Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-506-3
13x19.5 cm, 224 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Başka Bir Dünya Mümkün, Eğer...
Özgün adı: Another World is Possible If...
Çeviri: Ali Tonak
Redaksiyon: Bülent O. Doğan
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2005

Toplumsal değişim ve küresel adalet mücadelesi veren hareketin katılımcıları "Başka Bir Dünya Mümkün" diyorlar. Gerçekten de mümkün mü? Susan George bu popüler slogana bir "Eğer" ekliyor ve daha çok bilgilenirsek, yanılsamalardan kurtulup doğru hasımlarla mücadele edersek, kapsayıcı olup ittifaklar kurarsak, şiddet kullanmazsak başka bir dünyaya sahiden ulaşabileceğimizi söylüyor.

İster yeni çözümler arayan deneyimli bir eylemci olun, ister harekete katılmanın yollarını arayan veya sadece neler olup bittiğini merak eden biri, bu kitapta aradığınızı bulacaksınız. Yıkıcı etkileri ülkemizde de fazlasıyla hissedilen şirket küreselleşmesine ve neoliberalizme karşı mücadelede, deneyimli aktivist ve sosyal bilimci Susan George'un fikirlerinin ufuk açıcı olacağını umuyoruz.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Roni Margulies

Giriş

Birinci Bölüm

Başka Bir Dünya Mümkün, Eğer...
1. Neden Bahsettiğimizi Biliyorsak
2. Gezegeni Kurtarabilirsek
3. Aktörleri Belirleyebilirsek
4. Doğru Hasımları Hedef Alırsak
5. Batı'daki Savaşı Avrupa Kazanırsa

Hangi Başka Dünya?
Mümkün Olana Dair Öngörüler

İkinci Bölüm

Başka Bir Dünya Mümkün, Eğer...
6. Herkesi Kapsayıp İttifaklar Kurarsak
7. Bilgi ile Siyaseti Bağdaştırırsak
8. Eğitimciler Eğitirse
9. Yanılsamalarımızdan Kurtulabilirsek
10. Şiddet Kullanmazsak

Sonuç ve 2003 Porto Allegre'deki Konuşma

Notlar
OKUMA PARÇASI

Sunuş, “Ulusötesi Zorbalık Bizi Öldürmeden...”, s. 7-11

Susan George’un ilk kitabı 1970'lerin ortalarında yayımlandığında ben üniversitedeydim. Dünyada her şeyin olması gerektiği gibi olmadığını hayal meyal sezinlemeye başlamış, niyesini araştırıyordum. George'un "Dünyada Açlığın Nedenleri" altbaşlıklı kitabını okuduğumda, başka hiçbir neden olmasa, salt bunca zenginliğin ortasında insanların açlıktan ölüyor olmasının bile dünyayı değiştirmek için yeterli olduğunu düşündüğümü iyi hatırlıyorum. O gün bu gündür, dünyadan memnun olan veya değişim isteyenleri "hayalperest" bulanlarla karşılaştığımda hep şaşırmışımdır. Gerçekten de son tahlilde mesele şu kadar basit bence: Dünyada herkesi tıka basa doyuracak kadar gıda üretiliyor ve her yıl milyonlarca insan ellerinde "para" denilen bir kağıt parçası olmadığı için açlıktan ölüyor. Demek ki, insan toplumlarının örgütlenme biçiminde bir sorun var, başka bir biçimde örgütlenmek gerek. Nasıl örgütlenmek gerektiği aylarca yıllarca tartışılabilir, ama mevcut örgütlenme biçiminin makul olmadığı, insanlığın ihtiyaçlarını karşılamadığı gün gibi aşikâr.

George da o ilk kitabından bu yana hep bunu anlatmaya devam etti. Lugano Raporu adlı kitabında, ilkinden 24 yıl ve 12 kitap sonra, şöyle diyor:

Hep iktidarın nasıl kullanıldığını anlamaya ve tarif etmeye çalıştım. Bu bakış açısından, inceleyip araştırdığım konular dünyada açlık ve Üçüncü Dünya'nın yoksulluğu, güney yarımküresinin borçlarının etkileri, Kuzey-Güney ilişkileri, ulusötesi şirketler ve Dünya Bankası gibi kurumlar oldu.

Bu yıllar boyunca, akademik değil "taraflı" araştırmacılığının ve yazarlığının yanı sıra, George hareketle ilişkisini de hiç koparmadı: Greenpeace International'ın ve Greenpeace Fransa'nın yönetim kurullarında bulundu, toplumsal değişimi savunan radikal üniversite görevlilerinin oluşturduğu Ulusötesi Enstitü'nün (Transnational Institute) yöneticiliğini yaptı, Üçüncü Dünya'nın Batı bankalarına olan borçlarının silinmesi için mücadele eden Jübile 2000 kampanyasının önde gelen isimlerinden biri oldu, Le Monde Diplomatique gazetesine yazılarıyla katkıda bulundu. Bugün de Fransa'nın en geniş tabanlı kampanyalarından biri olan neoliberalizm karşıtı Attac'ın başkan yardımcılığını yürütüyor. Ve sadece yazar olmayıp aynı zamanda 30 yıllık yorulmaz bir kampanyacı olduğu için, bugün her zaman olduğundan daha umutlu:

Kaderciyseniz, kapitalizmin her şeye rağmen insanlığın ve çevrenin büyük kısmını ezip geçerek durdurulamaz bir güç gibi ilerlediğini söyleyebilirsiniz. Ama kırılgan, çatlakları olan bir sistem bu. Bize düşen, ellerimizde baltalarımızla o fay hatlarının üzerine gitmek. Bazen karamsar olduğum için eleştirildiğim oluyor ama, doğrusu, şimdilerde çok uzun zamandır olmadığım ölçüde iyimserim. Önümüzde şimdi gerçekten çok büyük fırsatlar olduğunu düşünüyorum.1

George'un niye umutlu olduğunu elinizdeki kitabın daha ikinci paragrafından anlamak mümkün:

Kendilerini bu hareketin içinde görenler birbirlerinden çok farklı olabilirler, fakat hepsini birleştiren şey, "başka bir dünyanın mümkün" olduğu düşüncesi. Bu popüler slogan afişlerde, pankartlarda, tişörtlerde ve benim gibilerin miting konuşmalarının sonunda karşımıza çıkıyor, hatta Brezilyalılar, Brezilyalı olduklarını gösterircesine, bu sloganı bir sambaya dönüştürdüler: "Um otro mundo es possivel."

"1960'ların sonunda... Hareket'e katıldığımda, 'ABD Vietnam' dan Defol' derdik," diyen George, bugün de "kendilerini bu hareketin içinde görenler" arasında; 30 Kasım 1999 günü Seattle'da dünya sahnesine çıkan hareketin bir unsuru, örgütleyicisi, konuşmacısı, yazarı. Geleceğe bu nedenle umutla ve iyimserlikle bakıyor, kitabını da 2004'ün görmüş geçirmiş gözüyle değil 1968'in ilk gençlik heyecanıyla yazıyormuş gibi. Hareketi beslerken hareketten beslendiği için.

Yine aynı nedenle, en teknik, akademik açıdan en zorlu kitaplarını bile George her zaman "Ne yapabiliriz?" sorusunu sorup cevaplamaya çalışarak bitiriyor, hareketle ilişkilendiriyor, direnenler için pratik öneriler üretmeye çalışıyor. Bu kitapta da, "Başka Bir Dünya Çok Yakın... Eğer Herkesi Kapsayıp İttifaklar Kurarsak" bölümünde, "çok iyi fikirlerimiz ve mükemmel önerilerimiz olsa bile, hareketin dünyayı değiştirmeyi başarabilmesi için 1) üyelere, 2) örgütlenmeye ve 3) ittifaklara ihtiyacı var" dedikten sonra, bir toplantı düzenlerken katılımcı sayısını artırmak için nelere dikkat etmek gerektiğini anlatıyor! Üçüncü Dünya ülkelerinin borçları, açlık ve Dünya Bankası arasındaki karmaşık ilişki hakkında dünyada en ayrıntılı bilgiye sahip olanlardan biri, aynı zamanda belki de yirmi otuz kişinin katıldığı toplantıların düzenlenme pratiği ile ilgileniyor!

Susan George'un harekete bakışı, umudu, kapsayıcılığı, özellikle Türkiye'deki muhalif hareketler açısından çok çarpıcı. Veya en azından öyle olması gerekir. Şöyle ki, George, üyesi olduğu Attac önderliği ile birlikte, hareketin "sağ" kanadında. "Sağcı" olduğu anlamında değil elbet, hareketin içinde bir yeraltı nehri gibi akan "reform mu, devrim mi" tartışmasında reformdan yana olması anlamında. Londra'da "Marxism 2003" toplantılarında yaptığı konuşmada George "Devrimin çözüm olduğuna inanmıyorum," diyordu, "çünkü devrimin yaratacağı felç ve karmaşa ortamında milyonlarca açın beslenebileceğine, milyonlarca yoksula yardım edilebileceğine inanmıyorum. Üretimin durup elektriklerin kesildiği, karanlığa gömülmüş bir dünyadan yeni bir toplum çıkabileceğine inanmıyorum." Elinizdeki kitapta da, adeta Londra'daki konuşmasına devam edercesine, şöyle diyor:

Fakat bu durum, sermayenin gücü karşısında yumuşak başlı olunması gerektiği anlamına gelmiyor. Siyasi etkinliğin büyük oranda fırsatları değerlendirip küçük de olsa alanlar açmakla ilgili olduğu ve gerçek politikaların bu sayede büyük ölçekte hayata geçirebileceği anlamına geliyor. Bana göre "antikapitalizm" bu fırsatları değerlendirip eldeki tüm imkânlarla bu alanları yaratmaktır. Bundan ötesini şimdiden tahmin edemeyiz.

Bu reformcu yaklaşım, Türkiye'de hâlâ 1980'lerin karanlıklarında yaşayan, yenilgi havasının karamsarlığından, Stalinizmin bataklığından kurtulamayan ve dolayısıyla yepyeni bir kitlesel hareketler dönemine girdiğimizin farkına bile varamayan pek çok örgüt açısından George'u mahkûm etmeye, karalamaya ve en önemlisi, onunla birlikte çalışmayı reddetmeye yeter de artar bile.

Oysa, aynı George bu kitapta şöyle diyor:

En çok karşılaşılan yanılsamalardan biri, "onların", yani zengin ve güçlü olanların görüşlerimizi paylaşabileceklerine ve gerçekten de servetlerinden ve güçlerinden vazgeçebileceklerine inanılması. Buna inananların hayal güçlerindeki ahlâki yöne saygım var ("kimse o kadar açgözlü olamaz, bir noktada herkes 'yeter' diyeceği bir sınıra gelecektir"), ama böyle bir tahlili kabul etmem mümkün değil. Zaman zaman, bir tırmık ile bir parça toprağı saraylara ve iktidara tercih eden soylu Romalı general Cincinnatus gibilerinin çıkabileceğini kabul ediyorum, ama nadir rastlanan bir kişi yerine tüm bir sınıftan bahsediyorsak bu kesinlikle mümkün değil.

Veya, ... bunun da ötesinde, kapitalizmin –son zamanlarda yaygın olarak kullanılan adıyla– "çevresel sürdürülebilirlik"le mantıksal ve kavramsal olarak uyuşmadığını iddia ediyorum. Ekonomik dünya görüşü ile ekolojik dünya görüşü, ister kabul edilsin ister edilmesin, ciddi bir savaş içindeler. Bu savaşın sonucu insanlığın geleceğini, hatta insanlığın bir geleceğinin olup olmayacağını belirleyecek.

Teorik yaklaşımı ve kullandığı terminoloji ne olursa olsun, George egemen sınıfların tartışma yoluyla servetlerini paylaşmaya, açları beslemeye ikna edilemeyeceğini, kapitalist bir düzende çevrenin imha edilmemesinin mantıken imkânsız olduğunu, farklı bir dünya istiyorsak bunun için mücadele etmemiz gerektiğini anlatıyor. Ve bu mücadelede kapsayıcı olmak, kampanyacı olmak, birlikte çalışmak gerektiğinde ısrar ediyor. Bunun somut olarak ne anlama geldiğini şöyle örnekliyor:

Somut bir örnek vereyim: Bu kitapta ayrıntısına giremeyeceğim tarihsel ve siyasal nedenlerden dolayı Fransa'da sivil amaçlarla nükleer enerji kullanımı bölücü bir konu olagelmiştir. Şahsen 1960'lardan beri –gerek sivil gerekse askeri amaçlarla– nükleer enerji kullanımına karşıyım. Fakat Attac'ın bu konuyla ilgili bir duruşunun olmamasını normal karşılıyorum, ne de olsa siyasi parti değiliz ve olmayı düşünmüyoruz.

Türkiye'de parti ile kampanyanın farkını anlayamayan, her kampanyanın her konuda kendi parti çizgilerine getirilmesi için savaş veren ve böylece "az olsun, ama benim gibi olsun" anlayışını hayata geçirerek kampanyaların ölüm fermanını imzalayan "devrimci"lerin "reformcu" Susan George'dan öğrenecekleri çok şey var. (Sosyal demokrat reformcularımızın ise, pek az istisnayla, ders bile öğrenemeyecek kadar gerçek dünyadan uzak ve habersiz olmaları Türkiye için daha da büyük bir bahtsızlık).

George, bir de, şiddet kullanmaya ve özellikle de hareketin şiddet kullanmasına karşı. Ama yine tutarlı, yine ilkeli; bakın Irak'ta işgal ve direnişin sürdüğü günlerde yayımlanan bu kitapta ne diyor:

Aynı zamanda insanlara karşı şiddet kullanmanın hangi durumlarda meşru sayılacağını da iyi değerlendirmeliyiz. Yabancı bir gücün işgali altındaki bir ülkede her türlü mücadele aracı meşrudur. Sorunların çözümü için yasal yolların bulunmadığı totaliter bir devlete karşı da şiddet meşru olabilir, ama ille de doğru seçenek olduğu söylenemez.

Kısacası, Susan George antikapitalist hareketin özelliklerini anlayan ve yansıtan, birlik içinde çeşitliliğin önemini, kitlesel mücadelenin gereğini kavrayan, hareketin içinden biri, bizden biri. Aşağıdaki sözlerinden de anlaşıldığı gibi:

On sekizinci yüzyılın ortalarında Amerikalıların veya Fransızlarınkine benzer bir durumdayız... Yüzyılımızın daha olgun olup olmadığını bilmiyorum, şiddet içermeyen çözümler yaratabilecek miyiz, kan dökülmeden başarıya ulaşabilecek miyiz –umarım öyle olur– bilmiyorum; ama biliyorum ki tarihin sonunda değiliz ve ulusötesi zorbalık bizi öldürmeden bizim onu öldürmemiz gerekiyor. Atalarımız gibi bizler de, tebaa olmaktan yurttaş olmaya, kurban olmaktan kendi kaderimizi belirleyen özneler olmaya doğru ilerlemeliyiz.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Tüleylioğlu, “ Küresel adalet mümkün mü?”, Cumhuriyet Kitap Eki, 28 Temmuz 2005

Dünyada her şey gitmesi gerektiği gibi gitmiyor. Ulusal seçimlere katılım oranı sürekli düşüyor, insanlar politikacıların ve politik partilerin artık bir işe yaramadığını düşünüyor. Toplumsal hayatla ilgilenmeyi reddediyor ve kişisel sorunlarının içine çekiliyorlar. Problemlerimizin çözümü kişisel, yerel, hatta ulusal olmaktan gittikçe daha çok uzaklaşıyor. Genç insanların giderek daha çok işsiz kaldıkları veya geçici işlerde çalıştıkları görülüyor. Çoğu insan küreselleşmenin ekonomik açıdan korkunç zararlarının farkında. Doğanın mahvolmanın eşiğinde olduğunu, küresel iklim değişikliklerinin bizi yıkıcı sıcak hava dalgaları, fırtınalar, seller, tarımsal felaketler, tarifsiz bir yıkım ve hatta yaşam türlerinin yok olmasıyla tehdit ettiğini ise artık herkes biliyor.

Bugün çok daha fazla insan beslenme sorunlarıyla yüz yüze. Farklı gelişme seviyelerinde olan ülkeler son derece adaletsiz koşullarda dünya ekonomisine katılıyor. Yüz milyonlarca insan giderek yoksullaşıyor; sağlık ve eğitimden yoksun bir hayat yaşıyorlar.

ABD tarafından teşvik edilen, uluslararası kurumlar tarafından da cisimleştirilip uygulamaya geçirilen neoliberal doktrinler, dünyanın dört bir köşesinde acımasız metotlarla dayatılıyor ve bu durum akıl almayacak eşitsizliklere yol açıyor.

Tüm bu süreçlerin kontrolü imkânsız mı? Yurttaşların görüşleri hala bir şeyleri değiştirebilir mi? Eski bir soruyu tekrar etmek gerekirse, ne yapmalı?

Eşi görülmemiş tarihsel bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu belirten, küresel adalet hareketinin önde gelen isimlerinden, aktivist ve sosyal bilimci Suzan George, Başka Bir Dünya Mümkün, Eğer... adlı kitabında başka türlü bir dünyanın gerçekten de mümkün olduğunu ve bunun ancak farklı hayat deneyimlerine, bakış açılarına ve becerilere sahip, mümkün olan en çok sayıda insan kararlığı ve çalışmasıyla gerçekleşebileceğini söylüyor ve ekliyor: “Daha önce kimse uluslararası arenayı demokratikleştirmeye ya da yeryüzündeki herkese onurlu bir yaşam vaat etmeye kalkmadı. Bu artık ütopik değil başarı şansı yüksek bir emel, bu yüzden başka bir dünya mümkün. Çünkü gerçekten de öyle.”

Değişim önerilerini hayata geçirmek için farklı düzeylerde zorlukların üstesinden nasıl gelinmesi gerektiği konusunda aydınlatıcı bilgiler veren George, bu kitabını değişimin mümkün olduğuna inanan ve bu yolda çalışan çok sayıda insan için yazdığını belirtiyor. Küreselleşmenin toplumsal yaşamı, genel olarak dünya barışı ve güvenliğini nasıl olumsuz etkilediğini gösteriyor. Küresel adalet hareketini Başka Bir Dünya Mümkün sloganıyla işaret ettiği argümanları bir bir sıralıyor.

Belki de tarihte ilk defa, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde belirtilen şeye, yani yeryüzünde yaşayan herkese rahat bir hayat sağlayacak kaynaklara sahip olduğumuza dikkat çeken yazar, “Peki para nereden bulunacak?” sorusuna şu karşılığı veriyor: “En çok nerede varsa oradan: uluslar arası arenadan, mega-şirketlerin karlarından, finans piyasalarından, yoksul ülkelerin borçlarının silinmesinden, vergi cennetlerine giden kanalların kapatılmasından, şirketlerin ödemek zorunda kaldığı ve sözde ‘serbest ticaret’in adil ticaret haline getirilmesinden.”

Suzan George, Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu’nu korkunç ikizler olarak nitelendiriyor; kapitalist düzenin devam etmemesi için ne yapılması gerektiğini sorguluyor. Hayatımızın, toplumumuzun ve doğal çevremizin şirketler ve finans piyasaları tarafından yönetilmemesi için ne yapabiliriz sorusuna yanıt arıyor ve hareketin dünyayı değiştirmeyi başarabilmesi için üyelere, örgütlenmeye ve İttifaklara ihtiyaç olduğunu öne sürüyor. Ona göre, daha çok bilgilenirsek, yanılsamalardan kurtulup doğru hasımlarla mücadele edersek, kapsayıcı olup ittifaklar kurarsak, şiddet kullanmazsak, başka bir dünyaya sahiden ulaşacağız.

Başka Bir Dünya Mümkün, Eğer... adlı kitap, Metis Yayınları’nın, Roni Margulies’in yönetimindeki Antikapitalist Hareket İçin Kılavuzlar dizisinin 12 kitabı. Kitap, yeni bir politik olgu ve dünya sahnesinde yeni bir aktör olarak küresel adalet hareketini anlamak isteyenlerin de ilgiyle okuyacağı eşsiz bir kaynak niteliğinde.

Devamını görmek için bkz.

Tanıl Bora, "Biraz İyimserlik, Biraz da 'İyi' Pragmatizm", Birikim, 16 Mayıs 2005

Dünya çapındaki karşı- veya alternatif-küreselleşme muhalefetinin neşriyatına denk geliyorsunuzdur ara ara. Metis Yayınları’nın, Roni Margulies’in editörlüğüyle yürüttüğü Antikapitalist Hareket İçin Kılavuzlar kitap dizisi, bu hareketin fikriyatını derli toplu izlemeyi sağlıyor. Dizinin 12. kitabı olan, Susan George’un Başka Bir Dünya Mümkün, Eğer... adlı eseri (çev. Ali Tonak), bu türden neşriyat içinde beni en fazla heyecanlandıran oldu. Bunun nedeni, sadece egemen globalleşme çığırıyla ve bu fecaat karşısındaki temel politik itirazların ortaya konmasıyla ilgili yanı değil kitabın. Asıl önemlisi, Şirket küreselleşmesine ve neo-liberalizme karşı mücadelenin toplumsal ve politik dinamiğine, tarzına, söylemine, etiğine ilişkin söyledikleri. Ve bizzat bunun bir parçası olarak, bunu söyleyiş tarzı... Bu söylenenler ve bu tarz, yine sadece karşı-küreselleşme hareketi bağlamında değil, umumiyetle sol hareket/muhalefet bağlamında, zihin ve gönül açıcı bir soluk taşıyor.

Susan George’dan, bir iyimserlik yansıyor her şeyden önce. Kendisinin de bilge Gramsci’den naklettiği, “iradede iyimserlik, düşüncede kötümserlik” şiârınca bir iyimserlik. “Mutlaka kazanacağız” iddialaşmasından farklı bu; yine kararlı, inatçı, güvenli ama daha yumuşak! Uğruna uğraşılan hedefin doğruluğunu bilmenin verdiği ahlâkî bir iyimserlik. Onun yanında, bizzat bu uğraşının deneyiminden üretilen, iktidar hesabında başarılı bile sayılmayan küçük adımlardan damıtılan bir iyimserlik. Basitçe örnekleyeyim: Örgütlenen bir toplantıya “yüzlerce kişi geldiğinde sanki olağanüstü bir şey olmamış gibi davranılmasından” söz ediyor Susan George. Demek, bunu olağanüstü bir şey gibi, minyatür bir mucize gibi yaşamak gerekiyor. Her seferinde yeniden, kıymetini bilmek gerekiyor. Bu gibi toplantılara gelenlere “hoş karşılandıklarını hissettirmek gerektiğinden” söz ediyor, ayrıca. Bir “jargona” gömülmeme, kullanılan kelimelere dikkat etme uyarısı da bununla bağlantılı; ölüm-kalım kadar önemli görünüyor bana: “Bir kulağınız kendi söylediklerinizde olsun ve kendi söyleminiz konusunda eleştirel olmayı bilin.” Susan George’un “esasen sadece biraz kibarlık” diye mükemmel bir yalınlıkla özetlediği bu gibi basit tavsiyeler, “bu işlerle” uğraşmanşn haysiyet ölçüsüdür bana kalırsa. (Ve bu bakımlardan “uyarılmaya” çok ihtiyacımız var!)

Bir de, söylemesi ayıp, pragmatizmi etkileyici kitabın. Pragmatizm kavramına, alıştığımız (ilkesiz faydacılık anlamındaki) horlayıcı kullanımından ya da liberal siyaset felsefesindeki içeriğinden farklı bir bağlamda el atıyorum. (Belki, 20. yüzyıl başı “liberal-sosyalist” ve radikal-demokrat düşünürü John Dewey’in, toplumsal öz-örgütlenmeyi “ilke” tahtına oturtan pragmatist tutumuyla bir akrabalık kurabiliriz. İlkeler, soyut kural koyucular değildir ama “faydaya” ve çıkara/ilgiye de indirgenemezler ona göre; somut, pratik ilişkiye girebilme yetenekleriyle doğrulanırlar, nesnelleşirler. Dewey, bu ucu açık ilişki zeminindeki özgürleştirici potansiyele güvenir.) Susan George’unki, “katıksızlığını” korumaya dönük bir kasılmayla enerjisini tüketmeyen, “derdini herkese anlatma” azmiyle davranan, sözünün özünü bilen, fikrine/davasına güvenen (“abdestinden emin!”), “olurunu bulmaya” bakan, bunun için de politik deneyim ve beşerî münasebetlerdeki “canlı emeğe” güvenen bir tür sol-pragmatizm.

Roni Margulies’in Sunuş’ta üzerinde durduğu gibi: “...kapsayıcı olmak, kampanyacı olmak, birlikte çalışmak...” Bu bakımlardan da uyarılmaya çok ihtiyacımız var!

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.