Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-325-0
13x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Doğum Travması
ve Psikanalizdeki Anlamı
Özgün adı: Das Trauma de Geburt
Çeviri: Sabir Yücesoy
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 2001
3. Basım: Temmuz 2017

Psikoloji tarihinin en kayda değer kitaplarından biridir Doğum Travması. Ne var ki, Sigmund Freud ile en sevdiği öğrencilerinden Otto Rank arasındaki ilişkinin bozulmasına da yol açmıştır.

Bu kitapla ruhsal yapının ortaya çıkmasını, her türlü nevrotik rahatsızlığı insanın doğum sürecinde yaşadığı travmaya bağlayan Rank, Freud'un görüşlerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu öne sürmekle birlikte, dönemin nevroz kuramında babanın taşıdığı merkezi önemi, yani Oidipal dramda babanın tuttuğu yeri sarsıyor, annenin önemini öne çıkartıyordu. Başlangıçta Freud, psikanalizin kültürel alanlara açılmasında önemli rol oynadığını düşündüğü bu öğrencisinin kitabını coşkuyla karşıladıysa da, sonunda Rank ortadoks psikiyatri çevresinin baskısıyla aforoz edildi. Çalışmalarına ABD'de devam eden ve yeni bir psikoterapi yöntemi geliştiren Rank'ın görüşleri, Carl Rogers, Eric Fromm, Karen Horney ve Rollo May gibi isimlerin yapıtlarını etkilemiştir.

İÇİNDEKİLER
Türkçe'de Otto Rank, Engin Geçtan
Sunuş, Peter Orban
Önsöz
Analitik Açıdan Durum
Çocuksu Kaygı
Cinsel Tatmin
Nevrotik Yeniden Üretim
Sembolik Uyum
Kahramanca Telafi
Dinsel Yüceltme
Sanatsal İdealleştirme
Felsefi Spekülasyon
Psikanalitik Bilgi
Tedavi Etkisi
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Engin Geçtan, "Türkçe'de Otto Rank", s. 7-9

Otto Rank'ın psikoterapi kuramı tarihindeki kendine özgü konumunun sonunda yayın dünyamızda da değerlendirilmiş olmasının ülkemiz düşün dünyasına önemli bir katkı olacağına inanıyorum, bizlere ulaşması bir hayli gecikmiş olsa da. Öte yandan, bu kronolojik gecikmenin bu dönemde sonlanıyor olması, sona ermesi, ülkemiz insanının geçirmekte olduğu hızlı dönüşümler göz önünde bulundurulduğunda, belki de isabetli bir zamanlama. Eğer birkaç on yıl önce yayımlanmış olsaydı, henüz sorulmamış soruların cevabı olarak, günlük yaşantılarımızla buluşmaya hazır olmayan çıplak bir bilgi kümesi olarak kalır mıydı sorusunu beraberinde taşıyarak. Çünkü bilgiler yaşadıklarımızla buluşabildikleri oranda özümsenip kendi bilgi dağarımıza mal edilebiliyorlar.

Başlangıçta fizyolojik temelli bir kuram olarak beliren klasik psikanaliz, bizzat Freud'un kendisinin, yine kendi yaratısı olan kateksis olgusunu sonradan bir kenara itmiş olması örneğinde olduğu gibi, fizyolojik temelinden giderek uzaklaşarak psikolojik ve toplumsal yönelimli bir kimlik edinmiştir. Böyle bir sapma olmamış olsaydı, günümüz nörobiyolojisiyle şaşırtıcı bir biçimde örtüşen kateksis kuramı psikiyatriyi belki de çok farklı yerlere taşımış olabilecekti, en azından günümüzde hâlâ üstesinden gelinememiş zihin-beden düalizminin yarattığı çarpıklıkları azaltarak.

Otto Rank, bir bakıma, o dönemin klasik psikanalizinde başlamış olan bu sapmanın önemli öğelerinden biri sayılabilir. O da, Adler ve Jung gibi, psikanaliz kuramının yaygınlaşmaya başladığı ilk günlerde Freud'un çevresinde oluşan grubun etkin bir üyesiydi ve de tıp kökenli olmayan tek üyesi. Kişisel çabalarının ürünü olan ve 1900'lerin başlangıcında artist kişilik üzerine yazdığı bir makale Freud'un ilgisini çekmiş ve Freud, Rank'ı, psikanalizin kültürel alanlara doğru oluşturduğu uzantıların öncüsü saymış, üstelik üniversite öğrenimi yapabilmesi için ona her türlü imkânı sağlamıştı. Rank, öğrenimini tamamladıktan sonra bir süre Amerika'ya gitmiş, ancak dönüşünde Freud'dan farklı görüşler geliştirmeye başlaması üzerine aralarındaki kişisel ve bilimsel ilişkiler hızla bozulmaya başlamıştı. Özellikle doğum travması konusundaki görüş ayrılığı ve Rank'ın tedavide geliştirdiği yeni teknikler Freud tarafından hiç de olumlu karşılanmamıştı. Nitekim sonraki yıllarda Rank, kullandığı tedavi yöntemi için psikanaliz yerine psikoterapi terimini kullanmaya ve klasik psikanalizi temelinden ve şiddetle eleştirmeye başlamış, kendi kavramları da Freudcu grubun eleştirilerine hedef olmuştur.

Rank, kendi kuramını geliştirme doğrultusunda ilk girişimini 1924'te yayımlanan Doğum Travması adlı kitabıyla gerçekleştirmiştir. Birazdan okuyacağınız satırlarda da görüleceği gibi Rank, dölyatağında geçen rahat bir dönemin ardından, çaba ve girişimi gerektiren doğum sonrası koşullara geçişin yeni doğan bebekte yarattığı dehşetin, en sağlıklı insanların bile sonraki yaşamında sürekli olarak var olan birincil kaygı'nın kökeni olduğu görüşünü vurgulamıştı. Bu görüş, doğum travmasının sonraki yaşamdaki kaygıların ilkörneği olduğu biçiminde ve ilk kez Freud tarafından ortaya atılmış olan görüşü çağrıştırmakla birlikte, iki görüşün yorumlamasında önemli bazı farklılıklar bulunmaktaydı.

Freud gibi Rank da az önce tanımlanan çatışmayı insanların nasıl çözümlemeye çalıştıklarını araştırmıştır. Freud, doğum travmasını insanın yaşadığı ilk kaygı olarak tanımlamış, ancak sonraki yaşamın kaygılarını genellikle cinsel nitelikte nedenlerle açıklamıştır. Buna karşılık Rank, insanın yaşamındaki kaygıların çoğunu, doğum anında yaşanan ayrılık kaygısının tekrarı olarak yorumlamıştır. Ona göre, doğum travması sonucu yitirdiklerine karşılık bebek, annesinin de yardımıyla yeni ilişkiler kurarak çevresiyle "birlikte olma" durumunu sürdürür. Ancak, gelişim sürecinin doğal sonucu olarak kurulan beraberlikler, ileride bir yenisi kurulmak üzere daima sona erer ve ayrılık kaygısı, yaşam döngüsünün her aşamasında yeniden yaşanır.

Doğum travması kavramının, her şeyin neden-sonuç ilişkisiyle açıklandığı Kartezyen düşüncenin egemen olduğu günlerde gereğinden fazla doğum olayının kendisi üzerinde odaklaştırılmış olması, Rank'ın bu kavramdan hareketle geliştirdiği diğer bazı önemli görüşlerinin geri planda kalmasına neden olmuştur. Oysa, Rank'ın doğum travması olgusundan hareketle geliştirdiği yaşam korkusu ve ölüm korkusu kavramları, kendimizi ve dünyamızı anlamada önemli bir rehber niteliği taşır.

Rank'a göre her insan, bağımlılık ve bağımsızlık ya da boyun eğme ve kendi yönünü kendi belirleme eğilimlerinin yarattığı çatışma ile dünyaya gelir. İnsanın bağımsız bir varlık olma çabası yaşamın özüdür. Bunun karşıtı, dölyatağındaki çabasız varoluşa dönme eğilimidir ki Rank bunu ölüme ulaşma isteği olarak yorumlamıştır. Dolayısıyla, ayrılık ve birleşme, yaşam ve ölümle eşanlam taşır. Bağımsızlığa doğru atılan adımlar ürkütücüdür, bireyselliği yitirerek çevrenin egemenliği altına girmek ise çaresizlik duygusunun yaşanmasına neden olur. Her iki duruma da eşlik eden duygu suçluluktur. Kendimize ya da çevremize ihanet etmenin suçluluğu. Ayrılma ve birleşmenin yarattığı çatışmalar evrenin doğasında da mevcuttur. Atom altı parçacıklar birbirlerinden uzak olduklarında birbirlerine doğru çekilir, birbirlerine yapışır gibi olduklarında ise hızla birbirlerinden uzaklaşırlar. Geleneksel yapının hızla çözüldüğü ülkemizde yaşanmakta olan açmazlardan birinin bu karşıtlık çerçevesinde süregeldiği göz önünde bulundurursak, Doğum Travması'nın bu dönemde dilimize çevrilmiş olması ayrı bir önem taşıyor.

Kendi kişiliğini ve yaşantılarını Nietzsche ve Schopenhauer'in öğretileriyle harmanlayarak oluşturduğu görüşlerinin, şahsıma ve çalıştığım alana yapmış olduğu önemli katkılarından ötürü Otto Rank'ı saygıyla anıyorum.

Devamını görmek için bkz.

Peter Orban, Sunuş, s. 11-16

Psikanalitik tarzda düşünmeyi öğrenmiş olanlar, bastırılmış şeylerin içlerinde hep gizli bir özlem barındırdığını bilir: Bir zamanlar içinden çıkarılıp atıldığı bir ışığa, bilincin ışığına dönebilme özlemi. Bize ait olan (ve içimizde bulunan) her bilinçsiz ruh parçası, ruhun diasporasındaki gezginliği sona ermedikçe rahat vermez bize – bütün hastalık semptomlarının ispatlayıp durduğu gibi. Tek bir ruh için düşünüldüğünde bugün artık sıradan bir bilgiçlik sayılacak bu tespit, çok daha büyük ölçekte de geçerlidir: Bastırılmış olan, grup süreçlerinin, toplumsal olguların, hatta genel olarak kültürel gelişmenin motorudur kesinlikle. Bunun böyle olduğu sayısız psikanaliz çalışmasıyla gösterilmiştir.

Tabii psikanalizin kendisi için de durum farklı değil.

Bütün olarak her bilim dalının altında bastırılmış, koparıp uzaklaştırılmış, kovulmuş bir şey yatar, içindeki birtakım parçalar bütüne geri dönmek ister. Psikanalizi kendi nam salmış kanepesine yatırırsak, eninde sonunda tuhaf bir öykü çıkacaktır karşımıza. Psikanalizin sislerle örtülü çocukluk evresinden süzülüp belirecek öykü kahramanı da, Otto Rank adında biridir.

Kimdi bu adam, başından neler geçmişti?

Yaşamöyküsünü esaslı bir şekilde ele almama gerek yok, çünkü zaten iki mükemmel biyografisi yazılmış durumda(1) ve üstelik biri de Almanca. Onun için, kabaca özetliyorum:

Otto Rosenfeld 21 Nisan 1884'te Viyana'da doğdu. Yahudi bir ailenin üçüncü çocuğuydu. Orta tabakadan bir aileydi bu ve baba alkolikti. Orta okuldayken hastalıklı bir çocuktu Otto ("Doğduğumdan beri zayıf ve çürüğüm ben..."). 21 yaşında orta öğrenimini tamamlamış, bir meslek okuluna girmişti. O dönemde karşılaştığı Freud'a bir yazısını verdi. Freud'un deyişiyle "alışılmadık bir kavrayışı (psikanaliz konusunda) yansıtan" bir yazıydı bu.

Rank'ın (yazar olarak kullandığı müstear addı bu) Psikanaliz Birliği sekreterliğine gelişi görece hızlı oldu. Freud lise diploması alıp üniversiteye başlaması için teşvik etti onu. 1911'de Lohengrin Efsanesi hakkındaki doktora tezi tamamlanmıştı bile.

Hiçbir zaman psikanaliz eğitimi görmediği halde, Rank peşpeşe kitaplar, makaleler yayımlıyor, yazılarıyla psikanalizin geçerlilik alanını edebiyat, sanat ve mitoloji alanlarına doğru genişletiyordu.

Freud'la Rank arasındaki ilişki, biyografisinde de belirtildiği gibi, "babayla en sevdiği oğlu arasındaki ilişkiyi andırmaktaydı. Ve Freud' un bu eliaçık tutumuna Rank da gereğince teşekkür etmeyi biliyordu."

1912'de Rank (Hanns Sachs'la birlikte) en önemli psikanaliz dergilerinin yayımcılığını yapmaya başladı (Imago ve Internationale Zeitschrift für ärztliche Psychoanalyse). Ayrıca, Viyana'da Uluslararası Psikanaliz Enstitüsü'nü kurup yöneticiliğini üstlendi.

1907'de Freud psikoloji okumaya yöneltmişti Rank'ı, 1920'de ise bir psikanaliz muayenehanesi açıp hasta kabul etmesi için ısrar etti. Tıp eğitimi olmayan ve öğrenme amacıyla analiz edilmeye kesinlikle yanaşmayan Rank, yine de psikanalist olarak çalışmaya başladı böylece. Hastalarının büyük kısmı doğrudan Freud tarafından gönderilmekteydi. Hiç şüphesiz, o sıralarda Freud'un "veliahtıydı" Otto Rank.

Ancak, babanın diğer "oğullarıyla" ilişkisi her zaman sorunsuz değildi: Özellikle 1922 dolaylarında Rank'ın Psychoanalytischer Verlag'ın [Psikanalitik Yayınevi] yöneticisi olarak faaliyeti konusunda anlaşmazlıklar ve saldırılar başladı. İşleri yürütürken herkesi memnun edemiyordu. Freud korudu Rank'ı, hatta sağlığının çok kötü olduğu bir sırada halifesi yapmayı düşündü.

İşte durum böyleyken, Doğum Travması bir bomba gibi düştü ortaya. Bu eserinde Rank doğum sürecinin (ayrılış travmasıyla birlikte) insana özgü bütün ruhsal hallerin biyolojik olarak kavranabilecek nihai nedeni olduğunu ileri sürüyordu. Ruhsal yapının ortaya çıkması doğum travmasıyla başetme girişiminin bir sonucuydu ona göre. Öyleyse, her türlü nevrotik rahatsızlığın anahatları bu ilk çatışmada yatıyor demekti, yani kısacası: Her nevroz doğumla birlikte oluşmaya başlıyordu.

Böyle bir formülasyon o zamana kadarki nevroz kuramında merkezi öneme sahip bulunan hususu, yani Oidipal dramda babanın yerini sarsıyor, ikincil bir konuma itiyordu. Büyük bir öfke dalgası patladı. "Yakın çevre"nin birçok mensubu şaşkınlık içindeydi (genellikle yapılanın tersine, yayımlanmadan önce kitabın içeriğinden haberdar edilmemişlerdi) ve Rank'ın kitabını şiddetli bir eleştiriyle karşıladı. Suçlamalar nedeniyle derin bir üzüntüye kapılan Rank ise New York'a gitti. Amacı bu kentte terapist olarak çalışmaktı. Hâlâ itibar sahibiydi orada. Hemen psikanaliz çevreleriyle ilişkiye geçti. Kendi analizini Otto Rank'a yaptırmak isteyen birçok analist vardı. Ama çok geçmeden sorunlar gelip orada da buldu onu.

Viyana'ya döndüğünde ortalık biraz yatışır gibi oldu, ama ancak bir süre için. Her tarafta güvensizlik ve temkin dolu bir yaklaşımla karşılaşıyordu. Örneğin "yakın çevre" birtakım garantiler istiyor, bundan sonra Rank'ın –önceden "düzelti okuması" yapılmadan– yeni bir çalışma yayımlamamasını talep ediyordu.

Yitirdiği oğlunu tekrar yanına almaya çalışan Freud ise Rank'ın kendisini ona "analiz" ettirmesi için ısrar etti bu kez. Böylece öğrenme amaçlı analiz konusundaki eksiği giderilmiş olan Rank bir daha Oidipal denemelere girişip babanın iktidarını elinden almaya kalkışmayacaktı.

Ne var ki, ayrılık kaçınılmazdı artık. Oğul kısa bir süre sonra "hain" ilan edildi, tası tarağı toplayıp ortadan yok olmuş bir "kaçak" sayıldı ("uslu oğulların" yargısı böyleydi). Rank 1926'dan itibaren bir yandan yazıp bir yandan terapi yaparak Paris'le New York arasında mekik dokudu ve sonunda 1935'te kesin olarak New York'a yerleşti. İçerik olarak klasik psikanalizden bir hayli farklı olan, ama yine de temel özellikleri bakımından psikanalizin yolunda yürüyen kendi terapi yöntemini geliştirdiği yıllardı bunlar. Otto Rank 31 Ekim 1939' da, 55 yaşında New York'ta öldü – kendisine hem öğretmenlik hem de babalık etmiş olan Sigmund Freud'dan tam 40 gün sonra.

Olup bitenler hakkında anlatacaklarım bu kadar. Geriye, 1906'dan 1924'e kadar bütün bir bilimin tarihi ve kaderi üzerinde bariz etkisi bulunan bu adamın Avrupa'da neredeyse hiç tanınmadığını söylemek kalıyor. Adı unutulmuş, düşünsel izleri silinmiş durumda.

Amerika'da ise öyle değil: Hem erken hem de geç dönem eserleri bulunuyor kitapçılarda (bende The Trauma of Birth'ün 1974 tarihli bir baskısı var, ama o zamandan beri birçok kez yeniden basıldı.)

Doğum Travması'nı –yazılışından 60 yıl sonra– arada oluşan yeni bilgiler ışığında ele alıp değerlendirmeye çalışınca gördüğümüz, bu kitabın ürkütücü derecede aktüel olduğudur.

Bir de, ancak bugün gereğince takdir edilip tartışılabilecek nitelikte bir eser olduğunu saptıyoruz: Yazıldığı dönemde zamanının çok ötesindeydi. Tabii bugün birçok başka alandan destek gelebiliyor kitabın savlarına. Oysa 1924'te sırtını duvara dayamış, yapayalnızdı.

Son on yıllar boyunca ortaya çıkmış yeni kanıtlara bakalım şimdi:

– 1970'lerin başından beri bütün ülkelerde hastalar terapi sırasında doğum travmalarını o zamanki ilk şekliyle yeniden yaşamaktadır. Arthur Janovs'un "bulgularından" hareketle, travmayı takılıp kalmış enerjileriyle birlikte organizmadan çekip çıkartmak için doğum sürecine kadar bütün acı verici deneyimleri yeniden yaşatmayı amaçlayan "birincil terapi" denilen şey ortaya çıkmıştır.(2) Bu uygulamada hastalar bir yandan da günlük yaşamda söz konusu travmayı gerçek bağlamlarda ele almanın sayısız yolu bulunduğunu öğrenir.(3)

– Tamamiyle farklı bir yönde faaliyet gösteren Çek psikiyatrist Stanislav Grof –ruh hastalarının LSD deneyimlerinden hareketle– doğum sürecine bağlı olan ve aslında her terapide zaten görülen yeniden yaşantılanabilir aşamalardan oluşmuş bir terapi sistemi ortaya attı. Önceleri sadece ilaç etkisi altında elde edilen malzeme bugün artık –sadece nefes alıp verme teknikleri kullanılarak– birçok değişik tedavi biçiminde sürekli yeniden yaşantılanmaktadır.(4)

– Leonard Orrs'un çalışmalarından etkilenerek geliştirilen ve bütün dünyaya yayılmış bulunan "Rebirthing [Yeniden doğuş]" adlı terapi biçiminde doğruca eski doğum sürecinin yaşantılanması ve bir yandan da değiştirilmiş şekliyle bir tür yeniden doğuş olarak, yeni bir yaşam projesiyle bütünleştirilmesi amaçlanmaktadır.

– Çok farklı bir bağlamda psikotarihçi Lloyd de Mause tarafından Amerika'da (ve son zamanlarda Almanya'da da)(5) sürdürülen tartışmalarda doğum travmasının çeşitli biçimleri ve politik sistemlere varana kadar (bu Rank'ın hiç değinmediği bir konuydu) ele alınma tarzları üzerinde durulmaktadır. De Mause'a göre bugüne kadarki politik tarihin önemli bir kısmı çeşitli doğum süreci tiplerine dayanarak açıklanabilir.

– Fransız hekim Frederick Leboyer yaptırdığı doğumlarda edindiği deneyimden yola çıkarak hızla bütün dünyayı saran bir hareket başlatmıştır: Her tarafta doğum travmasından daha başladığı yerde kaçınabilmek için yepyeni teknikler geliştirmiş tıp merkezleri, klinikler ve muayenehaneler açılmaktadır.(6)

Bunlar günümüzde Rank'ın çalışmalarına dayanmadığı halde onu doğrulayan deneyim ve sonuçlardan sadece bazıları. Anlaşılması pek kolay olmayan bazı örneklere (örneğin ayaktaki refleks bölgelerinden yararlanarak rahim içi deneyimleri canlandırma) hiç değinmiyorum.

Kısacası, "doğum travması" bugün en çok üzerinde durulan konulardan biri; ama hiç kimse ona Otto Rank kadar derin bir kuramsal ilgi göstermiş, hayatın türlü çeşitli alanlarındaki türevlerini izlemiş değil. Rank'ın çıkış noktası yaptığı tez şöyle:

...Bilinçdışını bütün yönleriyle, ruhsal içerikleri ve bilince dönüşmesinin karmaşık mekanizmalarıyla araştırdıktan sonra, hem normdışı hem de normal insanları analiz ederek psikofizik dünyadaki ruhsal bilinçdışının ilk kaynağına ulaştık; artık biyolojik açıdan da kavrayabiliyoruz onu. Salt bedenselmiş gibi görünen doğum travmasının bütün insanlığın gelişimi açısından muazzam ruhsal sonuçlarını analiz deneyimlerine dayanarak tasarlamayı deniyoruz ilk kez. Bu travmada ruhsal olanın nihai ve somut biyolojik esasını buluyoruz ve böylece bilinçdışının temeline ve çekirdeğine ulaşmış oluyoruz. Bilinçdışının anlaşılması sayesinde Freud, geniş kapsamlı ve bilimsel psikolojiyi kurmuştur.

Bu tez Freud'un "her türlü kaygı halini temel olarak fizyolojik doğum kaygısına (nefes alamama) bağlayan" sözlerine dayanmaktadır doğruca, ama bir yandan da analizi babanın yaptığından da daha derine taşıyan oğulun cüretini yansıtır: "...ve böylece bilinçdışının temeline ve çekirdeğine ulaşmış oluyoruz" (daha sonra babanın üstünde ev kurabildiği bir temel).

Rank'ın bu kitapta kendi Oidipal durumuna el atmış olduğunu düşünen Freud haklıydı aslında (krş. Zottl, 1982:39). Ama tabii bu, kitabın içeriği bakımından hiçbir şey ifade etmez. Rank'ı harekete geçiren itki gerçekten de babanın iktidarına el koymak da olsa, ileri sürülen görüşlerin doğruluğu etkilenmez bundan.

Bugün artık ikisinin de doğru olduğunu biliyoruz: hem psikanaliz çevreleri tarafından ileri sürülen, Rank'ın (nevrotik bir itkiyle) psikanalizin bazı esaslarından uzaklaşmış olduğu savı; hem de ruh dünyasında ancak son yirmi yıldır haritasını çıkarmaya başladığımız ve hâlâ pek az tanıdığımız yeni bir ülke keşfetmiş olduğu.

Felsefe, sanat, din, mitoloji ve psikopatoloji alanlarında korku temasını ele almış olan bu eski tartışmadan çok şey öğrenebiliriz, çünkü başka hiç kimse –en azından kuramsal anlamda– araştırmayı bu kadar derinlere götürmüş değil henüz.

Tabii kitabın zayıf yanından da bahsetmemiz gerek burada. Doğum travmasında ruhsallığın ve bilinçdışının nihai (ya da ilk) kaynağını gören Rank'a bugünkü bilgimize dayanarak itiraz etmek zorundayız. İnsan ruhunun oluşumunun çok eskilere gittiğini ve zamanın derinliklerine (hatta zamanın ötesine) uzandığını gösteren belirtiler durmadan artıyor. Yani bireysel doğum olayı ruhun başlangıç noktası değil de, kopuş anlarından biri yine. Doğumdan çok daha önce rahim içi dönemi (o da travmatik olarak düşünülebilir) ve insanlığın bireysel ruhta izlerini bırakmış bütün bir gelişim tarihi var.

Ama bu bambaşka bir konu. Ve bu konuyu baştan sona ele alıp –babaların inançlarına karşı çıkarak– yazıya dökecek bir Otto Rank henüz ortada görünmüyor. Kesinlikle bir gün çıkacaktır böyle biri ve o da yine ruh sürgününe gönderilmek istenecektir (umarız 60 yıllık bir sürgün olmaz bu kez).

Frankfurt am Main, İlkbahar 1988

Notlar


(1) Zottl, 1982 ve Taft, 1958. Yukarı
(2) Arthur Janov, Der Urschre; Anatomie der Neurose; Das befreite Kind; Frühe Prägungen, Revolution der Psyche; Gefangen im Schmerz; ve Das neue Bewußtsein, hepsi S. Fischer Verlag, Frankfurt am Main. Yukarı
(3) Krş. Peter Orban, 1988 ve 1980; ayrıca Werner Gross, 1982. Yukarı
(4) Stanislav Grof, 1978. Yukarı
(5) Lloyd de Mause, 1982 ve 1988. Yukarı
(6) Frederick Leboyer, 1974. Yukarı

Kaynakça

Grof, S. (1978), Topographie des Unbewußten, Stuttgart.

Gross, W. (1982), Was erlebt ein Kind im Mutterleib, Freiburg.

Leboyer, F. (1974), Der sanfte Weg ins Leben, Münih.

Mause, L. de (1982), Hört ihr die Kinder weinen, Frankfurt am Main.

—— (1988), Grundlagen der Psychohistorie, Frankfurt am Main.

Orban, P. (1980), "Disco", Kindheit, yıl 2, 1980, s. 1 vd.

—— (1988), Psyche und Soma, Frankfurt am Main.

Taft, J. (1958), Otto Rank, New York.

Zottl, A. (1982), Otto Rank, Münih.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gökhan Özcan, "Ağrılı Ayrılık: Doğum Travması", Ayraç Dergisi, Şubat 2016

Derin, sessiz, iyi, böylece...

Edip Cansever, Meduza

Sancılı Bir Girizgâh

Ayrılma ve birleşme... Yaşamın olağan sathında devir daim eden diyalektik döngünün, aslında birbirine eş olan iki uç kısmı...

Kaçınılmaz üç pozisyonel ayrılık: Doğum, anneden ayrılma, evden ayrılma…

İlksel bir ayrılık biçimi olarak doğum ve doğumun kronolojik seyrini takip eden diğer ayrılıklar, psikanalizin ana konusunu temsil etmektedir, diyebiliriz. Bir kişiyi ya da bir nesneyi kaybetme durumları, zorunlu yaşantılar olmasının yanında, kişiyi dönüştürmesi ve büyütmesi sebebiyle de, aslında pozitif içeriğe sahip deneyimlerdir. Cenin içinde kendine yuva tutmuş insan yavrusu, ıslak ve emniyetli bir alandadır. Cenin, epigraftaki şiirde mükemmel bir şekilde tariflendiği gibi, derin ve sessiz, şimdilik sorunsuz ve böylece iyidir. Orada, kendini annenin varoluşuna bağlayan insan, sonraları bu mecazî omnipotansı [tüm güçlülüğü], teskin edici sessizliği ve yer yuvardan ırak, o mükemmel derinliği çokça özleyecektir.

Doğum ilk ayrılıktır. Sancılıdır. Anneden çıkış ve dünyaya geliş, hem anne hem de çocuk adına sancı ile mümkün olur. Doğan özne, doğuranın yahut çevresindekilerin insafına kalır. Çocuk anneden doğarak ilk gerçekçi ve devrimci eylemini kutlar. İlk yıllar otistik süreçlerin karmaşasında, acziyet içerisinde geçer. Anneyle tek beden olmaya devam eder çocuk. Kendisini anneden ayıramadığı gibi, anneyi memesinden ibaret zanneder. Freud’un revizyonistlerinden ve nesne ilişkileri kuramının temellendiricisi kabul edilebilecek olan psikanalist Melanie Klein’a göre, ilk mülk edinme işte burada, anne memesinde başlar. Çocuk memeyi ve kendini besleyen sütü ipotek altına alır. Mülküne geçirir. Meme doyurgansa çocukta iyi meme ve anne imgesi, meme doyurgan değilse, çocukta kötü meme ve anne imgesi gelişir.

Bir süre sonra işler tam da yolunda giderken, bir üçüncü devreye girer: Baba. Yani ‘O’. Sonra ilgi babaya yöneltilir. İkili yapı üçlü bir yapıya, kavramsal ifadeyle ‘Ödipal’ yapıya taşınır.Anneden ayrılmanın güçlüğüne babanın ikame edilmeye çalışılan ‘mütehakkim’ yönü eklenir. Üçlü yapıyı kırmaya ve bu yapıyı tanımadığı başka kişiler ile genişletmeye çalışan insan teki, ilk temsillerini inşa etmekte, geleceğe yönelik hitaplar üretmektedir. Önce, anneden ayrılmak mecburiyetinde olan insan, sonra evden ayrılmak zorunda kalır. Bu hitabı üretme kalitesi, diğerlerine izin ve imkân verme kalitesini belirleyecektir.

Rank ‘ın Günahı

Dünya savaşları sebebiyle yaşam ve ölümün olabildiğince tezat kavramlar olarak düşünüldüğü bir yüzyılı düşlersek, ayrılma ve birleşme kavramlarının ‘aynı şeyler’ olduğunu söylemek pek de tekin bir söylem olmayacaktır. 1924’te yayınlanan Doğum Travması isimli Otto Rank kitabı işte bu tekinsizliği sorgulamıştır.

Rank’ın bu kitabı yazmasının akabinde, sekreterliğini ve müritliğini yaptığı Freud ile ters düşmesi, Viyana Psikanaliz Derneği üyeliğinden çıkarılması, 1930’da A. A. Brill’in, Rank'ı akıl hastası ilan etmesi, Otto Rank’ın psikanaliz camiasında ne tür tehlikeli işler çevirdiğinin bir kanıtı olarak okunabilir. ‘Oğul Rank’ın tüm günahı, kimine göre ‘alaylı bir psikanalist’ olarak hiç de ehil olmadığı halde, psikanalizin başat kavramlarını; sanat, din, mitoloji ve mitoloji ile yoğurma çabası ve bu çabanın beraberinde getirdiği ‘Baba Freud’un esaslarından uzak düşmesidir.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Rank’a göre insan yaşamındaki kaygıların çoğu, doğum sırasında yaşanan ayrılık kaygısının tekrarıdır. İnsan yavrusunun içerisinde bulunduğu, bir demo-cennet olan ceninde hakim olan refah, ‘doğum’ ile birlikte yiter. Kaybedilen bu huzur ve refah, yetişkinken kurulmaya çalışılan ‘birlikte olma’ pratiklerine sirayet edip, aynı ‘yitme’ halini kişiye tekrarlatır. Ve insan, bu döngüye ve bu döngünün kendine eklemlediği ‘bireyleşme’, ‘bağımsızlık’, ‘yeniden başlama’ eylemlerinin kaygısına direnemeyip, o muhteşem yarığa, döl yatağına dönmeyi ister. Bu istek, Rank’a göre aynı zamanda ‘ölmeyi’ istemektir. Şu halde denilebilir ki; ayrılma ve birleşme, yaşam ve ölüm, tasavvufâne bir cüret ile ‘firak ve vuslat’, birbirini turlayan haller olmaktadır. Rank, analiz tekniğini işte bu mezkûr sav üzerine kurar.

Otto Rank, ‘doğum travması’ kavramı ile, zaten sanat ve edebiyata meyyal bir çizgide seyir tutturan psikanalize literal bir kıvam vermiş; fakat psikanalizin üstatları tarafından aforoz edilmesine engel olamamıştır. Rank’ın bu kabuğunu kırma çabası, onun travması olmuştur diyebiliriz.

Rank’ın Kuramına Kısa Bir Bakış

Rank’a göre analiz, ilk nesne olan anneden ayrılmanın daha başarılı bir tekrar tecrübesi ve tam olarak baş edilememiş doğum travmasını sonradan alt etme faaliyeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Analist, kendisine aşırı libidinal yükleme yapılan anneyi ve bu yatırımın yansıtılacağı babayı birlikte temsil ederek, anneden sağlıklı şekilde kopamayan analizana yeni bir kopma yaşatır.

Otto Rank, ortaya koyduğu, belki de ‘tümevarımcı’ olarak tasvir edilebilecek bir bakış açısı ile çocukların kaygı ve korku yatırımı yaptığı durumları serimler. Bunu yaparken fobik nesnelerin sembolleştirilmiş hallerini doğum ile ilişkilendirir. Mesela karanlık bir odada yalnız bırakılan çocuk, anne karnında nükseden ilksel travmasını yaşamaktadır. Veya fare, yılan gibi hayvanların tekin bulunmayışının, küçük deliklerde çabucak kaybolmalarıyla ilişkili olduğunu söyler. Bu durum ise sembolik olarak, kişinin kendi gövdesine veya annenin içine tekrar girme eğilimini barındırır. Bilinçli idrar boşaltma (eunuresis nocturna) ve dışkı kaçırma (enkoprezis) olayı ise çocuğun anneye sevgi ispatında bulunma adına, anne ile tek beden olduğu yerde, yani anne karnındaymışçasına davranmasıdır. Rank, burada Freud’un Rüyaların Yorumu isimli kitabından oldukça etkilenmiştir. Korku nesnelerinin, tıpkı rüyada görülen metaforik öğeler gibi, ama rüyalardan daha kaba bir yorumlanışını gerçekleştirmeye çalışmıştır. Ancak bunu yaparken, psikanalitik bir yorumsama yerine, mübalağalı ve tek yönlü bir gönderme sistemi kullanmaktadır. Kısacası Rank’a göre her şeyin başı anne karnına çıkmaktadır. Bu itibarla, Rank’ın gönderme sistemi, ancak doğru yorumların uzak bir örneğini temsil edebilir.

Son Söz Yerine

Otto Rank’ın Doğum Travması eseri, psikanalize zengin bir kavramlar demeti sunmuştur. Ancak psikanalist de olsa, insan acizdir. Rank, psikanalistlerce yeterince anlaşılamamıştır belki de.

Bu kitabı okumadan önce, Freud’un temel psikanaliz metinlerini incelemek, Rank’ın ne demek istediğini anlama noktasında bize yardımcı olabilir. Tabi, bu yine de size kalan bir şey.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.