Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-329-2
13X19.5 cm, 303 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Güneydoğu'da Sivil Hayat
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Kapak Fotoğrafı: Ramazan Yavuz
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Fotoğraflar: Ramazan Yavuz, Bünyad Dinç, Manuel Çıtak
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Cilt Sistem Mücellithanesi
Dizgi Metis Yayıncılık
Baskı Hazırlık Metis Yayıncılık
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2001

Son yirmi yılını şiddetle iç içe yaşayarak geçiren Güneydoğu'da sivil toplumculuk olabilir mi? Çok keskin tarafların olduğu; bunun da ötesinde her gün kan dökülen bir coğrafyada, örneğin tüketici haklarını ya da tarihi-kültürel eserlerin korunmasını savunmak nasıl bir duygu?

Kendisi de aktif bir sivil toplumcu olan Şeyhmus Diken'in 39 kuruluşun temsilcisiyle yaptığı görüşmeler sonucu ortaya çıkan Güneydoğu'da Sivil Hayat bu bölgede sivil toplum uğraşı verenlerin sorunlarının, hedeflerinin ve özlemlerinin bir dökümü.

Kitabın sonunda yer alan Yuvarlak Masa'da ise ortak sorunlar masaya yatırılıyor. Bu bölgede yıllardır süren çatışma ortamı yüzünden sesleri bastırılan farklı iradelere, hiç değilse bir kitap boyutunda temsil olanağı sağlamayı önemli buluyoruz.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Bağımsız İletişim Ağı (BİA)
Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti (GGC)
Diyarbakır Söz Gazetesi ve Söz TV
Hayrat Vakfı
Çorba Dergisi
WAR Dergisi
Diyarbakır Halk Kültürü Monografisi Çalışmaları
İstanbul'daki Diyarbakırlılar Derneği
Sosyal ve Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği
Diyarbakır Tanıtma, Kültür ve Yardımlaşma Vakfı
Diyarbakır Sanatçılar ve Edebiyatçılar Derneği (DİSED)
Kebikeç Kültür Sanat Merkezi
Metronom Kültür ve Sanat Evi
Vecdi Sayar
Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı (ÇEKÜL)
Hasankeyf Gönüllüleri Derneği
Süryani Kadim Deyrulumur Manastırı Vakfı
Tarihsel Çevre Değerleri Araştırma Merkezi (TAÇDAM)
Diyarbakır Fotoğraf Grubu (DİFOG)
Diyarbakır Çevre Gönüllüleri Derneği (ÇEVGÖN)
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Diyarbakır Şubesi
Diyarbakır Rotary Kulübü
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Diyarbakır Şubesi
İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi
Kadın Merkezi (KA-MER)
Diyarbakır Demokrasi Platformu
KESK Diyarbakır Şubeler Platformu
Göç Edenler Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği
(GÖÇ-DER) Diyarbakır
Diyarbakır Barosu
Mardin Kent Platformu
Batman Barosu
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Diyarbakır Şubesi
Diyarbakır Şehit Aileleri Yardımlaşma
ve Dayanışma Derneği (DİŞAD)
Diyarbakır Tabip Odası
Güneydoğu Sanayici ve İşadamları Derneği (GÜNSİAD)
Girişimci Destekleme ve Yönlendirme Merkezi (GAP-GİDEM)
Tüketici Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi
Mesleki Eğitim ve Küçük Sanayi Destekleme Vakfı (MEKSA)
Beritanlılar Tarımsal Kalkındırma Kooperatifi
Mimarlar Odası Diyarbakır Şubesi

Yuvarlak Masa Toplantısı
Sonsöz Sivil Toplum Örgütleri Telefon Rehberi ve E-Mail Adresleri
OKUMA PARÇASI

Ruşen Çakır, Sunuş, s. 9-11

Yakın zamana kadar Türkiye'nin en önemli gündem maddesi Kürt sorunuydu. Yıllarca süren çatışmalarda nice can, mal, moral ve enerji kaybedildi. Artık çatışma ortamı büyük ölçüde ortadan kalktı denebilir. Fakat sorun çözülebilmiş değil ve nedense ülke gündeminde hak ettiği yeri alamıyor, belki de almasına izin verilmiyor. Dolayısıyla Güneydoğu'yu ve Kürt sorununu araştırmaya, incelemeye, tartışmaya yönelik ihtiyaç dün olduğu gibi bugün de sürüyor.

Metis Yayınları olarak Siyahbeyaz Dizisi'nde önce Biz ve Onlar (Şengün Kılıç, 1992), ardından Dağdakiler (Kadri Gürsel, 1996) ve nihayet Mehmedin Kitabı (Nadire Mater, 1999) ile sorunun değişik boyutlarını, doğrudan onu yaşayanların tanıklıklarıyla ele almıştık.

Siyahbeyaz Dizisi'nin 2001 Şubat ayında başlayan yeni döneminde de Güneydoğu ve Kürt sorununu bütün yönleriyle ele alma kararlılığımızı peşpeşe çıkan Derin Hizbullah (Ruşen Çakır, Mart 2001), Erbakan'ın Kürtleri (Fehmi Çalmuk, Nisan 2001) ve Batman'da Kadınlar Ölüyor (Müjgân Halis, Mayıs 2001) ile gösterdiğimizi düşünüyoruz. Elinizdeki kitap, hem bu üç kitabın devamı, hem de bundan sonra yayımlanacak olan konuyla ilgili diğer kitapların –ki şu anda bitme aşamasında iki çalışma var– öncüsü durumunda.

Güneydoğu'yu yakından takip etmeye çalışan bir gazeteci olarak 15 yıl boyunca defalarca bölgeye gittim. Fakat birçok meslektaşım gibi, bir nevi "savaş muhabirliği" yapmadım. Daha çok kent merkezlerinde bulundum; öncelikle İslamcılar olmak üzere, yasal faaliyet yürüten kişi ve kurumlarla temas içinde oldum.

En gergin, kanlı günlerde dahi bölgede sivil bir hayatın tohumlarını atanlar vardı. Aslına bakılırsa çılgıncaydı yaptıkları: Her şey, ama her şey çatışmaya endekslenmişken çevreyi korumaya, tarihsel mirasa sahip çıkmaya çalışıyorlardı. Yalnızca "insan hakları" değildi gündemde olan; kadın hakları, tüketici hakları etrafında da örgütleniliyordu. Azınlıkta kalsalar da birtakım gençler "düz politik" olmayan kültür ve sanat faaliyetleri yürütmek istiyordu. Kafeler açılıyor, müzik grupları kuruluyordu.

Bütün bunlar beni hep heyecanlandırdı ve sevindirdi. Bir gazeteci olarak esas yazılması, anlatılması gerekenin bunlar olduğunu düşündüm. Ve bu kitabı oluşturma fikri doğdu. Açık söylemek gerekirse, kitabınkiyle onu hazırlayacak kişinin adı eşzamanlı olarak şekillendi kafamda: "Güneydoğu'da Sivil Toplum, yazarı Şeyhmus Diken."

Kendisini yıllardır tanırım. Dostumdur. Bölgeyi tanıyıp anlama çabamda katkıları çoktur. Sanıyorum onu benim gibi "Güneydoğu'nun muhtarı" olarak görenlerin sayısı da çoktur. Çünkü kitaptaki söyleşilerde de göreceğiniz gibi, bölgenin en önemli sivil toplum faaliyetlerinden çoğunda Şeyhmus'un dahli, katkısı, enerjisi vardır. Diğer bir deyişle o "Tek başına bir STÖ" (Sivil toplum örgütü)dür.

Şeyhmus önerimi büyük bir heyecanla kabul etti ve hemen kolları sıvadı. Önce görüşülecek kişi ve kuruluşları kararlaştırdık ve çalışmanın "Güneydoğu'da Sivil Toplum" yerine "Güneydoğu'da Sivil Hayat" başlığı taşımasının uygun olduğuna karar verdik. Çünkü bölgenin olağanüstü şartları nedeniyle klasik STÖ'ler çok azdı, olanlar da baskı, engelleme ve yetersizlikler nedeniyle fazla etkili olamıyordu. Buna karşılık birçok meslek kuruluşu, üyelerinin hak ve talepleri için çalışma yürütmenin ötesinde birer STÖ gibi çalışıyordu. Aynı şekilde, mütevazı amaçlarla kurulmuş bir dizi örgüt, siyasal ve toplumsal dertlerle uğraşmak zorunda kalıyordu.

Kitabı hazırlarken, Diyarbakır'a kilitlenip kalmamaya, siyasetle doğrudan bağı olmayan alanlara da uzanmaya ve mümkün olduğunca farklı görüş, perspektif ve deneyim sahipleriyle görüşmeye çalıştık. Görüşmelerin tümü Şeyhmus Diken tarafından gerçekleştirildi. Lezgin Yalçın, bunların bilgisayar ortamına aktarılmasında yardımcı oldu. Fotoğraflar için Ramazan Yavuz ve Manuel Çıtak'ın arşivinden yararlandık.

Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti lokalinde, bellibaşlı STÖ temsilcilerinin katılımıyla kapalı devre bir yuvarlak masa tartışması düzenledik. Burada, Şeyhmus Diken yaptığı görüşmelerin genel bir değerlendirmesini yaptı. Ardından temel soru ve sorunlar tartışıldı. Bu toplantının tam metnini de kitabın sonunda yayımladık.

Konrad Adenauer Vakfı'na katkıları için teşekkür ediyor ve kitabı, en zor zamanlarda barışı, kardeşliği savunan usta sivil toplumcu Felat Cemiloğlu'na hediye ediyoruz.

Devamını görmek için bkz.

“Sonsöz”, s. 294-298

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, insan yaşamında önemli sayılabilecek bir dönemi, son yirmi yılı, şiddetle iç içe yaşayarak geçirdi. Şiddetle iç içe yaşanarak geçirilen bu dönem birçok konuda sıkıntılı bir atmosfer yarattı. Her şey siyasete endekslendi. Sivil toplum örgütçülüğü de bunlardan biri oldu.

Veri araştırmalarına göre en güvenilir kurumların başında "askeri" kurumlar varken sivillikten söz etmek; her şeyin başına "milli" yaftasını oturtmak alışılagelmişken, toplum kavramını telaffuz etmek; bir de, daha düne kadar kamu vicdanında "ülkenin temellerine dinamit koyan" örgüt mantığı varken, "örgüt" kelimesini bellemek...

İşte belki de bu üç kelimenin bir araya gelmesinden oluşan "Sivil Toplum Örgütü" birçoklarına göre asıl sıkıntı kaynağı; resmi bakış açısının etkisinde kalmış kesimlere göre epeyce ürkütücü.

Batı'da "Non Governmental Organization (NGO)" diye anılan ve Türkçe'ye "Sivil Toplum Örgütü (STÖ)" diye çevrilen yapıları Türkiye yakın zamanda tanımaya başladı. Hukuksal düzenlemelerden, gündelik hayatın rutinleşmiş problemlerine varıncaya kadar, örnek alınan Batı ligi, siyasi ve siyasetten kaynaklanan önemli sorunlarını çözmüş görünüyor. Batı, bugün artık siyasetin insan yaşamını kolaylaştırıcı öğelerini konu alan tartışmalarla ilgileniyor. Ve bu tartışma zemininde yoğun olarak STÖ'leri işe katıyor. Batı dünyasında insanlar, birey olarak örgütlü oldukları kadar "insan" olabileceklerinin ayırdına varmış durumdalar.

Kimilerine göre "baba devlet", "kerim devlet", kimilerine göre de "baskıcı devlet" modeline sahip olan Osmanlı Devleti'nin mirasçısı olan Türkiye'de, yeni binyılda sivil toplumculuğun hâlâ tartışılıyor olması sürpriz sayılmamalı. Bakmayın iyi bilen "bir bilen"lerin "Konuşan Türkiye istiyoruz," demelerine. Tümü tevatür. Asıl istenen, duymak istenilenlerin konuşulduğu bir Türkiye.

Türkiye, Osmanlı'dan bu yana halka yönelik olarak yaptığı ya da yapacağı her şeye, devlet mantığı ile "Biz yaparız, olur," dedi. Hak-hukuk için devlet örgütlenmesi dışında örgütlenmenin abes sayıldığı bir ülke burası. Anlayış bu olunca, sivil toplum örgütlülüğüne kuşkuyla karışık önyargılı bakmak da olağan.

Bu durum doğal olarak STÖ'lere de yansıyor. Geleneksel politikaların egemen olduğu, Batılı anlamda siyasetin yapılamadığı Türkiye'de ve Güneydoğu'da, bireyler kendilerini ifadenin yolunu STÖ'lerde buluyorlar. STÖ'lere yöneliş, bu kez de buna alışkın olmayan devlet mantığının karşı duruşunu beraberinde getiriyor.

Bu devlet-STÖ ilişkisi bir süre sonra karşılıklı olarak birbirlerinin gardını ölçme anlamında kısır döngüye dönüşüyor. Ve ne acıdır ki, bugün Güneydoğu'da STÖ'ler birçok durumda temsili durumlarının dayattığı demokratik ve kitlesel taleplerinden ziyade siyasete soyunuyorlar. Siyasete bulaşınca da, bırakınız kendilerine devlet kapılarının açılmasını, aralanması bile engelleniyor. Çoğu kez ise hepten kapatılıyor. STÖ'lere kapanan devlet kapıları, bu yönüyle örgütçülüğü de zora sokuyor.

Sıkıntı veren odur ki, siyasal partilerde temsil şansını ve siyaset yapma olanağını bulamayan bölge halkı da gereğinden fazla anlam yükleyerek, STÖ'lerden "cephe siyaseti" bekliyor. Buna dünden razı ve hazır olan bazı STÖ'ler de bu tarz-ı siyasette arz-ı endam ediyorlar.

Buna bir örnek vermek gerekirse, Diyarbakır'ın beşbin yıllık geçmişinin gizlerinin taşlarına yazıldığı surlar ve burçlar bugünlerde lokal olarak onarılıyor. Ama ne onarım! Düşman başına. Yapılan sur onarımı değil, bunları geçmişte yapanlara sövercesine duvar örme. Bugüne kadar kültür mirasımıza ve tarihimize sahip çıkma adına kentte örgütlü bulunan ve konuyla ilgili hiçbir STÖ buna karşı tavır almıyor, bir açıklama dahi yapmıyor, yani asli işiyle ilgilenme gereği duymuyor. Ama aynı STÖ'ler, ülkenin genel siyaseti ile ilgili bir dizi konuda hamasi açıklamalar yaparak, görüş geliştiriyorlar.

Bölgede STÖ'lerle ilgili bir çalışmaya girdikten sonra ağırlıklı olarak Diyarbakır olmak üzere, diğer illerden de örnekler saptayarak görüşmeler yaptım. Bunların sonucunda bir dizi eksiklik ve yetersizlik gözlemledim:

• Öncelikli olarak, bölgede yurttaşlar, siyasal partiler üzerinden temsil haklarını tam olarak kullanamadıkları için, STÖ'lere siyaseten yaklaşıyor, onlardan siyasal duruş bekliyorlar. Eğer genel seçimlerde yüzde 10 ülke barajı kaldırılır veya düşürülürse, bölge halkının tercihi TBMM'ye yansıyabilir, böylelikle STÖ'lerin siyasetle bu denli haşır-neşir olmaları istenmeyebilir.

• Bölgede çalışan STÖ'lerin hemen tümünün kendilerini yeterince anlatamama problemi var. Kendini anlatamamaya, belki yeterince anlaşılamamayı da eklememiz gerekir. Bu durumda, büyük ölçüde yaşanan son yirmi yıllık şiddet iklimli dönemin de etkisi vardır.

• Bölgedeki STÖ'lerle kamu kuruluşları arasında bir karşı karşıya duruş var. Bu, çoğu kez zıtlaşma boyutlarına varabiliyor. Bunun aşılması için arama toplantılarına ihtiyaç var.

• En önemli sorunlardan biri de, bölgede sivil toplumculuğun ne olduğunun henüz yeterince bilinmemesidir. STÖ'lerin birçoğu kendilerinin dışındaki güçlerin kendilerine sahip çıkmasını umuyor ve bekliyor. Bu beklenti, söz konusu STÖ'nün toplum içindeki konumlanışı ve kendine biçtiği role göre farklılık arz edebiliyor. Kimi STÖ'ler kendilerini devlete yakın gördükleri için devletin sahip çıkmasını bekliyor. Kimileri de, devlete karşı bir duruşu benimsedikleri için yerel iktidar odaklarından destek bekliyor. Bu bazen bir belediye olabiliyor; bazen başka birtakım etkili sosyal ve siyasal yapılanmalar olabiliyor. Bu tip bir beklenti ve sonrasında ilginin, ister istemez politika belirlerken ileride kendilerini sıkıntıya sokacağını belki de fark etmiyorlar.

• Bölgedeki STÖ'lerin birçoğu plansız, programsız çalışıyor. Proje yapmanın ne demek olduğunu bilmiyorlar. Örgütlerinin güçlü ya da zayıf yönlerinden bihaberler. Bu nedenle ilişki geliştirmede yetersiz kalıyorlar. Kendiliklerinden ulusal veya uluslararası STÖ'lerle ilişki kuramıyorlar. Bu ilişki kurmayı hep karşı taraftan bekliyorlar.

• Yine bölgedeki STÖ'lerin birçoğu henüz hedef kitlesine tam anlamıyla ulaşamamış ve dağınık çalışıyor. Çoğunlukla dar yönetim erkini uyguluyorlar. Katılımcılık, ortak karar alma süreçleri yeterince işletilemiyor.

• Diyarbakır'da "Demokrasi Platformu", Mardin'de "Kent Konseyi" gibi geniş ölçekli sivil toplum birliktelikleri, bölge ölçeğinde yaygınlaştırılması düşünülen modeller olarak ifade edilmekle birlikte, genel olarak STÖ'lerin birbirleriyle partner ilişkisi geliştirme gibi bir eğilimleri pek gözlenmiyor. Bir bölümü ise, sadece somut işler söz konusu olduğunda partner arama, belirleme gibi yönelimler içine giriyor.

Bölgede en yoğun STÖ örgütlülüğü Diyarbakır'da yaşandığı için, bu çalışmada ister istemez Diyarbakır'a daha fazla yer ve önem verildi. Ama Diyarbakır'a ek olarak Mardin, Batman, Siirt ve yüzünü çalışmaları nedeniyle İstanbul'dan bölgeye çevirmiş STÖ'ler de çalışma kapsamına dahil edildi. Ayrıca GÜNSİAD, Meksa Vakfı, Hayrat Vakfı gibi ilgi alanları ve çalışmaları Gaziantep'e kadar uzanan bölge örgütlenmeleri de kapsama alındı. Bütün bunların dışında STÖ olmayan, ama sivil toplumcu kişilik ve kimlik arz eden, gençlerin uğrak yerleri olan iki kafe, sivil hayatın bizatihi içinde olan dergilerden iki örnek ve üniversite çevresinden bir çalışma grubu da kapsam içine alındı.

Kuşkusuz bu sayıyı birkaç kat artırmak mümkün olabilirdi. Ama bölgede yaşayan, sivil toplumcu olan ve bu çalışmayı doğrudan yürüten biri olarak ifade etmek isterim ki, sonuç değişmeyecekti.

Bu noktadan sonra, "Ne yapılabilir?" sorusunu sormak gerekiyor. Kimliğinde muhalefet ve sorgulamacılık olan STÖ'leri rehabilitasyona tabi tutmanın zamanı galiba gelmiş durumda. Bu en azından Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinin gerekleri açısından da doğru olacaktır. Bunu ikili programla hayata geçirmek mümkündür. Birincisi, ülkede politika yapmanın önündeki engeller hızla kalkmalıdır. İnsanlar her düzeyde ve her toplumsal kategoride siyaset yapabileceklerine inanmalıdır. İkincisi, STÖ'lerin kendi ilgi alanlarında çalışma yapmalarının altyapısı hazırlanmalıdır. Her iki noktada da birtakım öneriler şöyle sıralanabilir:

• Özellikle bölgede yaşanan şiddet nedeniyle STÖ'lerle kamu kurum ve kuruluşları arasında sağlam ve verimli ilişkilerin tesisi için ciddi bir rehabilitasyon programı uygulanmalıdır. Bölgenin ciddi anlamda "âfet" döneminden geçtiği varsayılarak, STÖ'ler toplum kalkınmasının hareketli güçleri haline dönüştürülmelidirler. Sivil toplumculuk ifadesi, gerçek anlamıyla sivil olmak ve "resmiyet"in dışında, ayrı bir yerde durmak zorundadır. "Resmi"liğin dışındaki bu duruş, itici duruşu değil, tam tersine resmi yapıya sorunları taşımada ve ilişki geliştirmede bir örgütlülük olmalıdır. STÖ'lerin temsilcileri ile kamu yöneticilerinin birbirlerini tanıma, anlama ve sorunları karşılıklı olarak tartışmalarının zemini yakalanmalı ve yaratılmalıdır.

• Sivil toplum örgütleri halkın sorunlarını ilgili yerlere taşımada köprü görevini üstlenmelidir. Bunun yanında "baskı grubu" olabilme özelliğini de göz ardı etmemelidir.

• Sivil toplum örgütlerinin ideolojileri vardır. Olması da doğaldır. Yalnız bu ideoloji dar ve siyasete endeksli olmamalıdır. Özellikle bölgedeki STÖ'lerin ideolojileri yoksullukla mücadele ve demokrasiyi tabana yayma ağırlıklı olmalıdır. Bu demokrasi perspektifi, hem kendi içerisinde örgüt içi demokrasiyi uygulamak, hem de genel olarak demokrasiyi savunmak şeklinde olmalıdır. Ve doğal olarak yoğun bir yoksullukla mücadele programı. Her durumda bu iki ideolojik tespit birbirlerinin tamamlayıcı unsurları olarak yürütülmelidir.

• STÖ'lerin çalışmalarında ilgi alanları, gelir getiriciliğin yanında kültürel ve tarihi mirasın korunması, çevre, sağlık, eğitim gibi konuları da kapsamalıdır.

• STÖ'ler gücünü kitlesinden alan, gerçek anlamda sivil toplum örgütleri olmalıdır. Kitlesinin sorunları ile ilgilenen; kitlesine güven veren; örgütünün, örgütlenmesinin dışında başka bir yerden direktif almayan; yaptıkları ve ürettikleriyle siyasetçilere malzeme hazırlayan ciddi örgütlenmeler olmalıdırlar. Siyasal particilik anlamındaki siyasetin hızla kirlendiği ve bu türden siyasetin güç kaybettiği 2000' lerin Türkiyesi'nde, bu sıkıntıları daha bir yoğun yaşayan Güneydoğu coğrafyasında; kanal açma, diyalog kurma ve sorunları adresine taşıyacak çözümler üretme anlamında sivil toplum örgütçülüğü önemsenmek durumundadır.

• Yönetimde esneklik ilkesini içine sindirebilen, katılımcılığı baz alan topluluk örgütlenmesi, her zaman gündemde olan bir sivil toplum örgütçülüğü öne çıkarılmalıdır. Örgütlenmeyi sağlayacak yöneticilerin çıkar ve rantçılıktan uzak durduğu, aynı zamanda ilkel politika mahkûmu popülist siyasetçi tiplerinin denetimine girmeyen, aksine bu kişileri de olumlu bir çizgiye çekebilen sivil toplum örgütlenmesi önümüzde acil görev olarak durmaktadır.

• Sonuç olarak, uluslararası anlamda bugüne dek dünyaya mal ettiğimiz sorunlarımızın tarafları olamayanların, hiç değilse çözümde taraf olmasının olabilirliği yakalanmalıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.