Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-515-5
13x19.5 cm, 360 s.
Liste fiyatı: 34,00 TL
İndirimli fiyatı: 27,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dünya Düzeni Nereye?
Amerikan Emperyal Jeopolitikası
Özgün adı: The Declining World Order
America's Imperial Geopolitics
Çeviri: Neşenur Domaniç, Nusret Avhan
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2005

Dünyanın egemen devletler düzeni sona mı eriyor? Bugünün dünyasında "yurttaş" olmak ne demek? Bir Birleşmiş Milletler var mı gerçekten? ABD'ye Faşizm mi geliyor? Nasıl engellenebilir ABD? Uluslararası hukuk, "teröre karşı savaş"ın kurbanı mı olacak? Dünyayı şirketler mi yönetecek? Şirket küreselleşmesi nasıl engellenebilir? Uluslararası politikaya nasıl müdahale edilebilir? Dünya düzeninin değişmesinde dinin rolü nedir, ne olmalıdır? İnsani bir küresel yönetişim için ne yapmalı? Küresel bir adalet mümkün mü, nasıl?

Richard Falk, uluslararası hukuk ve barış girişimleri alanında aktif görevler üstlenen uzman ve üretken bir akademisyen. Dünyanın 21. yüzyıla çok kötü bir başlangıç yaptığını düşünen ve mevcut durumu "küresel faşizm" olarak gören yazar, bu gidişatı durduracak zenginlikte yaratıcı direniş ve değişim güçlerinin ortaya çıkacağını umut ediyor:

"Bulunduğumuz anın gelecek konusunda daha fazla sorumluluk paylaşmayı gerektirdiğini anlayanlarımızın sayısı durmadan artıyor. Dünya tarihinin gidişatını değiştirmek ya da Amerikan iktidarını dizginlemek kolay olmayacak. Ne kadar başarı şansımız olduğu hesabıyla değil, neyin doğru ve zorunlu olduğuna dayanarak çaba sarfetmemiz gerekiyor. Engeller çok büyük göründüğü, fakat davamız da bir o kadar haklı olduğu içindir ki yegâne umut sonuçta siyasetin bir imkânsızı başarma sanatı olmasıdır. İnsanlık tarihi boyunca ileri doğru atılan en büyük adımlar, atılıncaya kadar hep 'imkânsız' göründü."

İÇİNDEKİLER
Türkçe Basıma Önsöz
Teşekkür
Giriş

Birinci Kısım
Yapılar, Aktörler ve Failler

Birinci Bölüm
Devletin ve Devlet Sisteminin Geleceği
Vestfalya'yı Yeniden Sorgulamak
Post-Vestfalyen Perspektif
Post-Vestfalyen Dönemin Dört Çıkmazı
Yirmi Birinci Yüzyılın Başında Post-Vestfalyen Görünüm
Son Bir Hatırlatma

İkinci Bölüm
Bölgecilik
Arkaplanda Dikkate Alınanlar
Bölgecilik Aracılığıyla Negatif Küreselleşmenin Engellenmesi
İmparatorluk İnşasının Önüne Geçmek
Patolojik Anarşizmi Yatıştırmak
Pozitif Küreselleşmeyi Teşvik Etmek
Pozitif Bölgeciliği Teşvik Etmek
Son Bir Hatırlatma

Üçüncü Bölüm
Küresel Kurumlar
Tehdidin Tanımlanması
Küresel Ekonomik Yönetişim Kuruluşları
Bölgelerden Oluşan Bir Dünya mı? Bir Dış Politika Hesabı
Birleşmiş Milletler: Bir Güven Krizi
Son Bir Hatırlatma

Dördüncü Bölüm
Küresel Sivil Toplum
Projeye Bağlanmak
Dil Politikası
Ekonomik Küreselleşmeye Verilen Tepkiler
Sorumlu Küresel Kapitalizme Doğru: Normatif Demokrasi Savunucusu
Aşağıdan Küreselleşme ve Devlet: Tayin Edici Bir Savaş
Sonuç

İkinci Kısım
Normatif Sınırlar

Beşinci Bölüm
Küresel Adalete Doğru
Değişen Küresel Bağlam
Hesap Sorulabilirlik Normlarının Yerine Getirilmesi: Seçenekler ve Mekanizmalar
Yanıt Tarzları
Gelecek Vaatleri: Umudun Keşfi
Son Bir Hatırlatma

Altıncı Bölüm
Dinsel Diriliş
Kalkış Noktaları
Din ile Politikanın Karşılıklı Etkileşiminin Anlatımı: Modernitenin Doğuşu
Niçin Din? Açılımlar ve Gerilemeler
İnsani Küresel Yönetişimin Dini Dayanakları
Din ve İnsani Küresel Yönetişim: Son Gözlemler

Yedinci Bölüm
Yurttaşlık Meselesi
Genel Değerlendirme
Küresel Yurttaşlığın İnşası: 1990'ların Geri Gelişi

Üçüncü Kısım
Gerileme

Sekizinci Bölüm
George W. Bush'un Postmodern Jeopolitikasını Kavramak

Dokuzuncu Bölüm
Irak Savaşı'ndan Sonra Birleşmiş Milletler
Soruşturmayı Şekillendirmek
Irak Savaşı ve BM Şart Sistemi'nin Geleceği
BM Şart Sistemi, Megaterörizm ve İnsani Müdahale
BM Şart Sistemi İçin İnşacı Bir Gelecek

Onuncu Bölüm
Yurtseverlik
11 Eylül'ün Etkisi
Yurtseverlik Dönemi
Yurtseverliğin Yenilenmesi

On Birinci Bölüm
İnsan Hakları ve Sivil Özgürlükler
Özgürlüklerimize Yapılan Benzersiz Saldırı
Politikaları Siyasi Ekstremistler Şekillendiriyor
ABD'nin Askeri Egemenliği
Krizin Büyüklüğü
Umudun Keşfi
Demokrasimizi Yeniden Yaratmamız Gerek

On İkinci Bölüm
İmparatorluk Faşist mi Olacak?
Emperyal Bir Moment
Bush Yönetiminin Yurtiçi ve Yurtdışındaki Radikal Tasavvurlarının Tasviri
Niçin Küresel Faşizm?

Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Türkçe Basıma Önsöz, s. 9-12

2005’in siyasi gerçekleri, özellikle Ortadoğu'nun geleceği açısından küresel ufukta bir dizi rahatsızlık uyandırıcı siyasi sıkıntıya işaret ediyor. Irak'ta devam eden Amerikan işgali her gün yaşanan şiddet olaylarının kalıcılaşmasına ve bölgenin bağrında hem emperyal bir mevcudiyet hem de dış kaynaklı bir kargaşa duygusu yaratacak gibi görünmektedir. İlk belirtiler ikinci dönem Bush başkanlığının birinci döneme benzeyeceğini, ABD'nin Irak'ta ve bölgenin diğer yerlerinde "demokrasi" olarak tanımladığı şeyi cebren geliştirme çabalarını sürdüreceğini göstermektedir. Buna ek olarak, George W. Bush 2005'te Kongre'de yaptığı yıllık Ulusa Sesleniş konuşmasında İran'a tehdit dolu sözler söylemiş, ABD'yi Tahran'daki mevcut hükümeti devirmeyi tasarlayan müdahaleci faaliyetleri teşvik eden, İran'ın sözde nükleer silahlar geliştirmek için sürdürdüğü programı baltalamak için askeri saldırı tehdidinde bulunan bir konuma sokmuştur. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney uğursuz bir biçimde, İran'ın sözde nükleer üslerine askeri saldırı başlatması için İsrail'e yeşil ışık yakmıştır.

Bölgenin Washington tarafından denetlenmesi için yapılan bu jeopolitik manevra sürerken, dolar düşmekte, petrol fiyatı yükselmekte, dünya ekonomisinin tehlikeli bir uçurumun eşiğine şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde yaklaştığı görülmektedir. Irak halkı da güçlü bir başkaldırı, ezici bir işgal ve olası bir yıkıcı iç savaş arasında sıkışıp kalmıştır. 2005 seçimleri Şiilere ve Iraklı Kürtlere bir iktidar hissi tattırmaktadır, fakat bunun normal bir atmosfer yaratabilecek anayasal bir sürece tercüme edilip edilemeyeceği fazlasıyla belirsiz görünmektedir. Önce muharebe alanında zafer kazanan, sonra Saddam Hüseyin'i ele geçiren, ardından egemenlik hakkını geçici Irak hükümetine devreden ve şimdi de ülke için bir anayasa taslağı hazırlama görevi verilecek bir yasama meclisinin seçimleriyle uğraşan Washington, Irak'ta "demokratik" bir düzeni dayatma konusunda bir dizi fantezinin peşinde koşmaktadır. Sünnilerin başını çektiği ayaklanmanın aşama aşama bastırılması yönündeki beklentiler, direniş hareketinin yenilenmesi, hatta yaygınlaşmasıyla her seferinde suya düşmüştür.

Bugün gelinen noktada İsrail/Filistin ateşkesinin bir duraklamayı mı yoksa anlaşmazlığın dayanak noktasını şiddetten diplomasiye kaydırmak için yapılan bir girişimi mi temsil ettiğini ayırt etmek imkânsızdır. Neticede, barış ancak İsrail'in Batı Şeria'daki yerleşim yerlerinin çoğundan çekilmeye ve Kudüs'te Filistinlilere ortak bir rol tanımaya hazır hale gelmesiyle, ayrıca Filistinli mülteciler konusunda hiç değilse bir uzlaşma önermesiyle gelecektir. Şu anda Sharon hükümetinin bu yönde hareket etmeye hazırlandığına dair hiçbir gösterge bulunmamakta, topraklarından atılan ve işgal altında yaşayan Filistinlilerin uzun süredir devam eden sıkıntılarının sona ermesi ne yazık ki pek mümkün görünmemektedir. Bu noktada, son "barış" girişimi İsrail'in diktası temelinde tek yanlı bir çözümün dayatılması için yapılan yeni bir hamle gibi görünmekte, Filistinlilerin bağımsız olarak varolan egemen bir devlete kavuşmalarına dayanan hakiki barış olasılığı kötü niyet ve hilenin lanetli âleminde kalmaya devam etmektedir. Bu kötümserliğin doğrulanmamasını ve kimi pozitif adımların atılmasını ümit edelim. En azından şiddetin azaldığı ve daha az baskının söz konusu olduğu bir işgal bile Filistinlilerin geçici de olsa rahat bir nefes almasını sağlayabilir.

Dünya politikasının yüzeyinde meydana gelen bu gelişmeler, dikkatimizi dünya düzeninin yapısını ve tabiatını değiştiren daha derindeki gelişmelerden uzaklaştırmamalıdır. Küreselleşmenin çeşitli biçimlerinin egemen devletlerin ekonomik ve siyasi yaşamlarını denetleme yeteneklerini değişen ölçülerde baltalamakta olduğu konusunda pek az kuşku vardır. En bilinen küreselleşme biçimleri, şirketlerin ve bankaların da dahil olduğu ulusötesi piyasa güçlerinin dünya ekonomisini Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası gibi neoliberal uluslararası finans kuruluşlarının önemli yardımlarıyla şekillendirmekte üstlendikleri rolleri içermektedir. Ulusötesi terörizmin de hem ülkesel toplulukların saklı güç kaynakları içinde faaliyet gösteren gizli şebekeler, hem de sınır tanımayan "özel kuvvetleri" ile düşmanlarını arayan devletler tarafından öne çıkarılması da düşündürücüdür. Medyada "teröre karşı savaş" olarak adlandırılan bu mücadeleye 11 Eylül saldırılarından bu yana büyük önem verilmektedir ve ABD hükümetinin yanıtı sürekli savaşla birlikte şiddetli bir küresel güvensizlik tehlikesi taşıyan askeri yola girmeyi seçmek olmuştur.

Değer kaybeden şey yalnızca egemenlik hakkı değildir. Dünya politikasında güç kullanımını uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler ile ilişkilendirerek düzenleme konusundaki köklü çabalar da ciddi bir riske atılmıştır. ABD 11 Eylül'den itibaren uluslararası hukuka, BM Şartı'nın temel yasaklarına ve dünya kamuoyunca ifade edilen biçimiyle halk iradesine aykırı olan tektaraflı bir savaşa girişmiştir. Aslında, hukuka, BM'ye saygıya ve yaygın biçimde paylaşılan etik standartlara dayanan normatif düzeni ciddi oranda zayıflatan bu devlet, II. Dünya Savaşı'ndan sonra saldırgan savaşa müsamaha göstermeyecek bir dünya düzeni çağrısının öncülüğünü yapmıştı. Saldırganlığa dünya toplumunun gücüyle karşı çıkılacak ve failler barışa karşı suç işleme emri vermekle itham edilecekti. Bu cezai sorumlu tutulabilirlik fikrini, tutuklanıp Nuremberg ve Tokyo mahkemelerinde yargılanan Alman ve Japon liderlere uygulandığı sırada ateşli bir biçimde savunan ABD'nin ta kendisiydi. O tarihte, ABD Yüksek Mahkemesi'nin saygın bir üyesi olan Amerikalı yargıç Robert Jackson, Nuremberg'de ortaya koyulan ilkelerin gelecekte, Alman sanıkları yargılamakta olan yargıçların ülkesindeki tutuma da rehberlik edeceğini söylemişti.

Bu sözün tutulması rahatsız edici bir biçimde onyıllardır reddedilmektedir. Kısa süre önce kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (ICC) bugünlerde neredeyse yalnızca ABD Hükümeti karşı çıkmaktadır. Ülkeleri, hükümetlerinin kendi kontrolleri altındaki Amerikan vatandaşlarına ICC tarafından dava açılmasına asla izin vermemeyi resmen kabul etmemesi halinde ekonomik yardımı kesmekle tehdit eden yine ABD'dir.

Türkiye işte böyle bir zeminde kendi geleceğini belirlemek için harekete geçmelidir. Mevcut küresel ortamda engeller kadar fırsatlar da bulunmaktadır. Türkiye hükümeti açısından ABD ve Avrupa'ya eşit mesafede bir diplomasi benimsemeyi düşünmek cazip olacak, bu da sonunda ülkedeki tüm yabancı askeri üslerin kademe kademe kapatılmasını içerebilecektir. ABD demokrasiye verdiğini iddia ettiği desteğe asgari düzeyde bile olsa inanmamızı bekliyorsa, dost bir ülkenin kendi özerkliğini ifade eden ve yurttaşlarının iradesini yansıtan adımlarına saygı duymalıdır. Türkiyeli yurttaşların yabancı üslerin kapatılmasını çığır açan, pozitif bir adım olarak selamlamayacaklarını düşünmek imkânsızdır. Bu tür gelişmeler olmadan önce Türkiye'deki "derin devletin" de güvenlik politikalarının bu şekilde ulusallaştırılması ve eşit mesafeli bir diplomasi izlenmesi konusunda ikna edilmesi gerekeceği açıktır. Bundan çok daha beklenmedik şeylerin gerçekleştiği vakidir. Eğer Türkiye'nin yapacağı bu tür hamlelerin Türkiye/ AB müzakerelerinde daha olumlu bir atmosfer yarattığı görülürse, bu adımların pek radikal sayılmaması bile mümkün olabilir. Türkiye'nin takınacağı eşit mesafeli tutum aynı zamanda İsrail/Filistin ilişkileri açısından da değerlendirilebilir. Böyle bir tutum, bölgedeki komşularıyla ve genel olarak İslam dünyasıyla mümkün olduğunca pozitif ilişkiler kurmak isteyen Türk dış politikasıyla da uyumlu olacaktır. Soğuk savaşın sona ermesinin ardından, hatta daha etkili bir biçimde 11 Eylül saldırılarının ardından ortaya çıkan jeopolitik eğilimler, Türkiye'ye uzun süredir çözemediği sorunları çözmesine yardımcı olacak esnek ve yaratıcı bir dış politika geliştirme konusunda daha büyük bir potansiyel sunmaktadır. Aslında AKP yönetimi iktidara geldiğinden beri bu yönde hareket etmekte, Kıbrıs konusunda, İsrail/Filistin meselesinde, gerek ABD/ Avrupa ve komşularıyla gerek İslam dünyasıyla ilişkilerinde çok daha dengeli bir yaklaşım benimsemektedir. Süreç içinde bu durum Türkiye'nin bölgesel ve küresel itibarını yükseltmiş, ülke oluşmakta olan küresel uluslar topluluğunun daha sorumlu ve ne yapacağı belli bir üyesi olarak görülmeye başlamıştır. Artık ne Washington ne de Tel Aviv Türkiye'nin çantada keklik olduğunu düşünebilir ki, bu da Ankara'ya dış politikada yaratıcı faaliyetlerde bulunmak konusunda daha geniş bir siyasi alan sağlamaktadır.

Bu kitap uluslararası ilişkileri ve dünya düzenini etkileyen genel eğilimleri incelemektedir. ABD'nin küresel imparatorluk arayışıyla ilişkili tehlikelere özel bir vurgu yapılmakta ve küreselleşen dünyada egemen devletin değişen rolü ele alınmaktadır. Aynı zamanda 11 Eylül saldırılarının etkisi ve ABD'nin dünyanın büyük kısmını fiili ve potansiyel savaş alanlarına çeviren yanıtı yorumlanmaya çalışılmaktadır. Emperyal jeopolitikalara karşı gelişen halk direnişinden kaynaklanan daha pozitif imkânlar da değerlendirilmektedir. Dünya düzeninin geleceği kesinlikle belirsizdir, fakat dış hatları halkların mücadelesi ile liderlerin cesaret ve yaratıcılıklarıyla biçimlendirileceğinden, tartışmaya girmek ve bunu kararlılık ve eylemle sürdürmek için her türlü gerekçe mevcuttur. Yalnızca böylesi bir mücadeleden sonra en iyisini umut etmek mümkün olacaktır!

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Güneşdoğmuş, “Dünya düzeninin çöküşü”, Radikal Kitap, 13 Mayıs 2005

Dünya düzeni nereye gidiyor? Bu soruya net bir cevabı olan var mı acaba? Dünya düzenine şekil verenler de dahil olmak üzere. Zira ne ABD ne AB ne Çin ne Rusya ne de Ortadoğu'nun seyri, dünyanın geleceğinin net bir profilini vermiyor. Tüm bu unsurların ve bir şekilde bulundukları bölgelerin seyrine şöyle bir baktığımızda da içimizde ürpertiden öte bir şey oluşmuyor açıkçası.

Bu konuda bizlere en çok ipucu sunan güç, halihazırda ve maalesef dünya düzenin seyrine dair en net adımları atan ve de bir hayli tartışmalı, zira bir o kadar tehlikeli bir merkez olan melez ülke ABD. Ortadoğu'da attığı ve atmayı planladığı adımlarla kendi dünya düzeni projesini şekillendirmeye ve ifade etmeye çalışan ABD, 'terörizme' karşı dünyanın güvenliğini sağlama bahanesiyle imparatorluk kurma macerasına girmiş gibi gözüküyor. Richard A. Falk, Amerikan emperyal jeopolitikasını ele aldığı kitabı Dünya Düzeni Nereye?'de bu süreci "Hem dikkatleri savaş-barış sorununa çekerek hem de ülke içinde ve dışında imparatorluk projesine karşı çıkan direniş ve barış hareketlerinin doğmasına yol açarak, küresel adalet mücadelelerinin yararına işlemektedir," diyerek değerlendiriyor, biraz da umut aşılayarak.

Falk, kitabında dünyanın bu gidişatının küresel faşizme doğru bir yol alış olduğunu ifade etmekle birlikte bunun temelde karşıtını da yarattığına ve umudun halen var olduğuna işaret ediyor. Bugüne kadar uluslararası hukuk ve barış girişimleri alanında bir çok aktif görev üstlenen Falk, kitabında dünya düzeninin nereye doğru yol aldığını, devletin ve devlet sisteminin geleceği, bölgecilik, küreselleşme, sivil toplumun gelişimi, dinin rolü, Bush'un postmodern jeopolitikasının somut adımları çerçevesinde güncel gelişmelerle birlikte irdeliyor.

Sermayenin küreselleşmesi, alternatif küreselleşmeciler, ya da 'terörizmin' küreselleşmesi... Richard Falk küreselleşme terminolojisini irdelerken, şirket küreselleşmesi, emperyal küreselleşme, vahiysel küreselleşme ve bölgesel küreselleşme gibi olgular, tanımlamalar üzerinde duruyor. Bu yönelimlerin faklılıklarını birbirleriyle olan karşılıklı etkileşimlerini kendi gerçeklikleri, uluslararası hukuk ve yapılar merkezinde irdeliyor. Son derece de gerçekçi bir yaklaşım sergiliyor aslında Falk. Hatta o kadar geçekçi ki alternatif küreselleşmeciler açısından baktığımızda kimsenin kolay kolay dillendir(e)mediği, bir realiteye dikkat çekiyor.

'Neden din?' sorusuna, dinin insani ilişkilerin kamusal alanında, dünya genelinde bir diriliş içerisinde olduğu cevabını veren Falk, dinin kendisinin ne olduğu ve bugün nasıl tanımlandığı noktası üzerinde çok da durmuyor. Yani var olan tanımlayışı sahipleniyor. Evet coğrafya Ortadoğu olduğunda Falk'un bu önermesi bir hayli doğru. Fakat burada önemli olan nokta 'adil bir dünya düzenini hedefleyen dini temellere dayalı bir ulus ötesi hareketin yükselme' ihtimalinden çok 'din'e bakış açısının bugüne kadar hâkim olan burjuva rasyonalizminin (akılcılığının) etkisinden kurtulup dinin gerçekte ne olduğu ve bugün ne anlama geldiğinin anlaşılmasıdır. Açıkçası Falk da bu konuda böyle bir önerme getirmesine rağmen, 'din'i kavrayışı nedeniyle kendi önerisinde dahi şüpheci bir yaklaşıma sahip.

Dinci aşırıcılığın tüm biçimiyle asgari düzen ve istikrarı tehdit edeceği düşünüldüğünden, bu umudun gölgede kaldığını belirtiyor Falk. Negatif anlamda, İran, Afganistan, Cezayir, Suudi Arabistan, Sudan gibi ülkelerde yürütülen gerici politikalar ve 'modernitenin orta yerinde kuluçkaya yatan' diye nitelediği Cennetin Kapısı ve Aum Shinrikyo gibi mezheplerin tutumlarının da kendi açısından meseleyi düşündürücü kıldığını söylüyor. 'Din' kavramına ve var olan dinsel hareketlere yaklaşımda ekstremist (marjinal, uç) veya seküler (dinler açısından akılcı) ayrımlarını temel almak ne kadar doğrudur bilemiyorum fakat, Falk'un sorguladığı ve bir önerme olarak ortaya koyduğu bu nokta bir hayli önemli. Zira dünya düzenini şekillendirmek isteyenler harcına ne kadar ulusçuluk, yurtseverlik atıyorlarsa (onlara karşı mücadele ediyor gözükmelerine rağmen) o kadar da kendilerinin tanımladığı ve biçimlendirdiği 'dinsel' öğeler katıyorlar (tabii yine onunla çatışıyor görünmelerine rağmen).

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.