Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-410-3
13x19.5 cm, 343 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu
Özgün adı: The Psychological Birth of the Human Infant
Çeviri: Ali Nahit Babaoğlu
Yayına Hazırlayan: Hayrullah Doğan
Yayın Yönetmeni: Saffet Murat Tura
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2003
2. Basım: Ocak 2012

Margaret S. Mahler, bozukluk gösteren ve normal çocukların erken gelişim dönemi üzerine yaptığı keskin gözlemleri ve terapi çalışmalarıyla ünlendi ilk kez. İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu, klinik çalışmalarının kuramsal temellerini attığı ve ayrılma-bireyleşme, farklılaşma ve yeniden yakınlaşma gibi terimlerine açıklık getirdiği ilk yapıtıdır: Çocuğa, daha doğrusu "insan yavrusu"na bakışı tümden değiştirmiş, insan davranışı bilimine büyük bir katkı sağlamış, psikanalitik kuramı da gelişim konusundaki terminolojiyi değiştirecek ölçüde etkilemiştir.

Mahler’in büyük oranda, New York’taki Masters Çocuk Merkezi’nde kurduğu anne-çocuk merkezine devam eden ailelerle yaptığı araştırmaların sonucunda ortaya çıkan kitapta beş çocuğun gelişim aşamalarına da yer veriliyor. Bu örnek okumalar çocukluktaki gelişim aşamalarını her düzeyde okur için anlaşılır bir hale getiriyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş: İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu Üzerine, Yavuz Erten

I Arılma-Bireyleşmeye Genel Bir Bakış
1 Giriş
2 Araştırma Ortamının Evrimi ve İşleyişi

II İnsan Ortakyaşamına ve Ayrılma-Bireyleşme Sürecinin Altevrelerine Dair
Giriş
3 Ayrılma-Bireyleşme Sürecinin Öncülleri
4 Birinci Altevre: Farklılaşma ve Beden İmgesinin Gelişimi
5 İkinci Altevre: Alıştırma
6 Üçüncü Altevre: Yeniden Yakınlaşma
7 Dördüncü Altevre: Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal
Nesne Sürekliliğinin Başlangıcı

III Beş Çocuğun Altevre Gelişimleri
Giriş
8 Bruce
9 Donna
10 Wendy
11 Teddy
12 Sam

IV Özet ve Değerlendirmeler
13 Özellikle Farklılaşma Açısından Altevrelerdeki Çeşitlemeler
14 Ayrılma Kaygısının, Temel Ruh Halinin ve İlkel Kimliğin Epigenezi
15 Çekirdek Kimlik ve Kendilik Sınırlarının Oluşumu Üzerine Düşünceler
16 Yeniden Yakınlaşma Krizinin Anlamına İlişkin Sonuç Değerlendirmeleri

Ekler
Veri Çözümlemesi ve Ardındaki Mantık:
Sistemli Klinik Araştırmada Bir Vaka İncelemesi
Ek A Elde Edilen Veriler
Ek B: Bir Araştırma Mantığı
Ek C: Bazı Araştırma Stratejileri

Kaynakça
Kavramlar Sözlüğü
OKUMA PARÇASI

Yavuz Erten, "İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu Üzerine”, s. 7-21

İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu psikanaliz tarihinin en önemli eserlerinden biridir. Bu eser, psikanalitik kuramın gelişimle ilgili bölümünü önemli ölçüde etkilemiş ve "Anayol Psikanaliz"in(1) (Kernberg, 1997) bebek ve çocuğun gelişimi ile ilgili öne sürdüklerine ana şeklini vermiştir.

Aslında Mahler, gelişimle ilgili tamamen yeni bir kuram geliştirmemiştir. Kendisine kadar dağınık şekilde varolan psikanalitik gözlem, bulgu, yeniden inşa (reconstruction) gibi pek çok parçayı belli bir düzene sokup, birleştirmiştir (Harley ve Weil, 1979). Bu özelliği ile psikanalizin içinde gelişimle ilgili, ona kadar varolanları yeniden tanımlamış ve çerçevelendirmiştir. Bu yeniden tanımlama ve çerçevelendirmenin çok ustaca hatta dahiyane bir şekilde yapıldığını yanlı-yansız herkes kabul etmektedir.

Mahler'in bu katkısı ile, çocuğun yaşamının başlangıcındaki otuz altı ay belli bir sistematikte düzenlenmiş ve S. Freud'un klasik kuramda özel bir önem verdiği Oidipus dönemi öncesindeki kuram-içi belirsizlik ve dağınıklık, Oidipus dönemini daha da anlamlı ve anlaşılır kılacak şekilde giderilmiştir. Mahler, Usta'nın (S. Freud) işine karışmamış, onun kuramından ayrılmadan ve çelişkiye düşmeden Anayol Psikanaliz'e önemli hizmette bulunmuştur.

Mahler kuramını yaratırken sadece yetişkin hastaların analizlerindeki bulgulara dayalı kalmamıştır. Çocuk analizlerinden elde edilenler ve daha önemlisi, psikanalitik yayınlarda o güne kadar pek rastlanmayan şekilde, çocuk gözlem ve araştırmalarından elde edilenler de kuramın hammaddesini oluşturmuşlardır. Bu araştırmalar 1960'lı yıllarda yapılmış ve o günkü koşullarda bir yenilik olarak, filme kaydedilmiştir.(2)

I

Mahler'in gelişim kuramını kuşbakışı gözden geçirelim.

Mahler'in gelişim kuramı yaşamın ilk otuz altı ayı ile ilgili dönemsel belirlemelerde bulunur. Bu otuz altı ay, insan yavrusunun insanlaşma ve Oidipus kompleksinde, yetişkinlerin medeniyeti ile nihai ve karakterine şekil verecek hesaplaşmasına yaklaşma sürecinde, ana kaideyi oluşturan bir giriştir.

Bu sürece genel olarak "ayrılma-bireyleşme" (separation-individuation) adı verilir. Yaşamın başlangıcındaki ilk altı ay sırasıyla, Normal Otistik ve Normal Ortakyaşamsal dönemlerden oluşur. Bu iki dönem, Mahler tarafından yeterli derecede doğrudan gözlemlenmiş değildir. Bu yüzden, diğer devreler kadar iyi işlenmiş ve detaylı değildirler.

Normal Otizm devresinde bebek varsanısal arzu doyumunda kendine yeterlidir. Somatopsişik düzeneklerle homeostasis sağlar. Bebeğin gelişiminde, gereksinim nesnesi, içsel varsanısal nesneden derece derece dışarıdaki kaynağına dönmeye başlar. Dışarıdaki gereksinim bağlantılı nesneyi biraz olsun fark edince, Normal Ortakyaşamsal Dönem başlar. Fizyolojik gereksinim yavaş yavaş psikolojik arzu haline gelir ve duygulanımlar nesne bağlarını kurarlar. Nesne imgesinin sınırları ortaya çıkmaya başlar.

Normal Otizm ve Normal Ortakyaşam, ayrılma-bireyleşme döneminin gerekli öncülleridir. Bebek Otistik dönemde homeostasis'i sağlarken, Ortakyaşamsal dönemde, bulanık da olsa, dışarıda var olan bir Öteki'nin gereksinim nesnesi oluşundan hareketle, ona yatırım yapmaya başlar. Takip eden ayrılma-bireyleşme dönemleri, öteki ve kendilik ayrımının anlaşılma derecesinin arttığı, dış dünyanın gerçeklik duygusunun yerleşmeye başladığı safhalardır.

Altıncı aydan itibaren "Ayrılma-Bireyleşme" dönemi başlar. Bu dönem dört altdönemden oluşur. Altı ve onuncu aylar arasında "ayrılma-bireyleşme" döneminin ilk safhası yeralır. Bu altdöneme Mahler "farklılaşma" (differentiation) adını verir. Bu altdönemin başlangıcında bebeğin anneyle bedeninin daha fazla farkındalığını içeren bir ilişki kurmaya başlaması dikkat çeker. Bebek bedenini annenin kucağına göre biçimlendirir. Bedeni ile annenin bedeni arasındaki mesafeyi ayarlama becerisi geliştirir. Bebek sosyal gülümseme de edinir.

Altı ve yedinci aylarda Mahler'in "yumurtadan çıkma" (hatching) adını verdiği olguyla bebek gelişimde yeni bir sıçrama başarır. Hareketlerinde amaç yönelimi ve süreklilik sağlayan bir momentum edinmiştir. Artık kucaklandığında, kendini kucağa göre biçimlendirmekten öte hareketler ve davranışlar göstermektedir. Anneyi incelemeye başlamıştır. Onun yüzünü, mimiklerini ve ifadelerini özel bir ilgiyle izlemektedir. Bir ona, bir diğer insanlara bakarak, onu diğer insanlarla karşılaştırmaya başlar. Annenin incelenmesi bittikten sonra, dikkat ötekiler'e döner. Bu altdönem bir "yabancı korkusu" olgusunu da barındırır. Ancak normal gelişim onu bir noktadan itibaren etkisizleştirir. Merak ve keşif heyecanı galebe çalar. Yabancı korkusunun merak ve ilgiye üstün gelmesi durumunda ise, bebeğin sosyalleşme süreci ve nesne sürekliliğine ilk adımları zarar görecektir.

On ve on yedinci aylar arasında, Mahler'in "alıştırma" (practicing) adını verdiği ikinci altdönem kendini gösterir. Bu dönemin en önemli özelliği özerk işlevlerin ortaya çıkışıdır. Özerk işlevlerin ana ifadesi hareketliliktir (yürümeye başlama). Çocuk önce emeklemeyle, sonra yürümeyle anneden uzaklaşır ancak arada optimal bir mesafe bırakır. Bu mesafe duyumların olanaklılık alanı olarak tanımlanabilir. Yani, çocuk, gereksinim duyduğu anda anneyi görebilecek, ya da işitebilecek uzaklığa kadar açılır. Optimal durumlarda belli bir dereceye kadar ayrılık kaygısı yaşanır ve bu kaygı arttığı anda, çocuk anneye koşup, duygusal yakıtını yeniden doldurur (ona bakar, ona dokunur, onun kokusunu alır, onunla iletişim kurar) ve sonra tekrar keşifin optimal mesafesine açılır.

Bu altdönemde çocuk Greenacre'ın (1957) deyişiyle, "dünya ile aşk ilişkisi" içindedir. Ayağa kalkmış olması, onun için, bu yeni pozisyonda dünyaya farklı bir bakış açısı anlamına gelmektedir. Bu "yukarıdan bakış" ilginç ve yeni görüntüleri toplamasına yardım eder. Bu altdönemde narsisizmi yükseliş göstermiştir.

Bu altdönem yürüme kabiliyetinin edinilmesi, anne-çocuk ilişkisindeki güven, yakınlık, ilgi, mesafe, ayrılık, sahiplenme olgularının sınavdan geçirilmesine yol açar.

Üçüncü altdönem olan "yeniden yakınlaşma" (rapproachment) on yedi ve yirmi dördüncü aylar arasında yaşanır. Bu altdönem "ayrılma-bireyleşme" döneminin en can alıcı devresidir.

Bu altdönemde diğer önemli gelişmelerle birlikte çocuğun cins özellikleri ile ilgili ilk farkındalıkları oluşur. İlişkilerde baba daha görünür hale gelmiştir. Onun anneden ayrı bir varlık oluşu önem kazanmıştır.

Bu altdönemde çocuk bir taraftan dünya hakkındaki yeni bilgi ve keşiflerini anneyle paylaşmak isterken, diğer taraftan anneye belirgin bir "olumsuzluk" (negativity) gösterir. "Alıştırma" altdöneminde, anne ortamda olmadığı zaman hüzünlü ve sessiz bir hale bürünen çocuk, "yeniden yakınlaşma" altdöneminde hareketli ve diğer insanlarla etkileşime giren bir tavır gösterir. Temeldeki acı verici duyguya karşı böyle bir savunma dokusu geliştirmiş gibidir.

Anneden ayrılmış olma farkındalığı arttıkça, onun sevgisine duyulan gereksinim de artar. Bu "yeniden yakınlaşma"nın ikilemidir. Çocuk hem ayrılmayı istemektedir, hem de annenin sevgisine gereksinim duyduğu anda annenin yanında olmayı arzulamaktadır. Bu ikircikli sevgi ilişkisi, bireyleşme'nin artan güdülenmesi ile, "alıştırma" altdönemindeki "duygusal yakıt ikmalleri"nde olduğu kadar kolay halledilemez. Artan dürtüsel ve duygulanımsal baskı, anne ile kurulan ilişkiyi "ne onunla, ne onsuz" haline sokar. Annenin çocuğa aşkı ve çocuğun bu çift eğilimli gereksinimlerine tahammül gücü, çocukta duygusal olarak yansızlaşmış bir benlik ve nesne temsilinin ortaya çıkışının temelini oluşturur. Çocuğun normatif çelişkileriyle yalpalayan ve savrulan anne ise, böyle bir yansızlaşmayı mümkün kılamaz. Annenin yaşadığı zorluk büyük bir olasılıkla, kendi "yeniden yakınlaşma" döneminde yarım kalmış gelişim ödevinin sonucudur.

Bu altdönemde, çocuk bir taraftan annenin gölge gibi peşindedir; bir taraftan da, bir yutulma korkusu ile ondan kaçar. Gereksinim duyduğu ve yanına koştuğu annenin kendisini bir daha özgürlüğüne bırakmayacağından ürker. Bu durum anne için baş edilmesi zor bir ikilem yaratır ve onun iç dünyasında kendi kökenine dair "yeniden yakınlaşma" ilişki kiplerini uyarır. Bu kökene dair çatışmaları çözülmemiş anne çocuğun ikilemlerine de tahammülsüzlük gösterir.

Çocuğun bu altdönemdeki doyumsuzluk, tutarsızlık davranışları ve öfke krizleri, yaşadığı ikilemin onda yarattığı çözümsüzlük halinin yansımalarıdır. Çocuk savunmacı bir şekilde anneyi kendiliğinin uzantısı olarak kullanıp, ayrılığı inkâr etmeye çalışır. Bu sihirli bir çözüm gibidir: Eğer ayrı bir anne yoksa, o zaman bu "ne onunla, ne onsuz" gibi olanaksız bir ikilem de varolmayacaktır. Bu keskin bir ikincil narsisizm manevrasıdır. Ancak, bu tip bir "narsisist alan kontrolü" dış gerçeklikte olup bitenlerle an be an çeliştikçe, ortaya şiddetli bir narsisist hiddet çıkar.

Bu altdönemde çocuk yavaş yavaş kendi sınırlarını ve çaresizliğini kavramaya başlar. Önceki altdönemlerdeki yükselen narsisizmi ve dünya ile aşk ilişkisi yerini hayal kırıklıklarına bırakır. Bu devrede yaşananlar, bu hayal kırıklığı ve sınırlanışın bir olgunlaşmaya mı, yoksa "bölme" (splitting) savunmasının ağırlıklı olarak kullanılacağı yoğun ikilemli bir iç dünyaya mı dönüşeceğini belirler.

Yirmi dört veya yirmi altıncı aylardan otuz altıncı aya ve sonrasına uzanan altdönem, "ayrılma-bireyleşme" döneminin dördüncü ve son adımıdır. Bu altdönem, "nesne sürekliliği"nin (object constancy) ortaya çıkışına (veya çıkamayışına) sahne olur.

Bu dönem klasik yapısal kuramdaki ben gelişiminin tamamlandığı zaman dilimidir. Gelişimin optimal ve normatif seyrinde, bu altdönemle beraber, benin hammadesi olan sürekli ve yansız kendilik ve nesne temsilleri oluşurlar. Piaget'nin kavramı "nesne süregenliği" (permanence d'objet)(3) ile sık karıştırılan kavramlardan biri olan "nesne sürekliliği" olgusunun gelişimde başarılması durumunda, çocuk, nesnesi (annesi, babası, ilk bakıcısı) ile ilgili "iyi" ve "kötü" özellikleri bir potada eritip, ortak bir temsile ulaşabilmiştir. Bir önceki altdönemde tanımlandığı şekliyle yoğun gereksinim duyulan ve gölge gibi izlenen "iyi anne" ile yakınlaşınca "yutan" ve özerkliği engelleyen "kötü anne", –çocuğun "yeniden yakınlaşma krizi"ni aşması sayesinde– bir ve yekpare anne'nin hammaddesi olmuşlardır. "Bu anne" iyi'si ve kötü'sü ile çocuğun bir ve tek annesidir. Böyle bir gelişme için çocuğun kendilik temsillerinde de bir birleşmeyi başarabilmesi gereklidir. Bu tip, sürekli kendilik ve nesne temsil oluşumları, saldırgan ve libidinal dürtülerin psişik yapıda bir füzyona uğramalarına bağlıdır.

Bu altdönemde sözellik ile bağlantılı olarak iletişim hızla gelişir ve karmaşıklaşır. Artık oyunlar daha amaçlı ve yapılaşmıştır. Oyunlardaki hayal ve "...mışçasınalık" gerçek ve fantezi ayrımının çarpıcı özelliklerini gösterir. Zaman algısı gelişimini hızlandırır. "Hazzı erteleme" (delay of gratification) kapasitesi artar. Çocuğun olumsuzluğu sürmektedir ancak süreçte optimal gelişim hâkimse, bir önceki altdöneme göre daha yumuşaktır. Bu olumsuzluk bireyleşmenin devamının sigortasıdır.

Bu altdönemdeki iki kriz noktası, tuvalet eğitimi ve cinslerin anatomik farkının iyice ortaya çıkması, ulaşılmış –veya neredeyse ulaşılmış– nesne sürekliliğine darbeler indirme ve gerilemeli çekimler yaratma riskine sebep olurlar.

Bu birkaç sayfada çok kısaca özetlenmeye çalışılan Mahler'in gelişim kuramı, sadece çocuk psikanaliz uygulamalarını değil, yetişkin psikanalizini de derinden etkilemiştir. Psikanalizin, yetişkinliğin patolojilerini çocukluğun türevleri olarak değerlendirdiği hatırlanırsa, bu şaşırtıcı değildir. Mahler'in yaşadığı ve kuramını yaydığı yıllar, Batı dünyasının ruhsal ikliminin, Freud dönemi ruhsal patolojisi olan "nevroz"dan, Modern Dünya'nın umutlarının yıkıldığı anda silik siluetleriyle metropolleri dolduran "kişilik bozuklukları"na geçişin zamanlarıdır. Özellikle Anglosakson psikanalizinde, nevroz ve Oidipus'un adı gitgide daha az geçmeye başlar. Artık büyüteç altındaki patolojiler, sınırda kişilikler, narsisistler, şizoidler, anti-sosyaller vb.dir. Bunları çözerken Oidipus döneminden ziyade "yeniden yakınlaşma"nın adı geçer. Analiz odasındaki aktarım ve karşıaktarım dinamikleri ayrılma-bireyleşme ikilemleri ile anılmaya başlanır.

II

Mahler'in gelişim kuramı Anayol Psikanaliz'in gelişime bakışındaki ana referanslardan biri olmaya devam etmektedir. Ancak son otuz sene başka bir psikanalizin doğuşuna tanıklık ettikçe, Mahler'in kuramı da kıyasıya eleştirilmeye başlamıştır.

1970'lere kadar ruh sağlığı disiplinleri, psikanalizin tanımladığı bebek ve çocuğun etkisi altındaydı. Öte yandan, pediyatri, pedagoji, gelişim bilimleri, deneysel ve bilişsel psikoloji alanını kullanan akademik çevreler, ve tüm bu çevrelerin yaptığı bebek/çocuk gözlemleriyle araştırmaları, onlarca yıl psikanalizin tanımladığı gelişimden farklı bir bebeklik ve çocukluk betimlediler. Bu iki görüş uzun yıllar birbirine teğet giden iki çizgi gibi bir arada varoldu ve bir etkileşime girmedi. Ancak 1970'lerden başlayarak, Brazelton, Stern, Cramer, Greenspan, Emde, Zeenah gibi isimlerle birlikte, bu iki çizginin çok zengin bir kesişme noktası doğdu. Bu kesişme noktası çelişkisiz değildi. Bu tip biraz çelişkili bir etkileşim klasik psikanaliz çevrelerinin tepkisini çekti. Onlara göre, "araştırmaların gözlemlenen çocuğu" "psikanalizin çocuğu" değildi. İddia ediyorlardı ki, bu çocuğun odakta olduğu bir yeni psikanalitik gelişim kuramı, psikanalizi kendine has özelliklerden koparıp, dışsal, çevresel, eğitimsel, destekleyici özelliklere büründürmekteydi.

Bu tür itirazlara ve tepkilere karşın, özellikle Daniel Stern'ün başını çektiği yeni gelişimciler, Anayol Psikanaliz'in altındaki saray halısını (gösterişli Mahler kuramını) tüm güçleriyle çekip, bu büyük kütleyi tepetaklak etmeye kararlıydılar.

Sadece iyi bir araştırmacı olmayıp, etkileyici ve şiirsel ifadeler kullanan bir yazar da olan Stern (1985, 1995), Mahler kuramına alternatif oluşturan tüm bir araştırma literatürünü sentezleyip, yepyeni bir gelişim kuramı ortaya çıkarmış ve Kendilik Psikolojisi ya da İlişkisel Psikanaliz gibi Çağdaş Psikanalitik ekollerin gelişim kuramını tedarik etmiştir.(4)

Stern'ün Mahler kuramına en temel itirazı Normal Otistik ve Normal Ortakyaşamsal Dönemlerle ilgilidir. Stern, 0-3 yaş arasını didik didik araştıran "yenidoğan araştırmaları"nın (infant research) bu tür özelliklerden oluşan gelişim devrelerine rastlamadığını söyler. Bebek başlangıçtan itibaren ilişkiseldir. İlişkiye aktif katılımcı ve müzakerecidir. Stern fantezinin öncül, gerçeği algılamanın ikincil olduğu bir kronolojiyi reddeder. Bebek başlangıçtan itibaren gerçeği algılar ve değerlendirir. Stern'e göre, Mahler'in kendisi de kuramının en zayıf bölümlerinin bu iki devre olduğunu biliyor, yaşamının son yıllarında bu iki devre ile ilgili pişmanlık duyduğunu yakın çevresine söylüyordu (Stern, kişisel iletişim).

Mahler'in gelişim kuramının tartışmalı bir diğer noktası onun "ayrılma-bireyleşme" kavramındaki "kopma" vurgusudur. Mahler'e göre, çocuğun sağlıklı olması için onun anneden ayrılması, kopması gerekmektedir. Bunun dışındaki her durum sağlıksız bir olgu, yani bağımlılık anlamına gelecektir. Bu vurgunun Batı dünyasının ideolojik ön yargısını taşıdığı düşünülür. Bu kültür-bağımlı bir bakış olarak değerlendirilmeye başlanır (Shane ve Shane, 1989). Bu kültür sadece belli bir coğrafya değil, belli bir zamana da bağlı bir ethos'tur. Pozitivist, aydınlanmacı, teknolojik bir ethos, Tabiat'tan (Tabiat Anne'den) kopup, kendine dayalı, kendine yeterli insanoğlu olmayı erdemli bir hedef olarak görmüştür. Bedelleri oldukça yüksek olan bu projenin çöküşünü takiben, insan, bağlarından kopmadan, özerklik içinde yaşamayı, yani –bağımlılığı değil ama– "bağlılığı" doğasının uzantısı bir gereksinim olarak görmüştür. Çağdaş Psikanaliz Mahler'in eleştirisini yaparken, görüşlerini İngiliz psikanalizinin Fairbairn-Guntrip-Winnicottcı kanadına dayandırmış ve bebeğin cinsellik ve saldırganlık amaçlı bir güdülenme ile değil, ilişki motivasyonu ile doğduğunu iddia etmiştir (Greenberg ve Mitchell, 1983). Cinsellik ve saldırganlık amaç değil, ikincil güdülenme formları olarak, birincil'in yani ilişki kurma gereksiniminin araçlarıdır. Bu görüş, daha sonra okyanusun diğer ucunda Kohut (1977) tarafından ele alınmıştır. Kohut, ilişkisel gereksinimin temel rol oynadığı gelişim yolculuğunu narsisizmin olgunlaşma parametresi olarak değerlendirmiştir. Cinsellik ve saldırganlığa dair olgular, bu dinamiğin ancak türevleridir. Çağdaş Psikanaliz bu yeni bakış açısını işlerken, John Bowlby'nin "bağlanma" (attachment) olgusunu kullanır. Bowlby'ye göre, ruh sağlığının temel belirleyicisi anne ve çocuk arasındaki bağlanmanın türüdür. Anne-çocuk arasındaki ilişki, kaygılı ve güvensiz bir bağsa, bu bağ çocuğun tüm yaşamı boyunca içinde (yanında) taşıyacağı bir "ben ve öteki" kalıbına dönüşecek, onun dünya ile kurduğu ilişkinin kipini belirleyecektir. Kaygılı bağlanma içindeki çocuk (yetişkin) anne ile optimal mesafe bırakan bir ilişki kuramaz. Ya ona yapışır, ya ondan kopar. Ya da bu ikisi arasında yalpalar, durur. Bu yalpalama Mahler'in "yeniden yakınlaşma" krizini anlatırken tarif ettiği çift eğilimliliğe benzer.

Lyons-Ruth (1991) ustaca yazılmış makalesinde, kapsamlı bir yenidoğan araştırmaları gözden geçirmesi yapmış ve ayrılmak için önce güvenle bağlanmak gerektiğini iddia etmiştir. Doctors (1999) buna –Mahler'in kavramına nazire yaparcasına– "bağlanma-bireyleşme" (attachment-individuation) adını verir. Doctors'a göre, güvenli bağlanamayan ayrılamaz. Lyons-Ruth'a göre, Mahler'in araştırma için kaydettiği filmler dikkatle izlendiği zaman görülecektir ki, "yeniden yakınlaşma" devresinin tipik örnekleri olarak gösterilen sahneler, evrensel bir olgunun yansımaları değil, güvenli bağ kuramamış anne-çocuk etkileşimlerinin sekanslarıdır. Bu eleştirilere göre, Mahler insanın doğasına uymayan bir ideolojiyle yola çıkmış, bu ideolojiyle gözlediği anne-çocuk ikililerinden patolojik olanlara odaklanarak, yani hatalı bir örnekleme dayanarak, gelişim hakkında evrensel bir olgu yakaladığını sanmıştır. Mahler'in Anayol Psikanaliz'e bağımlılığı sebebiyle, araştırma sonuçlarını özgür değerlendiremediği öne sürülmüştür (Shane ve Shane 1989).

Anayol Psikanaliz'in Çağdaş Psikanaliz tarafından en çok eleştirilen özelliklerinden biri, onun "Bir-Kişilik Psikoloji" (One-Person Psychology) olmasıdır. Anayol Psikanaliz'e göre dünya, bireyin yalıtılmış zihninin solipsist varoluşundan ibarettir. Bu birey, anneye yansıtmalar yapan bebek, ya da analistine aktarım duyguları ile yaklaşan hastadır. Annenin, ya da analistin duyguları ancak kendisine yöneltilenlere yanıt olarak geçerli olabilirler. Bu yüzden analistin tepkisine "karşıaktarım" (countertransference) adı verilir. Öncül olarak varolan aktarımdır. Psikanalist bu aktarıma bir yanıt verme durumunda kalır. Mahler'e göre düşünürsek, çocuğun anneye yönelik ikircikli duyguları onun iç dünyasının –annesinin davranışlarından bağımsız– içeriğidir. Bunlar anneye yansıtılır. Anne bunlarla uğraşmak zorunda kalır. Bir başka deyişle, olup bitenlerin gerçek açıklaması, kaynağı, sebebi hastanın ya da çocuğun iç dünyasında kaynayan kazandır. Bu kaynayan kazan taşmaya başladıktan sonra "ikinci" (anne ya da analist) sahneye –o da belli bir dereceye kadar– dahil olurlar. Oysa Çağdaş Psikanaliz'e göre tüm psikolojik olgular öznelerarası ilişkisel bir doğadadırlar. Çağdaş Psikanaliz "İki-Kişilik Psikoloji"dir (Two-Person Psychology; Fosshage 1992). Her psişik sonuç, sebebi sadece içsel veya dışsal olmayan, ikisinin etkileşimi ile ortaya çıkan "iki-kişilik" bir olgudur. Hiçbir psikolojik olgu tek yönlü nedensellik ürünü değildir; döngüsel nedensellik kaynaklıdır. Çağdaş Psikanaliz Mahler'in gelişim kuramındaki pek çok olguyu bu tek yönlü nedenselliğin ürünü olarak görür ve kıyasıya eleştirir.

III

Freud'dan başlayarak tüm Anayol Psikanaliz ekolleri gelişim dönemleri boyunca, kilometre taşları teşkil edecek şekilde normatif krizlerden söz ederler: oral dönemde memeden kesilme, anal dönemde tuvalet eğitimi, fallik dönemde Oidipus kompleksi, erinlikle birlikte kendini gösteren ergenlik krizi. Mahler'in ortaya attığı "yeniden yakınlaşma" krizi de böyle normatif bir yapıdadır. Normatiftirler yani ortaya çıkışları ve yapılarındaki zorluklar normdur, kuraldır. Ne yapılırsa yapılsın bu krizler insan yaşamının dönüm noktaları olarak varolmaya devam edeceklerdir. Onları engellemenin, onlardan kaçınmanın bir yolu yoktur. Bu kriz dönemleri sorunsuz atlatılmış görüntüsü veren yaşam öyküleri içinde bile, paradoksal bir biçimde, bu "aldatıcı sorunsuzluğun" sorun teşkil ettiği düşünülür. İnsanın psikolojik yapısını belirleyen etkenler bu normatif sınavların nasıl verildiğidir. Psikanalize göre, bu krizler, ilkinden başlayarak, birbirlerine bağlıdırlar. Bir öncekindeki performans ve sonuç, bir sonrakini belirlediği gibi, bir sonrakinde bir dereceye kadar onarılma ve telafi edilme olanağına da sahiptir.

Mahler'e göre, "yeniden yakınlaşma" krizi, çocuğun ayrılarak bireyleşme sürecindeki en önemli kriz noktasıdır. İnsanın bireyleşmesi ve bu bireyleşmenin içindeki tutarlılığı, bütünlüğü, sürekliliği, esnekliği, sağlamlığı bu krizi başarı ile atlatmasına bağlıdır. Anne ile yaşadığı çift eğilimlilik krizinden kurtulamayan bir çocuk, bağımlılık ve kopuş arasındaki yalpalanmasını çözememiştir. Bu iki uç arasındaki yalpalama kişiliğin göbeğindeki bir çatışma olarak varoldukça, bu kişi kendisi ve dünya hakkında tutarlı ve barışık bir duruşa ulaşamaz.

Bu kriz yirmi dört ve otuz altıncı aylar arasında yaşanıp, sonradan rafa kalkan bir yapıda değildir. Ergenlik krizi bu ikilemin bir yeniden ele alınışıdır. Gençlikte, bu sınava bir daha girilir. İlerki yıllarda, evlilik, meslek, cemiyet, yaşam ve ölümle ilişkilerde bu krizin değişik versiyonları, bumerang gibi dönerek tekrar tekrar kişiyi ziyaret eder.

Psikanalizin krizleri normatif görmesi bir tartışma konusudur. Önceki sayfalarda bu tartışmanın örneklerini okudunuz. "Yeniden yakınlaşma krizi" her çocuğun muhakkak yaşaması beklenen kökensel bir olgu mudur, yoksa kaygılı bağ kuran annelerin, çocuğun doğal bağlanma sürecini rahatsız etmesi ile ortaya çıkan çevresel kaynaklı bir patoloji midir? Benzer sorular, memeden kesilme, tuvalet eğitimi, Oidipus kompleksi ve ergenlik krizi olguları ile ilgili olarak da ortaya atılmıştır. Evrensel bir Oidipus kompleksinden söz edilebilir mi? Ergenlik krizi her toplum, her kültür ve her ailede kaçınılmaz bir şekilde mi ortaya çıkar? Oral ve anal dönem krizlerine her çocukta rastlanır mı?

Çağdaş Psikanaliz ekolleri gitgide daha ilişkisel temalarla ortaya çıktıkça, mutlak kanunlardan ziyade göreceliliği esas alan "özneler-arası" (intersubjective) iddialar ortaya attıkça "yeniden yakınlaşma krizi" gibi normatif olgulara şüpheyle bakılır olmuştur. Bu krizlerin kökensel mutlakiyetleri yerine, ilişki odaklı çevrecilik ve bağlamcılık perspektifleri yerleşmiştir. Bir çocuğun Oidipus krizi yaşayıp yaşamayacağı, onun ebeveyni ile nasıl bir ilişki kurduğu ile belirlenir. Oidipal bir dönem yaşamak, içinde potansiyel olarak Oidipus krizinin yaşanabileceği bir zaman devresinden geçmektir. Ancak bu Oidipus krizinin kaçınılmaz bir şekilde yaşanacağı anlamına gelmez (Kohut 1984). Oidipal dönem, çocuk ve hemcins ebeveynin rekabet, özdeşleşme, aynı şeylerden zevk almanın keyfini beraber yaşama, mücadele etme, iki kuşağın kendi aralarında oynadıkları bir oyun, vs. gibi olguları yaşadığı bir zamandır. İlişkide çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan aksamalar, bu rekabeti habis bir kıskançlığa dönüştürebilir. Ancak, bu tür bir habaset ortaya çıkmadan yaşanan ve yetişkinliğin sağlıklı bir katmanına dönüşen Oidipal dönemlerden geçen insanlar da vardır.(5) Aynı şeyler, "yeniden yakınlaşma krizi" ve diğerleri için de söz konusudur.

Tartışmayı bir benzetmeyle sürdürmek gerekirse, şunları söylemek mümkün. Kalp ve enfarktüs ilişkisini ele alalım. Çağdaş Psikanaliz ekollerinin normatif kriz olgusuna itirazı, kalp ve enfarktüs olgularını birbirinden ayırma gereksinimine dikkat çeker gibidir. Bu yeni psikanalitik bakışa göre, Anayol Psikanaliz normatif krizlerden söz ederken, herkesin eninde sonunda enfarktüs geçireceğini, ya da enfarktüsle hesaplaşacağını söyler gibidir. Oysa, Çağdaş Psikanaliz'e göre, evrensel bir düzeyde ortaya atılacak yegâne iddia ancak herkesin bir kalbi olduğudur. Kalp adı verilen organı olduktan sonra, enfarktüs geçirmek, geçirmemek, kalp kapakçıklarının sağlığı, sağlıksızlığı ve diğer tüm olumlu, olumsuz kardiyak koşullar potansiyel olarak varolan unsurlardır.

Bu itiraza göre, içlerinde "yeniden yakınlaşma krizi" de olmak üzere, tüm bu normatif krizler potansiyel durumlardır. Ortaya çıkabilirler de, çıkmayabilirler de. Ortaya çıkıp çıkmamaları, kökensel koşullarla birlikte, çevresel, ilişkisel, bağlamsal özelliklere dayalıdır.

Bu itiraza Anayol Psikanaliz'in nasıl yanıt vereceğini düşünürken, ister istemez, psikanalizin bu dünya üzerindeki yüz yılının yarattığı etkilerin nasıl bir "kendini doğrulayan kehanet" oluşturabileceğini de düşünüyorum. Bir meslektaş arkadaşın yaptığı espriyi anımsıyorum: "Oidipus kompleksi yüz sene önce yoktuysa bile, üzerine bu kadar konuşulduktan sonra var!"

Anayol Psikanaliz kalp ve enfarktüs benzetmesini kabul etmeyip, Oidipus ve "yeniden yakınlaşma"nın yani normatif krizlerin, enfarktüs değil, kalp olduğunu iddia etme noktasındadır. Bunun dışında herhangi bir pozisyonda tavır almaları tüm klasik kuramsal yapıyı çökertir. Bir başka deyişle, kalp ve enfarktüs içiçedir. Ayrılmaları düşünülemez. Belki denilebilir ki, medeniyetin ulaştığı bugünkü noktada, tüm gerilim özellikleri, beslenme koşulları, hareketsizleşme, vs. ile kalp demek artık enfarktüs demektir. Evrimin yüz milyonlarca yıllık tarihi, organların değişimi, atrofiye uğraması, başlangıçta kazara olan bir şeyin sonra norm haline gelmesi gibi örnekleri barındırır.

Tartıştığımız konumuza dönersek, ileri sürülebilir ki, insan medeniyetinin ulaştığı yer öyle bir "arzu-yasak" karşıtlığı yaratmıştır ki, Oidipal Dönem hep Oidipal Komplekse dönüşecek şekilde patolojikleşmektedir. Arada bir ortaya çıkan Oidipal Komplekssiz örnekler istisnadır veya patolojinin ilk bakışta fark edilmeyen dönüşümleri ile gizil hale gelmişlerdir.

Bu mantık yürütmeye göre, Anayol Psikanaliz'in üzerinde ısrarla durduğu gelişim krizleri hem belli olasılık aralıklarında ortaya çıkan potansiyel durumlar olarak, hem de evrimsel dönüşümlerle neredeyse norm haline gelmiş hakikatler olarak görülebilir.

Eğer "yeniden yakınlaşma" krizini ortaya çıkaran ve potansiyel bir durumdan bir hakikat haline getiren özellik anne ve bebeğin güvenli bağ kuramamalarıysa ve "yeniden yakınlaşma" krizi Mahler'in iddia ettiği kadar genel bir durumsa, o zaman insan topluluklarının bugün içinde bulundukları koşullarda, güvenli bağ kurabilmenin önündeki evrensel engelleri anlamamız gerekir. André Green'in (1983) deyimiyle acaba "annenin artık annelikte gönlü yok" mudur? Değişen cinsiyet rolleri; toplumsal konumlardaki, kariyer alanlarındaki farklılaşmalar; doğurganlık, hamilelik ve doğum olgularındaki bilimsel ve teknolojik yenilikler; cinsel özgürlük etki alanlarındaki "yeni kadın" kimdir? Bu yeni kadın eskisi kadar "anne" midir? Hamilelik, lohusalık ve bakım süreçlerinde dış dünyada kayıplara uğrayan anne, bu kayıbın yasıyla depresif midir? Bu depresyonun yolaçtığı çift eğilimlilik çocuk tarafından deneyimlendikçe, "yeniden yakınlaşma krizi" gibi ikilemler normatif hale mi gelmektedir? Tüm bu değişen koşulların etkisi erkeğin rolünü nasıl belirler? "Yeni baba" diye anaç, dişil veya androjen bir zat-ı muhterem var mıdır? Yoksa o adam gene eski adam olup, yanına onun gibi olan bir de kadın (anne) mi katılmıştır? İlk bakıcı veya ilk bakıcılar anne değilse bile "analık" –işlevi– olup, "anaç" mıdırlar? "Anaç" ve "dişil" "biyolojik anne"nin yerini doldurup, anneyi kamusal alandaki kariyer hırslarında özgür bırakır mı? Yapay döllenmeden sonra, yapay rahimin de bilimsel ve teknolojik bir olanak haline geldiği ve böylece kadının (annenin?) cinsel edimden, emzirmekten, bakım vermekten sonra varlığını (bedenini) hamilelikten de azad edebileceği gelecek yüzyılda bu özgürlüğün insanlığa getirileri ve götürüleri ne olacaktır?

Öyle görünüyor ki, tüm bu sorular ve tartışmalar önümüzde uzanan yüzyıl boyunca, psikanaliz, psikiyatri, psikoloji, sosyoloji ve diğer sosyal bilimlerin araştırma konuları olacaklar. Tüm bu tartışmalarda, Mahler ve eseri İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu önemli bir referans noktası oluşturacaktır. Ona katılmayanlar bile, bu sınırlı sunuş yazısında olduğu gibi onun tezleri ile diyalektik bir diyaloga girmek zorunda kalacaklardır.

Notlar


(1) Anayol Psikanaliz (Mainstream Psychoanalysis), klasik psikanaliz ekolleri olarak varolan, Freudcu Dürtü-Savunma modeli, Ben Psikolojisi ve Nesne İlişkileri ekollerinin sentezi olan bir oluşumdur. Bu oluşumun ögeleri, ayrı ekoller olsalar bile, bir sentez oluşturacak şekilde, evlenebilmektedir. Öte tarafta ise, hepsi Amerika Birleşik Devletleri'nde doğmuş olan Kendilik Psikolojisi, Kişilerarası Psikanaliz, İlişkisel Psikanaliz ve Özneler-Arası (Intersubjective) ekoller, "Çağdaş Psikanaliz" (Contemporary Psychoanalysis) olarak ayrı bir oluşum sergilemektedirler. Bu oluşumun ögeleri de, ayrı ekoller olmalarına karşın, bir araya gelebilmektedir. Yukarı
(2) Sonraki yıllarda, görüntüsel malzeme bebek/çocuk gözlem ve araştırmalarının en önemli aracı haline gelmiştir. Video kameraların kullanımı ile görüntüsel malzemedeki işlem hızının ve kalitesinin artışı, bilgisayar analizi olanakları, vs. bu tip araştırmaların olanaklarını ve sofistikasyonlarını artırmıştır. Bu tür araştırma etkinliklerinin artışı ile, psikanalizin seans odasının ambiyansının yerini laboratuar ortam almaktadır ve ortaya oldukça tartışmalı bir soru çıkmaktadır: "Bebek/Çocuk araştırmalarından elde edilen psikolojik gelişime dair bilgi, psikanalizden gelenle uyumlu mudur? Ve psikanaliz ortamında kullanılabilmesi olası mıdır?" Öyle görünüyor ki, bu konuda Fransız ve Anglosakson Psikanalizleri birbirlerine karşı düşüncededirler. 2003 senesinde, bu konudaki bir etkinlikte araştırma-psikanaliz bağlantısı yanlısı olan Peter Fonagy ve buna şüpheyle bakan André Green karşı karşıya gelmişlerdir. Öte yandan, Birleşik Krallık'taki psikanaliz enstitüsü psikanaliz formasyonuna zorunlu bebek gözlemi eğitimini dahil etmiştir. Yukarı
(3) Piaget bu kavramla, çocuğun, dış dünyadaki nesnenin varlığının zaman ve uzaydaki süregenliğini kavramasını anlatır. Çocuk, bu kavramın işaret ettiği gelişimsel seviyeye ulaşmadan önceki zamanlarda, deneyimlediği anne imgelerini birbirinden kopuk ve süreksiz olarak algılamaktadır. Anne imgesi zaman ve uzay boyutlarında süregenlik içeren bir varlığa ait değildir. "Nesne süregenliği" çocuğun zaman ve mekânda artan koordinasyonu ve oryantasyonu ile elele gelişir. Çocuk "biraz önce" kendisine gülümseyen anne imgesi ile, "şimdi" konuşan anne imgesini birbirine bağlamaya başlar. Çocuk yandaki odaya giden ve görünmez olan anne imgesi ile odadan çıkan ve tekrar yanına gelen anne imgesini bir zamansal ve mekânsal sekanslar serisi olarak birleştirebilir. Duvarın arkasında görünmez olan anne yokolmamıştır. Onun duvarın arkasındaki varlığını garanti eden Tanrı değilse bile, çocuğun gelişimsel başarısı olan "nesne süregenliği"dir. Mahler'in kullandığı önemli kavramlardan biri olan "nesne sürekliliği" "nesne süregenliği"nden farklıdır ancak aralarında önemli bağlar vardır. "Nesne süregenliği" olmadan "nesne sürekliliği" düşünülemez. Yukarı
(4) Mahler ve Stern isimleri bu kuramın tarihindeki diğer örnekler gibi (S.Freud-Breuer; Klein-A.Freud; Kohut-Kernberg) birbirlerine çağrışım yapan bir bağ içindedirler. Genç Stern, Brazelton'ın aracılığıyla Mahler'le tanışmış, yaşamının son yıllarında onunla çeşitli sohbetler ve ziyaretlerde bir araya gelmiştir. Stern ve Brazelton, Mahler'i düzenli olarak evinde ziyaret etmişlerdir. Stern ilk tanışmalarında Mahler'e utana sıkıla "Dr. Mahler sizin kuramınızla bazı sorunlarım var," deyince, yaşlı dâhi şöyle yanıt vermiştir: "Endişelenmeyin. Yaşamım sorunu olanlara yardım etmekle geçti." (Stern, kişisel iletişim.) Yukarı
(5) Kohut (1982) her erkek çocuğun babasını öldürmek istediği görüşüne katılmaz. Oidipus'la ilgili olarak, onun babası tarafından dağ başına bırakılmış bir çocuk olduğunun unutulmaması gerektiğini söyler. Yukarı

Kaynakça

Doctors, S. R. (1999), "Attachment-Individuation: Clinical Notes Towards a Reconsideration of 'Adolescent Turmoil'", The 5th International Congress of the International Society for Adolescent Psychiatry'de sunulmuş bildiri.

Fosshage, J. L. (1992), "Self Psychology: The Self and Its Vicissitudes within a Relational Matrix", Relational Perspectives in Psychoanalysis içinde, yay. haz. N. Skolnick ve S. Warshaw, Hillsdale, NJ: The Analytic Press, 21-42.

Green, A. (1980), "La Mere Morte", Narcissisme de Vie. Narcissisme de Mort (1983) içinde, Les Editions de Minuit (Metis Yayınları tarafından yayımlanacak).

Greenacre, P. (1957), "The Childhood of the Artist: Libidinal Phase Development and Giftedness", The Psychoanalytic Study of the Child, 12: 27-72. New York: International Universities Press.

Greenberg, J. R. ve Mitchell, S. A. (1983), Object Relations in Psychoanalytic Theory, Cambridge: Harvard University Press.

Harley, M. & Weil, A. (1979), The Selected Papers of Margaret S. Mahler, 1. cilt, New York: Aronson.

Kernberg, O. F. (1997), "The Nature of Interpretation: Intersubjectivity and the Third Position", The Annual of Psychoanalysis, 25: 97-110.

Kohut, H. (1977), Kendiliğin Yeniden Yapılanması, İstanbul: Metis, 1998.

—— (1982), "Introspection, Empathy, and The Semi-Circle of Mental Health",

International Journal of Mental Health, 63: 395-407.

—— (1984), How Does Analysis Cure?, yay. haz. A. Goldberg ve P. Stepansky, Chicago ve Londra: University of Chicago Press.

Lyons-Ruth, K. (1991), "Rapprochement or Approchement: Mahler's Theory Reconsidered from the Vantage Point of Recent Research on Early Attachment Relationship", Psychoanalytic Psychology, 8(1): 1-23.

Shane, E. ve Shane, M. (1989), "Mahler, Kohut and Infant Research", Self Psychology. Comparison and Contrast içinde, yay. haz. Douglas W. Detrick ve Susan P. Detrick, Hillsdale, NJ: The Analytic Press, 395-414.

Stern, D. N. (1985), The Interpersonal World of the Infant. A View from Psychoanalysis and Developmental Psychology, New York: Basic Books.

—— (1995), The Motherhood Constellation. A Unified View of Parent-Infant Psychotherapy, New York: Basic Books.

Devamını görmek için bkz.

Margaret S. Mahler, Giriş, s. 25-31

İnsan yavrusunun biyolojik doğumu ile bireyin psikolojik doğumu eşzamanlı değildir. Biyolojik doğum dramatik, gözlemlenebilir ve sınırları kesin olarak belirlenmiş bir olay; psikolojik doğumsa yavaş bir biçimde gelişen ruh içi bir süreçtir.

Normal sayılabilecek bir yetişkin için, kendini "dışarıdaki dünya"nın hem bütünüyle "içinde" hem de bütünüyle ondan ayrı hissetmek, yaşamın sorgulanmadan kabul edilen bir özelliğidir. Kendiliğinin bilincinde olma ile onun farkında olmaksızın dalıp gitme, yetişkinin değişen bir rahatlık düzeyinde ve değişen derecelerde dönüşümlülük ya da eşzamanlılıkla aralarında gidip geldiği iki kutuptur. Ama bu da yavaş gelişen bir sürecin sonucudur.

Bireyin psikolojik doğumuna, yani özellikle bebeğin kendi bedeninin deneyimleri ve deneyimlediği dünyanın başlıca temsilcisi olan birincil sevgi nesnesi açısından bir gerçeklik dünyasından ayrı ve onunla ilişkili olma duygusunun kurulması sürecine ayrılma-bireyleşme süreci adını veriyoruz. Tüm ruh içi süreçler gibi bu süreç de yaşam boyu yankılanır; hiç sona ermez, hep etkin kalır. Yaşamın yeni evrelerinde en eski süreçlerin yeni türevlerinin hâlâ faaliyette olduğu görülür. Ama bu sürecin en önemli psikolojik başarıları, aşağı yukarı dört ila beşinci ayda başlayıp otuz ila otuz altıncı ayda sona eren, bizim ayrılma-bireyleşme evresi adını verdiğimiz dönemde gerçekleşir.

Gelişimsel açıdan normal bir ortakyaşamsal dönemi izleyen normal ayrılma-bireyleşme sürecinde çocuk, anne yanında ve coşkusal açıdan ulaşılabilir durumdayken ayrı işlev görmeyi başarır (Mahler, 1963); sürekli olarak (olgunlaşma sürecinin her aşamasının ortaya çıkarıyor gibi göründüğü) küçük nesne yitimi tehditleriyle karşı karşıyadır. Bununla birlikte, normal ayrılma-bireyleşme süreci, travmatik ayrılma durumlarının tersine, çocuğun gelişimsel açıdan bağımsız işlev görmeye hazır olduğu ve bundan haz aldığı bir ortamda gerçekleşir.

Ayrılma ve bireyleşme birbirini tamamlayan iki gelişim olarak düşünülmektedir: Ayrılma, çocuğun anneyle ortakyaşamsal birleşme durumundan çıkışını (Mahler, 1952), bireyleşme de kendi ayırt edici bireysel özelliklerini üstlendiğini gösteren başarıları içerir. Bunlar birbirleriyle iç içe geçmiş, fakat özdeş olmayan gelişim süreçleridir; birbirlerinden farklı biçimlerde ilerleyebilirler; birinde ya da öbüründe gecikme ya da erken gelişme görülebilir. Dolayısıyla, çocuğun devinim sisteminin erken gelişmesi, annesinden fiziksel olarak ayrılmasını mümkün kılarak, bireyleşmenin bir bileşeni olan düzenleyici içsel mekanizmaların (krş. Schur, 1966) ayrı oluşla başa çıkma olanağı sağlamasından önce bu ayrı oluşun farkına varılmasına yol açabilir. Ya da tam tersine, çocuğun bireyleşmeye yönelik doğuştan gelen yönelişine, genellikle de beninin özerk devinim sistemi işlevine müdahale eden, onun yanından hiç ayrılmayan ve onu çocuksu olmaya zorlayan bir anne, çocuğun bilişsel, algısal ve duygusal işlevleri gelişmekte ve hatta erken gelişmiş bile olsa, kendi-öteki ayrımının tam farkındalığının gelişiminde geriliğe yol açabilir.

Bebeğin kendi-öteki ayrımının farkında olmadığı ilkel bilişsel-duygusal durumunun gözlemlenebilen ve çıkarsanan başlangıcından itibaren, ayrılma ve bireyleşme sorunları çevresinde ruh içi ve davranışsal yaşamın büyük çaplı bir örgütlenmesi gelişir. Bundan dolayı bunu izleyen döneme ayrılma-bireyleşme evresi adını veriyoruz. II. Kısım'da bu sürecin aşamalarını (altevrelerini) açıklayacağız. Farklılaşmanın ilk belirtilerinden başlayarak, önce bebeğin bütün ilgisini annenin neredeyse dışlanmasına varacak düzeyde kendi özerk işlevlerine yoğunlaştırdığı dönemden, sonra çocuğun, tam da anneden ayrı oluşunu daha açık bir biçimde algıladığı için, bütün dikkatini yeniden anneye yönlendirdiği o çok önemli yeniden yakınlaşma döneminden geçecek ve son olarak ilkel bir kendilik, bağımsız bir varlık olma ve bireysel kimlik duygusunun, libidinal nesne ve kendilik sürekliliğine giden adımların üzerinde duracağız.

İlk çocukluğa yoğunlaştığımızı vurgulamak istiyoruz. Bazen özensizce yapıldığı gibi, herhangi bir yaşta yaşanan her yeni ayrılmayı ya da kendilik duygusunun gözden geçirilmesine ya da genişletilmesine yol açan her yeni aşamayı ayrılma-bireyleşme sürecinin bir parçası olarak görmüyoruz. Bize göre bu, kavramı sulandırmak ve onu özü olduğunu düşündüğümüz ayrı oluş duygusunun erken ruh içi elde edilişinden uzaklaştırma hatasına düşmek olur. Eski ve kısmen çözümsüz kalmış bir kendilik kimliği ve beden sınırları duygusu, ya da ayrılma ve ayrı oluşla ilgili eski çatışmalar yaşamın herhangi bir evresinde ya da tüm evrelerinde yeniden etkinlik kazanabilir (ya da çevresel, hatta merkezi etkinliğini sürdürebilir); ama biz bu çatışmaları aydınlatan daha sonraki olay ya da durumları değil, çocuklukta yaşanan ilk süreci ele alacağız.

Genel psikanalitik kuram içerisindeki yeri açısından çalışmamızın özellikle iki ana konuyla ilişkili olduğunu düşünüyoruz: uyum ve nesne ilişkisi.

Uyum

Hartmann'ın (1939) psikanalitik kurama bir uyum perspektifi getirme çalışmalarına başlaması, psikanalizin gelişimsel tarihinde oldukça geç bir tarihe rastlar. Bu gecikmenin nedeni, yetişkinlerin klinik psikanalizinde, yerleşmiş kişilik özelliklerinden egemen fantezilere kadar pek çok şeyin hastanın iç dünyasından kaynaklanıyor gibi görünmesi olabilir. Fakat uyum sorunu bebeklerle ve çocuklarla çalışırken kendini gözlemciye zorla kabul ettirir. Çocuk, en başından itibaren, anne-bebek ikili biriminin oluşturduğu kalıpta şekillenir ve gelişir. Anne, çocuğa uyum sağlamak için ne yaparsa yapsın, ne kadar duyarlı ve eşduyumlu olursa olsun, çocuğun taze ve işlenebilir uyum yeteneğinin ve (doyum sağlamak amacıyla) uyuma duyduğu gereksinimin, kişiliği tüm karakter ve savunma örüntüleriyle sağlam ve çoğu zaman katı bir biçimde biçimlenmiş olan anneye göre çok daha büyük olduğuna kuvvetle inanıyoruz (Mahler, 1963). Bebek, annenin yöntemleri ve tarzı –annenin böyle bir uyum için sağlıklı ya da patolojik bir uyum nesnesi olup olmaması– ile ahenk ve karşıtlık içinde biçimlenir. Metapsikolojik açıdan, dinamik bakış açısının odaklandığı noktanın –itki ve savunma arasındaki çatışma– yaşamın ilk aylarındaki önemi, kişiliğin yapılanması nedeniyle sistem içi ve sistemler arası çatışmaların en önemli öğe haline geldiği sonraki dönemlerdekine göre çok daha azdır. Gerilim, travmatik kaygı, biyolojik açlık, ben aygıtı ve dengeleşim, ilk aylarda önem taşıyan, neredeyse biyolojik kavramlardır ve, sırasıyla, ruhsal içerikli kaygının, sinyal kaygısının, oral ya da başka tür dürtülerin, ben işlevlerinin ve içsel düzenleyici mekanizmaların (savunma ve karakter özelliklerinin) öncülleridir. Bebek en büyük uyum gereksinimleriyle doğumda karşı karşıya kaldığı için, bebekliğin ilk dönemine en uygun bakış açısı uyumsal bakış açısıdır. Neyse ki, bebeğin kişiliğinin işlenebilirliği ve henüz biçimlenmemişliğinden kaynaklanan, çevresi tarafından biçimlendirilebilme ve kendini çevresine göre biçimlendirme yetisi, bu ihtiyacı karşılar. Çocuğun çevresinin biçimine uyma yetisi zaten ilk bebeklik döneminde mevcuttur.

Nesne İlişkisi

Katkımızın nesne ilişkisi tarihçesinin psikanalitik açıdan incelenmesinde özel bir yeri olduğuna inanıyoruz. İlk dönem psikanalitik çalışmalar nesne ilişkilerinin gelişiminin dürtülere bağlı olduğunu göstermişti (Freud, 1905; Abraham, 1921, 1924; Fenichel, 1945). Narsisizm (birincil ve ikincil), çift değerlilik, sadomazoşizm, oral ya da anal karakter ve Oidipal üçgen gibi kavramlar, eşzamanlı olarak hem dürtü hem de nesne ilişkisi sorunlarıyla ilintilidir (ayrıca krş. Mahler, 1960). Bizim katkımız, eşzamanlı libidinal gelişim bağlamında, nesne ilişkisinin benin erken yaşam öyküsüne koşut bir biçimde narsisizmden gelişimini göstermesi açısından bu çalışmalara ek olarak görülmelidir. Gerçek nesne ilişkisinin bir önkoşulu olarak ayrı oluşun farkındalığının bilişsel-duygusal açıdan başarılması ve ben aygıtlarının (örneğin devingenlik, bellek, algılama) ve daha karmaşık ben işlevlerinin (gerçekliği sınama gibi) böyle bir farkındalığın desteklenişindeki rolü çalışmamızın merkezindedir. Nesne ilişkisinin ortakyaşamsal ya da birincil çocuk narsisizminden nasıl geliştiğini, ayrılma ve bireyleşmenin başarılmasına koşut olarak nasıl değiştiğini, sonra da anneyle narsisistik ilişkiler ve daha sonra nesne ilişkileri kalıbında ben işlevselliği ve ikincil narsisizmin nasıl geliştiğini göstermeye çalışacağız.

Klinik psikopatolojik görüngülerle ilişkisi açısından çalışmamızın, Anna Freud'un (1965b) gelişim bozuklukları adını verdiği, gelişimin daha sonraki bir döneminde gelişimsel enerji akışı (E. Kris, 1955) tarafından düzene sokulabilen, ya da bazı örneklerde çocuk nevrozunun ya da orta derecede patolojinin öncülleri olabilen rahatsızlıklarla bağlantılı olduğunu düşünüyoruz. Frijling-Schreuder (1969), Kernberg (1967) ve G. ve R. Blanck (1974) vb. bazı başka araştırmacılar gibi biz de, altevre gelişiminin ciddi biçimde bozuk ya da başarısız olduğu bazı nadir durumlarda, sınır durum görüngülerinin ya da sınır durumların, hatta psikozun ortaya çıkabildiğini gözlemledik.

Bu kitap, çocuk psikozunun ele alındığı kitabın (Mahler, 1968b) tersine, ağırlıklı olarak ortalama gelişim üzerinedir ve en fazla orta derecede patolojinin anlaşılmasına katkıda bulunabilir.

Gerek otistik (Kanner, 1949) gerekse ortakyaşamsal (Mahler, 1952; ayrıca krş. Mahler, Furer ve Settlage, 1959) sendromların ağır bastığı çocuk psikozlarının incelenmesinde, anne-bebek ortakyaşamsal yörüngesinin sanrısal alacakaranlık durumuna giremiyor ya da bu durumdan hiç çıkamıyor gibi görünen çocuklar gözlemlendi (Mahler ve Furer, 1960; krş. Mahler, 1968b). Bunlar, annelik yapan kişinin yaydığı uyaranlara yanıt veremeyen ya da bunlara uyum gösterme yeteneğine sahip olmayan, yani "annelik ilkesi"ni kullanamayan çocuklardır (Mahler ve Furer, 1966). Bu çocuklar, öte yandan, gerçek ayrı oluşu herhangi bir biçimde algıladıklarında paniğe de kapılabilirler. Koşulsuz tümgüçlü ortakyaşamsal birlik sanrısını korumak için özerk işlevlerin (örneğin devingenlik ya da konuşma) kullanımını bile bırakabilir ya da çarpıtabilirler (krş. Ferenczi, 1913).

Bu çocuklar, her iki durumda da, gerçeklik dünyasında bir yönlendirici olarak anneden yararlanma yeteneğinden yoksundurlar (Mahler, 1968b). Sonuç, çocuk kişiliğin dışsal bir sevgi nesnesi olarak anneyle ilişki çerçevesinde kendini örgütlemeyi başaramamasıdır. Normalde "olağan düzeyde" bir annelik bakımı ilişkisi (bkz. Winnicott, 1962) kalıbında gelişen ben aygıtları bu durumda gelişemez, ya da, Glover'ın deyişiyle (1956), ben çekirdekleri bütünleşemeyip ikincil olarak ayrılır. Ağırlıklı olarak otistik savunmalara sahip çocuklar, "canlı, somut anne"ye (Bowlby, Robertson ve Rosenbluth, 1952) yokmuş gibi davranırlar; ancak bir insan otistik kabuklarını delme tehdidinde bulunduğunda öfke patlaması ve/veya panikle tepki gösterirler. Öte yandan, ağırlıklı olarak ortakyaşamsal bir örgütlenmeye sahip çocuklar, anneye kendiliklerinin bir parçasıymış gibi, yani kendilikten ayrı değilmiş, onunla birleşik durumdaymış gibi davranırlar (Mahler, 1968b). Bu ikinci tür çocuklar, ayrı ve tam bir dışsal nesne olarak bir anne imgesi bütünleştiremezler; bunun yerine iyi ve kötü kısmi nesneler arasındaki bölünmeyi sürdürürler ve iyiyi içeriye almayla kötüyü dışarıya atma çabaları arasında gidip gelirler. Bu çözümlerden birinin ya da öbürünün sonucu olarak, dış dünyaya (en özgül biçimiyle çocuğun anneyle [ya da babayla] arasında gelişen bir nesne ilişkisiyle temsil edilen) uyum ve çocuğun tek ve benzersiz kişiliğini ortaya çıkaran bireyleşme, ilk evreden itibaren düzgün bir biçimde gelişmez. Dolayısıyla temel insani özellikler henüz nüve halindeyken körelir ve çarpıklaşır, ya da daha sonraki dönemlerde çözülür.

Normal ortakyaşamsal dönemin ve normal ayrılma ve bireyleşmenin incelenmesi, psikotik çocuklardaki gelişim kusurlarının daha anlaşılır hale gelmesine yardımcı olur.

Bazı Tanımlar

Yıllar boyunca çeşitli tartışma ve sunumlarda, temel kavramlarımızdan üçünün bir açıklamayı gerekli kılacak sıklıkta yanlış anlaşıldığını gördük. İlk olarak, ayrılma ya da ayrı oluş terimini, anneden ve anne yoluyla genel olarak dünyadan ayrı oluş duygusunun ruh içinde başarılması anlamında kullanıyoruz. (Psikotik çocuğun başaramadığı tam olarak bu ayrı oluş duygusudur.) Bu ayrı oluş duygusu, tedricen, nesne dünyasının temsillerinden ayrılmış, açık seçik ruh içi kendilik temsillerinin oluşmasını sağlar (Jacobson, 1964). Doğal olarak, gelişimsel olayların normal seyrinde anneden gerçekten, fiziksel olarak ayrılmak (rutin ya da başka biçimde) çocuğun ayrı bir kişi olduğu duygusuna önemli ölçüde katkıda bulunur; ama biz burada, bir kişiden fiziksel olarak ayrılmayı değil, ayrı bir birey olma duygusunu ele alacağız. (Aslında, fiziksel ayrılma olgusu, bazı sapkın durumlarda, ayrı oluş olgusunun daha da büyük bir panikle yadsınmasına ve ortakyaşamsal birlik sanrısına yol açabilir.)

İkinci olarak, ortakyaşam terimini (Mahler ve Furer, 1966), benzer biçimde, davranışsal değil, ruh içi bir durumu anlatmak için kullanıyoruz; dolayısıyla, çıkarsanan bir durum söz konusudur. Örneğin, çocuğun yapışma davranışını değil, kendilikle anne arasında farklılaşmanın olmadığı, ya da (ortakyaşamsal evrenin ayırt edici özelliği olan) kendilik-nesne ayrımının oluşmadığı duruma bir gerilemenin yaşandığı ilkel bilişsel-duygusal yaşamın bir özelliğini kastediyoruz. Aslında bu, her zaman annenin fiziksel varlığını gerektirmez ve bir olma durumunun ilkel imgelerine ve/veya aykırı algılamaların yadsınmasına ya da görmezden gelinmesine dayanabilir (ayrıca Mahler, 1960).

Üçüncü olarak, Mahler (1958a ve b) daha önce çocuk otizmi ve ortakyaşamsal psikozdan iki uç kimlik bozukluğu olarak söz etmişti. Kimlik terimiyle varolma, ayrı bir varlık olma duygusunun –bize göre, kısmen, bedene libidinal enerji yatırımını içeren bir duygu– ilk fark edilişini kastediyoruz. Bu, bir ben kimim duygusu değil, ben neyim duygusudur ve bu bakımdan bireyliğin gelişim sürecinin ilk adımıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.