Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-363-2
13X19.5 cm, 126 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Lenin'in Filozofluğu
Leninizmin Felsefi Temeli Üzerine Eleştirel Bir İnceleme
Özgün adı: Lenin As Philosopher
Çeviri: Sabir Yücesoy
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay, Semih Sökmen
Kapak Resmi: Isaak Brodsky
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Cilt Sistem Mücellithanesi
Dizgi Metis Yayıncılık
Baskı Hazırlık Metis Yayıncılık
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2002

Lenin, SSCB devleti ve onun çevresinde örgütlenen dünya sistemi ayaktayken ne denli kıskançça savunuluyor ve tabulaştırılıyorsa, bugün de aynı mutlakiyetçi tavırla adının etrafında bir sessizlik perdesi örülüyor. Tabu iki yüze sahiptir daima: Bir yüzünde dokunulmazlık varsa, öteki yüzünde de sessizlik vardır. Demek ki Lenin, tabu olmaktan kurtulmuş değil hâlâ. Eskiden her türlü eleştiriden muaf tutulmasıyla, bu muafiyetin koşullara göre bazen devlet baskısı ve idam sehpası yoluyla, bazen de entelektüel karalama ve tecrit kampanyaları yoluyla uygulanmasıyla tabu yapılmıştı. Şimdi ise hakkında mutlak bir sessizliğin sürdürülmesi yoluyla, varlığı bilinen ama hakkında asla konuşulmayan bir şey haline getirilmesiyle tabu. Tam da bu yüzden, ne eskiden ne de şimdi, Lenin'i kelimenin gerçek anlamıyla anlamak mümkün olmadı, olmuyor.

Pannekoek Lenin'i 20. yüzyıl başında, iktidara yürürken eleştirmiş olanlardan biri. Lenin'in felsefi çalışmalarına siyasi hasımlarını ezme ve siyasi merkeziyetçiliği tesis etme gayretinin damga vurduğunu, Lenin'in "din karşıtlığı" biçimindeki materyalizminin Marksizm'den geri bir noktaya düştüğünü anlatıyor.

Belki çok geç kalmış bir kitap. Belki de tam zamanında: Hele Lenin tabusunun sessizlik biçiminde katmerlenerek sürdüğü ve Türkiye özelinde süregiden Kemalizm-din karşıtlığı düşünülürse...

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Bülent Somay
Giriş
Marksizm
Orta Sınıf Materyalizmi
Dietzge
Mach
Avenarius
Lenin
Rus Devrimi
Proleter Devrimi
Ekler: Lenin'in Felsefesi, Karl Korsch
Anton Pannekoek, Paul Mattick
OKUMA PARÇASI

Bülent Somay, Sunuş, s. 7-11

Yaşadığımız çağın hızı, etkisini en çok hafızalarımızda gösteriyor: Artık geçmiş çağlarla kıyaslanamayacak bir hızla unutuyoruz. Psikanaliz bize hiçbir unutma ediminin masum olmadığını öğretmişti; dolayısıyla bu "yeni çağ" unutuşlarının da masum olmadığını, hepsinin birer semptom olduğunu düşünmemiz gerek. Bu "hızlı unutma" hastalığımızın kendini gösterdiği alanlardan biri hiç kuşkusuz Marksist düşünce; unutuştan en çok payını alan da Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin. Çok değil, yirmi yıl öncesine kadar Lenin birkaç münafık hariç tüm sosyalistlerin ve Marksistlerin baş kahramanıydı. Adını ağzına saygıyla alırdı hasımları bile; kendine "Marksist" demek anlaşılır bir şeydi, ama "Marksist-Leninist" olmak başkaydı: Bu terim, içinde devrimci kararlılık, harekete geçme cesareti ve devrimci teoriyi devrimci pratiğe dönüştürme bilgeliği gibi anlamlar taşırdı. Oysa son yirmi yıl boyunca Lenin adı giderek daha az anılır oldu, Lenin gündemimizden ve sözlüğümüzden 21. yüzyıla özgü bir hızla ayrıldı. Son on yıldır imanlı bir küçük azınlık dışında hiç kimse bu adı telaffuz bile etmiyor. O küçük azınlık da artık bir düşünür ya da tarihsel bir figür olarak anmıyor Lenin adını; onlar için de bu ad bir paroladan, imanlıların birbirlerini tanımasına yarayacak bir şifreden ibaret oldu çıktı.

Arada ne oldu diyecek olursanız, cevap bir anlamda apaçık ortada: Lenin'in kurulmasına önayak olduğu yeni toplumsal düzen, SSCB devleti ve onu izleyen tüm bir dünya sistemi, biraz da özür dilercesine tarih sahnesinden silindi, yerini on yıl öncesine kadar kendisine hasım bellediği kapitalist toplumsal yapılara arsızca özenen, vahşice kapitalistleşmeye çalışan bir devletler topluluğuna bıraktı. Gücünü başarılarından alan bir teorik/pratik yapı için yeterli bir yenilgidir bu. Lenin'in izinden gidenler, onun nihai haklılığının kanıtını, onun kurduğu devletin devasa zorluklara ve düşmanlara karşın yaşamasında ve bu koşullar altında bir dünya devi olmayı başarmasında görmüş ve göstermişlerdi. Şimdi bu kanıt ortadan kalktığına göre, onlar da seksen yıl boyunca kıskançlıkla, hırsla savundukları Lenin'in arkasından çekiliverdiler. Lenin'in adı insanlık tarihi boyunca bol miktarda bulunan yenilmiş kahramanlar listesine yazıldı, Sezar'ın ve Napolyon'un yanına.

Burada gözden kaçmaması gereken nokta, SSCB devleti ve onun çevresinde örgütlenen dünya sistemi ayaktayken Lenin ne denli kıskançça savunuluyor ve tabulaştırılıyorsa, bugün de aynı mutlakiyetçi tavırla adının etrafında bir sessizlik perdesi örülüyor olması. Tabu iki yüze sahiptir daima: Bir yüzünde dokunulmazlık varsa, öteki yüzünde de sessizlik vardır. Demek ki Lenin, tabu olmaktan kurtulmuş değil hâlâ. Eskiden her türlü eleştiriden muaf tutulmasıyla, bu muafiyetin koşullara göre bazen devlet baskısı ve idam sehpası yoluyla, bazen de entelektüel karalama ve tecrit kampanyaları yoluyla uygulanmasıyla tabu yapılmıştı. Şimdi ise hakkında mutlak bir sessizliğin sürdürülmesi yoluyla, varlığı bilinen ama üzerinde asla konuşulmayan bir şey haline getirilmesiyle tabu. Tam da bu yüzden, ne eskiden ne de şimdi, Lenin'i kelimenin gerçek anlamıyla anlamak mümkün olmadı, olmuyor. Anlamanın temel koşulu eleştiridir. Eskiden Lenin'i eleştirmek sosyalistler arasında ihanetle eşdeğer tutulurdu; şimdi ise abesle iştigal, fuzuli bir çaba olarak görülüyor. Dolayısıyla Lenin'in düşüncesine nüfuz etmek hâlâ olanaksız. Bir dönem göklere çıkarmıştık, şimdi ise hiç varolmamış gibi davranıyoruz. İki tavrın vardığı yer de aynı: Sessizlik.

Oysa Lenin'in sağlığında ve ölümünü izleyen yıllarda, "Leninizm" bir resmi ideolojiye dönüştürülmeden hemen önce, Lenin'i eleştiren Marksistler yok değildi. Troçki gençliğinde Lenin'i eleştirmiş, ama daha sonra, resmi ideolojiden ve yeni devletin ideolojik/pratik yapılanışından kopmamak için eski eleştirilerini unutmuş, yok saymıştı. Kautsky Lenin'i eleştirmişti, ama o da "dönek"ti zaten. Martov? O zaten Menşevikti, bu da kısa sürede "sosyalizm düşmanı" ve "emperyalist uşağı" ile eşanlamlı hale gemişti. Rosa Luxemburg? Ona diyecek sözümüz yoktu gerçi, ama orada bile, Luxemburg'un kahramanca ölümü, ulaştığı "şehadet" mertebesi, Lenin'e yönelik eleştirilerini gizlemek için kullanılan bir perdeye dönüştürülmemiş miydi? Kısacası, Lenin SSCB'nin yeni ideolojik yapılanışı içinde bir aziz, bir peygamber mertebesine yükseltilmeden önce bizler gibi sıradan bir insandı; bir dâhiydi belki, ama her dâhi gibi, bazen hızlı düşünmek zorunda olduğu için, bazen de bir alana yeterince ilgi göstermediği için hatalar yapabiliyordu. Çağdaşları da onun bu hatalarını eleştiriyorlardı doğal olarak, çünkü dâhi olsunlar olmasınlar, onlar Lenin'in eşitleriydi, aynı amacı, aynı mücadeleyi paylaşıyorlardı. Yol arkadaşınızı eleştirmek doğaldır, hatta zorunludur, çünkü onun yapacağı hata sizin de kaderinizi etkiler. Arkadaşınız direksiyona geçmişse, ne kadar iyi bir şoför olursa olsun, onun yapacağı kaza sizi de öldürecektir.

Lenin'i azizleştirme harekâtı başladıktan sonra da, uluslararası sosyalist hareketin içinden ona yönelik eleştiriler çıkıyordu tek tük. Anton Pannekoek bu eleştirmenlerden biridir işte. Lenin'in belirli bir dönemine ait felsefi çalışmalarını (1908'de yazdığı Materyalizm ve Ampiriokritisizm'i) ele alıp inceleyerek birkaç sonuca varmıştı. Bu sonuçlardan birincisi, Lenin'in bu felsefi denemeyi felsefi bir maksatla değil, o yıllarda Bolşevik partisi içindeki hasımlarını mahkûm etme saikiyle yazdığı, dolayısıyla önyargıdan ve art niyetten azade bir çalışma olmadığıdır. İkinci sonuç ise, Lenin'in hasımlarının "idealizmini" eleştirirken Marksizm'den geri bir noktaya, burjuva materyalizmine düştüğü, ancak bunu gene de "Marksizm" olarak sunduğudur. Pannekoek, Lenin'in "idealizme karşı materyalizm" tartışmasında, esas olarak 18. yüzyıl burjuva materyalizmine özgü bir "din karşıtlığı" tesbit ederek, Marksist materyalizm anlayışını bununla temellendirmesine karşı çıkar. Ancak bu eskimiş, Marksizm-öncesi materyalizm anlayışının temelinde de, Lenin'in Rusyası'nda dinin (Ortodoks Hıristiyanlığın) hâlâ önemli bir faktör olarak devrimci güçlerin karşısında duruyor olmasını görür: Yani Lenin, Marx'ın materyalizmine değil, kendi ulusal koşullarının icabettirdiği daha eski bir materyalizm türüne sahip çıkmaktadır. (Tıpkı günümüz Türkiyesinde materyalizmi hâlâ "din karşıtlığı" olarak algılayan "Marksistlerin" olması gibi. Fark şurada ki, Rusya'da bu yanlış-algılama gene de devrimci bir politik hareket içinde varolabiliyorken, günümüz Türkiyesinde vardığı yer egemen Kemalist ideoloji ile bitmek tükenmek bilmez ittifak arayışlarıdır.)

Pannekoek'in vardığı bu sonuçların kendileri de eleştiriye açıktır tabii ki. Lenin'in ve Pannekoek'in çalışmalarının yazıldıkları dönemlerden sonra "pozitif" bilimlerde yaşanan bir çok gelişme, aslında ikisinin de oldukça modası geçmiş kaldıklarına işaret eder. İkisi de kitaplarını Planck'ı, Heisenberg'i ve geç dönem Einstein'ını bilmeden kaleme almışlardı, ama fizik bilimi hakkında iddialı yargılarda bulunmaktan geri kalmıyorlardı gene de. Ama sanıyorum konumuz bu değil. Önemli olan Pannekoek'in Lenin'i çağdaşı ve eşiti olarak görüp, onun düşüncesini eleştirmeye "cesaret etmiş" olmasıdır. Kuşkusuz bu cesaretini pahalıya ödemiştir Pannekoek: Lenin'in Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı kitabında, en az sağ sapmalar ya da revizyonistler kadar zararlı bir sapma olarak değerlendirilmiş, Lenin'in ölümünden sonraki yıllarda ise yandaşlarıyla birlikte uluslararası komünist hareketten tümüyle tasfiye edilerek unutulmaya mahkûm olmuştur. Ama şu andaki sorunumuz Pannekoek'in kaderi de değil. Pannekoek yeniden hatırlanabilir, kitapları yeniden çeşitli dillerde basılabilir, hatta bir yolu bulunup "iade-i itibar" bile edilebilir kendisine.

Önemli olan, Lenin'i anlamaya ve eleştirmeye yönelik çabaları imkânsızlaştıran o azizleştirme ve tabulaştırma politikasının, bugün vardığımız noktada Lenin'i hiç de hakkı olmayan bir kadere, sessizliğe ve unutulmaya mahkûm eden başlıca etken olmasıdır. Oysa bugün, bizim Lenin'den öğreneceğimiz çok şey var. Pannekoek haklı: Lenin belli bir tarihsel anda, o anki örgütsel/pratik gereksinimlerini ön plana çıkararak, hasımlarını hiç de haklı ve hakkaniyetli olmayan bir eleştiri bombardımanına tutabilen ve bu arada da bir çok temel felsefi hataya düşebilen bir düşünürdür. İnsanlık tarihinde bu ya da buna benzer hataları yapmamış tek bir düşünür adı bulabilir miyiz? Belki hiçbir politik/pratik kaygısı olmayan, çekildiği köşesinden yazan bazı filozoflar bu eleştiriden muaf tutulabilir, ancak onların da düşüncelerinin, içinde yaşadıkları tecrit hırkası tarafından, politik/pratik olandan kendilerini koruma çabası tarafından "bükülmemiş" olduğunu kim iddia edebilir? Rosa Luxemburg da haklı: Lenin ve onun önderliğindeki Bolşevikler, zorunlulukları erdem haline getirdiler, koşulların onları zorladıkları tasarrufları, zaten yapılması gereken şeyler olarak sundular; tıpkı Nasreddin Hoca'nın eşekten düştükten sonra, "Ben zaten inecektim," demesi gibi. Ama Rosa Luxemburg başka bir noktada da haklı: Bolşevikler "cesaret ettiler". Başka hiçbir politik partinin almayacağı, alamayacağı bir riski alarak, iktidarı ele geçirmeyi (ve bunun sonucunda da iktidar tarafından ele geçirilmeyi) göze aldılar. Onların bu cesareti sayesinde, bugün bizler en azından bu işin "nasıl yapılamayacağını" biliyoruz.

Bugün Lenin'i eleştirmek ve gerekli olduğu zaman da hakkını teslim etmek her zamankinden daha büyük bir önem taşıyor. Son on yıl, dünyayı değiştirmeyi ve bize tek alternatif olarak sunulan vahşi kapitalizmin ötesinde bir varoluşu tasarlamayı hedefleyen politik projelerin sönüşüne tanık oldu. Bunun alternatifi kuşkusuz "geri dönmek", vahşi kapitalizme alternatif olarak, merhum totaliter SSCB devletini hayırla yadetmek olamaz; bunu yapacaklar olsa bile, bu tavır bize yeni ve anlamlı bir politik proje sunmayacaktır. Ancak yüz yıl önceki bir küresel kriz anında, bir düşünürün, bir politik hareketin kapitalizme bir alternatif olarak ortaya çıkmaya "cesaret etmiş" olması, bugün önümüze çıkabilecek bir küresel kriz momentiyle ilgili çok önemli ipuçları sunacaktır bize. Bu ipuçlarını değerlendirmenin yolu ise, Lenin'den neredeyse seksen yıldır (düşmanları ve savunucuları tarafından) esirgenmiş olan saygıyı ona göstermek, onu eşitimiz, yoldaşımız ve çağdaşımız olarak görerek eleştirmek, kutlamak ve anlamaya çalışmaktır.

Devamını görmek için bkz.

Giriş, s. 13-14

Rus devrimi Marksizm'in bayrağı altında gerçekleşti. Birinci Dünya Savaşı öncesinin propagandayla dolu yıllarında Bolşevik Partisi Marksist fikir ve taktiklerin savunucusu olarak öne çıkmıştı. Batı Avrupa'nın yine Marksist kurama bağlanmış sosyalist partilerinde de görülen radikal eğilimlerle hareket ediyordu. Buna karşılık, Menşevik Partisi reformcu çizgide yer almaktaydı. Kuramsal çatışma ortamında Bolşevik yazarlar, Avusturya ve Hollanda okulları olarak adlandırılan yaklaşımların yanı sıra, katı Marksist doktrinlerin başlıca savunucularıydı. Devrim sırasında, şimdi artık Komünist Parti adını almış bulunan Bolşevikler mücadeleyi kazanmayı başardı, çünkü çalışan kitlelerin burjuvaziye karşı sınıf savaşını yol gösterici ilke olarak benimsemişlerdi. Lenin ve partisi hem teoride hem de pratikte Marksizm'in en önemli temsilcisi olmuştu böylece.

Ama sonra bir çelişki çıktı ortaya. Sistem olarak devlet kapitalizmi Rusya'da iyice yerleşti ve bu Lenin'in yaklaşımından saparak değil, onun –örneğin Devlet ve Devrim'deki– fikirlerine uygun bir şekilde gerçekleşti. Yeni bir egemen ve sömürücü sınıf iktidara gelmiş, işçi sınıfına hükmetmeye başlamıştı. Ama bir yandan da Rus devletinin temeli olduğu ileri sürülen Marksizm güçlenmeye devam etti. Moskova'da kurulan "Marx-Engels Enstitüsü" ustaların neredeyse unutulmuş ya da kaybolmuş eser ve elyazmalarını titiz ve saygın bir çalışmayla toplayıp mükemmel bir baskıyla yayımlıyordu. Moskova'ya bağlı Komintern'in denetiminde bulunan ve Marksizm'i öncü doktrin sayan Komünist Partiler Batı Avrupa ve Amerika'daki en gelişmiş işçi kesimlerinin muhalefetiyle karşılaştı; en radikal muhalefet de Konsey Komünizmi'nin saflarından gelmekteydi. Yaşamın ve toplumsal mücadelenin bütün önemli alanlarına yayılan bu çelişkiler, ancak söz konusu farklı düşünüş tarzlarında Marksizm olarak adlandırılan şeyin en derin, yani felsefi ilkeleri ele alınarak açıklığa kavuşturulabilir.

Lenin kendi felsefi görüşlerini 1908'de Rusça olarak basılan, 1927'de de Almanca ve İngilizce çevirileri yayımlanan Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı eserinde dile getirmiştir. 1904'te bazı Rus sosyalist aydınlar Batı'nın modern doğa felsefesine, özellikle de Ernst Mach'ın fikirlerine ilgi duymuşlar, bunları Marksizm'le bağdaştırmaya çalışmışlardı. Lenin'in yakın çalışma arkadaşı Bogdanov ile Lunaçarski'nin sözcülüğünü yaptıkları bir tür "Machçılık" ortaya çıktı ve sosyalist parti içinde etkili bir eğilim haline geldi. İlk devrimden sonra çatışma yeniden alevlendi ve sosyalist hareketteki çeşitli taktik ve pratik farklılıklarla iç içe geçti. Daha sonra Lenin bu sapmalara karşı kesin bir tavır aldı ve çok geçmeden, Marxçı kuramın Ruslar arasındaki en yetenekli temsilcisi olan Plehanov'un da desteğiyle, Machçılığın sosyalist partideki etkilerini bertaraf etmeyi başardı.

Lenin'in kitabının Almanca ve İngilizce baskılarına yazdığı girişte Deborin (o zamanlar Leninizm'in resmi yorumcusuydu, ama daha sonra gözden düştü), gerçek Marksizm'in bütün antimarksist ve reformcu eğilimlere karşı zafer kazanmasında büyük rol oynamış olan en önemli iki kuramcı önderin bu işbirliğini övüp göklere çıkarmıştır.

"Lenin'in kitabı felsefeye önemli bir katkı olmakla kalmaz, aynı zamanda Marksizm ve Leninizm'in genel felsefi temellerinin sağlamlaştırılması bakımından son derece önemli olmuş ve Rus Marksistleri arasında felsefi düşünüşün daha sonraki gelişimini büyük ölçüde belirlemiş bir parti içi mücadelenin de belgesidir. ... Ne yazık ki Kantçı skolastiğin ve pozitivist idealizmin alıp yürüdüğü Sovyetler Birliği sınırları dışında durum farklıdır."

Lenin'in kitabının önemi bu kadar vurgulanınca, onu ciddi bir eleştirel incelemenin konusu yapmak gerekir. Üçüncü Enternasyonal'in parti komünizmi doktrini, felsefi temelleri ayrıntılı bir şekilde ele alınmadan yeterince anlaşılamaz.

Yüz yıldır işçi hareketine giderek daha çok egemen olan ve onu şekillendiren Marx'ın toplumsal araştırmaları, biçimini Alman felsefesinden almıştı. Avrupa dünyasının tinsel ve politik gelişmeleri araştırılmadan, bu çalışmaların anlaşılması mümkün değildir. Diğer toplumsal ve felsefi eğilimler ve Marksizm'in yanı sıra gelişmiş diğer materyalizm okulları için de böyledir bu. Rus devriminin altında yatan diğer kuramsal fikirler için de. İyi temellendirilmiş bir yargıya, ancak bu farklı düşünce sistemlerini toplumsal kökenleri ve felsefi içerikleri açısından karşılaştırarak varabiliriz.

Devamını görmek için bkz.

Paul Mattick, "Anton Pannekoek (1873-1960)", s. 115-126

Anton Pannekoek'in yaşadığı dönem neredeyse modern işçi hareketinin tüm tarihiyle örtüşmektedir. Bu sınıfın bir toplumsal protesto hareketi olarak yükselişine, bir toplumsal reform hareketine dönüşmesine ve bugünkü dünyada bağımsız bir sınıf hareketi olmaktan çıkıp sönüşüne tanık olmuştur Pannekoek. Ama toplumsal devrimin tekdüze akışında kesintiler yaratan kendiliğinden ayaklanmalarda, onun devrimci potansiyelini de fark etmiştir. Bir Marksist olarak işçi hareketine katılmış ve yine bir Marksist olarak, eğer bir gelecek varsa, bunun ancak sosyalist bir gelecek olacağına inanmayı sürdürerek ölmüştür.

Hollanda sosyalistlerinin önde gelen bir ismiydi Pannekoek. Orta sınıftan bir aileye mensuptu ve sosyalizme olan ilgisi, bir ara kendisinin de belirttiği gibi, hem toplumu hem de doğayı kapsayacak kadar güçlü bir bilimsel eğilimden geliyordu. Marksizm onun için, bilimin toplumsal sorunlara doğru genişletilmesi ve insancıllaştırılmasıydı ve bu da toplumun insancıllaştırılmasının bir boyutuydu. Toplum bilimine duyduğu büyük ilgiyle doğa bilimine olan ilgisi hemen hemen eş ağırlıktaydı: Radikal işçi hareketinin öncü teorisyenlerinden biriydi, ama aynı zamanda dünyaca tanınan bir matematikçi ve astronomdu.

Doğa ve toplum bilimi ile felsefeye ilişkin bu birleştirici tutum, Pannekoek'in eserinin büyük kısmını belirlemiştir. İlk yayımlanan çalışmalarından Marksizm ve Darwinizm bu iki kuram arasındaki ilişkiye ışık tutar; son çalışması Anthropogenesis ise insanın kökenini ele alır. "Gerek Marksizm'in gerekse Darwinizm'in bilimsel önemi," diye yazar, "evrim kuramını sonuna kadar götürmeleridir; biri organik dünyada, canlılar âleminde yapar bunu, diğeri ise toplumsal alanda." Darwin'in eserinde bu denli önemli olan, "belli koşullar altında bazı hayvan türlerinin zorunlu olarak başka hayvan türlerine dönüşeceği" saptamasıydı. Evrim sürecini açıklayan bir "mekanizma", bir "doğa yasası" bulunuyordu. Darwin'in varolma mücadelesiyle ilgili bu "doğa yasasını" kapitalist rekabete benzeterek belirlemiş olması kuramını etkilemediği gibi, bu benzerlik nedeniyle kapitalizm de bir "doğa yasası" haline gelmiş olmuyordu.

Toplumsal gelişimin itici gücünü saptayan ise Marx olmuştu. "Tarihsel materyalizm" toplumla ilgili bir görüştü. Dünya hem doğa hem de toplumdan oluştuğu (insanın yaşamak için yemek zorunda oluşu bunun bir ifadesidir) halde, toplumsal gelişim yasaları "doğa yasalarından" farklıdır. Tabii doğal ya da toplumsal hiçbir yasa mutlak değildir; ama deneyimin de gösterdiği gibi, bunlara yeterince güvenilebilir ve insan pratiğini ilgilendiren amaçlar açısından "mutlak" olarak kabul edilebilirler. Nasıl olursa olsun, söz konusu yasalar olayların tamamen rasgele ve serbest seçime bağlı olduğunu reddetmekte, rasyonel insan davranışını biçimlendiren beklentileri mümkün kılan kural ve düzenliliklerin gözlemlenmesine dayanmaktadır.

Pannekoek'in Marx'la hemfikir olduğu nokta "yaşamın maddi ihtiyaçlarının üretiminin toplumun ana yapısını, politik ilişkileri ve toplumsal mücadeleleri belirlediği," görüşüdür. Önemli toplumsal değişiklikler sınıf mücadelesi yoluyla gerçekleşmiş ve bu değişiklikler toplumsal üretkenliği daha yüksek düzeylere taşımıştır. Sosyalizm de, mevcut sınıf ilişkileri tarafından engellenen toplumsal üretici güçlerin daha da gelişmesi anlamına gelir. Böyle bir gelişim ancak çalışan nüfusun beklentilerini sınıfsız bir toplumun doğuşuna yöneltmesiyle mümkündür.

Bilinen tarihte insan ve toplum varoluşunun evreleri, toplumsal emeğin üretkenliğinde değişiklik yaratan araçlara ve üretim biçimlerine bakarak belirlenebilir. Bu sürecin "kökeni" tarihöncesinde kaybolup gitmiş bulunuyor; ama bu kökenin bir çalışma ve toplumsal örgütlenme yetisi geliştirmeyi hem mümkün hem de zorunlu kılan bir doğal ortamda insan tarafından verilmiş varolma mücadelesinde yattığı, akla uygun bir varsayımdır. Friedrich Engels Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü'nü yazdığından beri, aletler ve insanın evrimi üzerine geniş bir literatür ortaya çıkmıştır.

Pannekoek ilk dönem eserlerinden Marksizm ve Darwinizm'de ele aldığı sorunlara Anthropogenesis'te geri döner. Nasıl toplumsal gelişimi ve doğal evrimi açıklayan "mekanizmalar" varsa, hayvanlar dünyasında insanın ortaya çıkışını açıklayan bir "mekanizma" da olmalıdır. Toplum, karşılıklı yardım, hatta "alet" kullanımı insan dışındaki bazı türlerde de görülebilen özelliklerdir; insanı ayırt eden ise dil, akıl ve alet yapmaktır. Çok büyük bir olasılıkla dil ve düşüncenin birlikte gelişmesi, alet yapmayla yakından ilişkiliydi. Alet kullanımı organizma ile dış dünyanın, dürtü ile eylemin arasına girdiği için, eylemi ve dolayısıyla düşünmeyi duyu izlenimlerinden nesneye giden yolda alet üzerinden bir dolanım yapmaya zorlar.

İnsan düşünüşü olmasa, konuşma da mümkün olmazdı. İnsan zihni soyut düşünme, kavramlarla düşünme yetisine sahiptir. Zihinsel yaşam hem insanlarda hem de hayvanlarda duyumlardan başlar; duyumlar birleşip resimler oluşturur. Bunun ötesinde, insan zihni algılarla eylemler arasında düşünce yoluyla ayrım yapar – tıpkı aletin insanla onun elde etmek istediği sonuç arasına girmesi gibi. Algılarla eylemler arasındaki kırılma ve geçmişteki algıların hatırlanması, algılar arasında karşılıklı bağlantılar kuran ve pratik eylemlerde uygulanabilecek kuramlar oluşturan bir bilinç ve düşünüşü mümkün kılar. Doğa bilimi aletlerle düşünce arasındaki yakın bağın yaşayan bir kanıtıdır.

Alet insandan ayrı, cansız bir nesnedir, bozulduğunda bir yenisiyle ya da daha iyi bir aletle değiştirilebilir ve çeşitli kullanımlar için birçok değişik biçimlere girebilir; böyle olduğu için de insanın olağanüstü ve çok hızlı gelişimini temin etmiştir. Alet kullanımı bir yandan da insan beyninin gelişmesini sağlamıştır. Öyleyse, işçi ne kadar hor görülse ve yabancılaşsa da, insanı ve insanın "özünü" oluşturan şey emektir. Çalışma ve alet yapma, insanı hayvan dünyasından yaşamın gereklerini karşılamak üzere toplumsal eylemde bulunulan bir düzeye yükseltmiştir.

Hayvandan insana giden değişim, çok uzun sürmüş olmalıdır. Buna karşılık, ilkel insanın modern insana dönüşmesi görece kısadır. İlkel insanı modern insandan ayıran, beyin kapasitesinin farklı oluşu değil, bu kapasitenin farklı kullanılışıdır. Toplumsal üretim durakladığında, bütün toplum duraklar; emek üretkenliğinin artışı yavaşsa, toplumsal değişim de ağır ilerler. Modern toplumda toplumsal üretimin gelişimi hızlı olmuş, eski sınıf ilişkileri yıkılmış, bunların yerini yenileri almıştır. Toplumsal gelişimi doğal varolma mücadelesi değil, toplumsal örgütlenmenin hangi biçimi alacağı üzerine sürdürülen mücadele belirlemiştir.

Başlangıcından itibaren sosyalizm hem teori hem de pratikti. Dolayısıyla, sadece kapitalizmden sosyalizme geçilmesinden yarar sağlayacağı düşünülen insanlarla sınırlı değildir. Sınıfsız bir topluma ve toplumsal çekişmenin sona erdirilmesine yöneldiği, toplumun her katmanından akıllı insanları kendine çekebildiği için, gerçekleşebilir olduğunu önceden kanıtlamıştır sosyalizm. Pannekoek de, astronomi alanında uzmanlaşan genç bir doğa bilimi öğrencisiyken, Sociaal-Democratische Arbeiterspartij'ye (S.D.A.P. – Sosyal Demokrat İşçi Partisi) katıldı ve bir anda kendisini sol kanatta, Herman Gorter ve Henriette Roland-Holst'un yanında buluverdi.

Bu partinin öncüsü, Domela Nieuwenhuis önderliğinde İkinci Enternasyonal çizgisinden uzaklaşmış olan Sociaal-Democratische Bond (S.D.P. – Sosyal Demokrat Birlik) adlı örgüttü. En çok üzerinde durduğu konu antimilitarizmdi. Nieuwenhuis da savaşı önlemek için genel grev çağrısı yapıyordu. Önerilerine destek veren bir çoğunluk bulamadı ve Enternasyonal içindeki sınıf işbirlikçiliğine doğru gitmekte olan eğilimi oldukça erken bir aşamada fark etti. Anarşistlerin Enternasyonal'den dışlanmasına karşı çıktı. Bir parlamenter olarak edindiği deneyim, parlamentarizmi toplumsal kurtuluşun bir silahı olarak gören anlayışı reddetmesine yol açtı. Temsil ettiği "anarko-sendikalist" eğilimler örgütü böldü ve Alman Sosyal Demokrasi "modeline" daha yakın olan yeni sosyalist parti çıktı ortaya. Ama eski partinin radikal ideolojisi Hollanda sosyalist hareketi geleneğine girmişti artık.

Geleneksel radikalizm, yeni partinin De Nieuwe Tijd adlı aylık yayınında, özellikle de parti liderlerinin oportünizmine karşı çıkan Gorter ve Pannekoek'in yazılarında ifadesini buluyordu. 1909'da Gorter'in etrafında toplanmış durumdaki sol kanat, partiden ihraç edildi ve Sozial-Demokratische Partij adlı yeni bir örgüt kurdu. Pannekoek bu arada Almanya'ya geçmişti. Alman Sosyal Demokratlarının parti okullarında ders verdi, partinin yayınları ve başka gazeteler, özellikle Bremer Bürgerzeitung için makaleler yazdı. Gorter'in kurduğu yeni örgüte de üye oldu. Bu parti birkaç yıl sonra van Revesteyn, Wijnkoop ve Ceton'un önderliğinde Moskova'ya bağlı Communist Partij haline gelecekti.

Pannekoek'in reformizme ve sosyal demokrat "revizyonizme" muhalefeti her ne kadar Nieuwenhuis'un "liberter sosyalizm" geleneğinden yola çıkmışsa da, aslında "resmi Marksizm'in" hem "ortodoks" hem de "revizyonist" biçimlerine karşı Marksist bir muhalefetti. Marksizm'in "ortodoks" biçimi Marksizm dışı bir pratiği gizlemeye yarıyordu; "revizyonist" biçimi ise Marksist teori ve pratiği yıkmaktaydı. Ancak Pannekoek Marksizm'i doktriner bir tarzda savunmuyordu; Marksizm'in bir dogma değil, fiili toplumsal değişim süreci içinde toplumsal meseleleri düşünme yöntemi olduğunu herkesten iyi kavramıştı. Marx'ın kuramının bazı yönleri Marksizm'in kendisinde görülen gelişmeler sonucu aşılmıştı, üstelik belli koşullar altında öne sürülmüş bazı tezleri de bu koşullar değiştiğinde geçerliliğini yitirecekti.

Birinci Dünya Savaşı Pannekoek'in Hollanda'ya dönmesine neden oldu. Savaş öncesinde Radek, Paul Frohlich ve Johann Knief'le birlikte Bremen'de faaliyet göstermişti. Uluslararası Komünistler adıyla anılan Bremen'deki bu sol radikal grup daha sonra Spartakus Birliği'ne katılarak Alman Komünist Partisi'nin temelini atacaktı. Savaş karşıtlarının Almanya'daki önderleri Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg ve Franz Mehring'di; Hollanda'da ise Herman Gorter, Anton Pannekoek ve Henriette Roland-Holst etrafında toplanmışlardı. Bu gruplar emperyalist savaşı lanetlemek ve barış ya da devrimi amaçlayan proletarya eylemlerini savunmak üzere Zimmerwald ve Kienthal'da Lenin ve arkadaşlarıyla bir araya geldi. Hollandalı ve Alman radikaller daha önce Leninistlerle temel bazı konularda anlaşamadıkları halde, dünya devrimci hareketinin başlangıcı olabileceği düşünülen 1917 Rus Devrimi'ni coşkuyla karşılayıp desteklediler.

O sırada hapiste bulunan Rosa Luxemburg Bolşeviklerin otoriter eğilimlerinden endişe duyduğunu belirtmişti. Batı'daki bir proleter devriminden düzeltici destek gelmediği takdirde, Rus devriminin sosyalist içeriğinin tehlikeye düşeceğinden korkuyordu. Onun bu eleştirerek destek verme tavrını paylaşan Gorter ve Pannekoek yine de Komünist Parti'de çalışmaya ve yeni bir Enternasyonal oluşturulması için çaba harcamaya devam ettiler. Ancak bu yeni Enternasyonal'in sadece adı değil, görünüşü, sosyalizmi hedefleyişi ve bu hedefe varma biçimi de yeni olmalıydı.

Sosyal demokratlar sosyalizmi, demokratik parlamenter süreçlerle varılması gereken bir devlet sosyalizmi olarak anlıyordu. Evrensel oy hakkı ve sendikacılık kapitalizmden sosyalizme barışçıl geçişin araçlarıydı. Buna karşılık Lenin ve Bolşevikler barışçıl geçişe inanmıyor, kapitalizmin devrim yoluyla yıkılması gerektiğini savunuyorlardı. Ama onların sosyalizm kavramı da yine sosyal demokrasininki gibiydi ve bu hedefe götürecek yollara parlamentarizm ve sendikacılık da dahildi.

Oysa Çarlık demokratik süreçlerle ve sendikal faaliyetlerle yıkılmış değildi. Devrimin asıl örgütü kendiliğinden gelişmiş bulunan sovyetler, işçi ve asker konseyleriydi; ama bunlar kısa bir süre sonra meydanı Bolşevik diktatörlüğüne bırakmıştı. Lenin sovyet hareketinden nasıl yararlandıysa, parlamentarizm ve sendikacılık da dahil olmak üzere başka herhangi bir faaliyet biçiminden yararlanmaya da hazırdı. Önemli olan hedefe ulaşmaktı ve bu hedef de "proletarya diktatörlüğü" adı altında kamufle edilmiş olan kendi partisinin diktatörlüğüydü. Rusya'da hedefine ulaştıktan sonra kurduğu düzeni Batı Avrupa'nın devrimci hareketlerinin yardımıyla sağlamlaştırmaya çalışıyordu; bu olmadığı takdirde, Batı'daki işçi hareketini etkileyerek en azından dolaylı desteğini temin etmeyi deneyecekti. Hem Bolşevik rejiminin acil ihtiyaçları hem de liderinin politik fikirleri nedeniyle, Komünist Enternasyonal, yeni bir işçi hareketinin başlangıcı değil, sadece eski harekete hâkim olma ve Rusya'daki rejimi sağlama almak için kullanma girişimiydi.

Batı'daki işçi örgütlerinin savaş sırasında ortaya koyduğu sosyal yurtseverlik tavrı ve sınıf işbirlikçiliği, Batı Avrupalı devrimci işçileri bu örgütlerden devrimci amaçlarla yararlanılamayacağı konusunda ikna etmişti. Kapitalist sisteme bağlı kurumlar haline gelmişti bunlar ve kapitalizmle birlikte yıkılmalıydı. Parlamentarizm ve sendikacılık sosyalizmin ilk aşamalarında ve acil ihtiyaçlar için mücadele edildiği sırada kaçınılmaz ve gerekliydi belki, ama artık sınıf mücadelesinin araçları olmaktan çıkmışlardı. Temel toplumsal çatışmalarda hep sermayenin yanında yer alıyorlardı. Pannekoek'e göre, bu durum kötü önderlikle ilgili, daha iyisi tarafından düzeltilebilecek bir sorun değildi; toplumsal koşullar değişince, parlamentarizm ve sendikacılık da özgürleştirici bir rol oynayamaz olmuşlardı. Savaşın hemen ardından gelen kapitalist kriz devrim sorununu gündeme getirmişti ve eski işçi hareketini devrimci bir güce dönüştürmek imkânsızdı, çünkü sosyalizmde sendikalara ya da biçimsel burjuva demokrasisine yer yoktu.

Savaş sırasında işçiler ne zaman acil ihtiyaçlar için mücadele edecek olsa, bunu sendikalara karşı yapmak zorunda kalıyorlardı, örneğin Hollanda, Almanya, Avusturya ve İskoçya'daki genel grevlerde durum buydu. İşçiler de faaliyetlerini mevcut sendikalardan bağımsız olan fabrika komiteleri, işçi temsilcileri ve işçi konseyleri aracılığıyla örgütlemekteydiler. Her gerçek devrimci durumda, 1905 ve 1917 Rusyası'nda ve 1918'de Almanya ile Avusturya'da işçi ve asker konseyleri (sovyetler) kendiliğinden ortaya çıkmış, konsey sistemini ulusal boyutta genişleterek ekonomik ve politik yaşamı örgütlemeye girişmişlerdi. İşçi konseylerinin yönetim biçimi proletarya diktatörlüğüdür, çünkü konseyler üretimin yapıldığı yerde seçilir ve böylece, üretimle bağlantısı bulunmayan toplumsal katmanlar temsil edilmemiş olur. Kendi başına böyle bir sistem sosyalizme götürmeyebilir; nitekim Alman işçi konseyleri Ulusal Meclis'i destekleyip kendi kendilerini seçim yoluyla ortadan kaldırmışlardır. Oysa proletaryanın kendi kaderini tayin edebilmesi, üretim ve dağıtım üzerindeki karar yetkisini işçilere bırakan bir toplumsal örgütlenme gerektirir.

Pannekoek bu konsey hareketinde hem yeni bir devrimci işçi hareketinin, hem de toplumun sosyalistçe yeniden örgütlenmesinin başlangıcını görmüştü. Bu hareket ancak eski işçi hareketine karşı koyarak ortaya çıkabilir ve sürdürülebilirdi. Savunduğu ilkeler isyancı proletaryanın en militan kesimlerini kendine çekiyor, bu da parti ya da devlet denetimi altında bulunmayan bir hareketi düşünemeyen ve o sıralarda Rusya'da sovyetlerin gücünü kırmakla meşgul olan Lenin'in canını sıkıyordu. Hatta kendi partisinin mutlak etkisi altında hareket etmeyen bir uluslararası komünist hareket bile kabul edilemezdi Lenin için. Bolşevikler önce entrikalarla, 1920'den sonra da açıktan açığa, komünist hareketi antiparlamenter ve antisendikal çizgisinden uzaklaştırmaya çalıştı. Öne sürdükleri bahane, güya eski örgütlere bağlılığını sürdüren kitlelerle ilişkiyi koparmamaktı. Lenin'in "Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı yazısı öncelikle komünist konsey hareketinin sözcüleri olan Gorter ve Pannekoek'e karşı kaleme alınmıştı.

1919'daki Heidelberg Kongresi'nde Alman Komünist Partisi ikiye bölündü, Leninistler azınlıkta kaldı, başından beri partinin temel aldığı ilkeler olan antiparlamentarizm ve antisendikalizm taraftarları ise çoğunluk elde etti. Ama bu arada yeni bir ayrım çizgisi ortaya çıkmıştı: parti diktatörlüğü mü, sınıf diktatörlüğü mü? Leninist olmayan komünistler Alman Komünist İşçi Partisi (K.A.P.D.) adını aldı, daha sonra Hollanda'da da benzer bir örgüt kuruldu. Parti komünistleri, Pannekoek'in de aralarında bulunduğu konsey komünistleriyle çatışma halindeydi. Konsey komünistleri Üçüncü Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde sempatizan sıfatıyla yer aldı. Çeşitli ulusal örgütlerin tümüyle Rus Partisinin iradesine tabi olmasını dayatan katılma koşulları yeni konsey hareketinin Komünist Enternasyonal'den kopmasına yol açmıştı.

Komünist Enternasyonal'in "ultra sol"a karşı yürüttüğü faaliyet, diğer ülkelerdeki komünist örgütlere yönelik ilk doğrudan Rus müdahalesiydi. Bu kontrol altına alma biçimi daha sonra da hiç değişmedi ve giderek tüm dünyada komünist hareketi Rusya'nın ve Bolşevik devletinin özgül ihtiyaçlarına tabi kıldı. Gerçi Rus ağırlıklı bu hareket, Pannekoek ve Gorter'in tahmin ettiği gibi, Batı'daki sendikaları hiçbir zaman "ele geçiremedi" ve sosyalist örgütlere, taraftarları önderlerden kopararak egemen olmayı başaramadı, ama doğmakta olan yeni komünist işçi hareketinin bağımsızlığını ve radikal niteliğini yok etti. Alman devrimi yenilmişti, buna karşılık Bolşeviklerin arkasında başarılı olmuş bir politik devrimin muazzam prestiji vardı; böyle olunca, komünist hareket içinde Leninist ilkelere bağlı bir çoğunluk elde etmemeleri zaten mümkün değildi. Konsey komünizmi hem fikirleri bakımından hem hareket olarak sürekli geriledi, faşist terör yönetimi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında fiilen ortadan kalktı.

Lenin'in "ultra sol"a karşı mücadelesi Bolşevizmin "karşıdevrimci" eğilimlerinin ilk belirtisiyse, Pannekoek ve Gorter'in yeni işçi hareketindeki Leninist çürümeye karşı mücadelesi de proleter bakıştaki antibolşevizmin başlangıcıydı. Ve tabii, tutarlı olabilecek tek antibolşevizm de budur. Burjuva "antibolşevizmi" rekabet halindeki emperyalist sermayenin bugünkü ideolojisidir, uluslar arasındaki güç ilişkilerine göre artar ya da azalır. Örneğin Weimar Cumhuriyeti bir yandan Bolşevizmle mücadeleye girmiş, bir yandan da Kızıl Ordu'yla gizli pazarlıklar yapmış ve Bolşevizmle açıktan açığa ticari görüşmeler sürdürmüştü, çünkü dünya çapındaki rekabet sürecinde kendi politik ve ekonomik konumunu güçlendirmek istiyordu. Hem Hitler-Stalin paktı yapıldı, hem de Rusya istila edildi. Düne kadar Batı'nın müttefiki olanlar, şimdi Soğuk Savaş döneminde düşman oldu. Bunlar sadece en belirgin "tutarsızlıklar", ama zaten bunlar kâr ve iktidar ilkeleri dışında bir şeyden etkilenmeyen kapitalizmin "politikalarıdır".

Antibolşevizm için antikapitalizm zorunlu bir önkabuldür, çünkü Bolşevik devlet kapitalizmi de bir başka tür kapitalizmdir sadece. Tabii bu, 1920'de şimdi olduğu kadar belirgin değildi. Sosyalizmin nasıl gerçekleşemeyeceğini öğrenmek için Rus Bolşevizmine ilişkin deneyim gerekliydi. Üretim araçları üzerindeki denetimin özel mülkiyetten devlete aktarılması ve gerek üretimin gerekse dağıtımın merkeziyetçi ve antagonistik bir tarzda belirlenmesi, sermaye ile emek arasındaki ilişkileri sömürenlerle sömürülenler, yönetenlerle yönetilenler arasındaki bir ilişki olarak aynen sürdürür. Giderek kapitalizmin modern bir biçimi doğmuştur bu gelişmeden, sermaye doğrudan doğruya –eskiden olduğu gibi dolaylı olarak değil– politik gücü elinde tutan bir yönetici sınıfın kolektif mülkiyetindedir. Bütün kapitalist sistemler bu yönde hareket etmekte, dolayısıyla kapitalist "antibolşevizm" dünyanın denetimi için sürdürülen bir emperyalist mücadeleye indirgenmektedir.

Bugünden geriye doğru bakınca, Pannekoek ile Lenin arasındaki farkların tartışma yoluyla giderilemeyeceğini görmek kolaydır. Ama 1920'de Batı'daki işçi sınıfının bağımsız bir yol izleyeceğini ve değiştirilmiş bir kapitalizme değil, kapitalizmi ortadan kaldırmaya yöneleceğini ummak hâlâ mümkündü. Nitekim, Lenin'in "Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabına cevap yazan Gorter de Bolşeviklere izledikleri yolun "hatalarını" göstermeye çalışarak Rusya ile Batı arasındaki sosyoekonomik farklara ve Bolşevizmi Rusya'da iktidara getiren "taktiğin" muhtemelen Batı'daki proleter devrimine uygulanamayacağına işaret etmişti. Bolşevizmin daha sonraki gelişimi, Leninizm'in barındırdığı "burjuva" unsurların "hatalı bir teoriden" değil, bir devlet kapitalizmi devrimi olarak kavranıp gerçekleştirilen ve sözde Marksist bir ideolojiyle ayakta tutulan Rus devriminin bu niteliğinden kaynaklandığını göstermiştir.

Pannekoek, çeşitli antibolşevik dergilerde yayımlanan yazılarında, hayatının sonuna kadar Bolşevizmin ve Rus devriminin niteliğini açıklamaya çalıştı. Daha önceki sosyal demokrasi eleştirisindeki gibi, Bolşevikleri de işçi sınıfının ilkelerine "ihanet etmekle" suçlamıyordu. Bunun yerine Rus devriminin, işçi sınıfı hareketinde önemli bir evre oluşturmakla birlikte, ancak devlet sosyalizmi ya da devlet kapitalizmi denilebilecek (ki bunlar bir ve aynı şeydir) bir üretim sistemini gaye edindiğine dikkat çekti. Sendikalar sendikacılığa ne kadar "ihanet" ettiyse, Rus devrimi de kendi amaçlarına ancak o kadar ihanet etmişti. Sendikacılık nasıl mevcut halinden başka türlü olamazsa, devlet kapitalizmi de kendisinden başka bir şey olamazdı.

Ne var ki Rus devrimi Marksizm bayrağı altında yürütülmüştü ve Bolşevik devleti de neredeyse her tarafta Marksist bir rejim olarak görülüyordu. Önce Marksizm, kısa bir süre sonra da Marksizm-Leninizm-Stalinizm Rus devlet kapitalizminin ideolojisi oldu ve öylece kaldı. Leninizm'deki "Marksizm'in" aslında ne demek olduğunu göstermek için, Pannekoek bu görüşün felsefi temellerini eleştirel bir incelemeye tabi tuttu ve çalışması 1938'de Lenin'in Filozofluğu başlığıyla yayımlandı.

Lenin'in felsefi görüşleri Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı eserinde yer almıştı. 1908'de Rusça olarak basılan kitabın Almanca ve İngilizce çevirileri 1927'de yayımlandı. 1904 civarında başta Bogdanov olmak üzere bazı Rus sosyalistler Batı'daki modern doğa felsefesine, özellikle de Ernst Mach'ın fikirlerine ilgi duymaya başlamış, bunu Marksizm'le birleştirmeye çalışmıştı. Rus sosyalist partisi içinde belli bir etki elde ettiler ve Lenin de bu etkiyi görünür felsefi kaynağına saldırarak yok etmeye girişti.

Marx, felsefi anlamda olmasa da, kendi düşünce sistemini materyalist olarak nitelendirmişti. Bütün toplumsal varoluş ve değişimin maddi temeline işaret eden bu yaklaşım Marx'ın hem Feuerbach'ın felsefi materyalizmini hem de Hegel'in felsefi idealizmini reddedişinden kaynaklanmaktaydı. Burjuva materyalizmine göre doğa nesnel olarak verili gerçeklikti ve insan da doğa yasaları tarafından belirleniyordu. Birey olarak insanı dış doğayla böyle doğruca karşı karşıya koyma ve gerek toplumu gerekse toplumsal emeği bütün gerçekliğin ayrılmaz bir yanı olarak görememe, orta sınıf materyalizmini tarihsel materyalizmden ayırmaktaydı.

Erken dönem burjuva materyalizmi ya da doğa felsefesi, duyumsal deneyim ve ondan türetilen düşünsel faaliyet aracılığıyla –maddeden oluştuğu düşünülen– fiziksel gerçeklik hakkında mutlak ve geçerli bilgi elde edilebileceğini savunuyordu. Nesnel dünyanın materyalist temsilini bilgi sürecinin kendisine de uygulamak isteyen Mach ve pozitivistler maddenin nesnel gerçekliğini reddettiler, çünkü fizik kavramları duyum deneyiminden türetilmek ve dolayısıyla öznel olarak kalmak zorundaydı. Bu da Lenin'i çok rahatsız etti, çünkü ona göre bilgi nesnel gerçeği, yani maddeye ilişkin gerçeği yansıtan bir şeydi sadece. Mach'ın sosyalist çevrelerde yarattığı etkiyi Marksist materyalizmin çürümesi olarak görüyordu. Mach'ın bilgi kuramındaki öznellik unsuru Lenin'in gözünde idealist bir sapma, dinsel gericiliği canlandırmayı amaçlayan iyi hesaplanmış bir girişimdi.

Bilimdeki eleştirel ilerlemeyi idealist bakışla yorumlayanlar olduğu ve bunun da dincilerin işine geldiği doğruydu elbette. Bazı Marksistler yeni idealizme –ve yeni bilime– karşı eskiden devrimci olan burjuvazinin materyalizmini savunmaya başlamıştı. Lenin de bunu özellikle önemsiyordu, çünkü henüz burjuva devriminin sınırında bulunan Rus devrimci hareketi, ideolojik mücadelesini büyük ölçüde erken dönem Batı burjuvazisinin bilimsel ve felsefi argümanlarıyla sürdürmekteydi.

Lenin'in "ampiriokritisizme" saldırısını bu görüşün gerçek bilimsel içeriğiyle karşılaştıran Pannekoek, Mach ve Avenarius'un fikirlerini Lenin'in hem taraflı ve çarpıtılmış bir şekilde aktardığını, hem de bu fikirleri Marksist bakış açısından eleştirme konusunda ne kadar yetersiz kaldığını gösterdi. Lenin Mach'a tarihsel materyalist açıdan değil, daha eski ve bilimsel olarak daha az gelişmiş olan burjuva materyalizminin bakışıyla saldırmıştı. Pannekoek'e göre, orta sınıf materyalizminin bu şekilde "Marksizm'i" savunmak üzere kullanılışı, Bolşevizm ve Rus devriminin yarı burjuva yarı proleter niteliğini ortaya koyan göstergelerden biriydi. Bu tavır "sosyalizmin" devlet kapitalizmi olarak anlaşılmasıyla, kendiliğindenlik ve örgütlenmeye karşı otoriter tutumla, artık eskimiş ve gerçekleştirilmesi imkânsız olan "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" ilkesiyle ve Lenin'in ancak orta sınıf aydınlarının devrimci bilinç geliştirebileceği, dolayısıyla kitlelere öncülük etmesi gerektiği şeklindeki kanısıyla el ele gidiyordu. Lenin'in felsefesinin bir özelliği olan burjuva materyalizmiyle devrimci Marksizm'in bileşimi, Bolşevizmin zaferiyle birlikte neokapitalist pratik ve sosyalist ideolojinin bileşimi olarak yeniden ortaya çıkacaktı.

Ancak, Fransız devrimiyle karşılaştırıldığında, Rus devrimi muazzam öneme sahip ilerici bir olaydı. Aynı zamanda, kapitalist üretim sisteminin laissez-faire döneminde egemen olan özel mülkiyet ilişkileriyle sınırlı olmadığını da göstermişti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında devrimci faaliyet dalgası zayıflayıp gerilerken, kapitalizm de ağır kriz koşullarına rağmen devletin ekonomiye müdahalesini artırarak kendi kendisini yeniden kurdu. Daha zayıf kapitalist ülkelerde bu süreç faşizm biçimini aldı, emperyalist politikaların yoğunlaşmasına ve sonunda İkinci Dünya Savaşı'na yol açtı. Birinci Dünya Savaşı'ndan da çok bu ikinci savaş, mevcut işçi hareketinin artık bir sınıf hareketi değil, çeşitli ulusal sistemleriyle çağdaş kapitalizmin asli bir parçası olduğunu gösterdi.

Pannekoek'in işgal altındaki Hollanda'da başlayıp 1947'de tamamladığı İşçi Konseyleri adlı eseri yaşamı boyunca edindiği deneyimi özetler. Uluslararası işçi hareketinin teori ve pratiği ile kapitalizmin hem çeşitli ülkelerde hem de bir bütün olarak gelişim ve dönüşümü, bu deneyimin başlıca konularıdır. Kapitalizmin ve kapitalizme karşı mücadelenin bu tarihi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra değişerek de olsa yenilenmiş bir kapitalizmin zaferiyle ve işçi sınıfı çıkarlarının yeni bir dünya savaşına hazırlanan iki rakip kapitalist sistemin ihtiyaçlarına alabildiğine tabi kılınışıyla sona erer. Batı'da hâlâ var kalabilen işçi örgütleri en iyi ihtimalle tekelci kapitalizmin yerini devlet kapitalizmine bırakmasını umarken, komünist sıfatıyla anılan hareket de Rus devrimini model alan bir dünya devrimi beklemektedir. Her iki durumda da sosyalizm, devletin üretime hâkim olduğu ve işçilerin bir yönetici sınıfa tabi kaldığı kamu mülkiyetiyle karıştırılmaktadır.

Eski kapitalizmin çöküşü aynı zamanda eski işçi hareketinin de çöküşüydü. Bu hareketin sosyalizm saydığı şeyin, aslında kapitalizmin daha sert bir biçimi olduğu anlaşıldı. Ancak değişen koşullara hızla uyum sağlayan yönetici sınıfın tersine, geleneksel fikir ve faaliyetlere bağlı kalan işçi sınıfı kendisini güçsüz ve umutsuz görünen bir durumda bulmuştur. Ekonomik değişimler fikirleri ancak yavaş yavaş değiştirdiğinden, –yeni koşullarla uyumlu– yeni bir işçi hareketinin doğması çok uzun bir zaman alabilir. İşçi sınıfına düşen görev yine aynıdır: kapitalist üretim tarzının yıkılması ve sosyalizmin gerçekleştirilmesi. Bu da ancak işçilerin hem kendilerini hem de toplumu bizzat üreticiler tarafından belirlenen planlı bir toplumsal üretim ve dağıtımı temin edecek şekilde örgütlemesiyle başarılabilir. Eğer böyle bir işçi hareketi doğacak olursa, kökenlerini konsey komünizminin ve onun en tutarlı temsilcilerinden birinin, Anton Pannekoek'in fikirlerinde bulacaktır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.