorum. Burada altını çizmemiz gereken asıl nokta, belgeye ulaşma kolaylığı ya da zorluğundan olsa gerek, tartışmalı vakaları seri cinayet olarak algılamaya çalışmanın ya da tam tersi, “seri cinayet” başlığı altında değerlendirilebilecek vakalar hakkında çok kısıtlı malumatla yetinilmiş olmasının yaratacağı sakıncadır. Öyleyse buradaki sorun psikiyatrik ya da kriminolojik olmaktan çok gazetecilik tekniğinden kaynaklanmaktadır.

Son olarak kitapta, kaynakça darlığının yol açtığını düşündüğüm kimi yanlışlara dikkat çekmek istiyorum. Yazar, insanlık tarihinin en dehşet verici yamyam seri katillerinden birisi olan Albert Fish’in öldürüp yediği küçük kızın annesine yazdığı mektubun çevirisinde bir hataya düşmüş olsa gerek: Albert Fish, küçük kızın kayboluşundan altı yıl sonra, 11 Kasım 1934’te, annesine gönderdiği “Sevgili Bayan Budd” diye başlayan mektupta, cinayeti ayrıntılarıyla anlatır; küçük kızı nasıl pişirip yediğini son derece sakin bir üslupla yazmıştır. Mektubu şu cümleyle bitirir: “Çok istemiş olsaydım yapma fırsatı bulabileceğim halde onu düzmedim. Bakire öldü.” Oysa Yavuz’un çevirisinde bu ifade tamamen ters bir anlam yaratacak şekilde formüle edilmiş: “Çok istememe rağmen onunla yatamadım. Bakire olarak öldü.” Bu farklılık, ilk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görünebilir, ancak Albert Fish’in cani ruhunun cinsel saldırganlık olarak değil, yalnızca yamyamlık olarak tezahür ettiğinin göstergesi olması bakımından anlamlı bir ayrıma işaret etmektedir. Fish gibi mükemmel bir otomütilatör ve mazoşistin durumunda bizatihi yeme eylemi cinsel bir ekstaz haline dönüşmüştür. İkinci olarak, kitabın üç ayrı yerinde (s. 20, 114 ve 119) adı geçen Ottis Toole hakkında ilginç bir çelişki dikkatimizi çekiyor: 20. sayfada, çocukluklarında kadın gibi giydirilen katillerin akıbetlerine örnek olarak verilen Ottis Toole’un, bu ifadeye göre erkek olduğunun bilindiği açıktır. Nitekim, 114. sayfada o kadar açık olmasa da, kurbanlarına tecavüz edebiliyor olmasından, Ottis Toole’un yine erkek olduğu anlaşılmaktadır. Oysa 119. sayfada, yine aynı Ottis Toole’un “[g]enç kızlığında önce babasının, sonra da üvey babasının tecavüzüne uğradığını” öğreniyoruz! Aynı paragrafta, “[h]içbir yerde tutunamadığı için eyalet eyalet gezerken kundakçılık yapmaya başladığı” malumatını da ediniyoruz. Buradan, Toole’un, kundakçılığı adeta bir meslek gibi benimsediği ve tesadüfen bu işe girdiği gibi bir anlam çıkıyor. Oysa en vahşi cinayetlerinden bahsederken bile mekanik bir sükûneti koruyabilen bu seri katili heyecanlandıran iki sözcükten birisinin “ateş” olduğunu biliyoruz (diğeri “Henry” idi; dört yıl boyunca eşcinsel bir ilişkisi olduğu ve birlikte cinayetler işlediği Henry Lee Lucas): Toole, ateş gördüğü ya da düşlediği anda inanılmaz bir cinsel uyarı alıyordu; bu nedenle kundakçılık onun cinsel yaşamının çok merkezi bir kertesiydi. Son olarak, Gianni Versace’nin katili eşcinsel fahişe Andrew Cunanan’ın da seri katil kapsamına alınması tartışmalıdır. Çünkü Cunanan, uzmanların daha çok spree murderer adını verdikleri, cinayeti şenliğe, gösteriye dönüştüren türden bir katildi. Üstelik kurbanlar genellikle tanıdıkları (muhtemelen âşıkları) idi. Bu ayrıntılar çok önemli sayılmayabilir. Ancak bir araştırmanın yol göstericiliğini belirleyen unsurlar da bunlardır. Çalışmanın sonuçta bir gazetecilik ürünü olduğu, akademik bir araştırma olmadığı iddia edilebilirdi. Ancak elimizde örnek olarak Fransız gazeteci Stéphane Bourgoin’ın, tek tek seri katillerle ilgili araştırmaları (on beş kitap) bir yana, Serial Killers: Enquête sur les tueurs en série gibi son derece iyi dokunmuş bir kitabı var. Bu kitabın sonunda geniş bir kaynakça veriliyor, üstelik kitap, makale, video bant, audio bant, vb. ayrımlarıyla genel ve her bir katil için özel kaynaklar sıralanıyor. ABD’de yazılmış sayısız araştırmayı bir yana bırakırsak, yaşadığı ülkenin dışındaki bir toplumsal ortama bakan bir gazeteci olarak, Bourgoin’ın ne denli titiz bir yaklaşımla seri katiller olgusu üzerine eğildiğini adı geçen kitabında görmek mümkün. Bu örneklerden, “gazeteci” araştırmalarının da bir detektif titizliğiyle yürütülmeleri gerektiğini, üstünkörü geçiştirilemeyeceklerini bir kez daha anlayabiliyoruz.

Yavuz’un çalışması yukarıda değindiğim kimi eksik ya da yanlışlara karşın kendi alanında bir ilki oluşturması açısından önemli bir girişimdir. Özellikle incelemesini bir sorunsala oturtmaya çalışması, sorgulayıcı ve eleştirel bir tavır benimsemesi, Yavuz’u, sansasyondan ucuz şöhret elde etmek isteyen meslektaşlarından köklü bir şekilde ayırıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.