Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13X19.5 cm, 308 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Öteki DSP
Ecevitlerin Gayri Resmi Öyküsü
Yayına Hazırlayan: Vehbi Ersan
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Cilt Sistem Mücellithanesi
Dizgi Metis Yayıncılık
Baskı Hazırlık Metis Yayıncılık
Kapak Fotoğrafı Anadolu Ajansı
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2002

Gazeteci Atilla Akar’ın bu araştırmasında 70’li yılların "Karaoğlan"ı ve 80’lerin ve 90’ların "dürüstlük" sembolü Bülent Ecevit’i ve onun yaratıcısı DSP’yi tartışıyor. Tartışmayı ise Ecevit’in yakınında bulunmuş, DSP’nin kuruluşu ve gelişimi içinde üst düzey görevler yapmış kişilerle yapıyor.

Öteki DSP, yalnızca olayları ele almıyor; DSP’nin siyasal, sosyal ve örgütsel profilini de tartışıyor. Kitabın ekseninde ise şu soru var: Bülent Ecevit’siz bir DSP mümkün mü? Ecevit'in ardından partinin geleceği ne olacak?

Kitabın ilk bölümünde Ecevit portresi ve DSP tarihçesine yer veriliyor. "Eski dostlar Ecevit’i değerlendiriyor" başlıklı bölümde, CHP’nin "eski tüfeklerinden" Orhan Birgit, Tarhan Erdem, Ertuğrul Günay, Ali Topuz’la 12 Eylül öncesi ve sonrası olaylarda Ecevit’in tutumu inceleniyor.

"Ecevit’in üç havarisi" başlıklı bölümde, DSP’nin ilk sözcüleri Murtaza Çelikel, Sedat Akman ve Halil Tunç’la söyleşi bulunuyor.

Başlangıcından bugüne DSP’deki parti içi muhalefetin ele alındığı sonraki bölümlerde, 1986’daki Celal Kürkoğlu’nun başını çektiği muhalefetten bireysel kopuşlara, 1996’daki Çile Çiçekleri hareketinden 2001’deki kurultayda genel başkan adayı olarak ortaya çıkan Sema Pişkinsüt’ün adaylığına kadar uzanan muhalefetin seyri izleniyor. Bu bölümde Ecevitlerle yolları ayrılan veya muhalefet odağı olan Celal Kürkoğlu, Necdet Karababa, Erdal Kesebir, Ümit Ülgen, Mehmet Karaduman, Haluk Özdalga, Mehmet Sevigen, Atilla Karaelmas, Seyfettin Gürsel, Sema Pişkinsüt, Rıdvan Budak, Uluç Gürkan’la söyleşiler yer alıyor.

Ecevit’in sağlığı ile DSP’nin profilinin incelendiği kitabın son bölümünde Ecevit’siz bir DSP’nin mümkün olup olmadığı, geleceğinin ne olacağı sorularına siyasetçiler ve uzmanlarla yanıt aranıyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Bülent Ecevit: Siyasette 44 Yıllık Maraton
DSP Tarihçesi: "İğneyle Kuyu Kazılan Parti"
Eski Dostlar Ecevit'i Değerlendiriyor
Ecevit'in Üç Havarisi: Mustafa Çelikel, Sedat Akman, Halil Tunç
DSP'de İlk Örgütlü Tepki: Kürkoğlu Hareketi
Necdet Karababa: "Elimin Altında Bir Üye Kayıt
Defteri Bile Yoktu"
DSP'de İkinci Örgütlü Tepki Hareketi: Çile Çiçekleri
Bireysel Tepki ve Kopuşlar
Pişkinsüt Olayı
Günümüzdeki Parti İçi Muhalefet
DSP'nin Siyasal-Sosyal-Örgütsel Profili
Ecevit'in Endişe ve Tartışma Yaratan Sağlığı
DSP'nin Geleceğine Dair Öngörüler
Sonsöz
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7-11

Yıllardır Türkiye'de sosyal demokrasi üzerine kafa yoran, yazan biri olarak, aklımda hep DSP üzerine bir çalışma yapma fikri vardı. Ancak çeşitli nedenlerle bunu sürekli askıya aldım, uzaktan izlemekle yetindim. İlk başlarda iç içe geçmiş geniş bir Bülent Ecevit biyografisi ve DSP tarihi yazmayı tasarlıyordum. Ancak son zamanlarda bu konuda oldukça fazla yayının çıkması beni biraz frenledi. Söz konusu kitapları okumakla yetindim.

Sonuçta bu kitapların ortak noktası bana göre şuydu: Ecevitlerle özel yakınlıklara ya da onların özel arşivlerine dayalı tek yanlı bir Ecevit anlatımı ve övgüsü. Ayrıca ortada adeta toz pembe, çelişkisiz ve dikensiz gül bahçesi bir DSP vardı. Kamuoyuna belli ve tek yanlı bir Ecevit imajı sunuluyor ve bazı şeyler sanki bilerek görmezden geliniyordu. Bu anlamda –kendilerine böyle bir misyon biçip biçmediklerini bilmiyorum– ortaya resmi bir Ecevit biyograficiliği ve resmi bir DSP tarih yazıcılığı çıkıyordu. Bu benim gazetecilik anlayışıma sığmıyordu ve farklı bir çalışmanın arayışı içine girdim.

Biliyordum ki, bu partide kurulduğu andan itibaren farklı düşünenler olmuştu ve bunların büyük çoğunluğu şu ana kadar konuşmamışlardı. Ecevit ve DSP hakkında ne düşündüklerini kamuoyu bilmiyordu. DSP'nin kuruluşuna ve gelişmesine destek ve gönül vermiş bu insanlar sonradan ya partiden kopmuş ya dışlanmış ya da bir "hain" muamelesi görmüşlerdi. Bunların bazıları köşelerine çekilmiş, DSP ve Ecevit'e dair fikirlerini ancak sınırlı bir dost çevresinde anı düzeyinde paylaşıyorlardı. Bir kısmı ise başka partilerde –genellikle CHP'de– siyasi yaşamlarını sürdürüyorlardı.

Cevabı bulmuştum; ben bu insanları bulup konuşacak, onların değerlendirmelerine yer verecektim. Üstelik en doğru ve demokratik yöntem de buydu. Onlara hiçbir sınır koymadan deneyimlerini, görüşlerini aktarma fırsatı sunacaktım. Bu anlamda şu ana kadar yapılmayan bir şeyi de yapmış olacaktım. Böylelikle başlangıçtaki arayış bambaşka bir mecraya sürüklendi. Olay bir anda "DSP'nin Gayri Resmi Tarihi" boyutunu aldı ve galiba en doğrusu da buydu! Projenin bu şekli alması ise Metis Yayınları editörü Ruşen Çakır'ın ısrarı üzerineydi. Ruşen'in "Bu kitabı yaz" diye ısrarları olmasaydı elinizdeki bu çalışma ortaya çıkmazdı. Kitabın isim babalığını da Ruşen yaptı: "Öteki DSP". Bu isim yapmak istediğim şeyi o kadar iyi özetliyordu ki hiç itiraz etmeden üzerine atladım.

Gerçekten de ortada bildiğimiz DSP'den başka bir DSP daha vardı. Bu DSP, kurucuların, üyelerin, üye olma mücadelesi verenlerin DSP'siydi. Bu DSP gecesini gündüzüne katıp partiyi ortaya çıkaranların, cebindeki son kuruşu parti için harcayanların, ailesini ihmal edenlerin, "Ben bir yere gelir miyim?" ya da "Şuradan rant sağlayabilir miyim?" demeden sadece yurtsever duygularla hareket edenlerin DSP'siydi. Bu DSP, Ecevit'e aşk derecesinde bağlanıp, sonradan hayal kırıklığına uğrayanların, kapı önüne konulanların DSP'siydi. Bu DSP, yıllarını bu uğurda harcayıp, mitinglerinde koşturan, afişlerini asan, her zorluğu göğüsleyen ve sonunda üye bile olmadıklarını anlayanların DSP' siydi. Yani asıl DSP'ydi.

Ne var ki DSP denince aklımıza gelen bir isim de hiç kuşkusuz Bülent Ecevit'ti. Zaten bu iki ismi birbirinden ayırmak neredeyse imkânsızdı. Hiç kuşkusuz Ecevit, daha başlangıcından itibaren karizmatik bir lider olarak gündeme geldi ve bu karizmasını korudu. O bir mitos, bir fenomen olarak kendisini var kıldı ve kabul ettirdi. Gazeteciliği, şairliği, efendiliği, Türkçeye hâkimliği üzerine kurulan şahsi imajının yanında özellikle 70'li yıllardan itibaren şekillenen "Karaoğlan", Üçüncü Adam", "Kıbrıs Fatihi" nitelemeleri ve "mahpuslarda kalmış", "yalnız", "dürüst adam" özellikleriyle yükselen bir Ecevit olgusu çıktı karşımıza.

O, dağlara taşlara adı yazılandı. O çoğumuzun hafızasında mavi gömleği, siyah kasketi ve Şenay'ın "Sev Kardeşim"inin çaldığı meydanlardaki kalabalıkları etkileyen Ecevit olarak kaldı. Gerçekten de hiçbir lider halkı tarafından onun kadar sevilmedi, baştacı yapılmadı bu ülkede. İnsanlar doğan çocuklarına kıvançla "Ecevit" adını verdiler. Meydanlarda hançerelerini yırtarcasına "Halkçı Ecevit" diye bağırdılar, önderleri olarak bağırlarına bastılar. Ecevit, Türkiye'de demokrasi mücadelesinin bir yerinde hep parıltılı imajıyla durdu. 12 Eylül zindanlarından kendi çapında payını alandı. 44 yıllık siyasi geçmişiyle bir "duayen" olarak hayatımızı bir şekilde yönlendirendi.

Dahası Bülent Ecevit, 20 küsur yıl sonra da kendisini yeniden başbakan yapmıştı. Bu durum sadece Türkiye değil, dünya siyasi tarihi için de ilginç bir örnekti. Kabul etmek gerekir ki, bütün sonuçlarıyla birlikte bu başlı başına dikkate değer bir olaydı. Kim ne derse desin sonuçta bir politikacı olarak Ecevit, her lidere nasip olmayan ilginç bir çizgi izlemiş ve tarihteki yerini şimdiden almıştır.

Ancak bir de "Öteki Ecevit" vardı. Bu, partisi CHP'yi terk eden, eski arkadaşlarının hemen hepsiyle arasının açık olduğu, sıfırdan kurduğu partisiyle "Bir Bölen" olarak suçlanan, örgütündeki en ufak bir demokratik kıpırdanışa dahi tahammül gösteremeyen, dışa karşı savunduğu demokrasiyi kendi içinde uygulamayan, kendisiyle çelişen herkesi "hain" ilan edip anında ihraç eden, çevresine eşiyle birlikte "aile partisi" imajı veren, o çok şikâyet edilen "lider sultası"nın en tipik örneği olarak gösterilen, sağa ve tarikatlara gösterdiği "hoşgörü" ve "uzlaşma"yı solcu CHP'ye göstermeyen, birleşme çağrılarını elinin tersiyle iten ve sonra tarihsel can düşmanı MHP ile koalisyon kuran, IMF'nin ülkeye dayattığı programı canla başla uygulamaya çalışan bir Ecevit'ti.

Ecevit madalyonunun öteki yüzü buydu. Her iki Ecevit de gerçekti. Her iki Ecevit de kendi tarihsel gerçekliği içinde kendine biçilen ve kendi biçtiği rolü oynamıştı. Dolayısıyla ortada 12 Eylül sonrası ve öncesi olarak iki ayrı Ecevit görünse de, aslında Ecevit'i Ecevit yapan bazı dinamikler göz önüne alındığında bu "İki Ecevit" daha anlaşılır olabiliyordu bir anda.

İşte bu kitap her iki yönü de gözetmeye çalışarak, ama özellikle DSP'yi anlatmaya gayret ediyor. DSP'yi anlatmaya çalışırken bunu Ecevitlerin gözünden değil, o partiye emek vermiş, yıllarını harcamış, ama sonuçta kendini o partinin dışında bulmuş insanların gözünden anlatmaya uğraşıyor. Bu çalışmaya isteyen –her ne kadar akademik bir çalışma olmasa da– "DSP'nin Gayri Resmi Tarihi" ya da "DSP'de Muhalefetin Tarihi" de diyebilir. Tercih tümüyle okuyana kalmış. Benim açımdan ise olay sadece gazetecilik kriterleri gözetilerek yapılmış ve kendi alanında bir "ilk" olan ve "iyi" olması için elimden gelen tüm gayretin sarf edildiği bir çalışmadır. Bir tarih çalışmasından çok, tarih çalışmaları için ön bilgi niteliğindedir. Kişisel olarak Ecevit'i ve DSP'yi ne övme ne de yerme kaygılarıyla yazılmıştır. Tam tersine Ecevit'in geçmişine olan saygımdan ötürü, bazı sivri ifadeler, bazı sert çıkışlar olabildiği ölçüde törpülenmiştir bile diyebilirim.

Kendi payıma, bu çalışmayı mümkün olan en demokratik yöntemle gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Çünkü ne kimse adına ne de kimselere rağmen ya da onların üzerinde bir yerde duruyorum. Ne teorik ahkâmlar kesiyorum ne de siyasal rant peşindeyim. Doğrudan o insanların kendilerini anlatmalarına, bugüne kadar kamuoyunda yeterince ifade edemedikleri görüşlerini, hiçbir sınır koymadan yansıtmalarına zemin hazırlıyorum. Bir gazetecinin bundan öte bir misyonunun da olamayacağını düşünüyorum. Bu kitabın daha sonra DSP üzerine çalışma yapacak kişilere bir kaynak teşkil edeceğini de hesaba kattığım için elimden gelen titizliği gösterdiğimi söyleyebilirim.

Hiç kuşkusuz bunun ne "eksiksiz" ne de "bitmiş" bir kitap olduğu iddiasındayım. Ulaşmaya çalışıp ulaşamadığım kişiler oldu. Ulaşıp da konuşmayanlar oldu. Konuşmak isteyip de, benim kitaba almaktan vazgeçtiğim isimler oldu. Ama bu gibi istisnalar hariç hep insanlardan yardım ve destek gördüm. Çok dolu, kendilerini anlatmak için bu tür bir imkân arayan çok sayıda insan bulunduğunu fark ettim. Belki biraz daha zamanım olsaydı ve imkânlar el verseydi daha fazla insana ulaşabilirdim. Ama seçtiğimiz insanların olayı yeterince anlattıklarını düşünüyorum. Bununla birlikte eğer bu konuda ulaşamadığım insanlardan bir talep gelirse kitabın muhtemel yeni basımlarında dikkate alabileceğimi ya da cevap hakkı doğduğuna inanan kişiler varsa –Ecevitler dahil– daha sonra yer verebileceğimi sanıyorum.

Benim açımdan çok önemli bir konu da, kitabın zamanlamasıyla ilgiliydi. Son günlerde Ecevit'in sağlığına en çok dua eden kişi bu ülkede herhalde bendim! Ecevit'in sağlığı ile her dedikodu yayıldığında hop oturup hop kalktım. Çünkü Ecevit'e bir şey olması durumunda belki kitap güncel ve ticari açıdan ayrı bir önem kazanacaktı, ama ben bu kitabı insanlar sağken yayımlamayı tercih ederim. Arkamdan "Gördünüz mü, adamın arkasından neler yazmış" demesinler ve insanların bir cevabı olacaksa sağken söyleyebilsinler isterim. Bu benim için kitabın çok satmasından da önemli ahlaki bir tercihti çünkü.

Hemen buna bağlı bir diğer hassas nokta da, Ecevit'in sağlığıyla ilgili söylentilerin siyasi maksatla tartışma konusu yapılmasıydı. Açıkça belliydi ki, bazı basın kuruluşlarının yayınları ve patronlar kulübü TÜSİAD'ın son demeçleri bu yönde arayışların bir dışavurumuydu. Bunun uygunsuz bir yöntem olduğunu düşünmem bir yana, Ecevit'e karşı açılmış çirkin bir siyasi kampanyanın parçası olduğunun bilincindeyim. Ülkedeki bazı kesimler Bülent Ecevit'in sağlığını bahane edip, bunu siyasi bir manevra olarak kullanmak istemekteydiler. En büyük kaygım kitabın tam da bu dönemde çıkmış olmasıdır. Bu anlamda öznel-siyasi niyetleri olan kişi ve kurumlarla ortak hiçbir yanımın olamayacağını önemle vurgulamak istiyorum.

Bununla birlikte söz konusu tartışmaya ilgisiz kalamazdık ve kalmadık da. Ama bunu kimilerinin yapmaya çalıştığı gibi Ecevit'in durumunu küçümsemeye veya konumunu sarsmaya yönelik olarak değil, herkesin merak ettiği "DSP'nin geleceği ne olacak?" sorusu etrafında yaptık. DSP'nin geleceğe yönelik dinamiklerini tartışarak sayfalara aktardık. Bu tartışmanın kafalardaki birçok soruya yeni açılımlar getireceğini umuyoruz.

Sonuç olarak, bu kitap bana göre Türkiye'nin en kendine özgü partisi DSP'ye bir başka açıdan bakmaya çalışmaktadır. Beğenelim beğenmeyelim, bir zamanlar küçümsenen, hatta "parti" olarak bile görülmeyen bu parti sabır, inat ve gayretle kendini birinci parti yapmış ve hükümet kurmuştur. Bu anlamda bu bir "başarı"dır. Binlerce üyesi, yüz binlerce taraftarı vardır. DSP, siyasal hayatımızın bir gerçeğidir de. Onun için bu çalışma bu partinin dinamiklerini, sorunlarını, gelişme potansiyellerini anlamaya çalışmaktadır. Bunu anlatabildiği oranda "başarılı" sayılır.

Kitap için toplam 23 kişiden görüş alınmıştır. Okurdan ricamız bu kişilerle ilgili bölümleri okurken, görüşme tarihlerini dikkate almalarıdır. Örneğin Sema Pişkinsüt'le görüşme, istifa etmesinden hemen önce yapılmış bir görüşmedir. Aynı şekilde Rıdvan Budak'la görüşme de ihraç isteminden önce yapılmıştır. Bu durum değerlendirmelerin özünü değiştirmemekle birlikte, görüşmenin yapıldığı dönemin koşullarını dikkate almak açısından önemlidir.

Başta DSP olmak üzere Türk siyasal sisteminin parçası olan tüm siyasi partilerin daha oturmuş, daha olgun, daha katılımcı olması dileğiyle...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Metin Sever, “Mutlak lider Ecevit”, Radikal Kitap Eki, 1 Mart 2002

Türkiye'de hayatımıza yön veren siyasetçileri, onların lideri olduğu siyasi partileri ne kadar tanıyoruz? Daha doğrusu hergün TV'lerde izlediğimiz, uygulamalarından etkilendiğimiz, militanı, sempatizanı ya da karşıtı olduğumuz bu kişilerin 'öteki' yönlerini ne kadar biliyor, tanıyoruz? Yani siyasete girişlerini, yükselme süreçlerini, birlikte olduğu ekip arkadaşlarıyla nasıl çalıştıklarını, dostluklarını, kırgınlıklarını, kısaca insani yönlerinden ne kadar haberdarız? Bu soruların yanıtlarının olumlu olduğunu söylemek pek mümkün değil. Türkiye'de siyasi biyografi çalışmalarının yetersizliği bunun en büyük sebebi. Ancak son zamanlarda bu eksiliği bir nebze de olsa gideren çalışmaların yayınlandığını görmek sevindirici. Bu eksiği kendi kulvarında kapamaya çalışan en son çalışmalardan biri gazeteci-yazar Atilla Akar'dan geldi.

Akar, Öteki DSP: Ecevitlerin Gayri Resmi Öyküsü başlıklı kitabıyla bambaşka bir Ecevit ve bambaşka bir DSP portresi çiziyor. Sonuçta ortaya çıkan Ecevit portresi, Ecevit'e yakın isimlerin yazdıkları kitaplardaki portreden oldukça farklı. Yani bu kitap bu anlamda daha önce yazılmış DSP ve Ecevit kitaplarıyla bir hesaplaşma olarak da görülebilir.

Nitekim 'gayri resmi' terimine özellikle vurgu yapan Akar önsözde bu tür kitapları şöyle eleştiriyor: "Sonuçta bu kitapların ortak noktası bana göre şuydu: Ecevitlerle özel yakınlıklara ya da onların özel arşivlerine dayalı tek yanlı bir Ecevit anlatımı ve övgüsü. Ayrıca ortada adeta tozbembe, çelişkisiz ve dikensiz gül bahçesi bir DSP vardı. Kamuoyuna belli ve tek yanlı bir Ecevit imajı sunuluyor ve sanki bazı şeyler bilerek görmezden geliniyordu."

Akar'a göre ise ortada bugüne değin kamuoyuna sunulan imajdan çok farklı bir DSP ve Ecevit var: Partinin kuruluş aşamasında ve değişik evrelerinde görev alan isimlerle yapılan söyleşiler sonucu ortaya çıkan Öteki DSP'yi Akar şu sözlerle anlatıyor: "Bu DSP kurucuların, üyelerin, üye olma mücadelesi verenlerin DSP'siydi. Bu DSP gecesini gündüzüne katıp partiyi ortaya çıkaranların, cebindeki son kuruşunu parti için harcayanların, ailesini ihmal edenlerin, 'Ben bir yere gelir miyim' ya da 'Şuradan rant sağlayabilir miyim?' demeden sadece yurtsever duygularla hareket edenlerin DSP'siydi. Bu DSP Ecevit'e aşk derecesinde bağlanıp, sonradan hayal kırıklığına uğrayanların, kapı önüne konulanların DSP'siydi.

Bu DSP yıllarını bu uğurda harcayıp, mitinglerinde koşturan, afişlerini asan, her zorluğu göğüsleyen ve sonunda üye bile olmadıklarını anlayanların DSP'siydi. Yani asıl DSP'ydi."Bu anlamda belki de kitabın en ilgi çekici yanı, DSP'ye yönelik 'lider sultası', 'tek adam yönetimi', 'anti - demokratik yapı' tarzı eleştirilerin içinin somut gözlemlerle, olaylarla ve tanıklıklarla doldurulmuş olması.

Geçmişte CHP'de Ecevit'le birlikte çalışmış veya sonradan DSP kurucusu olmuş, yönetim organlarında görev almış Orhan Birgit, Tarhan Erdem, Ertuğrul Günay, Ali Topuz, Halil Tunç, Murtaza Çelikel, Necdet,Sedat Akman, Celal Kürkoğlu , Erdal Kesebir, Haluk Özdalga, Ümit Ülgen, Mehmet Karaduman, Mehmet Sevigen, Atilla Karaelmas, Sema Pişkinsüt, Rıdvan Budak, Uluç Gürkan gibi isimler bu kavramların içinin doldurulmasına tanıklıklarıyla, yaşadıklarıyla yardımcı oluyor. Kitapta Tolga Yarman, Aydın Cıngı, Şahin Alpay ve Ömer Laçiner gibi aydınlar da DSP değerlendirmeleriyle yer alıyor. Ancak kitap bunlarla sınırlı değil. DSP'nin siyasal - sosyal - örgütsel profili de çıkartılmış. Böylelikle DSP'yi destekleyen sosyal kesimlerden, üye yapılarına, bir sol parti olarak farklarına değin her şey tartışma konusu yapılmış. Bütün bunlardan ötede belki de en önemlisi herkesin kafasını meşgul eden 'Ecevitsiz bir DSP mümkün mü?' ve 'Ecevit sonrası DSP ne olacak?' sorularına da cevap aranmış. Kitapta Ecevit sonrası 'Liderlik Senaryoları'nı da bulabiliyorsunuz.

Kitap sadece DSP'lilere değil, Türk siyasal sisteminde partilerin işleyiş yapısından mustarip herkese tavsiye olunur...

Devamını görmek için bkz.

Merdan Yanardağ, “DSP ve Ecevitler'in son baharı”, Cumhuriyet Kitap, 1 Ağustos 2002

Türk siyasal yaşamının en ilginç oluşumlarından biri de hiç kuşkusuz Demokratik Sol Parti (DSP) ve onun 12 Eylül askeri darbesinden sonraki serüvenidir. Belki de siyasal ömrünün son dönemini yaşayan bu partiyi en iyi anlatan çalışmalardan biri, gazeteci Atilla Akar'ın Öteki DSP / Ecevitler'in Gayrı Resmi Öyküsü isimli kitabıdır. Ocak 2002'de yayımlanan kitap, DSP'de bugün olup bitenleri anlamak bakımından benzerlerinden ayrılan bir başvuru kitabı niteliğindedir.

Belki de dönemin özellikleri nedeniyle piyasaya çıktığı günlerde hak ettiği değeri bulamayan bu kitap, bugün siyaset alanında yaşananlara ışık tutacak zenginlikte bir çalışma olmasıyla dikkati çekiyor. Bu nedenle, özellikle şu günlerde yeniden hatırlanması ve okunması gereken kitapların başında geliyor. Öteki DSP, ne daha önce sıklıkla ve madya-iktidar ilişkiler üzerinden yürütülen çeşitli hesapları dayalı olarak yapıldığı gibi Ecevit övgüsüne dayalı bir kitap, ne de özel olarak Ecevitler'e ve DSP'ye saldırmayı amaçlayan bir çalışma Akar'ın kitabı her şeyden önce dürüst ve entelektüel namusu olan bir dokuya sahip.

Bugün sonbaharını yaşayan ve belki de bir kuyruklu yıldız gibi Türk siyasal yaşamından Ecevitler'le birlikte silinip gidecek olan DSP'de olup bitenlerin nedenlerini Akar'ın kitabında bulmak mümkün. Akar, ciddi bir emek harcayarak hazırladığı belli olan kitabında aralarında partide üst düzey yöneticilik yapan kişilerin de bulunduğu eski-yeni çok sayıda DSP'liyle ve bazı aydınlarla görüşmüş. Bu söyleşiler kitabın bütününe dengeli bir şekilde yayılmış. Ancak, kitap sadece söyleşilerden oluşan bir çalışma değil! Akar'ın özgün araştırma, değerlendirme ve gözlemleri de kitapta önemli bir yer tutuyor. Öteki DSP kitabı, sadece olayların kronolojik akışından oluşan hızlı üretilmiş ve özensiz bir gazeteci çalışması da değil. Kitap, DSP'nin siyasal yapısını, sosyal karakterini ve örgütsel mimarisini de tartışıyor ve geleceğine ilişkin kimi öngörülerde bulunuyor.

Çizgi dışı bir parti

DSP yasal olarak ve şeklen bir parti olsa da, eldeki veriler ışığında siyaset sosyoloji bakımından değerlendirildiğinde gerçek anlamda bir parti olmadığını söylemek mümkün. Bu yanıyla siyasal tarihin belki de en ilginç oluşumu diye değerlendirilebilir. Esas olarak Bülent Ecevit'in ihtiyaçlarından doğan, onun siyaset yapması için gerekli olan araç işlevini yerine getiren, silik, kimliksiz ve güçsüz bir örgütlenmeden oluşan DSP, siyasal çizgisi ve sosyal bileşimiyle de varolan bütün partilerden ayrılıyor. Son çözümlemede ''bir burjuva partisi'' olduğu söylemek ve örgütsel yapısını da ''küçük burjuva'' karakterli bir oluşum olarak nitelendirmek durumu açıklamaya yetmiyor.

Örneğin; kimse DSP'nin en yüksek siyasi karar organı olan Parti Meclisi üyelerini, partiyi yönetmesi gereken Merkez Yürütme Kurulu'nda görev yapanları, il ve ilçe yöneticilerini tanımıyor. Bugünlerde partiyi bölen isim olan Hüsamettin Özkan bile, 11 yıldır partide fiilen ikinci adam olmasına karşın kendisini kamuoyu ancak 1997'de bakan olduğu sırada tanıyabildi. Partide Ecevitler dışında kimse konuşmadığı için komuoyu adını önceden bildiği bazı milletvekilleri dışında kimsenin adını, kapasitesini, politik yeterliliğini ve temsil yeteneklerini öğrenemedi. Sadece Meclis'te Ecevit'in işaretiyle hareket eden, onun iktidar olmasına aracılık yapmış bir kalabalık vardı.

Partide muhalefet yapmak yasaktı. Delege seçimi yoktu. Bu nedenle parti ilçe örgütlerinde üye sayısı 149'u geçmiyordu. Çünkü sayı 150'yi bulduğu zaman kongre yapılması, yönetim kurullarının ve üyeleri temsil edecek delegelerin seçilmesi gerekiyordu. Oysa partide il ve ilçe yönetimlerinin büyük çoğunluğu atamayla oluşturuluyordu. Yapılan kongreler ise yasal koşulların yerine getirilmesinden ibaretti. Öne çıkan ve görece özerk hareket etme eğilimindeki her kişi tereddütsüz tasfiye ediliyordu.

DSP'de hiç bir zaman bir parti hukuku olmadı. Parti mekanizmaları işlemedi. Parti örgütü, siyasal örgütlenmelerin doğası gereği, seçmenleriyle parti yönetimi ve uygulanan politikalar arasında dinamik bir ilişkinin ve etkileşimin sağlandığı bir kanal olma işlevini yerine getiremedi. Çünkü örgüt böyle kurgulanmadı. Parti programı ve tüzüğü ne politik ne de hukuki bir anlam taşıdı. Her şeyi Ecevitler tayin etti. Örgüt kendini onlara göre ayarladı. Ecevit'in söyledikleri partinin politik hattını oluşturdu, örgütsel tasarrufları ise hukukunu belirledi. Partideki herkes Ecevit nedeniyle oradaydı. Ecevit'e bağlılık esastı. Bakanlar ve milletvekilleri de dahil parti üyelerinin önünde iki seçenek vardı; ya kayıtsız şartsız itaat ya da isyan ve ''ihanet''.. Ara bir düzlem yoktu. Nitekim İsmail Cem - Hüsamettin Özkan hareketine katılan milletvekillerinin daha birkaç hafta önce hiçbir biçimde seslerinin çıkmadığı hatırlanırsa, bugünkü davranışları çok şaşırtıcı gelebilir. Oysa, söz konusu olan DSP ise, bu durumda şaşılacak bir şey yoktu.

DSP'nin örgütsel yapısını ve bileşimini anlamak ilginç bir örnek de Sema Pişkinsüt olayıdır. Hatırlanacağı gibi, Sema Pişkinsüt kongrede genel başkanlığa aday olduğundan kendisine söz hakkı verilmedi. Parti tüzüğünde böyle bir hak ve düzenleme yoktu. Sadece genel başkana söz verilebiliyordu. Çünkü, Bülent Ecevit'e karşı kimsenin aday olabileceği düşünülmemişti. Olasılık düzeyinde bile böyle bir girişim öngörülmemişti.

DSP'nin sosyal karakteri

DSP, siyaset sosyolojisi ve psikolojisi bakımından derinliğine incelenmesi gereken hayli ilginç bir oluşum. Özellikle yüzde 9 ila 13 arasında olduğu tahmin edilen DSP'ni çekirdek seçmenleri ve bu seçmen karakterini yansıtan parti üyeleri değerlendirildiğinde ortaya ilginç bir tablo çıkmaktadır. DSP'ye üye olan insanlar bir siyasal akıma, bir projeye ve programa bağlı olmaktan çok, öncelikle Ecevit'e bağlıdırlar. Görevden alınsalar, hatta partiden atılsalar bile seslerini çıkarmazlar. Ecevit bir babadır, döver de sever de. Ona karşı çıkılamaz. O bir külttür. Celal Kürkoğlu ve Erdal Kesebir (Çile Çiçekleri) hareketleri gibi kimi ayrıksı örnekler bile bu kültü güçlendirmekten başka bir işe yaramamıştır.

Ecevit'in böyle bir modeli tercih etmesinde hiç kuşkusuz CHP deneyimi önemli bir rol oynadı. Kişilikli ve güçlü örgütlerden oluşan eski CHP'de genel başkan, lider olsa sadece genel başkandı. Herkesin görevleri, sorumlulukları ve yetkileri parti tüzüğüyle tanımlanmıştı. Partinin bir politik çizgisi ve üyeler arasındaki ilişkileri düzenleyerek hukukunu oluşturan bir tüzüğü vardı. Bu örgütsel yapı partide farklı kanatların ve düşünce gruplarının oluşmasına da olanak sağlıyordu. Bu durum sonraları her ne kadar ''hizipçilik'' diye mahkûm edilmeye çalışılsa da, dinamik bir parti örgütlenmesinin kaçınılmaz sonuçlarıydı. Daha da önemlisi, bu yapılanma genel başkanın mutlak egemenliğini ve bir tür kral otoritesi denebilecek kişisel iktidarını sınırlıyordu. İşte Ecevit'in istemediği şey du buydu. CHP üzerinden edindiği politik kariyerini, şöhretini, yaratılan efsaneyi ve bütün bu süre içinde oluşan karizmasını kişisel bir parti kurmak için kullandı.

DSP, sınıfsal karakteri belirsiz ve sosyal bileşimi net olarak tanımlanamayacak bir partidir. Ecevitler'in partisi hep kaybedenlerin, iktidara ve servete ulaşamayanların, öne çıkamayanların, sıradan ve sessiz insanların, örgütsüz kesimlerin, sınıf dışı çevrelerin, iddiasız olanların yer aldığı ve destek verdiği bir partidir. Onların sözcüsü olan Ecevitler, yaşam tarzları, kişisel tarihleri ve ilişkileriyle onlara yabancı değildir. Ancak, Bülent Ecevit birikimiyle, bilgisiyle, konuşma yeteneğiyle, politik iddialarıyla ve devlet tecrübesiyle aynı zamanda onların hakkını alacak bir liderdir de. DSP'nin 1999 seçimlerine kadar örgütsel profili ve sosyal karakteri aşağı yukarı böyledir. Ecevit, iktidara yaklaştığı dönemde bazı seçkinleri ve özerk hareket etme potansiyeli bulunan aydınları kontrollü bir şekilde partisine almıştır. İsmail Cem, Rıdvan Budak, Uluç Gürkan gibi isimler bu dönemde partiye katılabilmiştir. Değilse, Ecevit kendi mutlak egemenliğinin önünde bir engel olarak gördüğü aydınlara ve kendi deyimiyle ''halka tepeden bakan'' seçkinlere DSP'nin kuruluş sürecinde tavır almış, adeta onlara karşı bir kampanya yürütmüştü. Hatta bu durum, sivil toplumculuğun yeni yeni moda olduğu o günlerde bazı aydınlar tarafından biraz da saf şekilde heyecanla karşılanmıştır.

Atilla Akar'ın sorularını yanıtlayan Ömer Laçiner, kitapta yer alan söyleşisinde DSP'nin sosyal karakteri hakkında şunları söylüyor

''Gelir düzeyi açısından bakarsanız, bunlar kıt kanaat gelirleriyle yetinen ya da 'Allah ne verdiyse' diyebilen insanlar. Ne çok yoksul, ne çok varlıklı, ne de çok varlıklı olabilmek için özel bir çaba gösteren, kolay kolay da tam yoksulluğa düşmeyecek kesimler. Stabil bir kesim. Mesela Trakya göçmenleri büyük ölçüde DSP'dedir. Şartlar ne olursa olsun ortalama bir gelir düzeyleri vardır. Kalkıp 'Büyük fabrikatör olacağım' iddiaları, tutkuları olan kişiler DSP'de bulunmaz. DSP onun mekânı değil. Hızla statülerini yükseltme gibi amaçları olmayan iddiasız insanlar bunlar. Hayattan arzuları, talepleri oldukça ortalama olan bir insan kitlesi. Onların hayata dair bütün iddialarını somutlaştırdıkları simgedir Ecevit. Yani Ecevit'in başbakan olması, onların gelirlerinin artmasının da yerine geçebilen bir şeydir.'' (Öteki DSP, sayfa 255-256)

Ecevit, 1970'lerin efsanevi CHP lideri ''Karaoğlan'', 1980'lerin cuntaya karşı direnen, haksızlığa uğrayan ve mağdur edilen ''halk önderi'' ve ''eski başbakan'' ve 1990'ların da satın alınamaz dürüst adamıydı. Partisi 1991 seçimlerine kadar ülke barajını aşamamıştı. Bir parti başkanlığını bıraktı, sonra geri döndü. 1995 seçimlerinde 60'ın üzerinde milletvekili çıkarmak yeniden politik bir güç haline geldi. 28 Şubat sürecinden sonra rüzgâr Ecevit'ten yana esmeye başlamıştı. Restorasyon ve yeniden yapılanma süreci için en uygun isim olduğu düşünülüyordu. Partisi 1997'de koalisyon yoluyla hükümet oldu ve Ecevit başbakan yardımcılığına geldi. DSP'ye yönelik ilgi artmaya başlıyordu. Kendisine iktidar yollarının açıldığını ve partinin kapılarında büyük bir ilgi yığılmasının olduğunu gören Ecevit, sıkı sıkı kapattığı kapıları araladı. İktidar olmak için başka seçeneği yoktu. Nihayet 1999 seçmilerinde Türkiye'nin birinci partisi haline geldi ve partisini iktidara taşıdı.

DSP'nin geleceği

Atilla Akar Ecevit'in 44 yıllık siyasal maratonunu ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiği kitabında DSP liderinin kişisel tarihinde, bugünkü kimi davranışların anlaşılmasını kolaylaştıracak önemli saptamalar yapıyor. Türk siyasal tarihinin son dönemine damgasını vuran bu önemli kişiliğin başarılı bir portresini çiziyor. Hemenhemen siyasetteki bütün eski arkadaşlarıyla yollarını ayıran Ecevit'i ve partisinin geleceğini Halil Tunç'tan Sedat Akman'a, Murtaza Çelikel'den Ali Topuz'a, Orhan Birgit'ten Tarhan Erdem'e, Necdet Karababa'dan Ertuğrul Günay'a kadar uzanan önde gelen sosyal demokrat isimlerle birlikte değerlendiriyor.

Bir DSP tarihçesinin de yer aldığı kitapta, Celal Kürkoğlu hareketinden Çile Çiçeklerine, Sema Pişkinsüt olayından parti için diğer tasfiyelere, kendi yağıyla kavrulan mütevazi parti örgütlerinden iktidara uzanan sabır ve kararlılığa kadar bir çok olay belli bütünlük ve sistematik içinde değerlendiriliyor. Bugün olup bitenlere bir ölçüde ışık tutabilecek, ''Günümüzdeki Parti İçi Muhalefet'', partinin benzeri olmayan ve yapılanmasını ortaya koyan ''DSP'nin Siyasal - Sosyal Örgütsel Profili'' ve ileriye yönelik olarak bazı kestirimlerin yapıldığı ''DSP'nin Geleceğine Dair Öngörüler'' başlıklı bölümler kitabın dikkat çeken alanlarını oluşturuyor. Sonuç olarak bugünler, tam da Atilla Akar'ın Öteki DSP isimli kitabının okunacağı zamandır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.