Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-399-1
13x19.5 cm, 361 s.
Liste fiyatı: 35,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru
Özgün adı: Toward a Feminist Theory of the State
Çeviri: Türkân Yöney, Sabir Yücesoy
Yayına Hazırlayan: Beril Eyüboğlu, Renan Akman
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2003
2. Basım: Eylül 2015

Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru, kadın erkek eşitsizliğinden yola çıkarak, toplumsal iktidarın bizim neyi nasıl bildiğimizi, bu bildiklerimizin ise toplumsal iktidarı nasıl etkileyip biçimlendirdiğini incelemektedir. En geniş anlamıyla, cinsiyetler arası hiyerarşinin bilgi ile politika arasındaki ilişkide nasıl bir önem taşıdığını araştırmaktadır. Diğer bir deyişle, bilgi kuramı düzeyinde cinsiyetçi politikayla ilgilidir.

Tartışma, Marksizm ve feminizmin eşitsizlik konusundaki savlarını sunarak başlıyor. Kadının konumunda merkezi bir yeri olduğu kabul edilen cinselliğin bir eleştirisi aracılığıyla bilgi kuramı düzeyinde feminizmi yeniden inşa etmeye girişiyor ve özel bir alan olan kadının toplumsal yapılanması ve hukuk karşısındaki durumu üzerinde devletin kurumsal gücünün keşfiyle sonuçlanıyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

I Feminizm ve Marksizm
1 Marksizm ve Feminizm Sorunu
2 Marx ve Engels'e Feminist Bir Eleştiri
3 Feminizmin Marksist Açıdan Bir Eleştirisi
4 Sentez Yolunda Çabalar

II Yöntem
5 Bilinç Yükseltme
6 Yöntem ve Politika
7 Cinsellik

III Devlet
8 Liberal Devlet
9 Tecavüz: Zorlama ve Razı Olma
10 Kürtaj: Kamusal ve Özel
11 Pornografi: Ahlak ve Politika
12 Cinsiyet Eşitliği: Farklılık ve Egemenlik
13 Feminist Bir Hukuka Doğru

Notlar
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7-16

Bir kitabı on sekiz yıl gibi bir zaman sürecinde yazdığınızda, sonunda onu geçmişteki benliklerinizle birlikte yazdığınız duygusuna kapılıyorsunuz. Elinizdeki kitapta varılan sonuç ise hem ortak bir entelektüel serüven, hem de bunun desteklediği kuramsal bir tartışma oldu.

Bu kitap, kadın erkek eşitsizliğinden yola çıkarak, toplumsal iktidarın bizim neyi nasıl bildiğimizi, bu bildiklerimizin ise toplumsal iktidarı nasıl etkileyip biçimlendirdiğini incelemektedir. En geniş anlamıyla, cinsiyetler arası hiyerarşinin bilgi ile politika arasındaki ilişkide nasıl bir önem taşıdığını araştırmaktadır. Diğer bir deyişle, bilgi kuramı düzeyinde cinsiyetçi politikayla ilgilidir.

Tartışma, Marksizm ve feminizmin eşitsizlik konusundaki savlarını sunarak başlıyor. Kadının konumunda merkezi bir yeri olduğu kabul edilen cinselliğin bir eleştirisi aracılığıyla bilgi kuramı düzeyinde feminizmi yeniden inşa etmeye girişiyor ve özel bir alan olan kadının toplumsal yapılanması ve hukuk karşısındaki durumu üzerinde devletin kurumsal gücünün keşfiyle sonuçlanıyor.

Tartışmanın çıkış noktası Marksizm'dir. Çünkü Marksizm –sınırları ne olursa olsun– sistemli toplumsal baskıya karşı çıkar, onu statik değil dinamik şekilde inceler, toplumsal zorunlukları sistematik olarak şekillendiren toplumsal güçleri tanımlar ve insan özgürlüğünü hem tarih içinde hem de tarihe karşı açıklamaya çalışır. Gerçek sınıf ayrımına karşı çıkar. Toplumsal adaletsizliğin iç tutarlılığını eleştirirken, kaçınılmazlığını vurgular, değişim olanakları ve gerekliliğiyle ilgili kuramlar sunar.

Başlangıçta niyetim Marksist ve feminist bilinç kuramları arasındaki bağlantı, çelişki ve çatışmalarla her iki kuramın toplumsal düzen ve değişime yaklaşımlarını araştırmaktı. Egemenliğin dayatıldığı zihinsel ve fiziksel biçimler arasındaki ilişkinin bu iki kuram tarafından nasıl ele alındığını karşılaştırırken, 1972'de Adrienne Rich'in "paylaşılmış, gereksiz ve siyasi" bir durum olarak betimlediği kadınların tabi kılınışının feminist açıklaması ile Marksizm'in çalışan kesimin sömürülmesi hakkındaki açıklamasını karşılaştırmak istedim. Kadın hareketinin, toplumsal hegemonyanın anlaşılması ve buna karşı durulması yönünde katkıda bulunacak bir bilince sahip olduğunu düşünüyordum.

Kadının eşitsizliğine yol açan ekonomik nedenler ile cinsiyete bağlı nedenleri birbirinden ayırmaya çalışarak işe başladım. Cinsiyetçilik mi, kapitalizm mi? Kutu mu, torba mı? Bu şekliyle sorunun cevabı tespit edilemiyordu, çünkü dünyada iç içe geçmiş görünen gerçekliklere dayanıyordu. Bu yüzden araştırma, ayrılması gereken etkenin ne olduğu sorusuna kaydı: Cinsiyet mi, sınıf mı? Parçacık mı, dalga mı? İkinci, üçüncü ve dördüncü bölümler, her iki kuramın sorularına verilebilecek cevapları araştırmak üzere, 1970 ortalarında yazıldı. Karşılıklı eleştiriler, zemini açıklığa kavuşturup, sorunların odaklanmasına ve yetersizliklerin belirlenmesine yardımcı oldu, fakat her iki kuramın birbirine karşı ortaya koyduğu dünya/akıl sorununu çözemedi. Bu yüzden, ortaya çıkan kuram için ne kadar gerekli olursa olsun, bu bölümler el yordamıyla araştırılmış, dolayısıyla da görece ilkel bir görünümde olabilir.

Başlangıç stratejim, feminizmin erkek egemenliği üzerine geliştirilmiş bir kuramının bulunduğu varsayımına dayanıyordu; yani bu egemenliğin belli başlı somut alanlarının bir açıklamasının, niçin ve nasıl oluştuğunun ve niçin (belki de nasıl) sona erdirilebileceğinin bir analizinin bulunduğu varsayımına. Kısacası, Marksizm nasıl bir sınıf kuramına sahipse, feminizmin de bir toplumsal cinsiyet kuramına sahip olduğunu varsayıyordum. Bunun düşündüğüm gibi olmadığı ortaya çıktıkça, projem böyle bir kuramı tespit edip açıklamaya çalışmaktan, feminist uygulamaları damıtıp yeni bir kuram yaratmaya; feminizm ile Marksizm arasında eşit şartlarda bir bağlantı kurmaya çalışmaktan, kendi ayakları üzerinde durabilecek yeni bir feminist kuram yaratmaya doğru kaydı.

Sheldon Wolin "epik kuram"ı "araştırma tekniklerinin krizleri" için değil, "dünyadaki krizler" için bir yanıt olarak tanımlıyor. Öyle ki, "dünya sorunları" "kuramsal sorunlar"a göre öncelik sahibidir. Epik bir kuram, politik yaşamın toplumsal "düzenleme, karar ve inançlarda" hata ve yanlışlara neden olan ve münferit diye bir kenara bırakılamayacak temel prensiplerini tanımlar. Wolin bilimsel kuramların açıklama ve teknik sağlama iddiasında olduklarını, buna karşılık, epik kuramların "sistematik olarak düzeni bozulan düzenli bir bütünün sembolik resmini" oluşturduğunu ileri sürer. Kuramların çoğu, kişinin dünya görüşünü değiştirmeye yöneliktir. "Yalnızca epik kuram dünyanın kendisini değiştirmeye çalışır." ("Political Theory as a Vocation", American Political Science Review, 63 [1967]: 1079-80). Marx'ın kapitalizm eleştirisi ile Platon'un Atina demokrasisiyle ilgili eleştirisi buna örnektir.

Bu çerçevede feminizm, cinsiyetçiliğin değişken ve belirli özelliklerine ait zengin betimlemeler ve çok çeşitli açıklamalar sunabilir. Mary Wollstonecraft, Charlotte Perkins Gilman ve Simone de Beauvoir'ın çalışmaları buna örnektir. Feminizm ayrıca, içinde bir kuram umudu barındıran, karmaşık ama ses getirici bir uygulama da sunmuştur. Bununla birlikte –Kate Millett ve Andrea Dworkin'in çalışmaları gibi– birkaç önemli başlangıç dışında, sistemli ama dengesi bozuk bir bütün olan erkek iktidarı hakkında feminist bir açıklamayla karşılaşmadım. Giderek feminizmi kuram arayışı içinde bulunan epik bir sav, ifade edilmesi gereken epik bir kuram olarak görmeye başladım.

Böylece projem, kuramın kendisini sorgulayan, 2. Bölüm'de sunulan yöntemin araştırılmasını isteyen bir üst-araştırmaya dönüştü: Feminizm mi Marksizm mi? Görelilik mi kuvantum fiziği mi? Feminizmin bilince yaklaşımı açıklığa kavuştukça, dünyadaki cinsel eşitsizliği üreten araçlar ile bu araçların yarattığı dünya arasında bir ilişki olduğu ortaya çıktı: Yani, benliği varlık, benlik dışında olanı ise nesne olarak kabul eden hiyerarşi anlamındaki "nesneleştirme" ile, bilen özne-bilinen nesne arasındaki hiyerarşi anlamındaki "nesneleşme" arasındaki ilişki. Bilgi kuramı ve politika aynı eşitsizlik madalyonunun ortak baskı uygulayan iki yüzü olarak ortaya çıktı. Devletin yasalar yoluyla kendi bilgi kuramını dayatarak erkek egemen cinsiyetçi politikaya katıldığı görüldükçe, aynı anda hem toplumsal hem de tekil, hem kavramsal hem de uygulamalı olan bir devlet kuramı mümkün hale geldi. Proje çok somut bir anlamda, yasal biçimi içinde dondurulmuş iktidarın analizi yöntemiyle Marksizm'den feminizme döndü ve devlet iktidarı erkek iktidarı olarak ortaya çıktı.

Çalışma ilerleyip kitabın kimi bölümleri dergilerde yayımlandıkça (sayfa 363'te liste halinde verilmiştir), geniş bir okur kitlesinin yanlış anlamalarını, yanlış yorumlarını ve çarpıtmalarını görüp bundan yararlanma olanağı buldum. Bu tecrübe bana, elinizdeki kitabın her şeyi açıklamaya çalışmadığını belirtmem gerektiğini de hatırlattı. Bu kitapta, cinsiyetin yaygın ve kendi içinde yapısal bir toplumsal boyut olarak işgal ettiği geniş kapsamlı ve can alıcı yeri açıklayabilecek bir toplumsal cinsiyet analizi yapılmaya çalışılmıştır. Toplumsal cinsiyet bir iktidar biçimi olarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Her şeyde toplumsal cinsiyetin rolünü anlamaya çalışmak, her şeyi toplumsal cinsiyete indirgemek anlamına gelmez.

Örneğin, Siyah kadının toplumsal cinsiyet deneyimini hesaba katmadan cinsiyeti tartışmak mümkün değildir. Bu deneyim nasıl ırkçılıkla ilgili yaşanmış deneyimlerden tamamen soyutlanamazsa, cinsiyetin pek çok yanı da ırksal özellikler hesaba katılmadan tartışılamaz. "Farklılık" adı altında yapılan fetişleştirilmiş ırk ve sınıf (ve cinsiyet) soyutlamalarından kaçınmaya ve toplumu somut olarak ve ayrıntılara inerek işgal eden ayrımcı güçlerin ve tecrübelerin bir incelemesini yapmaya çalıştım. Örneğin "ırksal farklılıklar"ı değil, "Siyah kadın"ı ele aldım. Bütün kadınlar dişiliklerini ortaya koyan birtakım etnik (veya başka belirleyici) özelliklere sahiptir. Aynı şekilde kadınların dişiliği de onların diğer özelliklerine yansır ve kendisi de başlı başına bir özelliktir. Böyle bir anlayış feminist projeyi zayıflatmak şöyle dursun, onu kapsayan, tanımlayan ve onun için standartlar tespit eden bir yaklaşımdır. Ayrıca ırkı cinsiyete indirgeyen bir tutum da değildir. Aksine, ırk ayrımındaki eşitsizliğin anlaşılıp değiştirilmeye çalışılmasının, cinsiyet ayrımındaki eşitsizliğin anlaşılıp değiştirilmesinde çok önemli olduğunu hatırlatır. Bu ışık altında, çoğulcu liberallerin son girişimi olan kadının çeşitliliğini göz önüne alarak birçok farklı "feminizmler" (Beyaz ırkçı bir feminizm?) üretilmesi, böylece kadın gerçeğinin kurama meydan okumasını önleme çabası olarak anlaşılmalıdır. Çünkü bu gerçeğin gerektirdiği kuramsal biçimler henüz oluşturulmayı bekliyor. Bu kitapta yaptığım ırk ve cinsiyet, özellikle de ırk, cinsiyet ve sınıf analizinin, başlangıç aşaması için dahi yeterli olduğunu iddia etmiyorum. Bunu sağlayabilmek için, bu çalışmada da eserlerinden alıntılar yaptığım değişik ırklardan yazarların yazıları, romanda ve edebi eleştiride görülen çarpıcı fikirler, toplumsal dünyada kaydedilen gelişmeler, politik uygulama ve incelemelerdeki ilerlemeler ve Kimberle Crenshaw, Mari Matsuda, Cathy Scarborough ve Patricia Williams gibi kadınların hukuk alanındaki güncel katkılarıyla, en azından on sekiz yıllık bir çalışmaya daha ihtiyaç olabilir.

Bu kitap bir ahlak kılavuzu da değildir. Evrensel doğruları ve yanlışları ya da benim düşünceme göre doğru veya yanlış düşünce ve hareket tarzlarını anlatmaya çalışmıyor. Bu kitap neyin ne olduğu, neyin ne anlama geldiği ve neyin nasıl olduğu, nasıl zorla kabul ettirildiği hakkındadır. Yeni bir yönde ilerleyen, eleştirel biçimde kuramsal bir tartışmadır. Bir ideal (cinsel eşitlik, üzerinde hiç olmazsa kuramsal olarak anlaşmaya varılmış ortak bir toplumsal ideal olarak alınmıştır) veya gelecek için bir taslak önermemektedir.

Bu kitapta kullanılan bazı anahtar terim ve kavramların kullanımlarının ötesinde bazı ön açıklamalar gerektirdiklerini düşünüyorum. Ben yapıbozum (deconstruction) sözcüğünü, Yapıbozum Okulu ona şimdiki anlamını kazandırmadan önce kullanmaya başladığım için, günlük anlamında kullandım. (Yapıbozuma rağmen, bu önsözü okumak kitabın bütününü okumakla bir tutulamaz.) "Nesnelliğe" karşı "öznelliği" savunmadığım gibi "farklılık" kavramını da "aynılık" kavramına üstün bulmuyorum; üstelik bir ortakyaşam sürdüren bu karşıtlıkları yaratan yöntemi de eleştiriyorum. Feminizmin "post-Marksist" olduğunu ileri sürmek sınıf kavramını unutmak anlamına gelmez. Yalnızca, bu deyimin anlamına uygun olarak feminizmin Marksist metodolojiyi özümseyip ötesine geçtiğini, bunu yapmayan kuramları ise liberal çöplüğe attığını ifade eder.

Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki farka birçok anlam yüklenmeye çalışılmıştır. Bunlardan ilkinin biyolojik çağrışımlı olduğu düşünülürken, diğeri daha toplumsal çağrışımlar yapmaktadır. Her birinin cinsellikle ilgisi ise farklıdır. Bana göre cinsellik toplumsal cinsiyete temel oluşturur ve esas olarak toplumsaldır. Cinslerin eşitsizliği söz konusu olduğunda biyoloji toplumsal bir anlam kazanır. Aynı şekilde ırkların eşitsizliğinin söz konusu olduğu bir sistemde, ırk kelimesi etnikliği çağrıştırır. Bağımsız olarak biyolojik farklılıklar üzerine kurulmamış bir sistemde her ikisi de hem toplumsal hem politiktir. Bu bağlamda, cinsiyet/toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım, Sherry Ortner'ın "Is Female to Male as Nature is to Culture?", Feminist Studies 8 (Güz 1982) başlıklı çalışmasında eleştirdiği gibi, doğa/kültür arasındaki ayrım gibi görünmektedir. Ben cinsiyet ve toplumsal cinsiyeti göreli olarak birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullandım.

Cinsel terimi cinselliği ifade eder. Cinsiyet anlamında cins kelimesinin sıfat hali değildir. Cinsellik sadece yatakta zevk duymak veya üremek için yapılanlarla da sınırlı değildir. Yalnızca cinsel organların teması, tahrik, heyecan hissi veya dar anlamda cinsel arzu, libido veya eros çağrışımları yapmaz. Cinsellik çok daha geniş anlamda toplumsal bir olgu olarak kavranır; cinsellik toplumsal hiyerarşi olarak cinsiyetin dinamiğidir, cinsellikten alınan zevk, cinsiyet kalıplarına sığdırılmış bir iktidar deneyimidir. Toplumsal hiyerarşinin incelenmesi için, bu kavramın taşıdığı potansiyelin değerlendirilmesi bu anlayışla yapılmalıdır (9. Bölüm). Romantik aşk ile nükleer savaş, cinsel kalıplar ile kadının yoksulluğu, sadomazoşist pornografi ile linç, cinsiyet ayrımı ile eşcinsel evlilikler ve ırklar arası evliliklerin yasaklanması arasındaki bağlantılar cinsellik kavramı kısıtlı bir şekilde ele alındığı zaman anlamsız kalır. Oysa toplumsal hiyerarşiyle bağlantısı serbestçe ele alınabilirse her şey daha kolay algılanabilir.

Bu kitapta, hukukun dünyadaki problemleri çözebileceğini ya da adli tartışmalar daha iyi yapıldığı takdirde mahkemelerin yöntemlerindeki yanlışları görebileceği şeklinde idealist bir sav yok. Devlet iktidarı ve hukukun ona bilinç ve meşruiyet kazandıran gücü, kadınların kendi zararları pahasına ihmal ettikleri politik gerçekler olarak tanımlanıyor. Hukuksal uygulamaların önemli bir güç olduğu kabul edilirken, tek başına yeterli olamayacaklarına dikkat çekiliyor. "Haklar" kavramına kuramsal bir eleştiri getirilmiyor, ama bunların biçimsel ve içerik olarak eril, dolayısıyla dışlayıcı, sınırlı ve sınırlayıcı olduklarına dikkat çekiliyor. Üst sınıftan Beyaz bir erkeğin belli hakları liberal, bireyci, yararsız ya da yabancılaştırıcı olarak niteleyip reddetmesi başkadır; çünkü kuramsal olarak bu haklardan vazgeçmeye niyetlense bile, bunlara fiilen yine de sahiptir. Yaşam ile hukuk arasındaki ilişkiyi egemenlik altındakinin, mağdurun, yoksulun ya da susturulmuş olanın deneyimleri temelinde yeniden ifade etmek, diğer bir deyişle bir değişim hukuku yaratmak, başkadır. Bu açıdan kitabımın ismi olan Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru başlığındaki doğru kelimesi düşünülerek seçilmiştir.

İlgilenecek okurlarıma, bu çalışmanın daha önce bölüm bölüm ve yazıldığı şeklin neredeyse tam tersi bir sırayla basıldığını söylemek isterim. Ayrıca, hukukun bazı özel alanlarında yaptığım incelemeler ve öteki çalışmalarımda sunduğum pratik öneriler ilk kez bu kitapta teşhis edilen bazı kuramsal çıkmazlara cevap olarak ortaya koyulmuştur. Birinci Bölüm, Marksizm ile feminizm arasındaki ilişkiyi algılamaya çalıştığım bir incelemedir, 1971-72'de yazılmış, 1975'te yeniden gözden geçirilmiş ve 1982'de Signs'ta yayımlanmıştır. On İkinci Bölüm'ün anafikri olan cinslerin eşitliği konusu çoğunlukla 1973-74 yıllarında biçimlenmiştir. Bu bölüm, cinsiyet ayrımcılığı yasasının sabit fikri haline gelmiş bulunan "farklı muamele"ye karşı "eşit muamele" anlayışına bir eleştiridir. Bu eleştirinin sonucu olan cinsel taciz kuramı, Sexual Harassment of Working Woman (New Haven: Yale University Press, 1979) adlı kitapta yayımlanmış ve daha sonra çeşitli mahkemelerce benimsenmiştir. Çoğu 1981'de yazılıp 1983'te Signs'ta yayımlanmış olan 9. Bölüm, tecavüz yasasını eleştirerek yasanın bazı bölümlerinin düzeltilmesine katkıda bulunmuştur. Onuncu Bölüm, kürtajla ilgili mevcut kavramları ve kürtaj yasasını, cinsellik ve özel yaşam kavramlarının incelenmesi ışığında ve cinsel eşitsizlik olarak sorgulamaktadır. Yasal kürtaj hakkının bir cinsel eşitlik hakkı olduğu iddiası olumlu gelişmelere açıktır. On Birinci Bölüm, müstehcenlik yasasını eleştirirken, Andrea Dworkin'in çalışmasıyla birlikte, ilk kez 1983'ün sonlarında hazırlanan Medeni ve Siyasi Haklar Kararnamesi'nin, pornografiyle ilgili maddesinin kaynağı olan kurama da temel oluşturuyordu. Daha önceki bir derleme olan Feminism Unmodified: Discourses on Life and Law (Harvard University Press, 1987) adlı çalışma, bu savların bir kısmına söyleşilerden alınmış biçimleriyle yer vermişti. Her iki kitabın da yayımcısı olan Lindsay Waters'ın iki çalışma arasındaki bağlantıyı ifade etmek için söylediği gibi: "Filmi gördünüz, şimdi de kitabı okuyun."

Bu derleme benim savımı orijinal bütünlüğü, biçimi ve düzeni içinde sunuyor. Umarım, daha önceki basımlarda benimsenen tutarlı yaklaşımı yansıtmayı da başarmıştır. Belki, bir kuramın politik etkilerini onun yasalardaki yansımasına indirgeyen eğilime de karşı duracaktır.

Bu kitap akademik eserler, akımlar ya da tartışmalar içinde yer alma iddiasında değildir. Bunun yerine kendi çapında bir feminist devlet kuramı yaratmayı ummaktadır. Bu amaca uygun çalışmalardan yararlanmıştır. Feminist kurama en önemli katkılar 1970'lerde kadın hareketi içindeki uygulamalardan geldi. Bu uygulamaların bir kısmının temel görüşleri gazetelerde, çok bilinmeyen bültenlerde ve bazı kitaplarda yayımlandı. Başlıca entelektüel katkılar Andrea Dworkin, Audre Lorde, Kate Millett ve Adrienne Rich gibi genellikle üniversite dışındaki kadınların eseridir. Akademik çalışmalar dışındaki diğer önemli katkıları Susan Griffin, Robin Morgan, Gloria Steinem ve John Stoltenberg gibi yazarlar sağladı. Bu proje için bazı akademik çalışmalara da ihtiyaç oldu. Diana E. H. Russell'ın cinsel istismar konulu olağanüstü araştırması olmadan 9. Bölüm'deki cinsellik kuramı öne sürülemezdi. Bilimsel çalışmalarından özellikle yararlandığım veya esinlendiğim feministler Kathleen Barry, Pauline Bart, Phyllis Chesler, Nancy Cott, Mary Daly, Teresa de Lauretis, Marilyn Frye, Carol Gilligan, Heidi Hartmann, Alison Jaggar, Gerda Lerner, Kristin Luker, Carole Pateman, Barbara Smith ve Elizabeth Spelman'dır. Bu kadınların çoğunun hem kadın hareketinde hem de akademik çalışmalarda aktif oldukları kolayca anlaşılmaktadır. Bana kalırsa bazı akademisyenler bu kitapta ortaya atılan bazı iddiaları, yeterli kanıtları olmadan çürütmeye kalktı. Yukarıda saydığım adların dışında feminist fikirlerin akademik olarak yeniden dile getirilmesi, işin esasına çok az katkıda bulunmuştur. Bunun en doğru olduğu alan ise hukuktur. Mümkün olduğu oranda, kullandığım (temeli kadın hareketi olan) orijinal ifadelerin nereden alındığını belirtmeye çalıştım.

Bazı okurlar eğer bakış açısı durumu etkiliyorsa, birbirimizle nasıl konuşup anlaşacağımızı merak ediyor. Bazı insanların bir sav ya da gözlemden hoşlanmadığı, bu yüzden kendini rahatsız veya tehdit altında hissettiği gerçeği, tartışmayı yanlış, imkânsız ya da sahte kılmaz. Birçok okura göre (Kant geleneğini sürdürenler) eğer bir söylem genelleştirilip evrenselleştirilmez ve sonunda fikir birliğine varılmazsa dışlayıcıdır. Oysa genelleştirmeler, evrenselleştirmeler veya ortak bir yargıya varmış olmak, anlaşmazlıkları çözmeye, farklılıkları gidermeye, ayrı türden olanları birleştirmeye ve özgüllükleri genelleştirmeye yetmiyor. Aksine, insanları anlaşmaları dayatan, farklılıkları bastıran ve özellikleri susturan sahte bir evrensellik içinde eritiyor. Bir meseleye kendini adamış olan kuramla ilgili en çok endişeye de daha önceki aldatıcı evreni kendilerine göre yaratmış olanlar arasında rastlanıyor. Bu eleştiriden dolayı diyaloğu yitirmekten korkmalarına gerek yok, aksine daha eşit, daha geniş ve daha kapsamlı bir tartışmaya başlayabileceklerini kabul etmeleri gerekiyor. Ne var ki, gerçeğe en yakın görüşün kendilerininki olduğu savının getirdiği ayrıcalığı, yani iktidarlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyalar. Ve biz bu konuda tartışmaya devam edeceğiz.

Önceki okurlardan bazılarının da buna benzer bir problemi olmuştu. Bilim kuramın ölçütü olduğuna göre, kuramcının üstlendiği sorumluluklardan, mensubu olduğu topluluktan, deneyimlerinden ve toplumla ilgili gerçekleri bildiği hissinden soyutlanması gerektiğini düşünüyorlardı. Oysa eğer bilgi bu sorumlulukların, topluluk bağlamını tanımanın, deneyimin kökleri ve sonuçları kadar kısıtlayıcılıklarına karşı da kuşkucu bir yaklaşımın ve duyguların toplum tarafından nasıl belirlendiğinin farkına varmaya çalışmanın eleştirel çemberi içinde yer alırsa, bütün bu unsurlar kuram tarafından erişilebilir duruma gelir. Böyle bir kuram, kendi prensipleri gereği, herkes için geçerli saydığı unsurların kuramcıyı da belirleyeceğini inkâr etmez ve kuramsal çalışma kolektif durumdan ayırt edilemez bir toplumsal çaba haline gelir. Durumla bağlantılı olan kuram soyut ve tekelci değil, somut ve değişkendir. İktidarsızlığın bakış açısından kalkarak, sosyal değişimin öngörüldüğü bir politik yaklaşıma doğru ilerler. Bu tavır kuramcıyı dünyanın ve çalışmanın dışına veya üstüne değil, içine yerleştirir. Zaten doğruyu söylemek gerekirse, kuramcı hep orada olmuştur.

Böyle içeriden konuşmakla, henüz ikna olmamış olanların üstüne varmamak gibi bir riske girildiği söylenmiştir. Bu doğru olabilir, çünkü önceki kuramlar egemen yaklaşımı seçmiş ve herkes adına ortaya çıktığını öne sürebilmek için de bu gerçeği gizlemek zorunda kalmıştır. Oysa, yetersizlikleri ne olursa olsun, egemenlik altındakinin konumundan yola çıkan kuramın böyle bir sorunu yoktur. Her şeye rağmen, ben işin içindeki bağlanmış kuramcının risklerini üstleniyorum ve bundan dolayı birçok okurun dışlanacağına da inanmıyorum. Bunun alternatifi çoğu zaman kimseyi etkileyememiştir...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

"Feminist Okumalar", Radikal Kitap, 7 Mart 2003

Catharine A. MacKinnon, toplumsal iktidarı, cinsiyetler arası hiyerarşinin bilgi ile politika arasındaki ilişkiyi nasıl etkilediğini incelediği bu kitabını 18 yıl gibi bir zaman sürecinde yazmış. Kitapta tartışılanların çıkış noktası Marksist ve feminist kuramlar arasındaki bağlantı. Virginia Woolf'un kitabın başındaki sözleri ise yazarın "kadın bakış açısıyla devlet nedir?" sorusuna yepyeni bir yanıt vermeye çalıştığının bir göstergesi: "Kuşkusuz birinin çıkıp yeni bir konu bulmasının ya da yazarın çalıların ardından çıkmasının zamanı gelmişti."

Catharine A. MacKinnon, feminizmin devletin toplumsal cinsiyet hiyerarşisi içindeki rolünü incelemediğinden yola çıkarak kitabında başka birçok soruya yepyeni yanıtlar vermeye çalışıyor: "Toplumsal cinsiyet bağlamında devletin güvenilirliği, güç kaynakları, gerçek yaptırım gücü nedir?", "Devlet kadınların ezilmişliği üzerine mi kurulmuştur?", "Devlet, güçsüzlükleri üzerine iktidar kurduğu bir grubun çıkarlarına hizmet edebilir mi?"

Bu soruların yanıtları verilmediği sürece feminizmin, devlete kadınların çıkarlarını kullanmak üzere daha fazla güç vermek ve toplumdaki denetimsiz gücü erkeklere terk etmek tercihleri arasında sıkışıp kalacağını savunuyor.

Devamını görmek için bkz.

Kansu Yıldırım, “Feminist anlamda devlet erildir!”, Birgün Kitap Eki, 6 Mart 2010

Modern liberal devlet, ‘arkaik’ olarak kabul ettiği yönetsel düzenlerden hem olumsuzlukları hem de işine yarayacak çeşitli aletleri devşirmiştir. Aydınlanma projesinin kendisine sunduğu fikirlerin yönetimi ilkesi, halkı yönetmek için gerekli iki aracın doğmasına da neden olmuştur: Mobile vulgus olarak adlandırılan ve nötr pozisyondan sıyrılarak her an egemenler için tehdit unsuruna dönüşebilecek (les classes dangerous’a) halkın eğitimi ve halkı egemenlerin çizdiği sınırlar içerisinde kontrol ve tahakküm altına alabileceği yasal-normatif sınırların inşası. Bu tespit klasik kategorik devlet değerlendirmeleri için bir tarihsel bağıntı sağlayabilecektir. Böyle bir yorumla işe koyulduğumuzdaysa, kapitalist devletin meta üretiminin genelleşmesi için bir çerçeve sunan uluslararası devletler sistemi bağlamından türeyen ve/veya sınıfsal ilişkilerin uluslararasılaşmasının ürünü olan bir entite olduğu sonucuna varırız. Bu bağlamda ise devlet analiz için bir başlangıç noktası olarak alınamaz. Bizatihi o devlet olarak kodladığımız aygıt içinde cereyan eden ve devleti cisimleştiren ilişkileri ve ilişkisellikleri deşifre etmeye çalışırız. Üretim süreci ve üretim ilişkileri ile bunların üstyapısal meşrulaştırıcısı olan hukuksal, kültürel ve siyasal sistemler bu deşifre çabalarında okların yöneltildiği ilk unsurlardır.

Ne var ki, yukarıdaki yoruma sadık kalarak devlet tanımını yaptığımızda önem taşıyan ve tüm toplumsallığa işlemiş bir tehlikeyi yani patriyarkayı gözden kaçırma ihtimalimiz kuvvetle muhtemeldir.

Marx’ın tam gelişmiş liberal devletin bütün politik statü ilişkilerini ortadan kaldırmış devlet olduğu tespitinde bir hata bulmak mümkündür. Modern devlet, “çapulcu”, “şövalye”, “lord”, “serf” ve “piyon” gibi statüleri ortadan kaldırmıştır ama yasal bir statü ilişkisi olduğu yerde duruyor: Bunun adı karı ve koca arasındaki evlilik ilişkisidir.

MacKinnon, Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru adlı kitabında doğrudan bu ifşa çabalarını birden çok düşünürün ve çaprazladığı fikriyatların mukayeseleri ile feminizm açısından hem bir analiz birimi oluşturmaya çalışmış, hem de Marksizm ile hesaplaşmaya girmiştir. Şunu belirtmek gerekir ki, bu hesaplaşma, titiz bir yöntembilimsellik içinde geliştirilmiştir. Marx ve Engels’ten itibaren Althusser, Balibar, Poulantzas’a uzanan hatları tekrar gözden geçirmiş, liberal kuramcıların sunduğu önerilere de değinerek bildiğimizin ötesinde bir epistemolojik çerçeve sunmaya çalışmıştır.

Metalinguistik anlatımları bir kenara iten Mackinnon, feminizm ve Marksizm arasında kavramsal bir ağ karşılaştırmasını da hakkını vererek yerine getirmeye çalışmıştır: Marksizm için emek neyse feminizm için de cinsiyet odur: Tümüyle kendisine ait olduğu halde, insandan koparılıp alınan şey (MacKinnon 2003: 21). MacKinnon, buna benzer nice tespitleri kitabında feminizm ve Marksizm bölümünde objektifliğe bağlı kalarak yapmış, feminist bir devlet algısı tesis etme çabalarını özellikle liberal devlet bölümünde bizlere göstermektedir. Tahlillerini analitik olarak okuyucuya sunmaya çalışan MacKinnon, feminizmin devlete bakışını ise ilk olarak makro bir alımlama, ikinci olarak ise hukuk ve yargının doğrudan ve dolaylı uygulamaları olarak eserinde işlemiştir.

Feminizmin devlet ve toplum arasındaki ilişkilerine, cinselliğe özgü bir toplumsal belirleyicilik kuramında yaklaşmadığını, bunun sonucunda bir hukuk öğretisinden bir yargının mahiyetine, toplumla olan ilişkine ve ikisinin birbiriyle karşılıklı ilişkisine ait kuramdan yoksun olduğunu söyleyen Mackinnon, kadınların yasalar ile karşılaşma biçimlerini ve yasaların kadınların (ve erkeklerin) mağduriyetine neden olan eril iktidarın meşrulaşmasındaki rollerini nasıl sorguladığı üzerinde durmuştur.

Burada bir parantez açarak şunu belirtmeliyiz: Modern liberal devlet, yasallık alanlarını kendi normatif değerler dizisi ile bağdaştırarak ‘olan’ ve ‘olma ihtimali taşıyan’ çelişkileri içerisinde taşımaya devam eder: [M]ülk sahibi kapitalist sınıfsal olarak patriarkal toplumsal yapıları devralmış ve bunlardan yararlanmıştır, ancak bu yapıların hepsi kapitalizm için gerekli olmayabilir. Açıktır ki, (...) tecavüz, dayak, klitoris sünneti ve başka cinsel şiddet biçimleri (...) kapitalizme özgü değildir. Ancak bu pratiklerin büründüğü tarihsel biçimler ve bunların günümüz dünyasında birçok kadına karşı kullanılması da kapitalizmden bağımsız değildir. Cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkide farklılıkların eşitsizliklere kaymasını doğal olarak kodlamak hatasına düşen pek çok insan, bu hatalı kavrayışlarını modern liberal devletlerin yasallığı içerisinde bu durumu statüko haline dönüştüren yaklaşımını da göremez.

Modern liberal-teritoryal devletlerin yasaları ve bu yasallık içerisinde oluşturduğu kurumsal örgütlenmeleri ilk bakışta cinslere karşı tarafsız olarak görünür. Kimin hangi role bürüneceği, kimin sermaye biriktirerek sınıfsal konumunu belirleyeceği yahut ev işlerini kimin yapacağı bu yasal kodlanmalar içerisinde belirlenmez, özel olarak bir üleştirmeye gidilmez. Ne var ki, patriarkal kapitalizmin, sınıf ve cinsiyet eşitsizliği üzerinden çelişkileri derinleştiren yapısını okuyan herkes, toplumlarda özel olarak yasalarda belirtilmediği halde, erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu otoriteyi ve erkeklerin daha fazla güç ve yetki kullandığını görebilir. O zaman epistemik açıdan sorulması gereken soru şudur: Toplumsal cinsiyet bağlamında ortaya çıkan bu eşitsizlik hali, devletin hukuksal sınırları içerisindeki dönüşümünde hangi izdüşümleri bırakabilmektedir?

Catharine MacKinnon, liberal devletin toplumsal cinslere karşı, –mutlak heteroseksit–, tarafsızlığının sivil toplumdaki hiyerarşilere hizmet ettiğini vurgulamaktadır: Sivil toplum, kadınların ayrıksı olarak tali konuma düşürüldüğü ve güçten yoksun bırakıldığı alan, yasal teminatların erişemeyeceği kadar uzakta durur. Kadınlar yasadan önce devletin yaptırımları olmaksızın, toplumsal olarak genellikle mahrem ilişkiler bağlamında ezilir (MacKinnon 2003: 188, 192).

MacKinnon’ın başucu olarak kabul edeceğimiz eserinde Marksist teoriye yönelik kavramsal ve metodolojik eleştirileri getirirken, devlet konusunda feminizmin de takındığı –spesifik– tutumların kritiğini de okuyucu ile paylaşmaktadır. Feminizmin, liberal ve Marksist teoremler ile karşılığını bulamadığı bazı problematikler dolayısıyla sözle ifade edilmemiş bazı alternatiflerle baş başa kaldığını belirten yazar, şu görüşe varmaktadır:

... ya devlet –eril olduğunu gösteren analiz yapılmadan ve strateji ortaya çıkarılmadan– kadıların durumunun iyileştirilmesi için öncelikli bir araç olarak kabul edilecek ya da kadınlar sivil topluma terk edilecektir ki, kadınlar için bu doğal duruma daha yakındır. ... Dolayısıyla devlete karşı feminist yaklaşım, kadının statüsüyle ilgili konularda şizofrenik bir tutum gösterir. Tecavüz, kürtaj, pornografi ve cinsiyet ayrımı bu konulara örnektir (MacKinnon 2003: 186).

Kadınların patriyarka tarafından maruz kaldığı olguları/olayları etraflıca irdeleyen MacKinnon, kadının nesne olarak algılandığı ve zorla duhulün gerçekleştiği tecavüzlere ilişkin olarak olayın cinsellik olarak değil, şiddet olarak okunmaya başladığında –heteroseksüel– cinselliğin onaylanıp şiddeti (tecavüzü) yadsımak üzere, toplumsal cinsiyetin geçerli olmadığı ve cinsel olmayan bir zemin önerildiğini söylemektedir (MacKinnon 2003: 201).

İlk edebi metinlerden, misal olarak Dante’nin De Vulgari Eloquentia eserinden bugünün hukuksal metinlerine (anayasalar ve eşitlik yasaları) kadar toplumsallığa kazınan kadın-erkek eşitsizliği kavrayışı, devletlerce ideolojik ve baskı boyutlarıyla kalıcılaştırılmaktadır. Bu bağlamda eril bir devletin işleyiş biçimlerine karşı çıkan feminist teoriye ve aktivizme ne kadar ihtiyacımız varsa doğrudan devleti sorgulayan ve devletin toplumsal cinsiyet ayrımı konusundaki rolünü de ele alan bir feminist teoriye o kadar ihtiyacımız vardır. İşte bu gerçeği MacKinnon’ın eseri aracılığıyla açıklığa kavuşturmak mümkündür.

Devamını görmek için bkz.

Elifhan Köse, “Feminist bir devlet kuramına doğru”, Birgün Kitap Eki, 26 Haziran 2010

Catherine MacKinnon’un kitabı üç ana bölümden oluşuyor: Birinci bölüm Feminizm ve Marksizm, ikinci bölüm bilinç yükseltme ve diğer politika yapma biçimlerinin yolunu arayan yöntem; üçüncü bölüm ise ağırlıklı olarak kürtaj, pornografi ve tecavüzün tartışıldığı devlet başlıklarını taşıyor. Özellikle 18 yılda tamamlandığı belirtilen bir kitabın içindekilerinin tesadüf olarak ortaya konulmadığının farkındalığıyla birlikte, çözümlemek adına işlevsel olduğu fikriyle bölümlemenin tersine bir okuma izleği öne sürmek mümkün görünüyor. Böylelikle cinselliğin (pornografi, tecavüz gibi) tezahürlerinin devlet başlığı altında ele alınmasının kitapta tesadüf olmayan niteliği, yöntem ve Marksizm-feminizm ilişkilerinin ele alınışı konusunda da yol göstericilik sağlayabilir.

Modern patriarka erkeklerin doğallaştırılmış hane geçindiricileri olarak tanımlandığı ve olağan işgücü potansiyelleri olarak görüldüğü bir sistem üzerinde yükselir. Modern patriarkanın geleneksel patriarkadan farkı, aileleri babanın sorgulanamaz mülkü olmaktan çıkararak devletin (devlet baba! olarak) aile içerisindeki hukuki ve mülk ilişkileri açısından söz sahibi olan birincil konuma ulaştırmış olmasıdır. Diğer bir fark ise geleneksel patriarkanın tarihsel bir varoluşa sahip olduğu genel kabulüne rağmen, dolayımlanmış ve gizlenmiş iktidar ilişkileri nedeniyle modern ataerkinin feministler dışında pek de kimse tarafından analize layık bulunmayan göz ardı edilmiş konumu olabilir. Modern devletin dayandığı serbest piyasanın etik varsayımlarına göre kişiler kendi üzerlerinde söz sahibidirler, sözleşme uyarınca emek güçlerini-mallarını satarlar ya da satmazlar, bu piyasa ilişkileri içerisinde sözleşmeye girmekte/girmemekte kesinlikle özgür sayılırlar. Sol, iktidar ilişkilerinden ve sömürüden bağımsız bir sözleşme bağlamının olamayacağını öne sürerek liberal kamu alanının eşitlik ve bireycilik nosyonlarını tahrip ederken, özel alanın/ailenin/cinselliğin içerdiği ve piyasayı besleyen sömürü ve iktidar ilişkileri gözden kaçırılmış görünüyor. Bu iddia MacKinnon’da çok açık değilse de, bence feminizmin devlet teorisini oluşturma adına çözümlenmesi gereken sorun olarak kabul ediliyor, çünkü bu tarihsel sorumluluk bir tek feminizm tarafından yüklenilebilir görünüyordu. MacKinnon bu iddiayı belirtmeden bu sorumluluğun riskine girebilmiş bir metin sunmuş görünüyor.

Modern patriarkada erkek piyasanın koşulları altında hanesini geçindirilebilme zorunluluğu içerisinde talep edilebilir vasıflara sahip olmaya zorunludur. Bu durum bir yanda erkeği hanesine karşı (mülk ve hukuki olarak) görece iktidarsızlaştırırken, diğer yandan hanenin doğal temsilcisi olarak onu iktidarla muhatap, seslenilebilir kılan, böylelikle görece iktidarsızlığını dışarda- kamuda olmanın avantajı olan bireyselleşmeyle bertaraf eden bir düzenek yaratır. “Erkekler babalıktan ötürü ne iktidar ne de toplumsal konum elde etmez, iktidarlarını üretimdeki rollerinden alırlar. ..ev ile iş arasındaki ayrım erkek ve kadının baskın olduğu alanlar açısından tanımlanır ve kadınların toplumsal iktidarı üretimle olan ilişkileriyle değil cinsiyetleriyle belirlenir.” (s. 47) Ancak kadının içinde olduğu ev-özel alanın tanımı açısından sanılanın aksine, kadının bir özel yaşamı olduğunu, onu yaşayan olarak orda olduğunu sansak da, o daha çok kamusal olanın yani “erkeğin” özel yaşamındaki diğer şeyler gibi özelin sadece bir parçası, yaşayan bir nesnesidir. Özel alan kamusalda olanın, yani erkeğin özel alanıdır zaten. “Feminizmin kadınların hiçbir zaman olmasına ve almasına müsaade edilmediğini gösterdiği her şey ve kadınların özdeşleştirildiği, erkeklerin de sahip olabileceği her şey bu özel yaşam kavramının tanımına girer.” (s. 220) Modern kapitalist devletin ve işler kılan liberal hukukun dayandığı bir kamu –özel ayrımına karşı “Feminizm kadınların korunacak kaybedecek veya korunacak özel bir yaşamlarının olmadığı gerçeğiyle yüzleşir”. Özellikle erkeklerle kadınlar arasında iktidardan bağımsız olarak kurulduğu varsayılan ilişkinin sınıfsal, etnik ve cinsel şiddet içeren boyutunun bir aradalığını ortaya koymak, başka bir deyişle kamu ile özelin bir aradalığını göstermek feminist bir devlet kuramının amacıdır.

MacKinnon cinselliğin şiddet içerdiğini, erkeğin kadına yönelik şiddetinin hem emeğine hem de cinsiyetine el koymak şeklinde kendisini gösterdiğini ortaya koyarak özel alanın iktidarını teşhir eder. “Bir kuram bedenlerinin toplumsal anlamı yüzünden, kadınların erkekler karşısında haksızca eşitsizliğe uğratıldıklarını kabul ettiği oranda feministtir”. (s. 57) Cinsellik de romantik bir karşılılık ilişkisinden değil, kamudaki diğer ilişkiler gibi bedenler ve emek üzerine el koyma üzerinden (şiddet kültürüyle) gerçekleşir. Şiddet kavramının MacKinnon’da özel alanın politize edilmesi adına etkili bir şekilde kullanıldığı görülüyor. Bu nedenle devletin açık müdahil olarak yer aldığı pornografi, kürtaj ve tecavüz gibi olgular yazar tarafından, özel alanla kamu arasındaki ilişkinin kurulma biçimi olarak, şiddetin (devlet ve eril şiddetin bir arada) doğallaştırılmasına hizmet ettiğini göstermek üzere özellikle tercih edilmiş görünüyor. Pornografi, kürtaj ve tecavüzün cinselliğin istisnai olaylarıymış gibi sunulmasının tersine yazar, şiddetin, cinselliğin erkek-kadın arasında bir iktidar ilişkisi olarak kurulmasını ve diğer iktidar biçimleriyle cinselliği ilintilenmesini sağlayan ana eksen olduğunu iddia etmektedir.

MacKinnon cinselliğin tarihselleştirildiğini ve özellikle ona atfedilen ve hiyerarşiler üreten ilişkiler biçiminde kendini göstermesinin ötesine geçmeye çalışır: “Lacan’dan daha doğrusu Foucault’tan sonra cinselliğin toplumsal olarak kurgulandığını kabul etmek âdet olmuştur. Ender olarak üzerinde durulan ise toplumda neyin cinsellik olarak kurgulandığıdır; daha da az önemsenen sorular da, bu kurgulamanın kim tarafından, nasıl ne zaman nerede oluştuğudur”. (s. 154) Feministlerin meselesi cinselliğin tarihselliğiniyani egemenlik koşullarını ortaya çıkarmak olmalıdır. Cinsiyetler arasındaki farklılığın ortaya konulmasının ötesinde, neyin fark olarak ortaya konduğunun, bu farkın aslında hangi iktidar ilişkileri tarafından üretildiğinin koşullarını sorgulamak; başka bir deyişle farka siyaseti ve iktidar analizini dahil etmenin arayışında olmak.

Bu sorunsallaştırma çerçevesinde aynı zamanda neyin, hangi ilişkinin ve biçimin cinselleştirildiği ve nasıl cinselleştirildiğinin koşullarının ortaya koyan MacKinnon’un cinselliğin bir iktidar ilişkisine dönüştürülmesinin cinsellikle birlikte her türlü iktidar ilişkisini doğallaştıran bir sosyobiyolojizmle çalıştığını göstermesi ayrıca önemli görünüyor. Yazara göre özellikle pornografi bağlamında, normatifleştirilen cinsellikle birlikte normatif erkeklik ve kadın rolleri de birlikte yaratılır; başka bir deyişle pornografi ve tecavüz modernliğin iktidar biçimleri içerisinde varolan arzu düzenin bir semptomu değil, normatif olanın kurulması için olağan bir düzenleme, diğer eşitsizlik ilişkilerinin ayrıca cinselleştirilmesiyle gündelik yaşamın bütün hiyerarşilerinin cinselliğe atfedilen doğallıkla meşrulaştırılması, daha ötesi bilişsel düzeyde arzu düzenine dahil edilerek içselleştirilmesidir:

“Kurban haline getirilmiş ve kolay yaralanabilir kadın grupları ile özellikle tabulaşmış hedef gruplar “siyah kadınlar, Asyalı kadınlar, Latin kadınlar, Yahudi kadınlar, hamile kadınlar, sakat kadınlar, geri zekalı kadınlar, yoksul kadınlar, yaşlı kadınlar, şişman kadınlar, kadın işlerinde çalışan kadınlar, fahişeler, küçük kızlar- pornografinin tarzını ve konusunu belirler, çeşitli müşterilerin en hoşlandığı yozlaşma tipine göre sınıflandırılmasını sağlar. Kadınlar insandan aşağı olduğu düşünülen her şeyle eşleştirilir: nesneler, hayvanlar, çocuklar ve öteki kadınlar. Pornografide kadınların kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri her şey –annelik, atletizm, geleneksel erkek işleri, lezbiyenlik, feminizm- özel olarak cinselleştirilir, tehlikeli kışkırtıcı cezalandırılan şeyler haline getirilerek erkeklere mal edilir.” (s. 162-3).

Pornografinin-tecavüzün kategorileri, sınıfsal etnik aşağılanmışları cinsellikle buluşturarak, cinselliğin doğalaştırma gücünü diğerlerine yayar; diğer yandan cinselliğin iktidar kurma biçimi olarak çalışmasını da alttan alta destekler: eninde sonunda sınıfsal, etnik, bedensel aşağılanmışlık –kendiliğinden– cinsel aşağılanmışlıkla buluşur; burada önemli olan bu kategorik üst üste gelmelerin olumsal değil, modern devletin iktidar ilişkilerini koruyup düzenleme konusundaki mahremi de kapsayan tarihsel bir düzenleme potansiyelinin yazar tarafından gösterilmesidir. “Tecavüz tecavüzcünün yaptığı bir şey olur, sanki tecavüzcü insanoğlundan başka bir türe aitmiş gibi. Ne var ki tecavüzcüleri normal erkeklerden farklı kılacak bir kişilik bozukluğuna rastlanmamaktadır”. (s. 170) Pornografi gibi tecavüzün de sıradışı erkeklerin (kurban) kadınlara uyguladığı bir olay olarak liberal devlet ve hukuk tanımlanması aslında kapitalist toplumsal ilişkilere içkin olan eşitsizliği ve şiddeti “olay”laştırarak hem kadın erkek ilişkilerinin tesadüfü olmayan “erkek tecavüzcü” durumunu gizler, hem de şiddetin istisnai bir durum olduğu yanılsamasını yaratır.

MacKinnon cinselliği evlilik ve aileyle sınırlandırmaz; erkekle kadın arasında eşitsizlik ilişkisinin kökenin cinsel olduğunu değil, cinselliğin eşitsizlik içeren bir unsur olarak örgütlenmesini (erkek-kadın ilişkisini de içeren) total iktidar ilişkilerinin bir sonucu olarak ele alır. Bu nedenle kadın-erkek arasındaki eşitsizliğin kökenini cinsel işbölümünde bulan marksizmi de cinsiyet körü olmakla suçlar:

“ ..Ya da sanki kadınların bedensel farklılıkları erkeğe boyun eğmelerini açıklayabilirmiş gibi, Marksist anlamda yeniden üretim yani üretim ilişkilerinin tekrarlanması bir kelime oyunuyla biyolojik üremeye dönüştürülmektedir, sanki toplumsal olanın biyolojik olana benzetilmesi kadınların tanımını maddeci dolayısıyla iş bölümüne dayalı dolayısıyla gerçek ve dolayısıyla da potansiyel olarak eşitsiz kılabilirmiş gibi. Yeniden üretim bazen biyolojik üretim olarak bazen ev işlerinde olduğu gibi günlük yaşamın yeniden üretilmesi anlamında ve bazen de her iki anlamda birden kullanılmaktadır.” (s. 30)

“Marks “cinsel faaliyetteki” farklılıkların ilk işbölümü olduğuna ilişkin bir analiz önermiştir. “[gereksinimler, üretkenlik ve nüfustaki artışla birlikte] doğal eğilimler(örneğin fiziksel güç) gereksinimler kazalar vb sonucu kendiliğinden ya da doğal olarak ortaya çıkan ve ilk başta cinsel faaliyetteki işbölümünden başka bir şey olmayan bir işbölümü gelişir.” (s. 33) Marksizmin cinsiyet alanındaki iktidar analizinin özensizliğinin biyolojiyi doğallaştıran istenmeyen sonucu, aynı zamanda önemli bir başka sonuca daha yol açar: Üreme(reproduction) kavramının böylesine savruk kullanımı kadının bedensel özeliği olan doğurganlığın doğallığı üzerinden ev işlerine yayılır. Ev işleri de kadının örneğin çocuk bakımı –emzirme– gibi doğal görevleri haline gelir. Yazar tıpkı piyasadaki gibi ev içindeki ilişkilerin doğallaştırılmasının şiddeti ve sömürüye gizlediğine dikkat çeker.

Cinselliğin tarihsel bir kurgulanma olmanı ötesinde bir eşitsizlik ve iktidar biçimi ve sosyobiyoloji kuramlarında olduğu gibi diğer iktidar biçimleriyle ilintili olarak çalıştığını göstermek, MacKinnon’da gösterdiği gibi bir feminist devlet kuramının temel hedeflerinden biri haline gelmektedir. Özellikle her türlü şiddetin cinselleştirilerek normalleştirildiği günümüzde, hem cinselliğin bir eşitsizlik biçimi olarak tecrübe edilmesi normalleştirilirken hem de şiddetin kendisi normalleştirilmekte, böylelikle mahremle kamu arasındaki ilişki iktidar etmeyi olağanlaştıran bir üslup içinde kurulmaktadır. Ezilme ilişkilerindeki şiddetin artışıyla, liberal yaklaşım tarafından meşru şiddet tekeli olarak tanımlanan devletin meşruluğunun ve gücünün eşzamanlı arttığına da dikkat etmek ayrıca gerekiyor. Bu noktada özel alanın/evin sola mahrem kalan pencerelerini ve kapılarını da yeniden zorlamak gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.