Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-340-3
16x21 cm, 126 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Peruk Takan Kadınlar
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Grafik Tasarım: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2001

Hostes Leyla, Nevval Sevindi, türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir. Bu dört kişinin ortak yanı Türkiye vatandaşı olmaları ve peruk takmaları. Ataman’ın yapıtında kadınlar, ayrı ayrı, nerede, ne zaman, neden, nasıl peruk taktıklarını anlatıyorlar. Ataman, görünüm değiştirmeyi, seçilmiş bir kimliğin yaratımını ya da verili durumdaki bir diğer kimliği maskelemeyi konu alan, bildik bir mecaz olarak işlemiş peruk takma olgusunu. Ama her dört örnek de, kimlik üretiminin genelleştirilmiş ve tarihsel anlamda sabitlenmiş biçimlerinin ötesine taşıyor; izleyiciyi, toplumsal cinsiyet ve devletin uyguladığı acımasız baskı üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor

Peruk Takan Kadınlar, film yönetmeni Kutluğ Ataman'ın video görüntüleriyle yaptığı aynı isimli enstalasyonun ham malzemesi olan röportajların kitap formunda sunulmasıyla oluşuyor.

Kitapta röportajların dışında ayrıca Erden Kosova'nın Kutluğ Ataman ile yaptığı söyleşi ve Vasıf Kortun'un "Hakikati Yanlış Yorumlama Hakkı" adlı yazısı da bulunuyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Hostes Leyla
Nevval Sevindi
Türbanlı Öğrenci
Demet Demir
Kutluğ Ataman ile Görüşme, Erden Kosova
Hakikati Yanlış Yorumlama Hakkı, Vasıf Kortun
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 7-8

"Peruk Takan Kadınlar"ın dökümünü Ruşen Çakır benden ilk istediği vakit açıkçası önce bir düşündüm. Görsel sanatların geliştirdiği bir söylem üzerine oturtulmuş ve buna göre üretilmiş bir video projeksiyon enstalasyonunun sosyal konularda yayın yapan bir kitap dizisi kapsamında yayınlanması işi bozmaz mıydı? Ya da, güncel sanatın zaten pek kaale alınmadığı veya bilinmediği "günümüz Türkiye'sinde" (bu her ne anlama geliyorsa!), zaten çok çelimsiz ayaklar üzerinde durmaya çalışan bu türden bir işi, gene her zaman olduğu gibi "içerik" ve "mesaj" üzerine içi geçmiş bir tartışma ve okuma alanı kapsamına itmez miydi? Strateji konusunda kafamın karıştığı her zaman yaptığım gibi, ilk iş, Vasıf Kortun'u aradım. "Sakın ha!" dedi. Dedi ama, şimdi gördüğünüz gibi iş hem kitap oldu, hem de Vasıf bu kitap için yazı yazdı.

Çünkü üzerinde birkaç gün daha konuştuktan sonra, "ülkemiz koşullarında" –bu nefret ettiğim terimi maalesef hâlâ kullanmak zorundayım– her şeyden önce pragmatik olmamız gerektiğini kendimize hatırlattık. Keşke pürist olabilsek. Ama o lüksümüz yok. İşi sadece sanat dünyasına saklayıp, dizinin editörü Ruşen Çakır'a, "Bu bir sanat işidir Ruşenciğim; sözlü tarih için önemli bir belge olduğu konusundaki yorumuna katılıyorum, ama ben bunu sanat işi olarak saklamak istiyorum ve sadece böyle göstermek istiyorum," diyemedim. Diyemedik, çünkü bu ülkenin eğitimli birer vatandaşı olarak hep kendimize birtakım görev ve sorumluluklar yüklüyoruz. İşin içine, özellikle insan hakları, sözlü tarih, cinsel politikalar, kişisel ve sivil tarih üzerine kişinin kendi söylemi (devletin kişiye dayattığı söyleme alternatif olarak) ve dini özgürlükler girince bu görev ve sorumluluk duygusu iyice ağır basıyor.

Bu sefer de benzeri bir süreç yaşandı. Sonuçta kendi işimin formel sorgulamalarını –ki sanat dünyasında bence işi değerli kılan da sadece bu olmalı– göz ardı ettim. Aslına bakarsanız göz ardı etmeseydim kendimi çok da suçlu hissedecektim. Başarılı bir gazeteci ve beni on yaşımdan beri tanıyan biri olarak Ruşen de tabii bu açıklarımı çok iyi kullanmasını bildi ve gördüğünüz "kitap" ortaya çıktı. Umarım 2001 sonuna doğru planladığımız gibi Vasıf Kortun'un yönetmenliğini yaptığı Proje4L İstanbul Güncel Sanat Müzesi'nde gösterildiği vakit, bu kitap aynı zamanda yararlı bir referans/kaynak vazifesini de görür.

Ben her şeyden önce bu kitabın yayınlanmasına izin veren üç peruklu kadına çok teşekkür etmek istiyorum: Nevval Sevindi, Demet Demir ve bu işi benim aklıma ilk sokan Melek Ulagay. Dördüncü kadına ulaşmam maalesef mümkün olmadı. İsmini ve adresini bilmediğim için ona haber veremedim. Onun bu işe karıştığının okuduğu üniversite tarafından öğrenilmesi durumunda disiplin cezası alması ve okuldan uzaklaştırılması söz konusu olduğundan, bana bile ismini ve adresini vermemişti. Çekimi de sadece sesiyle yaptık, görüntüsü yok. Ona da buradan, özellikle bu işin ortaya çıkabilmesi için girdiği kişisel riskten dolayı teşekkür ederim.

İstanbul Güncel Sanat Projesi'nin desteklediği işler arasında bu iş de vardı. Vasıf Kortun bu işin başından beri bana destek oldu. Hâlâ işin dünyanın değişik ülkelerinde gösterilmesi için destek veriyor. İşin başından beri belki yüze yakın kişi bana yardımcı oldu. Bunların hepsini burada saymam imkânsız. Ancak Zeynep ve Can Özbatur'a ve şirketlerinde çalışan tüm ekibe işin post-prodüksiyonuna büyük ölçüde destek verdikleri için, Arzu Göknar'a o dönem bütün işlerime koşturduğu ve hayatımı organize ettiği için, Kağan Erturan'a sağladığı teknik destek için, Emel Kurma ve Çiğdem Türkoğlu'na işi Türkiye'de çıkartmak için harcamış oldukları emek için, ayrıca Haldun ve Buket Bayrı'ya, Martin Fryer'a, işi daha proje esnasında ifa-Galerie Stuttgart küratörü Iris Lenz'in dikkatine getirerek geliştirme finansmanı almamı sağlayan İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı İstanbul Bienali ekibine ve tabii işi Venedik Bienali'ne davet ederek dünya önüne çıkaran küratör Harald Szeemann'a adlarını belirterek teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Devamını görmek için bkz.

"Türbanlı Öğrenci", s. 61-76

Üniversiteyi kazanmamla başladı. Üniversiteye, zaten ilk başlarda tereddütlü gidiyorduk okula, korkuyla gidiyorsunuz zaten. "Acaba alınacak mıyız? Sınıfta dışarı çıkarılacak mıyız?" O tür endişelerle gidiyorsunuz zaten her gün. Daha sonra bize ikazlar gelmeye başladı. Ve bize süre verildi.

• Ne tür ikazlar yapıldı?

Başörtülü olarak üniversiteye girmememiz, yani derslere o şekilde girmemizin yasak olduğu hakkında bilgi veriliyor ve bu şekilde girmemizin doğru olmadığı söyleniyor. Biz de bunları her ne kadar istemesek de, mecburen bize süre verdiler. Bir süre sonra, artık derslere bu şekilde sizi alamayacağız dediler. Biz de artık, kendimizi nasıl üniversiteye kabul ettirebiliriz, ne şekilde içeri girebiliriz diye çareler aradık. Bazı arkadaşlar bereyi düşündüler, bere takmayı düşündüler. Onlar, kendi aralarında belki bir gün, belki iki gün idare edebildiler. Yani ne şekilde olduğunu bilmiyorum onların, bizde kabul görmedi. Biz de kendi arkadaşlarımız arasında vicdanımızın rahat etmesi için peruğu düşündük. En azından kendi saçımızı göstermememizin bizi daha rahatlatacağını düşünerekten ve diğer bizden öncekilere yapılan ikazların yol açtığı hareketi örnek alaraktan, peruk aldık biz de.

• Nereden aldın peruğu?

Bir kozmetik sanayiden. Yani...

• Bir dükkândan.

Yani evet, dükkândan, kozmetik sanayii dükkânından. Peruk...

• Nasıl bir peruktu?

Zaten girince, çok ilginçtir, kadın soruyor, "Tesettür peruğu mu?" diyor, başörtülü görünce. Perçemli ve boyuna kadarmış genelde o model. Zaten dikkat çekmeyecek olan bir renk, kahverengi tonlarında. Siyah vardı ve çok parlak jakarlı bir siyahtı. Sentetik tel olduğu için –biz gerçek saç istemedik, gerçek saç olan perukları istemedik– "sentetik saç olsun," dedik. Ve bu saç siyah renkte çok parlıyor; kahverengi olması, yani dikkat çekmemek bâbından, sınıfta dikkat çekmemek için o rengi tercih ettik. Çoğunlukta kahverengi saç olduğu için ve kendime daha yakın olduğu için herhalde, o rengi seçtim. O şekilde, arkadaşla beraber aldık. Ondan sonra, bize söylendiği gün onu yanımızda getirdik. Ama hiç takma taraftarı değildik. Ve sicilimize herhangi bir işlem uygulanmaması için o gün başörtüsüz girmek zorundaydık. Bildiğiniz üzere sicile işlem giriyor. Ve biz sonuçta, hastahane gibi yerlerde çalışacağımız için, sicilimizin kirlenmesini istemedik. Mecbur kalaraktan o gün takmak zorunda kaldık, çünkü olmayan arkadaşlar giremedi, ya da girenler hakkında işlem başlatıldı. İşlem başlatılmaması için biz de gittik, peruğu zaten ilk gün denedik. Kapalı olarak oturduk, başörtülü olarak, arkadaşlarla. Herhangi bir şey olmasaydı öğretmenler tarafından, o şekilde oturacaktık ve hatta koridordan içeri alınınca müthiş sevindik böyle bir şey yok diye, çünkü bize koridora da giremezsiniz dediler. Müthiş sevindik, oturduk sıralara, masamıza, daha hoca gelmemişti. Oturduktan sonra hoca bizi ikaz etti, "Eğer," dedi, "bu şekilde girerseniz. Ben sizin girdiğinize dair işaret koyacağım," dedi. "Girmezseniz de çıkın dışarıya, yani bu şekilde oturursanız," diye ikaz etti. Yani sonradan duyduk ki hocalar ikaz etmek zorunda değilmiş, çünkü bize önceden ikaz verilmişti ve sürenin başlatıldığı tarihi belirtmişlerdi. Hocanın ikazı üzerine biz de dışarı çıktık, peruklarımız poşetteydi. Sonra, dışarıda uygun bir yerde, ağlayarak sızlayarak peruğumuzu taktık.

• Uygun bir yerde dediğin, yani mahrem bir yerde...

Evet, mahrem bir yerde. Zaten ilk başlarda, peruğu almadan önce düşünüyorsunuz, "Terk etmeli miyim? Yoksa girmeli miyim?" diye. Terk ederseniz, üniversiteyle alâkanız kesiliyor, hiçbir savunma yapamıyorsunuz, evde gidip oturuyorsunuz. Girerseniz, kendi vicdanınıza, dininize aykırı bir işlem yapmış oluyorsunuz ve insanı çok harap eden şey de hangi kararın doğru olduğunu bilmemek oluyor. İnsanı bu çok üzüyor, yıpratıyor. Ve günlerce gecelerce bunu düşünüyorsunuz, hangisinin doğru olduğunu... Ve inanın bu kararı vermek de çok zor oluyor, işkence çeker gibi bir şey oluyor yani. Bu karara varmakta diğer arkadaşlar da çok zorlandılar. Zaten ilk önce, insanların neler düşüneceğini düşünüyorsunuz, ne şekilde bakılacağınızı. Sonra kendi kendime düşündüm, "Ben ayıp olan bir şey yapmıyorum," dedim. Yani utanılacak bir şey yok, ilk başta utanıyorsunuz zaten. Ama bunu mecburiyetten dolayı yaptığınızı ve arkadaşlarınızın bundan bilgisi olduğunu, yani ne için taktığınızı bildikleri için, "bunu yaptıranlar utansın," diyorsunuz ve kendinize böyle moral vererekten içeriye girmeye çalışıyorsunuz. Sınıfa ilk girişte öyle yaptım ben, kendime içimden moral vermeye çalıştım, utanılacak bir şey yapmadığımı düşündüm. Sonuçta buna mecbur bırakıldığımı, arkadaşlarımın da bildiğini düşünerekten kendime moral vermeye çalıştım. İlk başta kimsenin yüzüne bakamayacağımı zannediyordum, perukla çok komik gözükeceğimi... zannediyordum ve öyle de oluyor zaten, çok komik bir görüntü.

• Gerçek saç değil dedin, niçin değil?

Çünkü başkasının saçını da kullanmak istemedim. Duyduğum kadarıyla zaten saçlar insanların haberi olmadan yapılıyormuş. "Bu taktığım saç başka bir başörtülünün saçı da olabilir, kuaförde kesilmiş, bir başörtülü insanın saçı da olabilir," diyerekten seçmedim. Maddi yönden farkı da var zaten, o da uygun geldi, o yüzden... Yani iki yönden de...

• Sentetik olanı daha mı ucuz?

Daha ucuz. Zaten artık, perukla benim hiç alâkam yokken, üniversiteden önce... Daha sonra peruk hakkında bayağı bir bilginiz oluyor. Öyle yani, araştırıyorsunuz çevreyi, arkadaşlarınıza soruyorsunuz. O şekilde fiyat hakkında da bilginiz oluyor.

• Peki takmaya devam ettin mi ilk günden sonra?

Zorunlu kaldığım zamana kadar. Her gün denedik zaten. İkaz edilince taktım. İkaz edilmeyene kadar devam ettik. Bazı hocalar...

• Halen takıyor musun?

Şu anda göz yumuyorlar. Ama diğer bölümde olan arkadaşlara göz yummuyorlar, yani bu değişiyor duruma göre. Bilmiyorum hangi şeye göre yürütüyorlar yani, nasıl bir vakit ayarlıyorlar veya hangi zamana göre baskı yapıyorlar onu bilmiyorum. Bazen göz yumuyorlar, bazen ikaz ediyorlar, belli olmuyor. Yani bu sadece bizim için geçerli, diğer arkadaşlarda daimi bir süre var. Onlarda hiç böyle göz yumma olmadı. Şöyle diyeyim, yani anlatılması, kelimelerle ifade edilmesi çok zor, müthiş bir acı duyuyorsunuz zaten. Ve bu kararın mantıksız bir şey olduğunu bilmeniz size çok daha acı veriyor. Yani sonuçta, insanın başörtüsünü açıp saçını göstermesi hiçbir değişiklik yapmıyor bence. İnsanların içine daha da çok kin tohumu atılıyor bence. Yani ben okula başörtülüyken çok severek gidiyordum, müthiş derslere böyle alâkalı ve ilgiliydim. Ötekiler de öyleydi. Daha sonra böyle bir, insana yani zorunluluk kılınınca, okuldan uzaklaşıyorsunuz. Artık ben okula gitmek istemiyordum. Modernlik diyorlar ama, bence insanın düşünceleri modern olmalı, görünüşü değil. Ve insanın görünüşünü değiştirerek modernleştireceğini zannediyorlar, halbuki insanlara bilgi vererek modernleştirebilirler. Kafa yapısını yani, bir dış görünüşle değiştireceklerini sanıyorlarsa, bu mantıksız bir düşünce. Ve bizim zaten, kafa yapımızda da hiçbir değişiklik yok. Ben de diğer arkadaşlarım gibi, herhangi bir işte çalışabilmek için, ekonomik özgürlüğe sahip olabilmek için ve yani birilerine hizmet götürebilmek için, sonuçta buna çabalıyorum. Ama değişik gözle bakılıyor bize. Ben... bunu da hazmedemiyorsunuz. Bu da çok üzücü geliyor. Yani her yönden baskı altındasınız.

• Ne zaman kapandın?

Ben, açıkçası ilkokulu bitirdikten sonra, ablam benim normal lisede okumuştu. Ben, sınıf arkadaşım imam-hatipe yazılacağı için, oraya gitmek istedim. "Beni de imam-hatipe yazdır baba," dedim. Babam bana sordu, "Kızım," dedi, "ablanı ben normal liseye verdim. Eğer," dedi, "sen de normal liseye gitmek istiyorsan oraya git," dedi. "Büyüyünce, beni niye ablamla aynı okula vermedin deme," dedi. "İstiyorsan oraya git," dedi. "Ben karışmam," dedi. "Yok baba," dedim, "ben oraya gideceğim," dedim. O şekilde, tercih sonucu imam-hatipe başladım dolayısıyla. İmam-hatipte hem öğretiyorlar, hem de zaten çevre, arkadaşlar, forma öyle olduğu için, başörtülü olarak gidiyorsunuz. Daha sonra başörtüsünün gereğini öğretiyorlar, daha da çok bağlanıyorsunuz bu sefer. Yani, daha çocukluk yıllarından çıkmaya başladığım zaman ben başörtülüydüm. On bir yaşından itibaren başörtülüydüm.

Perukla ben çok komik gözüktüğüme inanıyorum. Ve kendi saçım kadar peruğun yakıştığını sanmıyorum. Çünkü sonuçta peruğu takıyorken bile şöyle diyordum: "Peruk olduğu belli olsun, ama komik durmasın." Çünkü insanların, bana baktığı zaman, "bu kendi saçı değildir, bu zaten normal mağazalarda, her yerde görülen takma plastik bir parça gibi," desin, yani insanlar bana bakarken bunun benim saçım olmadığını, bunun bana özgü bir şey olmadığını bildiklerini düşündüğüm zaman vicdanım rahatlıyordu. En azından başımın açık olan halinden bir derece daha iyi olduğunu, –tabii ki başörtülü halimden daha iyi değildi– başımın açık halinden bir derece daha iyi olduğumu düşündüğüm için, biraz daha rahatlıyorsunuz. Ama bu bile insana çok acı geliyor.

• Kendi ailenden, kendi çevrenden, kendi arkadaş grubundan herhangi bir tepki geldi mi?

Ailem şöyle dedi; zaten zorluklarla üniversiteye gittiğimi biliyorlar, bizim maddi durumumuz da o kadar iyi değil ve üniversiteyi terk etmem de, yani terk edip düzelince bir daha geri dönerim diye bir olay da benim için çok uzakta. Çünkü hazırlanıp kazanmak da çok zor. Büyük emekler istiyor, büyük emek sarf ediyorsunuz. O yüzden ailem kararı yine bana bıraktı. "Okulu terk edip eve gelirsen hiç kızmayız," dediler. "Ama istediğin şekilde girmek istiyorsan ona da kızmayız," dediler. "Sonuçta bu senin kararın," dediler. Zaten reşit bir insansınız. Kararı ailem bana bıraktı. Ve babam hiçbir etkide bulunmamak için bana hiçbir soru sormadı, o düşünme zamanı zarfında. Hiçbir tavsiyede bulunmadı. Sadece kendi kendime karar verdim. Zaten bu insanın kendi kendine karar vermesi, yani bütün yükün insanın omuzlarında olması daha da büyük bir üzüntü veriyor. Çok böyle, her an kararsız kalıyorsunuz. Tamam artık, karar verdim, gireceğim, peruğu takacağım diyorsunuz. Sonra, "Hayır yapamam, bana zor geliyor," diye aniden düşüncenizi çeviriyorsunuz. Zor geldiği için, yani her an kararınızı değiştiriyor ama, verdiğiniz karar son saatte, son dakikada verdiğiniz karar oluyor, o şekilde. Arkadaş bâbından sorarsanız, arkadaşlar da zaten aynı hareketteler, onlar da mesela diyelim başörtüsünü açmayıp okulda işlem tutturanlar da bize karışmadılar. Çünkü sonuçta onlar da baskı altında, bizim ne durumda olduğumuzu biliyorlar. Herkes istediğini yapar yani, kendisi ne isterse onu yapıyor. Bana baskı olmadı. Eleştirenler olmuyor.

• En azından, negatif anlamda eleştiren olmasa bile, yani sorgulayanlar oldu mu?

Tabii, o bakımdan oluyor. "Bu şekilde girmen doğru mu? Bu şekilde girmenin doğru olduğunu biliyor musun? Yani emin misin girmekten?" Kararsızlığa itenler bu tür sorular zaten. Hangisini yaptığının doğru olduğunu bilmemek. Yani hangi hareketin doğru olduğunu bilmemek.

• Dini yönden araştırdın mı? Bir bilene sormayı düşündün mü? Dinen bu yaptığın yanlış mı doğru mu diye.

Dinen araştıramadım, çünkü zamanım olmadı. Bizim okul, yani devamsızlık yönünden zaten zor durumdaydık. Ve kendi bildiğim kadarıyla da gene kararsız kalıyordum. Bir taraftan insanın bazı şeyleri başörtüye uygulaması gerekiyor, bir bakımdan da ilme önem vermesi gerekiyor. Dinimizde de ilim çok önemli, "Beşikten mezara kadar ilim," deniliyor. Yani gene her bakımdan kararsız kaldım. Dini yönden de kararsız kalıyorsunuz. Sonuçta hiçbir hoca fetva vermiyor. Giyemezsiniz de demiyorlar, bu şekilde giymeyin de demiyorlar. Giyin de demiyorlar. Sonuçta dini yönden söz sahibi olan kişiler de kararsız, ben buna inanıyorum. Gene insanın kendisine karar kalıyor. Ve benim yakın kişiden aldığım cevap, bu soruyu sordum. "Hangi yapacağımın doğru olduğunu bilmemek zor geliyor, kararsızlığa iten bu oluyor," diye sorduğumda, o kişi bana en doğru kararın kendi vereceğim karar olduğunu söyledi. "En doğru karar senin verdiğin karardır," dedi. Onun üzerine, o gece bu kararı aldım ben de. Bu şekilde oldu.

İlk başta kimsenin yüzüne bakamayacağınızı düşünüyorsunuz. O gün herkesin gözlerinin içine baktım. Bana gülüyorlar mı? Düşüncelerini okumak için. Konuştuğum herkesin gözlerine bakıyordum. "Ne düşünüyorlar? Benim hakkımda kafalarından acaba neler geçiriyorlar?" diye. Ve sonuçta ben gülen görmedim. Kimse gülemedi. Tabii onlar da çok üzülüyorlar. Mantıksız olduğunun onlar da farkında. Yani olumsuz bir tavır almadım kimseden ben, arkadaş olarak sınıfımdan. O gün, o şekilde dersi dinleyemiyorsunuz. Zaten böyle, yani bedeniniz derste, ruhunuz başka yerde oluyor. Bu duygular çok karışık oluyor. Yani ders arasında gidip geliyorsunuz. Düşünceler o kadar tuhaf ki kelimelerle ifade edilmesi çok zor. Yani bir taraftan vicdan azabı çekiyorsunuz, yani kalbinizde bir yer sızlıyor. Böyle, doğru yapıp yapmadığınızı da bilmiyorsunuz. Diğer taraftan da sonuçta bunu yapmalıydım, geçici bir süre diye moral bulmaya çalışıyorsunuz. O şekilde, yani çok samimi arkadaşlarım var benim, açık olup da, bizim hakkımızda çok olumlu düşüncelere sahip olan arkadaşlar var. Ve bana bir arkadaşım, "Keşke bütün kapalılar sizin gibi olsa," dedi. Bilmiyorum, herhalde bazı kapalılardan yanlış tepkiler almış. Yani kelime bu, başörtülü değil de kapalı arkadaşlar. Ve bizim başörtümüzün kapalı olmasından, her türlü sosyal aktivitemizin, her türlü duygularımızın kapalı olduğunu zannediyorlar herhalde. Böyle, bazı ortamlara gidince şaşırıyorlar. Neden? Onu da bilmiyorum. Mesela tiyatroya falan gidiyoruz. "Aa siz de mi geliyorsunuz?" diye bir şaşkınlık var. Pek anlam veremiyorum, yani herhalde insanların kafasında değişik düşünceler var. Ve sonuçta olumlu düşündüklerine inanıyorum. Zaten kendileri de ifade ediyorlar. Artık bizi tanıdıktan sonra. O şekilde yani, öyle bir şey. Zaten üniversiteye katıldığımızda ilk adımı atan biz olduk, tanışma faslında. Onlar çok çekimser davranıyorlar. Bilmiyorum, bizim her yönden, pozitif değil de negatif düşüncelere sahip olduğumuzu düşünüyorlar. Ama sonuçta biz de onlar gibi aynı şekilde aynı ortamdayız. Yani sonuçta aynı şehirde yaşıyoruz, aynı yaşamı paylaşıyoruz, aynı otobüslere biniyoruz. Bizim onlardan bir farkımız olduğunu sanmıyorum. Biz sadece dinimizin gereği olan bir farzı uyguluyoruz, onlar uygulamıyorlar. Yani açıklar mesela diyelim. Uygulayıp uygulamamak insanların tercihi, insanların seçimi. Ona da karışmıyorum. Sonuçta ben, diyorum ya kelime bulamıyorum, ifade etmesi normal bir... sonuçta bu onların suçu da değil. Ben onlara karşı da kin duymuyorum. Mesela aynı anda sınıfa giriyoruz, açık arkadaşla birlikte. Onlar çok rahat bir şekilde geçip sıralarına oturabiliyorlar ve bize, gözler ânında bize dikiliyor, öğretmenler tarafından. Ve hemen ânında bir ikaz etme gereği duyuyorlar. Sonuçta aynı şekilde yine ikaz alıyoruz. "Ya çıkın, ya da girerseniz şu şu olacak," diye. Siz iki tercih arasında kalıyorsunuz. Ama diğer arkadaşa hiçbir tercih yok, her türlü hak özgürlük... onlar sahip. Bize de çok mantıksız geliyor. Onlar açısından da mantıksız, sanırım onlara da tuhaf geliyordur. Bilemiyorum.

• Açık olanlar arasında sana destek verenler oldu herhalde.

Bayağı, bayağı destek verdiler. Ben çok ılımlı bir sınıftaydım. Bilmiyorum herkes böyle bir şansa sahip midir? Çok ılımlı bir sınıftaydım. Yani diğer düşüncede olduğunu bildiğim arkadaşlar bile saygı duyuyorlardı. Sonuçta ben onlara karışmıyorum, ben onlara ses çıkarmıyorum. "Neden böyle yaşıyorsun? Neden bu senin yaşam tarzın?" diye bir soruda bulunmadığıma göre, onlar da bana böyle bir soru sormadılar. Yani bize ikazlar geldiği zamanlarda onlar da üzüldüklerini ifade ettiler. Ama şunu söylemek istiyorum, benden önce bu durumda kalan arkadaşlarıma çok üzülüyordum. Benim gibi başörtülü olup da bu zorunluluğu yaşayanlara çok üzülüyordum. Ve ben o zaman başörtülü derse giriyordum. Onlara üzülüyordum. Ama kendime sıra geldiği zaman anladım ki onlara çok az üzülmüşüm. Yani kendiniz yaşamadıkça o acıyı hissedemiyorsunuz. Ben bile başörtülü olduğum halde bir başörtülü arkadaşın acısını tam olarak anlayamamışım dedim kendi kendime, bu olayı yaşayınca. Aynı acıyı paylaşamıyorsunuz. Yaşamadığınız sürece o acıyı paylaşamıyorsunuz. Yaşadıktan sonra acılarınız ortak oluyor zaten. Sebep doğuracaktır, ona inanıyorum, onu düşünüyorum. Okuldan sebepsiz yere de atılabilirsiniz, hiçbir açıklama yapmıyorlar çünkü. Bazı arkadaşlar devamsızlıktan sınıfta kalıyorlar. Sonuçta her halükârda okuldan uzaklaştırılabiliyorsunuz. Onların istedikleri de bu zaten. Sizi bu şekilde okuldan uzaklaştırmak, üniversite dışına atmak... Ve zaten bu zorluğu yaşayaraktan üniversite içine girdiğim için, öğretmenler tarafından veya yöneticiler tarafından mimlenmek istemiyorum açıkçası.

Belli bir özgürlüğünüz yok, konuşma hakkınız yok. Yani kendinizi savunamıyorsunuz. Sizin söylediğiniz kurallar yeterli gelmiyor. Onlar için kendi yönetmelikleri kâfi. Sonuçta savunmada bile çaresiz kalıyorsunuz. Verdiğiniz savunmadan bile, sizin savunmanızı yetersiz buluyorlar, veya uygun olmadığını, bizim yaptığımız savunmanın yeterli olmadığını söylüyorlar. Yani her halükârda âcizsiniz. Erkekler bu yönden çok şanslı. Hangi düşüncelere sahip olursa olsunlar girebiliyorlar. Sonuçta onlara bir saç modeli gösteremedikleri için belki, bunu başarabilseler belki onu da yapacaklar. Çünkü dini yönden, dini ibadetlerini yapan erkeklerin dış görünüşü belli olmuyor. Onlar da normal diğer düşüncelere sahip insanlar gibi. Bizi diğer insanlardan ayıran tek fark başörtümüz. İbadet eden birçok açık insan var, ama onlar girebiliyor. Yani sadece bu başörtü farkını yakalamışlar ve bunu kullanıyorlar bence. Kızlar daha çok zulüm altında. Yani... sonuçta, yani erkekler de belli bir düşünceye sahip olsa bile dışlanamıyorlar. Üniversitelerden uzaklaştırılamıyorlar, sadece kızlara baskı var. Başörtü takan kızlara karşı bir baskı. Bu baskının sebebini ben de anlayamıyorum. Zaten bu yönetmeliklerin koyduğu kurallar mantıksızlıklar üzerine kurulmuş. Kılık kıyafet serbest dedikleri halde kılık kıyafete bir sınırlama koyuyorlar. Yani anlam veremiyorsunuz, her şey mantıksız geliyor size. Reşit sayıldığınız halde kendi istediğinizi değil de, başkalarının size verdiği yönetmeliklere uymak zorunda kalıyorsunuz. Bu da insanlara zorla yaptırım. Başka bir şey değil. Mesela ben yazları, yazın yani tatilimi evde durarak değerlendiriyorum. Kendime bilgi açısından pek faydalı olamıyorum. Bu yüzden zaten üniversiteye gelmek istedim. Bir günümün diğer bir güne eşit olmasını istemiyorum. Yani her gün basit olan aynı şeyleri yapmak istemiyorum evde. Yani bir şeyler öğrenebilmek, başkalarına faydalı olabilmek ve öğrendiklerini öğretebilmek insana büyük bir mutluluk veriyor. Zaten dinimizin de buna karşı bir şeyi var. Başkalarına bir şeyler öğretmenin çok büyük sevap olduğunu, dinen de uygun olduğunu bildiğim için, daima alıp başkalarına verme çabası içerisindesiniz. Ben bunun evde okul olarak yapılacağına inanmıyorum. Dini bilgiler bile dışarıda öğreniliyor, evde değil, yani çok azını kitaplardan öğrenebiliyorsunuz. Sonuçta hem dünya ilmi hem ahiret ilmi ev dışında öğreniliyor bence. Bu yüzden üniversitelere insanların gitmesi gerekiyor. Ve sonuçta, ileride anne olacaksın. Erkek çocuğun da olabilir, evde kapanan bir annenin çocuğuna ne kadar bilgi verebileceğini tahmin edemiyorum. Ama üniversiteye gidip bilgili olan bir annenin çocuklarına çok daha faydalı olabileceğini ve ileride onları topluma yararlı birer fert haline getirebileceğine inandığım için, insanların, Müslüman erkeklerin, "bacılarımız gitsinler, evde otursunlar," kararlarını kendimce doğru bulmuyorum. O Müslüman erkekleri yetiştiren de anneler yani. Babalar genelde dışarıda, çocuklarına eğitim veren anneler, genelde hep kadınlar zaten. Bütün görev kadınlara düşüyor gene.

• Okuldaki arkadaşların arasında Müslüman erkekler de var mı? Yoksa sadece kızlarla mı görüşüyorsun.

Bu olay patlak verdiği için kendilerini fazla belli etmiyorlar. O yüzden, yani dışarıdan böyle bakıp onların hareketlerine göre bir karara varmak da istemiyorum. Belki yanlış da düşünüyor olabilirim diye. Bilmiyorum, kendilerini belli etmiyorlar zaten. Pek fazla gözük... Yani anlaşılmıyorlar. Biz çok fazla göze çarpıyoruz, başörtülü olduğumuz için.

• Senin arkadaşların arasında var mı Müslüman erkekler?

Tabii var. Arkadaşlarım var.

• Onlar bu peruk taktığın gün nasıl bir reaksiyon gösterdiler?

Üzülüyorlar. Böyle bir baskıya maruz kaldığımız için üzülüyorlar, ama bana olumsuz bir şey söylemediler, sadece üzüldüler. Ve zaten moralimiz bozuk olduğu için o gün bize soru bile sormadılar, "Neden böyle yaptınız?" diye. Zaten neden yaptığımızı biliyorlar, böyle bir soru da mantıksız olurdu. Sonuçta onlar da göz yumuyorlar ve bir şey yapamıyorlar. Herkesin eli kolu bağlı yönetmelik karşısında. Çok rahat bir şekilde girebildiler, bunlar zaten açık olanlar ve erkek arkadaşlarımız. Onlara karşı özgürlük sonsuz. İnsan onları kıskanıyor bazen. Yani sonuçta onların niye böyle ayrıcalık duyduklarını düşünüyorsunuz ve hiçbir zaman bu soruya cevap bulabileceğime inanmıyorum. Bilmiyorum neden böyle bir ayrıcalığa sahipler. İnsanlar dini gereği bunu yapıyorlar, inandıkları için bunu yapıyorlar, bu şekilde rahat ettikleri için yapıyorlar, kişiliğine bunları benimsettiği için bu şekilde dolaşıyorlar. Bence onların kendi kararları. Militan olmaları değil. Kendi kararlarına sahip olmaları, belki de daha çok takva sahibi olmaları. Belki de daha çok riski göze almaları. Ben o kadar büyük riskleri gözüme alamıyorum. Ne bileyim belki de daha cesurlar. Hayatta her şeye göğüs gerebileceğine inanıyorlar. Belki de o yüzden. Militan olmaları kesinlikle değil.

Zaten bu kelimenin manasını anlamış değilim hâlâ daha. Bilemiyorum. Zaten siyasi bir şeyle alâkalı bahanesinin ardına sığınıyorlar. Siyasi ile alâkalı olduğunu sanmıyorum, çünkü benim siyasetten anladığım yok. Daha henüz oy vermedim bile. Yeni oy vermeye başlayacağım, önümüzdeki seçimlerde. Hiçbir alâkam yok, hiçbir bilgim yok. Bana bir soru sorsanız, bir yorum yapamam. Yani bilemiyorum neye dayanarak bizi böyle yargılayabiliyorlar. Hangi düşünce ardına sığınıyorlar onu da anlamıyorum.

Peruklu olarak sınıfa girerken, kendinize moral verme ihtiyacı hissediyorsunuz, çünkü o anda çok moralsizsiniz. Kendi istemediğiniz bir hareketi yapıyorsunuz, zorla size bir hareket yaptırılmak isteniyor. İstemediğim şekilde davranmak zorunda kalıyorum. Yani böyle bir boyunduruk altında kalmak insana çok üzücü geliyor. Sonuçta yani ruh halinizde değişimler oluyor tabii. Hiç eskisi gibi değilsiniz, devamlı düşünceler içinde oluyorsunuz. Dalıp dalıp gidiyorsunuz. Yani evde bile bir olaya konsantre olamıyorsunuz. Daima kendinizi düşünüyorsunuz, düştüğünüz durumu düşünüyorsunuz. Daima düşünce içerisindesiniz yani, düşünerek... Bilmiyorum, daima ruh halinize dalıyorsunuz, düşünceler içinde oluyorsunuz. Zaten takıp aynaya baktığımda "Bu ben miyim?" diye düşünüyorsunuz. "Bu kim?" Bir maske takılmış gibi oluyorsunuz. Sanki yüzünüze bir maske giriyor. Kendinizi tanıyamıyorsunuz, "Bu ben miyim? Ben niye bu şekilde hareket etmek zorunda kalıyorum? Bana niye bunu yaptırıyorlar? Ben bu hareketi yapacak kötü bir insan mıyım? Ben bir suç mu işledim?" Öyle düşünüyorsunuz, yani kendinizi o anda bir maskenin ardına sığınmış gibi hissediyorsunuz. "Ben değilim," diyorsunuz. "Bu şekilde sınıfa giren kişi ben değilim." Sadece geçici olarak taktığım bir maske. Peruk taktırarak uzun süreli olarak başörtüden uzaklaştıracaklarını sanıyorlarsa çok yanılıyorlar. Önceden normal bir şekilde aynaya bakarak başörtünüzü takıyorsunuz, çok normal bir hareket. Sanki üzerinize o gün hırkanızı giyer gibi. Ama ondan sonra başörtüyü takarken, "Benim başörtüm ne kadar güzelmiş, bana ne kadar yakışıyormuş." Ya da, "Ben demek ki ne kadar erdemli bir hareket yapıyormuşum. Bunu benden uzaklaştırmak istiyorlar," diye düşünüyorsunuz. Ve başörtünüze bakıp özlem gideriyorsunuz zaten, uzun uzun aynada kendinizi seyrediyorsunuz. Kesinlikle alışamıyorsunuz. Yani ona alışmak imkânsız bir şey. İç dünyam nasılsa o şekilde görünmek isterim. Bilmiyorum, hiç böyle bir maske altına girmedim. Üzüntülüyken sevinçli gözükmedim, zaten yalan söylemeyi hiç başaramam. Bir hareketi yaparken o hareketi yapmıyormuş gibi görüntü takınamam. Hiç becerememiştim şimdiye kadar. Yani böyle bir maskeyi takmak zaten ilk defa yaptığınız bir şey gibi. Diyelim dokuzdan belli bir saate kadar başka bir insan oluyorsunuz, birdenbire değişip başka bir insan. Çok değişik yani. İki insanı ben bile tanıyamıyorum, aynada. Çok acayip farklar oluşuyor. Görüntü olarak da çok farklı oluyorsunuz, ruh haliniz de çok değişiyor o andan itibaren. Başörtüyü takınca büyük bir sevince boğuluyorsunuz, artık kurtuldum peruktan diye. Rahatlıyorsunuz, "Bu benim, artık kendime geldim," diye. Peruğu taktığınız anda, yine o ruh halinde içe dönük, artık eskisi gibi arkadaşlarıyla konuşamayan bir insan haline geliyorsunuz. Peruk taktığın zaman içine dönük, kapanık, dış dünyayla ilişkisini kesen, derslerle alâkası olmayan, böyle donuk, ne bileyim ruh hastanesindeki insanlar gibi, böyle bir boşluğa dalıp giden insanlara dönüşüyorsunuz. Başörtüsü taktığım zaman, kapandığım halde içim açılıyor, ruh dünyam açılıyor, daha çok seviniyorum. Artık daha rahat konuşabiliyorsunuz, daha böyle, her türlü olaya adapte olabiliyorsunuz. Resmen kendinize geliyorsunuz.

Yönetmelikler diye benim önüme koydukları kurallar, yani bilemiyorum, yönetmelik dedikleri kurallar, bu yönetmeliği ortaya koyanlar, belli bir kurum veya şahıs ismi vermek istemiyorum, sonuçta bunu yaptıranlar var. Belli kişiler, belli kişilerle birlikte kuralları ortaya koyanlar. Bu kuralların ilginç tarafı, bu kurallar şimdiye kadar ortalıkta yoktu. Bir sene içinde, son iki sene içerisinde ortaya çıktı. Madem bu kurallar vardı, şimdiye kadar neredeydi? Eğer böyle bu kural yoksa, sonradan çıktıysa, bu keyfiyet nereden geldi? Hiçbir soruya ben zaten cevap veremiyorum, cevap da bulamıyorum. Hiç kimseden cevap bulamıyorum. Daha üniversite imtihanına girerken bu korku içinizde. Acaba imtihana girilirken bile içeri alınacak mıyım diye içimizde bir tereddüdümüz vardı. Bu tereddüt yüzünden çalışamadığım çok zamanlar oldu, çalışmam gerekip de ders çalışamadığım çok zamanlar oldu. Neyse ki imtihana alınabildik, fakat imtihanın bize kazandırdığı yere alınamadık. Bu da bir mantıksızlık. Sonuçta bu şekilde insanları imtihana sokabiliyorsunuz, ama imtihanı kazandırdığınız yere sokamıyorsunuz. Bunlar da çelişki içinde olan şeyler.

Kazanırsam ne olacak diye düşünüyorsunuz. Kazanmazsam bir dahaki sene de aynı olayları, yani başkalarının yaşadığı bu olayları yaşayacak mıyım diye düşünüyorsunuz. Yani her halükârda bu düşüncelerin içine itiliyorsunuz. Girdikten sonra da zaten kendinizi bu olayın içinde buluyorsunuz. Şimdi ben sabahları kalkıyorum –gene aynı hareketleri yapmak zorunda kaldığınız için düşünceli bir şekilde hareket ediyorsunuz–, sabah kendi kimliğinizi örtüyorsunuz, kendi başörtümle duygulu bir şekilde evden çıkıyorum. Peruğum poşette oluyor tabii. Orada beni bekliyor takılmak için. Sonra okula gidiyorsunuz. Okulda yine aynı mantıksız sual üzerine uygun bir yerde peruğu saçıma takıyorum. Sonra sınıfıma gidiyorum. Sınıfıma giderken en kısa yolu tercih ediyorum. Uzun, kalabalık yerlerden uzak duruyorum. Dediğim gibi, peruğun getirdiği ruh haliyle içinize kapanık, insanlardan kaçan bir kişi haline geliyorsunuz. Zaten her takışınızda gözünüzden bir damla yaş akıyor. Yani kalbiniz sızlıyor, içinizde bir yara sızlıyor. Onunla kendinizi çok başka düşünüyorsunuz. Yani tuhaf bir insanmış gibi. Ne bileyim o anda normal bir kişi değilmiş gibi tuhaf bir hale bürünüyorsunuz. O şekilde derse giriyorum, derste hocalar baktığı zaman çok rahatsız hissediyorsunuz kendinizi. Sanki normal bir insana değil de, böyle çok tuhaf birine bakarlar gibi. Nasıl tuhaf insana bakılırken tuhaf gözlerle bakılır, öyle oluyor. Sonuçta dersi dinlemeye çalışıyorsunuz, ama o anda kendinizi vermeniz, derse adapte etmeniz çok zor. Kendinizi tuhaf hissettiğiniz için, sanki hani, "Ben bu sınıfta değilim, bu sınıfa ait değilim, benim burada işim ne? Ben niye bu şekilde buradayım?" diye düşünüyorsunuz. Dersi mümkün olduğunca dinlemeye çalışıyorum. Ama normalde başörtülü iken aldığım bilgilerin binde birini alabiliyorum. Derse adapte olamıyorum. Ondan sonra dersin bitimini dört gözle bekliyorum, dakikaların geçmesini. Yani dakikaları sayıyorum. O gün bittiğinde çok mutlu oluyorum, artık kurtulacağım diye. "Bu yalancı insan gidecek!" Sanki yalan söylemek zorunda kalan bir insan gibisiniz. Olmak istemediğiniz bir insan olmak ister gibisiniz. Ve bir dakika bile peruğu başımda durdurmak istemiyorum. Çıkartıyorum hemen ve başörtümü takıyorum. Bir anda böyle ferahladığımı, eski ben olduğumu... Ne bileyim o şekilde çok daha rahat ettiğiniz için, bir an önce o kişiliğe kavuşmak istiyorsunuz. Ondan sonra tekrar peruğu poşetine koyarak evime gidiyorum. Bu şekilde günüm geçiyor.

• Eve gelince peruğa herhangi bir bakım yapıyor musun?

Hayır, kesinlikle. Ona artık dokunmak bile istemiyorum. Mümkün olduğunca böyle gözden uzak, unutabilmek için böyle dolabın iç taraflarına koymak istiyorum. Ders çalışırken bile böyle poşetin ortalıklarda gözükmesini istemiyorum. Yani o bana korkunç bir şeymiş gibi, benden uzak durması gereken korkunç bir şeymiş gibi geliyor. Onu zaten muntazam kutusuna koyduğumuz için herhangi bir karışıklık olmuyor. O konuda da uzmanlaştık artık. Uzmanlaşmak zorunda bıraktılar. Yani mümkün olduğunca unutabilmek için, derslerime çalışabilmek için, onu görmemem lazım. Görmemek için de göremeyeceğim kapalı bir yere koyuyorum, dolabıma koyuyorum. Ondan sonra ödevlerime çalışıyorum. Daha doğrusu çalışamıyorum da, çalışmaya çalışıyorum. O şekilde geçiyor.

• Peki üniversiteden mezun olunca, peruğu, bütün bu başından geçenleri hatırlamak için saklamayacak mısın?

Yani, sonuçta bilemiyorum. İnsan bunları unutmak istiyor. Yani yaşamamış gibi hayatından silmek istiyor. Bir an önce ben peruğu herhalde uzaklaştırırdım, evden kaybederdim. Bilmiyorum, mezun olunca herhalde onu yok ederim gibime geliyor. Bilemiyorum.

Sonuçta bunları hatırlamak istemiyorsunuz zaten. O kadar acı ki. Hatırlamak sizi daha da çok acıtıyor. Daha da çok ıstırap veriyor yani. Unutmak istiyorsunuz. Zaten böyle bir topluma girerken bile bana soracaklar mı acaba ne yapıyorsun diye, ne şekilde giriyorsun diye soracaklar mı, nasıl bir şey diye soracaklar mı? Bana peruk hakkında soru sormalarını istemiyorum bile. Yani insanlar zaten biliyor. Herkes, ailem, akrabalarım biliyor ne şekilde okula gittiğimi, ama bana bu konuda soru sorsunlar istemiyorum. Çünkü unutmak istiyorsunuz zaten. Sanki böyle geçmişte çok üzücü, birini kaybetmiş de yeniden hayatınıza döndürmüş gibi. Bir daha o kişiyi kaybetmek istemiyorsunuz. Yani ben bir daha başörtümü kaybetmek istemiyorum. Çünkü mezun olunca tekrar üniversite imtihanına girip başka bir ikinci üniversiteden mezun olmak istiyordum. Ama bu olaylar gözümü yıldırdı gibi. Tekrar aynı olayı yaşamak istemiyorsunuz.

Zengin olsaydım yurtdışına giderdim. Özgür bir şekilde okuyabilmek en güzeli olurdu herhalde. Peruk almadan önce, normal saçımı mı açayım yoksa peruğu mu açayım diye çok düşündüm, ama içimdeki vicdanın sesi hep peruk dedi, çünkü peruğu ben bir manada saçımı örtmek amacıyla taktım, kendi saçımı dinimin gereği göstermemek için. Bir manada onu bir paravan olarak kullandım. Ve peruk taktığımda çok aşırı üzüldüm. Ben bu kadar üzüleceğimi tahmin etmiyordum. Bu kadar fazla ruh dengemin bozulacağını sanmıyordum. Ve kendi kendime "İyi ki peruğu seçmişim," dedim. Eğer kendi saçımı deneseydim, çok çok daha fazla vicdan azabı duyacaktım. Ve bu beni çok çok yıpratacaktı. Hatta derslerde başarısız olmamı bile sağlayacaktı. Sonuçta ha derslerden başarısız olmuşum, ha okuldan ayrılmışım, benim için aynı şey olurdu. Eğer peruk olmasaydı, tahminim okuldan ayrılmayı tercih ederdim. Peruğu çok muntazam bir şekilde taktığım için başımdan kayma gibi bir sorun olmadı, ama peruğun altından başörtü takan insanlar sanırım bu olasılığı da düşünüyorlar. Peruk düşerse, kayarsa ne olur diye. O yüzden başörtüyü takıyor olabilirler. Bir de bu insanı çok rahatlattığı içindir herhalde. Benim ağabeyim bu olaylar olduğu zaman şehir dışındaydı. Kendisi de bir üniversitede olduğu için olayları biliyor zaten ve kendi sınıfında arkadaşları da var bu şekilde olan. Eve geldiğinde, yani benim bu kararı verdiğimi biliyordu. Bana, "Peruklu kardeşim şunu versene, peruklu kardeşim" diye espriler yapmaya çalışıyordu. O şekilde yumuşatmaya, beni alıştırmaya çalıştı.

• Rahatlattı yani.

Bilmiyorum, yani evet, rahatlatmaya çalıştı bir bakıma. Peruğu takmam beni ailemden uzaklaştırmadı. Hiçbir şekilde bana değişik gözle bakmadılar. Daha çok moral vermek için, mesela ben evde çok dalgın oluyordum, ablam bana, "Artık düşünme bu kadar, yani sonuçta sen kararını verdin ve istediğin hareketi yaptın, daha fazla düşünmene gerek yok," gibi teselliler ve moral vermeye çalışıyordu. Ağabeyim de aynı şekilde moral vermeye çalıştı.

• Kız kardeşin?

Ben hepsine sahibim. Kız kardeşim de var. Biliyorum, kız kardeşim, yani ben abla olduğum için pek bana, ne bileyim...

• Başını örtüyor mu?

Tabii. O da örtülü bir insan. Bana bir öneride bulunmadı. Sonuçta küçük kardeşler ablalarına daha çok böyle tavsiyelerde bulunma yetkisine sahip değil gibi geliyor. O yüzden pek tavsiyede bulunmadı. Sonuçta kendi halime bırakıldım.

• Annen hiç sordu mu sana? "Tak şu peruğu bakiyim, nasıl duruyor?" diye.

Zaten ilk gün sürpriz yaptım herkese evde. Odadan çıkarak, herkesin bulunduğu ortama. Annem beni çok tuhaf buldu. "Çabuk çıkar onu," dedi. "Çok değişik görünüyorsun," dedi. Yani insanın ailesi bile çok tuhaf. Ne bileyim o ben değilmişim gibi davrandılar.

• Babanın yanında saçını açık göstermiyorsun değil mi? Tam nedir kural?

Hayır. Kural, biz evde çok serbestiz. Dinen babam namahrem değil sonuçta, dinen caiz bir insan. Çok rahat kıyafetler giyen, normal şekilde evde dolaşan bir insanım. Babam hiçbir şekilde bir sınırlama koymaz bize. Sadece biz saygıda sınırlıyızdır. Mesela onun yanında oturmalarımıza, hareketlerimize dikkat ederiz, ama böyle başörtülü şekilde durma gibi bir zorunluluk yoktur kesinlikle. Nasıl rahat hissediyorsa insan kendini, o kıyafetle, eşofman mı giyiyor, normal bir etek mi giyiyor, nasıl giyiyorsa o şekilde dolaşıyor evde. Bizim için babam konusunda bir zorluk yoktur.

Benim yaşadığım şeyleri yaşamasını hiç istemezdim kendi çocuğumun, kendi kızımın. Çünkü çok üzücü bir şey olduğu için. Onun böyle üzücü bir olayı yaşamasını istemezdim.

• Böyle bir ihtimal de olabilir.

İhtimal olabilir. Türkiye'de her şey olabilir. Olabilir diyorum, olamaz diye bir şey yok. Yani olsa bile ben aynı ailemin bana yaptığı gibi, ben kararı ona bırakırım herhalde. Yani üniversiteye ne şekilde girmek istiyorsa, kendi kızımın, ailemin bana gösterdiği yol gibi aynı şekilde onun yanında yorum yapmamaya çalışır ve kendi istediği gibi karar vermesini sağlarım. Peruk hakkında düşündüğüm, bu şekilde duygularımı, veya başka insanlar hakkında düşündüğüm duygularımı, size anlattıklarımı tamamen kendime özgü, yani kendimin olduğunu ifade etmek istiyorum. Benim bu ifadelerimle bütün perukluları veya ifade ettiğim bütün insanları aynı şekilde sınırlandırmasınlar. Çünkü bazı insanlar kapalıların hepsini aynı kefeye koyuyorlar, hepsi soğuktur, hepsi samimiyetten uzaktır veya hepsi sosyal aktiviteden uzaktadırlar diye düşünüyorlar. Bence yanlış hareketini gördükleri bir kapalıyı, nasıl diyeyim, yanlış hareket yapan bir kapalının yaptığı hareketi bütün kapalılara mal etmelerini istemiyorum. Ben çok insanlardan bunları aldım. Bir arkadaşımız, herkes hata yapabilir, yaptığı bir hatadan dolayı bütün başörtülüleri suçluyorlar. Ama ben açık bir arkadaşta gördüğüm hareketi bütün açıklara mal etmiyorum. Onların da bu şekilde düşünmelerini istiyorum. Ve bu duyguların sadece benim duygularım olduğunu, bana ait olduğunun bilinmesini istiyorum. Sonuç olarak da bu anlattıklarımın kelime olarak çok acizane ifade edildiğine inanıyorum. Dediğim gibi, kelimelerle anlatılması çok zor bir olay. Bu şekilde, kelimeler çok basit kalıyor bence.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Medyakronik.com, Aralık 2001

Kutluğ Ataman’ın “Peruk Takan Kadınlar” adlı “video projeksiyon enstalasyonu”, Metis Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Ataman, kitaba yazdığı “Sunuş”ta, yayınevinin editörlerinden Ruşen Çakır’dan gelen video röportajı kitaplaştırma önerisini, epeyce düşündükten ve başından beri “iş”in içinde olan Vasıf Kortun’a danıştıktan sonra kabul ettiğini söylüyor. “Görsel sanatların geliştirdiği bir söylem üzerine oturtulmuş ve buna göre üretilmiş bir video projeksiyon enstalasyonunun sosyal konularda yayın yapan bir kitap dizisi kapsamında yayınlanması işi bozmaz mıydı?” Bize soracak olursanız, Ataman’ın bu çalışmasının geniş anlamda “sosyal konularda” yayın yapan Metis tarafından kitaplaştırılması çok iyi olmuş. “Peruk Takan Kadınlar”; yani, “Hostes Leyla, Nevval Sevindi, türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir”. Sosyal ya da değil, hayatın dört alanından –ya da dört hayattan– dört uzun röportaj… Kitaba ulaşmanıza da fırsat vermek amacıyla, her röportajdan sadece bir bölüm yayımlıyoruz! Atlanmaması gereken bu hikayelerden geniş alıntı yapmamıza izin veren Metis Yayınları’na teşekkürü de unutmuyoruz...

Devamını görmek için bkz.

Hüseyin Sorgun, “Peruğun altındaki Türkiye”, Zaman, 14 Aralık 2001

Yönetmen Kutluğ Ataman, dört farklı kesimden ‘kadın’ın ‘peruk’ ortak paydasında kesişen hayat hikayelerinden hareketle bir ‘Türkiye’ resmi çiziyor.

Yönetmen Kutluğ Ataman, Venedik Bienali için hazırladığı "Peruk Takan Kadınlar" isimli video projeksiyon enstelasyonunu, gazeteci–yazar Ruşen Çakır’ın da ısrarlarıyla kitap haline getirdi. Yapılan video röportajın ham çözümünün yer aldığı Peruk Takan Kadınlar, Hostes Leyla, Nevval Sevindi, türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir’i bir araya getiriyor. Belki de bir arada düşünemeyeceğimiz bu dört kadının en büyük benzerlikleri, peruk takıyor ve Türkiye’de yaşıyor olmaları. İlk olarak Venedik Bienali’nde sergilendikten sonra sırasıyla New York, Londra, Detroit, Helsinki ve şu an da Stockholm’de gösterilen “Peruk Takan Kadınlar” video enstelasyonu, mart ayı boyunca, ‘Proje4L İstanbul Güncel Sanat Müzesi’nde de gösterilecek.

Kitapta, her ne sebeple olursa olsun, peruk takmak zorunda kalan dört ‘insan’ın bazen hazin bazen trajikomik hikayeleri kahramanlarının ağzından aktarılıyor. Ataman, projeyi hayata geçirme aşamasında, peruk takan bu dört kadına ulaşmakta epey zorlanmış. Başörtüsü taktığından dolayı üniversiteye alınmayan; kemoterapi tedavisi gördüğü için saçları dökülen; sol düşünceye inandığından ötürü ülkede yaşama imkanı bulamayan ve en son cinsel kimliğinden ötürü zorlanan dört kadının ‘zor’ öyküsü anlatılıyor kitapta. Ataman, en çok da kel olmuş bir kadını bulmakta zorlanmış. Ancak, karşısına Nevval Sevindi çıkıvermiş: “Ama kel olmuş bir kadını bulmak istediğim vakit çok zorlandım. Aylarca aradım; ama bir kadının kel olması toplumumuzda çok büyük bir tabu. Bulmakta çok zorlandım ve birçok girişimime rağmen bunu başaramayınca kemoterapi sonucu saç kaybetme konseptine kaydırdım işi. Nevval Sevindi’nin başından böyle bir macera geçtiğini duyduğum vakit onu aradım ve kabul etti.”

Ataman, benzer bir zorluğu da, başörtüsünden ötürü peruk takan bir üniversite öğrencisi bulmakta yaşadığını söylüyor: “İlk elde onların bu hareketlerini tasvip etmeyen diğer Müslümanlar, özellikle erkekler, bana yardımcı olmak istemediler, şüpheyle baktılar. Ama sonra kadın Müslümanlar aslında ne yapmak istediğimi anladı ve yardım ettiler. Tabii bu öğrenci o zaman bir terör altında yaşıyordu. Rahatlıkla kamera önüne çıkmaları zordu. Kimliği benden bile saklı kalmak şartıyla bir öğrenciyi başka birinin aracılığıyla ikna edebildim. Bu yüzden resmi yok, sadece sesi duyuluyor. Yani resim siyah ki bu da aslında maruz kaldığı baskıyı çok güzel resmediyor.” diyor.

Ataman, bu projesiyle bir gerçeğe işaret ettiğini düşünüyor. Sanatçının da asıl görevinin bu olması gerektiğini söylüyor: “Ben bu video enstelasyonunu gerçekleştirirken, “etki”lemekten çok “işaret” etmeyi tercih ettim. Maalesef Türkiye’de politikacılar, gazeteciler, sanatçılar, ‘aydınlar’ ve hatta öğrenciler çok fazla demeç vermeye, ‘yayın yapmaya’, kendi doğru belledikleri bir noktayı bir noktadan sürekli tekrar etmeye çok meraklılar. Bence sanat işaret etmek içindir.”

Bu projenin can damarı aslında şu soruda düğümleniyor: “Bu dört kadının bir araya gelmesi, vizyon anlamında nasıl bir Türkiye’yi ortaya çıkarıyor?” Ataman, dört ayrı dünyanın bir araya gelmesinden oluşan bu projenin, seyirci açısından da ‘özgür’ bir ilişki biçimi geliştirdiğini söylerken, ‘Hem bir arada hem ayrı’ bir Türkiye’ye de işaret ediyor: “Dört kadın yan yana gösteriliyor, onları birleştiren bir ‘Türkiye’ sahnesinde birbirlerine hem bitişik hem birbirleriyle yarışırcasına kendi dertlerini anlatan, kendi hikayelerini anlatan kadınlar. Hem birler hem ayrılar.”

Hikayelerine ortak olduğumuz bu dört kadının, peruk takmasına sebep olan ‘baskı’ politikasının toplumda sadece kadınlara bakarak değil, çocuklara hatta erkeklere bakarak da anlaşılacağını söyleyen Kutluğ Ataman, baskıyı bir ilişki biçimi olarak tanımlıyor ve tarafların varlığının zorunluluğuna işaret ediyor: “İnsan tek başına baskı yapamaz, üzerinde baskı uygulayacağı başka insanlara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın kendisi de bence esir edici bir unsur çünkü ihtiyaç. Yani baskı ilişkisi içinde baskı yapan da zaman içinde bu bağımlılık nedeniyle esirleşir. Bu yüzden erkek egemen toplumda erkeğin özgür olduğunu iddia etmek abes olur. ‘Egemenlik’ olan toplumda herkes esirdir. Bu egemenliğin kime ait olduğu, erkeğe mi, kadına mı, hükümete mi, topluma mı, orduya mı bu önemli değil. Bence sorun egemenliğin kendisinde...”

Devamını görmek için bkz.

Özlem Altunok, “Kafamıza 'taktığımız' kimlikler”, Cumhuriyet, 14 Mart 2002

Süreleri 45 ile 60 dakika arasında değişen dört video çalışmasının bir arada sunulmasından oluşan video projeksiyon yerleştirmesi, Türkiye'de yaşayan dört kadının ağzından, 'peruk' takarak yaşadıkları yeni varoluşlarına, kimlik değiştirme zorunluluklarına ya da kimliksizleşme süreçlerine tanıklık etmemizi sağlıyor. Melek Ulagay, Nevval Sevindi , türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir ... Biri 1971 darbesi sonrasında polisten gizlenen bir solcu, biri kemoterapi tedavisiyle saçları dökülen ve kadın kimliğini korumak isteyen bir gazeteci, bir diğeri üniversiteye girebilmek için saçlarını türban yerine taktığı perukla kamufle eden bir öğrenci, diğeri ise cinsel kimliği için mücadele eden sosyalist bir transseksüel.

Dört kadın, kullandıkları ortak nesne olan perukla kişiliklerini, kimliklerini, inandıklarını gizliyorlar aslında. Ya da kendilerini bir başka görüntünün içinde ancak böyle koruyabiliyorlar. Bütün bunlar izleyiciyi toplumsal baskı, iktidar, toplumsal cinsiyet, toplumsal kurallar, yaptırım, önyargı kavramları üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor. Ataman, böylece 'peruk takma' olgusundan yola çıkarak dört kadının aracılığıyla Türkiye'den bir kesit sunuyor.

Sıradışı, farklı görünen kadınlar ise aslında her insanın genel kurallara, reçeteye uymadıkları takdirde ödeyecekleri bedelleri getiriyor akla. Peruk, tek başına saçın yokluğunu gizleyen bir nesne iken, mecazi işlevler yüklenerek maskelediğimiz gerçek kimliklerimizi, yumuşattığımız sivri yanlarımızı, düzene uyma 'zorunluluğunu' yansıtıyor bir anlamda.

İşlerinde biraz da içgüdülerinden yola çıktığını söyleyen Ataman, insanların iç konuşmalarını ortaya çıkarmaya çalışıyor çalışmalarında. Bu anlamda Peruk Takan Kadınlar belgesel ya da resmi bir çalışma olmanın uzağında. ''Bütün bu insanlar benim varoluş biçimlerim'' diyor. ''Konuştuğum insanlarla resmiliği kırabilmemin tek yolu, benim de onlar gibi olduğum hissinin ya da gerçeğinin kurulması, karşılıklı olarak ve ortaya bir iç konuşma çıkması.''

Bu yüzden çekimler elde tutulan bir kamerayla, öne çıkmayan bir fon eşliğinde kendi öykülerini anlatan gerçekle hayal arasındaki öyküleri yansıtıyor.Yurtdışındaki gösterimlerinde altyazı eşliğinde izlenen çalışma, Türkiye'de görüntünün yanında sesle de ulaşıyor izleyiciye. Bu noktada Ataman, sesi geriye alarak, seslerin dört ekrandan ayrı ayrı duyulmasını istemiş. İşleri, aynı mekânda, yan yana yerleştirerek dört karenin, beşinci ve ortak bir kareyi oluşturmasını sağlamış.

Çünkü beşinci kare, sadece seyreden kişinin deneyiminde oluşan sonsuz seçeneği içeriyor. Bu durumda izleyici, kendi montajını kendisi yaratıyor: ''Tek tek kareleri başından sonuna kadar izleyerek ya da bir kareden başka bir kareye geçerek aslında kendi montajınızı yapıyorsunuz. Beşinci kare aslında her seyreden için ayrı. Gerçek, aslında bizlerden bağımsız olarak var olan değil, herkesin algılamasında ayrı ayrı oluşan bir şey.''

'Türkiye' imgesinin farklı görünüşleri çıkıyor karşımıza sonuçta, biraz da bu ayrılığın doğal olmasına işaret ediyor Ataman çalışmasında. ''Verilmiş reçetelere karşıyım, hayatı anlamaya, kendiniz olmaya kalktığınız zaman reçetelere uyamıyorsunuz zaten. Bütün bunlara karşı düşmek, kendim olmak istememden dolayı olduğu için, işlerim de bu şekilde ortaya çıkıyor.''

Tüm bunları uygularken de sorulara yanıt vermek ya da mesaj iletmek kaygısı taşımadan, sadece işaret ederek ve halihazırdaki sorunu ortaya çıkarıp göstererek, gerisini izleyiciye bırakıyor. Ne de olsa yanıt vermek de kendi içinde bir reçete.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.