Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-426-4
13x19..5 cm, 128 s.
Liste fiyatı: 14,50 TL
İndirimli fiyatı: 11,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hapishaneden Çıkış
Dünyadaki Cezaevi Sistemlerinde Reform Mücadelesi
Özgün adı: Sortir de la prison
Un combat pour réformer les systèmes carcéraux dans le monde
Çeviri: Işık Ergüden
Yayına Hazırlayan: Bülent O. Doğan, Halil Gökhan
Kapak Fotoğrafı: Micha Bar-Am
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2003

Politik yaşamı hizaya getirme yöntemi olarak kapatmanın sınırları nelerdir? İyi bir adalet sistemi hapis cezasını en yaygın cezalandırma yöntemi olmaktan çıkarabilir mi? Hapishane günlük yaşamımızdan ne kadar uzak?

Günümüzde hapishane üzerine yapılabilecek hiçbir ciddi çalışma Foucault’nun eserini görmezden gelemez. Bir dönem Foucault’yla birlikte çalışma şansına sahip olan Othmani, hapishanenin bugün bir mekanizma olarak pratikteki işleyişini anlatıyor.

Uzun yıllarını siyasi mahkûm olarak Tunus cezaevlerinde geçiren Ahmed Othmani, kişisel hapishane deneyimlerini okurla paylaşmanın yanı sıra, hapishane gerçeğine aynı zamanda başkanı olduğu Uluslararası Ceza Sistemi Reformu Örgütü'nün etkinlikleri çerçevesinde ışık tutuyor. Ruanda’dan ABD’ye, Avustralya’dan Nijerya’ya, Zimbabve’den Türkiye’ye kadar pek çok ülkeden örnekler ve istatistiklerle, adalet sisteminin cinsiyetçi, sınıfsal ve ırkçı niteliğini, af yasalarının mantığını, hapishanelerdeki insan hakları ihlallerinin boyutlarını, liberalizmin kâr ilkesi doğrultusunda cezaevlerinden rant sağlamayı amaçlayan "suç ekonomileri"ni, cezaevi lobilerini gözler önüne seriyor.

Kimi ülkelerde cezaevi sisteminde yapılan reformları ve alternatif cezaları ele alan Othmani, hepimizi bu sistemi gözden geçirmeye çağırıyor. Hapishaneden Çıkış, "Herkes cezaevine!" anlayışının yaygın olarak hüküm sürdüğü bir dünyada, görmezden gelinemeyecek kadar acil ve insanlık dışı uygulamaları bir kez daha hatırlatması açısından önemli bir çalışma.

İÇİNDEKİLER
Önsöz, Robert Badinter
Bir Kuşağın Geçtiği Yollar
Devrimi Savunmaktan Özgürlükleri Savunmaya
Suç ve Ceza
Hapishane Dünyası
Hapishane: Toplumun Bir Karikatürü
Mahkûmların Hakları Var mı?
Hapishaneye Alternatifler
Hapishanede Reform Yapmak
OKUMA PARÇASI

Robert Badinter, Önsöz, s. 7-10

Hapishane ortamı ve dünyası Ahmed Othmani'nin hiç yabancısı olmadığı bir dünyadır. Bunun nedeni yalnızca yaşamının yaklaşık on yılını Tunus zindanlarında geçirmiş olması değil, aynı zamanda hapishaneden çıktığı 1979 yılından beri insan haklarını tüm dünyada, özellikle de cezaevi ortamında geliştirmek amacıyla sürdürdüğü yorulmak bilmez mücadelesidir.

Ahmed Othmani'nin katettiği yol birçok açıdan hayranlık vericidir.

1943 yılında, Fransız protektorası altındaki Tunus'un yarı göçebe kabilelerinden birinde doğan Ahmed Othmani, çok genç yaşta şiddetle ve yalnızlıkla tanışır. Öncelikle şiddetle karşı karşıya kalır; ellili yıllardaki silahlı bağımsızlık mücadelesi koşullarında fellagha' ları ihbar etmeleri için ailesini yaşadığı yerleri imha etmekle tehdit eden Fransız subayların şiddeti.

Ardından yalnızlık gelir; Ahmed Othmani çok genç yaşta ağabeyinin yanına, öğrenim görmesi için başkent Tunus'a gönderilmiş bulur kendini. 14 yaşından itibaren Tunus'ta tek başına yaşar; ne aynı yaşam tarzını, ne de aynı özlemleri paylaştığı yaşıtı çocuklarla çevrili olarak, tamamen meçhul bir şehir dünyasına bu geçişi tam bir yalnızlık içinde tek başına üstlenmek zorunda kalır.

1965 yılında Tunus Üniversitesi'ne giren Ahmed Othmani Tunus Sosyalist İnceleme ve Eylem Grubu'na (GEAST) katılır. Bu grup, daha ziyade dergilerinin adıyla, Perspectives diye tanınan aşırı sol bir muhalefet grubudur; ve Othmani, Habib Burgiba'nın yerleştirdiği tek parti diktatörlüğüne karşı mücadelede aktif olarak yer alır. O dönemde ders vermek amacıyla Tunus'ta bulunan Michel Foucault'yla düzenli olarak görüşür. 1967 yılında profesör, polis tarafından aranan bu genç öğrenci liderini bir süre yanında saklayacaktır.

İlk kez 1968 yılında tutuklanan Ahmed Othmani, ikinci kez tutuklanacağı 1973 yılına kadar yaşamını yeraltında sürdürecektir. On iki yıl hapse mahkûm edilen, tam tecrit koşullarında hapis yatan Ahmed Othmani, bir daha asla özgür olamayacağı endişesine kapılır. Cezaevi koşullarına geçişi ve özellikle zindancılarının onu maruz bıraktıkları gündelik işkenceyi bir kez daha tek başına üstlenmek zorundadır. Bu zindancılardan özellikle biri, Othmani'nin "işkence sanatçısı" diye adlandırdığı, en kötü muameleleri ona reva görmektedir. Ahmed Othmani direnmeyi öğrenir, özellikle dayak atılırken soluğunu kontrol ederek bunu başarır, böylece işkencecilerinden hiçbiri ağzından tek bir kelime alamadığı gibi en ufak bir çığlık bile atmaz.

Ahmed Othmani hapishanede geçirdiği yıllarda mümkün olduğunca okuyup araştırır, fiziksel yeteneklerini korumak için düzenli jimnastik yapmayı zorunlu kural olarak benimser. Bu faaliyetleri, onun bu dayanılmaz sınavı aşmasına yardımcı olur. Ve bu sınav sayesinde, otoriter Habib Burgiba rejiminin bu genç muhalifi, mücadeleyi sürdürmeye kararlı ve olgun bir insana dönüşür; ama artık başka yollar, "politik-olmayan" militanlık yolları benimseyecektir.

Ağustos 1979'da serbest bırakılan Ahmed Othmani, Uluslararası Af Örgütü'ne katılır. Af Örgütü'nün 1971 yılında kurulan Fransa şubesinin kabul ettiği ilk düşünce suçlusu, o sırada hapiste bulunan Ahmed Othmani'dir.

Ahmed Othmani özellikle 1980'den itibaren daha aktif çalışmaya başlar; eşi Simone'la birlikte, Arap dünyasındaki ilk birim olan Tunus şubesinin kurulmasına katkıda bulunur; 1984 yılından itibaren örgütün Mağrip ve Ortadoğu'da gelişiminin başsorumlusu Othmani'dir.

Düşünce suçlularının savunulması için çalışan Ahmed Othmani cezaevi deneyimini de unutmamıştır ve bu önemli alanda bir şeyler yapmayı düşünmektedir. Böylece, 1989 yılında, Uluslararası Ceza Sistemi Reformu Örgütü'nün (Penal Reform International - PRI) kurucuları arasında yer alır. PRI, "kültürel bağlam çeşitliliğini dikkate alarak, cezai reformların benimsenmesine yardımcı olma"yı görev kabul eder ve bu görevi, özellikle sürdürdüğü bilgilendirme kampanyaları, belirli projelere destek verme ve yerel olarak faaliyet gösterenlere danışmanlık yapma yoluyla yerine getirir. PRI, tüm kıtalarda bölgesel programlar sürdürmektedir.

PRI'nın bilgi ve becerisi, öncelikle, cezaevi ortamını ve bu alanda mevcut uluslararası aygıtları yakından tanıyan bir uzman grubundan oluşan ekibine dayanır.

İkinci olarak, eylemliliğini canlı tutan pragmatizm gelir, çünkü PRI politik reform yönünde gerçek bir iradenin varlığından emin olmadan ya da girişilen çalışmanın devamını sağlamak için, özellikle mali alanda güvenilir yerel aracılar bulacağına emin olmadan asla bir ülkede ya da bir bölgede çalışmaya girişmez.

PRI'nın uyguladığı yöntem meyvelerini vermektedir; örgütün başlattığı programların başarısı ve son derece ustalıklı uygulanması bunun kanıtıdır.

Örneğin, hukuksal yardım alanında PRI, hazırlık soruşturmasının bir an önce tamamlanması ve yargı usulünün geliştirilmesi yönünde özellikle Pakistan ve Malavi'deki avukatlık bürolarına destek vermektedir. Karayipler'deki bazı ülkelerde PRI, idam mahkûmlarına hukuksal yardım programı uygulamakta, böylelikle onların başvuru dosyası hazırlayabilmelerini ya da af talebinde bulunabilmelerini sağlamaktadır.

PRI, cezaevi ortamındaki reformların geniş düzenleme alanına da çok yatırım yapmakta, özellikle cezaevi personelinin eğitimi ve hapis cezasının alternatifleri üzerinde durmaktadır. Bu yönde umut verici ilk deneyim, doksanlı yıllarda Zimbabve'de, hapis cezası yerine kamu yararına işlerde çalışmanın yerleştirilmesiyle yaşanmıştır. PRI, ceza yasasında gerekli değişimleri başlatmak, gönüllü çalışacak kişileri kabul edebilecek kurumları saptamak ve bu alternatif cezalara mahkûm edilenlerin gözetimiyle görevli kişiler ağını örgütlemek amacıyla Zimbabve hükümetine destek vermiştir. Bu deneyim başka Afrika ülkelerine, aynı zamanda Latin Amerika'ya, Orta ve Doğu Avrupa'ya da aktarılmıştır.

PRI'nın hedefleri yalnızca hukuk ve cezaevi sistemini iyileştirmekle sınırlı değildir. Suçun önlenmesi konusunda PRI, yetişkin olmayan suçlu ve suça eğilimli kişilere yönelik bir program hazırlamak amacıyla Addis Abeba'daki yerel bir örgüte destek vermiştir.

Son olarak Ruanda hapishanelerine, 1994 soykırımına karıştıkları iddiasıyla kapatılan on binlerce tutuklu için PRI'nın başlattığı programı özellikle tebrik etmek gerekir. PRI, Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) ile birlikte, cezaevi ortamında somut eylem yürüten tek uluslararası örgüttür. 1998'den itibaren PRI, gardiyanlardan zabıt kâtiplerine, muhasebecilerden müdürlere, tüm cezaevi personelinin yetiştirilip eğitilmesinde sistemli olarak yer almış, düzenli ve kalıcı bir eğitim sistemi yerleştirmiştir. PRI uzmanları hapishanelerde tarım, hayvancılık, zanaat gibi üretici faaliyetlerin yerleşmesine de önem vermişlerdir.

Ama Ruanda hükümeti özellikle yargılamaların hızlanması ve hapis cezasına alternatif çözümler üretmesine yardım etmesi için PRI'ya çağrı yapmıştır. PRI'nın Ruanda'da düzenlediği ve çok sayıda ülkeden uzmanların bir araya geldiği bir seminer, 2000 yılında geleneksel yargılama usulleriyle ilgili yasanın –gaccaca– ve daha özel olarak da kamu yararına işlerde çalışmanın ortaya çıkmasına imkân tanımıştır.

PRI'nın faaliyeti, 1987 yılında benimsenen aynı adlı Avrupa Sözleşmesi'yle kurulmuş olan, İşkence ve İnsanlıkdışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezayı Önlemek İçin Avrupa Komitesi (CPT) gibi hükümetlerarası ve uluslararası organların faaliyetinin elbette zorunlu bir tamamlayıcısıdır. CPT'nin bağımsız uzmanları, bu konvansiyona bağlı 43 ülkede tutuklu ve hükümlülere yapılan muameleyi değerlendirmek amacıyla her yıl tevkif ve infaz yerlerini ziyaret ederler. Tutuklu ve hükümlülerle tamamen gizlilik içinde görüşme izinleri vardır ve gerektiğinde, raporlarında tavsiyelerde bulunabilirler.

Aynı şekilde, 18 Mart-26 Nisan 2002 tarihleri arasında Cenevre' de toplanan İnsan Hakları Komisyonu'nun 58. dönem toplantısı vesilesiyle, 1984 tarihli İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı BM Sözleşmesi'ne Ek Protokol projesinin benimsenmesine yönelik bir kararın alınmasını da kutlamak gerekir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun da onayını bekleyen bu protokol, imzalayacak ülkelerdeki tutukevi ve hapishanelere yapılacak düzenli ziyaretlerle kötü muameleyi önleyici mekanizmaların yerleşmesini sağlayacaktır.

Bu önemli gelişmeler teşekkürü hak etmektedir; tıpkı inançlı ve saygın bir insanın kırk yılı aşkın bir süre boyunca sürdürdüğü mücadelenin ve düşüncelerinin kayda değer sonucu olan bu eser gibi...

Devamını görmek için bkz.

"Bir Kuşağın Geçtiği Yollar", s. 12-18

Bozkırdan Şehre

Ben Tunus'un orta-güney bölgesindenim; sömürgeci büyük tarım en iyi toprakları kendine ayırdığından hayvancılığa mahkûm olan o bozkırlardan yani. Kabileler, benimki de dahil, yirminci yüzyılın başından itibaren mallarından mülklerinden edilmiş ve bozkırın en yoksul bölgelerine sürülmüşlerdi. Çocukluğum, bağımsızlık için yürütülen silahlı mücadelenin damgasını taşır; benim yaşadığım Kafsa ile Sidi Bou Zid arasındaki bölgeler bu mücadelenin en faal odaklarıydı. Ailemden birçok kişinin de katılmış olduğu fellagha denen savaşçıların vatanıydı burası. Silahlı gruplar çoğu zaman bizim evde mola verirdi. Benden büyük akrabalarım dağlara, onlara yiyecek götürürken sık sık beni de yanlarına alırlardı. Ellili yıllarda Fransızların kullandıkları tank ve uçakları yakından gördüm. On yaşındayken, askerler ailemi fellagha'ları ihbar etmeye zorlamak için az kalsın çadırlarımızı yakıyorlardı.

Benim tüm aile kültürüm bu göçebe dünyadan gelir. Ailemin kökeni, tarihi çok eskilere uzanan Hilalilere(1) dayanır. Babam, kardeşlerinin en küçüğü olmasına rağmen, aile reisi konumundaydı. Okuma yazmayı otuz yaşında, çocuklarıyla aynı zamanda öğrendi. Benim aile geleneğim sözlü gelenektir. Arabistan ve Yemen şairlerini ya da Hilali destanını tekrarlaya tekrarlaya ezberliyorduk. Aynı zamanda akın, baskın ve talan geleneğidir. At sırtında yaşıyorduk. Bu tür toplumlarda kabilenin otoritesinden başkası tanınmaz ve güçlü bir bağımsızlık iradesi mevcuttur. Merkezi otoritenin pek etkisi yoktu. Klan tarzı kolektif kendi kendini düzenliyordu, geniş aile yapısı üzerinde ataerkil otorite hüküm sürüyordu. Altmışlı yıllara kadar polis nedir, hapishane nedir bilmiyorduk. Bizim seçkinlerimizin akademik eğitimine gelince, bu elbette Zituna eğitimiydi.(2) Ben, çok küçük yaşlardan beri, sürekli siyaset tartışan Zituna mezunu yetişkinlerin yanında bulundum.

İlk gençlik yıllarımı tuhaf bir yolculuk olarak hatırlıyorum: Engin bozkırların, yolların, dağların, at gezintilerinin ya da hecin devesinin sırtında sürü peşinde koşturmanın, her gün başka bir yere dikilen çadırların özgürlüğü yerini yavaş yavaş yarı yerleşik bir kabile yaşamına bıraktığı sıralarda, on üç yaşındayken aniden büyük şehrin yalnızlığına geçtim. Orada rastladığım yaşıtım çocukların, aynı okul sıralarını paylaşma ve aynı öğretmenleri dinleme dışında benimle hiçbir ortak yanları yoktu.

On dört yaşından itibaren, ağabeyimin yanında geçirdiğim birkaç aydan sonra, başkent Tunus'ta tamamen yalnız yaşadım ve kendimden sorumlu olmayı öğrendim. Gelmiş olduğum kabile dünyasından kopuşu tek başıma üstlendim. Bir yandan, içine yerleştiğim şehir yaşamının kurallarını öğrenirken, diğer yandan da kendimi farklı ve yalnız hissediyordum. Cılız, zavallı bir çocuktum; artık birlikte bulunduğum yaşıtlarımla aynı oyunları oynamıyordum. Yerleşmiş olduğum La Goulette, o dönemde yine de çok özel ve açık bir yerleşimdi. Sicilyalı balıkçılar Küçük Sicilya mahallesinde oturuyordu, kiliseleri vardı, geldiğimde ben de bu kilisenin yakınında oturdum. 15 Ağustos'taki Meryem Yortusu tüm Goulette'liler için bir bayramdı. İtalyanlar, Yunanlar, Maltalılar da vardı. Yahudiler o dönemde çoğunluktaydı. Bakkallar ise Cerbeliydi.

Benim başkente gelişim, bağımsızlık coşkusuyla da çakışmıştı, ben de bu bağımsızlığın taraftarı hissediyordum kendimi. Ama 1955-56 yılları, Tunus'u sarsan büyük bölünmenin damgasını taşıdı. Habib Burgiba ile Yeni-Düstur'un(3) iki numaralı adamı Salah Ben Yusuf arasındaki kopmayla gerçekleşti bu bölünme. Ben Yusuf bizim gözümüzde Doğu'yu simgeliyordu, Nasır ve Bandung demekti. Bandung'da bağlantısızların birinci konferansında partisini temsil etmişti. Buna karşılık, Fransız modernizminin derin etkisi altındaki Burgiba, Araplık fikrine asla katılmadı. Böylece, Burgiba ile Yusuf' un görüş ayrılığı, bir anlamda şehir dünyası ile Güney'in ve Büyük Güney'in, Fas'ta dendiği gibi mahzen ile siba'nın yarı göçebe dünyasını karşı karşıya getirmişti.

Ben, 1956 yılında başkent Tunus'a geldiğimde, tarihin ve Fransa'nın kararı Burgiba'dan yanaydı. Onun modernizmi, yani kabile evreninden gelen benim gibi biri için tümüyle yepyeni ve işitilmedik bir şeyi, temsil ettiğini hepimiz biliyorduk. Babam ilk karısını boşamış ve ardından iki eş almıştı. Benim dünyamda çokeşlilik, nadir de olsa vardı. Oysa Burgiba'nın ilk kararlarından biri çokeşliliğin ortadan kaldırılması oldu. Bu modernizm kısa sürede bana cazip geldi. İleriki yıllarda da mücadelem modernizme karşı değil, tek partiye karşı oldu.

Beni başkente getirerek geleceğime yön vermiş olan ağabeyim ise, yaşlı şehirli seçkinlerin bir bölümüyle paylaştığı Yusufçu Arap-Müslüman duyarlılığına sahipti. Yusufçulara karşı mücadelenin en karanlık dönemlerinde, Burgiba'nın milisleri yargısız infazlarını yoğunlaştırmışken onu neredeyse kaybedecektik. 1955-56 yıllarının taşkınlığı aynı zamanda büyük bir gerilim dönemiydi ve ortalığı kasıp kavurmaya başlayan Cezayir Savaşı'yla birlikte bu gerilim iyice artmıştı. Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin (FLN) önde gelen yöneticilerini 1956 yazında Rabat'tan Tunus'a getiren uçak Fransız ordusu tarafından rotasından çıkartılarak bu yöneticiler kaçırılmıştı. Yine 1956 yılı, Süveyş Kanalı'nın millileştirilmesinin ve ardından gelen savaşın yılıdır. Bu da büyük bir olay oldu.

Başkent Tunus'a vardığımda pek az konuştuğum Fransızcaya hâkim olduktan sonra, o ilk gençlik yıllarımda Fransız ve Batı kültürüne bulaşmaya başlamıştım. Elimin altında bulduğum her şeyi okuyordum. Tek başıma yaşadığımdan, bazı öğretmenler bana kol kanat geriyor, okunacak şeyler öneriyor, beni evlerine kabul ediyorlardı. İçlerinden çoğu ilerici fikirlere sahipti. Bana Malraux'yu, Hemingway'i, Sartre'ı, Camus'yü, Simone de Beauvoir'ı onlar tanıttı. Onlar beni çok etkilediler ve ben de kısa sürede bu fikirlerle özdeşleştim.

Daha sonra, başkentteki birçok okuldan arkadaşlarla birlikte, kız oğlan karışık, felsefi bir fikir çevresi kurduk ve benim ilk entelektüel çekirdeğim burada oluştu. O dönemde, doğrudan siyasal sorunlarla ilgili değildik, ama daha o zamanlar çok güçlü olan Düsturi gençlik örgütüne bağlanmayı reddetme yönünde açık bir iradeyle davranıyorduk. Bizim bu çevrenin hemen hemen tüm üyeleri, ömürleri boyunca iktidar karşısında belli bir özerkliği korudular ve tek parti iktidarının onları tahakküm altına almasına izin vermediler.

Siyasete Giriş

1965 yılında girdiğim üniversite o dönemde halka açık geniş toplantılara sahne oluyordu. İktidar, demokrasi, toplumsal eşitsizlikler, emperyalizm tartışılıyordu. Vietnamlıların Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı mücadelesine destek verdiğimizi ifade ederek, kesin bir tavırla Amerika'nın yanında yerini almış olan Burgiba'ya karşı çıkıyorduk. Kısa sürede sözcülerinden biri olduğum öğrenci hareketi için Vietnam, Küba'yla birlikte, antiemperyalist mücadelenin belli başlı sembollerinden biriydi. Amerika'da Kara Panterler'in ortaya çıkışını ve Vietnam Savaşı'na karşı Berkeley Üniversitesi'ndeki oturma eylemlerini yakından takip ediyorduk. Dünyada olup biten her şey bizi heyecanlandırıyordu; solcu Tunus gençliğinin –pek güncel bir deyimi kullanırsak– "küreselleşmiş" olduğu söylenebilir. Özlemlerimi en iyi ifade eden GEAST'a o dönemde katıldım.

O dönemin en önemli olaylarından biri, Tunus solu tarihinin en güç anlarından birinin yaşandığı 1967 İsrail-Arap Savaşı'ydı. Savaşın ilk günü olan 5 Haziran öğleden sonrasında sol hareket başkentte bir pogrom başlangıcıyla karşı karşıya kalmıştı. Bizler, Filistin yanlısı gösteriler yapan solcu militanlar, bu gösterinin Yahudi-karşıtı bir eksene kaymasını –polis izin verirken– engellemeye çalışıyorduk; bizden başka böyle davranan yoktu. Benim kuşağım, Burgiba ile muzaffer Nasırcılık arasında gidip gelerek 1956'dan beri ortalığı kasıp kavuran siyasi dalgalanmalarla beslenmişti. Nasırcılık o dönemde antiemperyalist mücadelenin önemli olguları arasında yer alıyordu ve bizler de Burgiba'nın Amerikancı tavırlarına karşı çıkıyorduk. Ama yine de Nasır'ın Arap milliyetçisi retoriği bizi baştan çıkarmış değildi. Bizim hem Marksizmi, hem de Burgiba modernizmini benimsiyor olmamızın bu çekincede payı büyüktür. Buna karşılık, Nasır, öteden beri eleştirdiğimiz Sovyetler Birliği'ne çok yakındı.

Biz kendimizi Sovyetler'den çok Çin'e yakın hissediyorduk.

Althusser okuyorduk. Çin'in tezlerine katılmak, bizim için Marksist düşüncenin saf haline bir tür geri dönüş anlamına geliyordu. Dolayısıyla, antikonformist olduğuna inanan, Marx'ın ve ilk başlardaki Leninist siyasetin SSCB tarafından saptırılmasına karşı mücadele eden antiortodoks enternasyonal öğrenci hareketi içinde doğal olarak yer almıştık. Güney ülkelerinde proletaryanın rolünü de çok tartışıyorduk. Aslında, kendimizi en yakın hissettiğimiz devrimler Çin'den Küba'ya kadar Güney ülkelerinde gerçekleşmiş olanlardı. Faslı Ben Barka'ya hayrandık ve 1965 yılına kadar Mohammed Harbi'nin yönettiği, Cezayir'de çıkan Révolution africaine dergisini okuyorduk. Che Guevara gibi yeni esinler taşıyan devrimcileri izliyorduk.

Enternasyonalist militanlar olarak bizler, düşünce ustalarımızı Arap milliyetçiliğinin teorisyenleri arasından seçecek değildik. 1967 yılında Nasır'ın yenilgisi, haklı olduğumuz konusunda bizi ikna etti. Arap halkları onun iktidarda kalması talebiyle sokağa döküldüklerinde biz uzak durduk. Bu tarihten önce de, Arap milliyetçiliğinden etkilenmiş yandaşlarımızla aramızdaki ayrılıklar giderek derinleşiyordu. Filistin sorunu üzerine ünlü "sarı broşür"ümüzü 1967'de yayımladık.

Bu broşürün kaleme alınması bizim düşüncemiz açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Filistin sorunu üzerine görüşümüz, aslında 1965 yılında Burgiba'nın ileri sürdüğü, manda altındaki Eski Filistin'de iki devletin kurulması gerektiği şeklindeki fikrin aynısıydı. Filistin'de iki ayrı milliyetçiliğin var olduğunu kabul ederek ve Yahudi yanlısı muamelesi görmekten çekinmeyerek –ki tam da bu muameleyi görüyorduk– enternasyonalizmimizi sonuna kadar götürdük. Yine de, El-Fetih'in 1965 yılındaki tezlerini yayımlayan ilk Tunuslu hareket 1966 yılında Perspectives oldu. Ama, bir ulusal kurtuluş mücadelesi olarak kabul ettiğimiz Filistin mücadelesini bir Arap mücadelesi haline getiren milliyetçilikten kendimizi her zaman uzak tuttuk. Böyle bir tavır alarak diğer hareketlerden daha öteye gitmeye cesaret etmiş olmamızın hareketimizin gençliğinden kaynaklandığı kanısındayım. Ne sahip çıkacak bir mirasımız vardı, ne de sağcı ya da solcu konformistlere verecek hesabımız. Farklı ortamlardan, farklı geçmiş ve farklı kişisel güzergâhlardan insanları bir araya getiren grubumuz, her türlü konformizme tavır alarak, siyasal ve ideolojik olarak kendini sağlamlaştırdı.

Ülke içinde, o dönemde zorunlu kolektifleştirmelerde ifadesini bulan ve komünistlerin de desteklediği Ahmed Ben Salah'ın otoriter ve bürokratik tarım reformuna karşı tavır almaktan da çekinmedik. Ayrıca bu deneyimin eleştirisini yapan bir broşür çıkardık.

Bir diğer broşürün konusu da devlet yapısı sorunuydu. Bugün ardında totaliter izler bırakmış olduğundan kuşku duyamayacağımız proletarya diktatörlüğü ilkesine katılıyorduk; ama o dönemin diliyle bile olsa doğru sorular da soruyorduk. Aslında, o dönemin önemli sorunlarını Tunus'ta ilk teorileştiren yazarlar bizlerdik. Biraz şizofren olduğumuz nokta, Tunus'taki tek parti diktatörlüğüne karşı mücadele ederken, devrimci proje olarak proletarya diktatörlüğünü savunuyor olmamızdı.

Gerçekte, bu sorun hakkında, GEAST'ın içinde birçok akım vardı. Çoğumuz Maoculuktan fazlasıyla etkilenmiştik. Kimileri daha pragmatikti ve düşüncelerini demokrasi sorunu üzerinde odaklamıştı. İfade özgürlüğü, tek parti diktatörlüğü, demokrasi konularında Düsturi'lere karşı çıkıyorduk. Ama Lenin'in Ne Yapmalı'daki tezlerine de katılıyorduk.

Politik tartışmalarımız canlı olsa da, toplumsal sorunlarda pek bir ilerleme gösteremiyorduk. Çünkü Tunus, Burgiba modernizminin derinden etkilediği bir ülkeydi. Burgiba'nın Tunuslularla bir öğretmen gibi konuştuğu, modernite fikirlerini içine kattığı popüler bir dil kullanarak kendini onların erişebileceği bir yere koyduğu haftalık radyo konuşmalarını hatırlamak gerek. Büyük kalkınma hamlesini sürdürebilmek için oruç tutmamayı buyuran, ramazan ayında herkesin içinde su içen o Burgiba'dır. Bugün bile, bizim ülkemizin çokeşliliği yasa yoluyla ortadan kaldırmış, boşanmayı ve kadınlara bazı haklar vermeyi kabul etmiş tek Arap ülkesi olması onun sayesindedir.

Bizim grubumuz toplumsal, etnik ve dini bakımdan tamamen karmaydı. Çoğumuz mütevazı ailelerden geliyor olsak da, grubun büyük bölümü şehirli ve entelektüeldi. Toplum sorunları üzerine söyleyecek hiçbir şeyimiz yoktu aslında. Burgiba bizi bu mücadeleden yoksun bırakıyordu, ama olumlu biçimde, çünkü hep onun yanındaydık. Tunus'ta devrim yapmış olan eğitim politikası konusunda da onunla tamamen hemfikirdik. Dolayısıyla, toplumsallık konusunda egemen düşüncenin ilerici olduğu bir ülkede biz de kendimizi rahat hissediyorduk.

Buna karşılık, kültürel tartışmalar ve fikir mücadeleleri gündelik yaşamımızın bir parçasıydı. Bir antikçağ tarihçisi ve daha sonra Uluslararası Af Örgütü Fransa şubesi kurucu üyesi olan Jean-Pierre Darmon'la antik Yunan'ı ve demokrasiyi tartışıyorduk. Evinde aylarca barındığım İngiliz dili ve edebiyatı uzmanı ve sendikalist Jean Gattegno bize sendikal sorunlar hakkındaki açık fikirlerini, edebiyatı ve müziği taşıyordu. Michel Foucault'nun 1966-68 arasında Tunus'ta kalması da bizim için önemli oldu. Profesör olarak görev yaptığı Tunus Üniversitesi'nde ders vermenin yanı sıra, üniversitedeki büyük bir amfiteatrda haftada bir kez halka açık konferans düzenliyordu; yer bulabilmek için çok erken gitmek gerekiyordu. Bize yakındı: 1967 yılında, Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı Hubert Humphrey'nin ziyaretine karşı düzenlenen gösteriler sırasında onun evinde saklanmıştım, çünkü polisin aradığı öğrenci liderlerinden biri de bendim. Ardından, Eylül 1968'de bizim davamızda tanıklık yapmıştı. Daha doğrusu, lehimde tanıklık talebinde bulunmuştu, ama yargıçlar dikkate almak istememişlerdi. Onun Sidi Bou Saïd'deki evinde bildirilerimizi teksir ediyorduk. Bizim duruşmalarımızdan sonra, üniversiteyle sözleşmesini yenilemedi ve Tunus'tan ayrıldı. Foucault'nun hapse ve cezaevi koşullarına ilgisinin köklerinden birini de bu deneyimde aramak gerekir.

Notlar


(1) On birinci yüzyılın ortasında, Fatımi halifesinin Mısır'dan sürdüğü Beni Hilal Arapları Kuzey Afrika'ya gelirler. Mağrip'in demografik bileşimini değiştiren ve Arap bileşenin artmasına yol açan şey fetih değil, bu Hilali akınlarıdır. Berberi dünyasından gelme kabilelerin tersine, Hilali kökenli halklar Arap kabul edilir. Yukarı
(2) Zituna İlahiyat Üniversitesi, bağımsızlığın ilk yıllarında Burgiba tarafından kaldırılana dek, Tunus'taki ve Cezayir'in bir bölümündeki Arapça konuşan seçkinlerin büyük bölümünü eğitmiştir. Yukarı
(3) Düstur Partisi, 1920 yılında ilk milliyetçi sloganlar etrafında kuruldu. Habib Burgiba partiye yirmili yılların sonunda katıldı, ama ayrılarak 1934 yılında Yeni-Düstur'u kurdu. Bu parti, Burgiba'nın önderliğinde Tunus'u bağımsızlığa götürecekti. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.