Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-518-6
13X19.5 cm, 216 s.
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 17,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Türklüğü Ölçmek
Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi 1925-1939
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kapak İllüstrasyonu: Aurélie Guillerey
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2005
3. Basım: Şubat 2016

Burada "ölçme" ile kastedilen, pozitivist bilimin 20. yüzyıl başındaki prestijinden yararlanarak insan kafatasının, kemiklerinin, alın açıklığının ve benzeri beden parçalarının ölçülmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında bu bilimkurgusal antropolojinin "bilimselliğine" dayanarak "ırkın" bir gerçek sayılması, gerçekmişcesine kullanılmasıdır. Hiç bir insanın ayağına tam gelmeyen, masal kahramanlarına yaraşır, camdan bir ayakkabıdır bu tasarı. Ama bu debdebeli fantastik ayakkabı (ölçü) bir işe yaramıştır: Batı ile onun terimleriyle aşık atabilmek, Batı karşısında "ezeli ve ebedi bir millet" olarak rüştünü kanıtlamak, içerde ise birilerini aşağılamak, etnik ve dilsel çeşitliliği homojen bir kalıba dökmek... Bu ölçme tutkusunun giderek kimin daha Türk, ya da kimin daha vatansever olduğu yargılarına vardığını biliyoruz.

Nazan Maksudyan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun "vatandaşlık" temelinde olduğu iddiasının sadece kağıt üzerinde kaldığını, çünkü ırkçılığın Türk milliyetçiliğine sonradan dahil olmuş, onu bozunduran bir sapma ya da istisna olmadığını, tersine, Türk milliyetçiliğinde daha en baştan güçlü ırkçı tonlar bulunduğunu düşünüyor. İncelemesine konu aldığı Türk Antropoloji Mecmuası'nın devlet destekli bir girişim olarak bunun özel bir örneği ve kanıtı olduğunu gösteriyor.

Türkiye'de ırkçılığı belli bir siyasi çevreyle ve ırkçı edimlerle sınırlayan, ırkçılığın hiçbir zaman –örneğin Avrupa'daki gibi– teorik ve ideolojik bir temele sahip olmadığını varsayan yaygın bir anlayış var. Bu anlayış milli kimliğin kuruluşunda "ırk" kavramının oynadığı temel rolü görmezden geldiği, ya da küçümsediği için Cumhuriyet tarihi boyunca ortaya çıkan çeşitli sonuçları bununla ilişkilendirmekte de güçlük çekiyor. Bu incelemeyi, tarihteki belli bir dönemin aydınlatılması için olduğu kadar, oradan günümüze miras kalmış belirli zorluklara farklı bakılabilmesine olanak sağlayacak önemli bir katkı olarak yayımlıyoruz.

İÇİNDEKİLER
I Giriş
II Antropoloji Disiplini, Irkçılık ve Milliyetçilikle Teorik ve Tarihsel Bağlar
III Türkiye'de Tek-Parti Dönemi Totaliterlik Deneyimi
IV Türk Antropoloji Mecmuası
V Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Tonlamaları: İstisna mı Kaide mi?

Ekler
Ek I: On Dokuz ve Yirminci Yüzyıl Antropologlarının Kısa Biyografileri
Ek II: Antropometrik Sözlük
Ek III: Türk Antropoloji Mecmuası'nda Yazan Antropologların ve Ünlü Türkçülerin Kısa Biyografileri

Kaynaklar
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 7-14.

Türk milliyetçiliğinin vatandaşlığa dayalı milliyetçiliklerden biri olduğunu, dolayısıyla üstünde yaşanan toprak parçasını temel aldığını ve bireylerin din, dil, ırk gibi farklılıklarını göz ardı eden ortak bir vatandaşlık bağıyla bir arada tutulduklarını savunan güçlü bir tez vardır. Konu üzerine yapılmış çok sayıda araştırmada, hukuki altyapının vatandaşlığa dayalı milliyetçiliği kurumsallaştırmaya çalıştığı ileri sürülür; ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bugüne sıklıkla yaşanmış açıkça ayrımcı pratikler de "uygulama alanındaki normdan sapmalar", yani istisnalar olarak yorumlanır. Yine aynı araştırmalar "kitapta yazan" resmi anlayış ile "yaşanan" gerçek arasındaki derin ayrımın altını çizerler.(1)

Oysa hemen belirtmeliyiz ki Türk milli kimliğinin ve vatandaşlığının yegâne temeli olarak kabul edilen "aynı toprak parçası üzerinde yaşıyor olma" ilkesi çok kısa zamanda alt sıralara düşmüş ve devlet gitgide Türk ırkı ve Türk dilini kimliğin ayrılmaz parçaları olarak değerlendirmeye başlamıştır.(2) Taha Parla Türk milliyetçiliğinin iddia edildiği gibi vatandaşlık ilkesine bağlı kalmadığını, halim selim vatandaşlıkçı bir maskenin ardında, aslında ırkçı-etnik bir çehreye büründüğünü detaylarıyla anlatır.(3) Ahmet Yıldız'ın hukuki metinlerdeki (yasa, kararname, yönetmelik, vs.) etnik ayrımcılığı incelediği çalışması da bu anlamda son derece önemlidir.(4)

Benim bu çalışmamdaki esas amaç ise Türk milliyetçiliğinin ön cephesindeki vatandaşlık belirleyeni üzerinden tanımlanan örtüyü kaldırmak ve arkada yatan ırkçı-etnik çehreyi resmederken, "istisnai" uygulamalardan veya normdan sapmadan söz etmek yerine normların doğrudan doğruya ayrımcı önkabullere göre şekillendiğini anlatmaktır. Bu bağlamda, milliyetçi ideolojinin düşünsel arka planını hazırlayan belli başlı araçlar analiz edilecektir.

Her ne kadar Batı felsefesi içinde daha erken öncüllerini bulmak mümkünse de, ırkçılık kuramlarının belirgin ilk örnekleri 19. yüzyılın sonunda oluşturulan evrimci "biyolojik ırklar" antropolojisidir. Buradan hareketle denilebilir ki antropoloji ve ırkçılık arasında, en azından 19. yüzyıl içerisinde, ciddi bir geçişlilik oluşmuştur. Ulus-devletlerin kurulması ve "millet" kavramının kurgulanmasıyla birlikte ırkçılık ve milliyetçilik arasında da benzer bir bağ kurulmuştur. Etienne Balibar'a göre "ırk ve ulus söylemleri bir inkâr biçiminde de olsa hiçbir zaman birbirinden çok uzak olmamıştır".(5) Milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki bağ biçimsel bir benzerlikten değil, tarihsel eklemlenmeden kaynaklanmaktadır. Önemli olan, ırkçılığın milliyetçiliğin basit bir görünümü olarak değerlendirilemeyeceğinin, özgül bir farklılığı olduğunun ve bu özerklik yüzünden de milliyetçiliğe gerekli olduğunun idrak edilmesidir.(6)

1920'lerde ve 1930'larda tüm dünyada, milli kimliğin kurgulanması ve milli birliğin muhafazası için "ırk" kilit bir kavram olarak kullanılıyordu. Milletin ırkla özdeş olarak algılanmasının, ortak köken yanılsaması ve kader birliği hayaline dayanan bir toplum hissi yaratarak toplumsal dayanışmayı güçlendireceğine inanılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulmuş bir devlet olarak milli kimliğin oluşturulması ve milliyetçi ideolojinin yerleştirilmesini gerekli görüyordu. İki savaş arası dönemin faşist ve ırkçı ideolojilerinden esinlenerek ve hâlâ güçlü bir pozisyona sahip Türkçülük akımının da etkisiyle Türk milliyetçiliği, Türk dili ve devlet tekeline alınarak evcilleştirilmeye çalışılan Sünni İslam'ın yanı sıra, "Türk kökeni"ne dayandırılarak inşa edilmekteydi. Irkın milletin inşasında önem kazanmasının ardında yatan sebep, takip edilmek istenen laik siyaset ile döneme damgasını vuran –ve geç dönem milliyetçi hareketlere de hâkim olan– ırkçı temalardır. Fakat bunlardan da önemlisi, yeni bilim dalları vasıtasıyla, ırkın modern milli kimlikleri tarif ve teşhis edecek "bilimsel araştırma birimi" olarak algılanmasıdır. Hâkim pozitivist paradigmaların da etkisiyle, milletin üstünlüğünün kanıtlanması için bilimsel bir açıklama geliştirilmesi seçkinlere daha makul bir tercih gibi görünmüştür. Türk milletini tanımlayan temel taşlardan biri olan Türk ırkının üstünlüğü iddiasının hem "içişleri" hem de "uluslararası ilişkiler" bağlamında faydaları olacağı açıktır. Öncelikle, muasır medeniyet seviyesini hedefleyen yeni cumhuriyetin Türklerin Avrupalılarla akraba ya da en azından onlar kadar mütekâmil bir ırktan olduğunu iddia edebilmesi, aşağılanmış pozisyonu gidermek bağlamında çok kritik bir yere oturmaktadır. Diğer yandan, yaşanan tüm göçlere ve ölümlere rağmen hâlâ türdeş olmayan bir halk içerisinde "farklı ırkların" en üstününün Türk ırkı olduğunu ileri sürmek, Lozan'da azınlık statüsü verilen gayrimüslimler ve adı hiç zikredilmemiş dini ve etnik gruplar üzerinde Türklerin hâkimiyetini ve iktidarını meşrulaştırmaya ve bu grupların ayrı devlet kurmalarını haklı gösterecek dayanağın bulunmadığını ispata yarıyordu.

Bu çalışmada hedeflenen, Türk milliyetçi seçkinlerinin, üniversite ve akademisyenleri bilimsel meşruiyet kaynağı olarak kullanarak, Türklerin efsanevi geçmişleriyle ilgili tezler icat edip Türk kimliğini ırka dayalı kurgulamak istediklerini göstermektir. Türk milliyetçiliğinin ırkçı bileşenlerini açığa çıkarmak ve bunu yaparken esas olarak üniversite ve akademisyenlerin ırkçı ideolojinin "bilimsel" temellerini attıklarını göstermek için bu çalışmada İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) yayını olan Türk Antropoloji Mecmuası ana eksen olarak alınmıştır.(7) Dergi 1925-39 arasında 14 yıl boyunca, istisnalar olmakla birlikte, altı ayda bir yayımlanmıştır. Önce İstanbul Darülfünunu'na bağlı Haydarpaşa Tıp Fakültesi tarafından çıkartılan dergi, 1933 reformundan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde kurulan Antropoloji Kürsüsü'ne, 1935'ten sonra da Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne (ADTCF) taşınmıştır. Derginin yayımlanan son sayısı "no. 22" ibaresini taşıyor. Ancak çift sayılar dolayısıyla aslında 16 sayı yayımlanmıştır.(8) İlk altı sayı (03/1925-03/1928) hem Osmanlıca hem Fransızca olarak iki dildedir. Latin alfabesinin kabulünden sonraki sayılar (03/1929-09/1939) Türkçe olarak yayımlanmış, ancak 1931'den itibaren makalelerin Fransızca özetleri de dergiye eklenmiştir.

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1925'te yayımlanmaya başlayan Türk Antropoloji Mecmuası bünyesinde hemen fizik antropoloji araştırmalarının başlatıldığı anlaşılıyor. Bu araştırmalarda binlerce kişi üzerinde ölçüm yapıldığının iddia edilmesinin ardında yatan esas amaç, Türk ırkının zaten bir önkabul olarak ele alınan üstünlüğünü pozitif bilimler arasında sıralanan fizik antropoloji, frenoloji ve antropometri metotlarına dayanarak kanıtlamaktır. Diğer bir deyişle, "şaşmaz" ölçüm teknikleri ve aletleri olan, saf pozitif bilim kisvesi altında tartışılmazlık iddiası taşıyan bu antropoloji, Türk milliyetçiliğini besleyen ırkçı kurmacaların omurgasının sağlamlaştırılmasında önemli rol oynuyordu. Bu nedenle, devlet hizmetindeki bu antropolojik araştırmaların bilimsel bir değer taşıdığını söylemek mümkün değildir, bu çalışmaların ancak bilimkurgusal olduğunu söyleyebiliriz.

Genel anlamda ırkçı antropolojinin, incelediğim örnekte de Türk Antropoloji Mecmuası çevresinin aslında ne denli büyük bir hayal, hatta fantazi peşinde koştuğu açıktır. Laboratuvarlarında –ya da belki fildişinden saraylarında– sınırları çok katı, camdan bir ayakkabı kadar eğilip bükülmesi imkânsız bir kalıp hazırlayan bu bilimcilerin, bu kalıba uyacak "Türk"ü bulmaları ancak bir masal âleminde mümkündür.

Türk milletinin tanımlayıcı bir unsuru olarak ırka yapılan vurgu, Türk milliyetçiliğinin en çok hasıraltı edilmiş ve bilinçli şekilde bastırılmış öğelerinden biridir. Türkiye'de milletin ve milliyetçiliğin tahayyülü üzerine çok sayıda araştırma varsa da, bunlardan hiçbiri milliyetçi söylemdeki ırkçı aksanı derinlemesine incelememektedir. Bunun yanında, devletin özellikle üniversite reformu sonrasında yerleştirdiği bilimsel hegemonya ile bağlantılı olarak, üniversite mensubu akademisyen seçkinlerle kurduğu kunt ilişkiler ağının, ırkçı temellerin yaratılması ve yeniden üretilmesi açısından ne kadar belirleyici olduğu da gölgede kalmış bir konudur. Bu bağlamda yapılan araştırmanın önemi, yeni devletin seçkinler kadrosunun "millet"i nasıl ırkçı mercekler arkasından tasavvur ettiğini sergilemekte yatmaktadır. Dönemin ayrıntılı olarak incelenmesi ve Türk Antropoloji Mecmuası'nın kuruluş, statü, yazarlar ve içerik açısından değerlendirilmesi, ön cephedeki vatandaşlık vurgusuna rağmen, ırkçı-etnik temaların da pek o kadar arka bahçede olmadığını, birçok alana sızdığını gösterecektir. Bu araştırmanın mevcut çalışma sahasına en önemli katkısı, Türk milliyetçiliğinin ırkçı unsurlarının sadece uygulama alanına değil, ideolojik-normatif düşünce evreninin özüne de sinmiş olduğunu göstermesidir.

Araştırma esnasında Mecmua'yı Türk milliyetçiliğinin ırkçı tonlamalarının düşünsel-ideolojik dışavurumu olarak yorumlarken, özellikle Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi ayrıntılı şekilde incelenmiş ve ırkçı düşüncenin benzer izdüşümleri takip edilmeye çalışılmıştır. Benzer amaçlar güttükleri düşünülebilecek Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi (1933-49) ve Halk Bilgisi Haberleri (1929-41) gibi diğer bazı süreli yayınlar da araştırmaya dahil edilmiş ancak faydaları sınırlı olmuştur; çünkü birincisi neredeyse tamamen arkeolojik hafriyatlara değinirken, ikincisi sadece yerel örf ve âdetler üzerine yoğunlaşmıştır. Diğer bir deyişle her iki dergi de Mecmua'nın "bilimsel" tonundan uzaktır. Diğer yandan, ADTCF yayınlarından olan Antropoloji ve Etnoloji Araştırmaları [Yıllığı], Türk Antropoloji Mecmuası'nın devamı niteliğindedir. Mecmua'nın yayın hayatı 1939'da sona erdikten sonra, ADTCF 1941'de antropolojik araştırmalara yer veren bir yıllık yayımlamıştır. Fakat söz konusu yılların İkinci Dünya Savaşı sonrasında ırkçı tutumların sönümlendiği bir döneme denk geldiği düşünülürse, Mecmua'nın şeklen vârisi sayılabilecek bu yeni yayın, içerik olarak ondan oldukça farklılaşmıştır. Sadece üç makalenin yayımlandığı bu yıllıkta ırkçı unsurların büyük ölçüde törpülendiği görülüyor.

Denilebilir ki benim araştırmam Türk Antropoloji Mecmuası' nın içeriğini ve söylemini derinlemesine incelemekle birlikte, derginin "sosyolojik" denilebilecek yansımalarını ve etkilerini hâlâ karanlıkta bırakmaktadır. Başka bir deyişle, derginin ne kadar basıldığı, ne yaygınlıkta okunduğu, okur kitlesinin kim olduğu, dergideki fikirlerin başka mecralarda tartışılıp tartışılmadığı ve buna benzer birçok soruyu üzülerek cevapsız bırakmak zorunda kaldım. Bu eksikliğin pratik ve teorik sebepleri var. Öncelikle, derginin yayın hayatını ve anlamını tüm ayrıntılarıyla anlatabilecek kişiler, yani dergiye emek vermiş yazarlar, otobiyografik öğeler barındıran eserler bırakmamışlardır. Diğer yandan, kanımca daha önemli olan teorik/yöntemsel bir kısıt da bulunmaktadır. Herhangi bir düşünsel yapının içeriğini ve anlamını sorgulamakla, üretilen düşüncelerin toplumdaki izdüşümlerini takip etmenin birbirinden ciddi anlamda ayrışan teorik ve yöntemsel altyapılar gerektirdiği açıktır.

Bu çalışma üç temel yapıtaşı üzerine oturtulmuştur: antropolojinin gelişimi ve milliyetçi söylemlerde kullanılış biçimleri, Türkiye'de otoriter tek-parti rejimi ve milletin tanımında ırka atıf yapılması, ve bilimsellik kalkanıyla milliyetçi ideolojiye nüfuz eden ırkçılığın dokunulmaz hale getirilmesi. Türk Antropoloji Mecmuası gerçekten de birçok olgunun ortasına yerleşmiş vaziyettedir. Saymak gerekirse, ırkçı milliyetçi politikalara "bilimsel destek" kaynağı olarak antropolojinin kullanılması; Türkiye'de 1925'ten itibaren yükselişe geçen totaliter eğilimlerin 1930'larda oldukça güçlenmesi ve beraberinde getirdiği milliyetçi idealler; tahayyül edilen millet ve tarih anlayışlarında Türk ırkının son derece merkezi bir konumda olması; ideolojik mitleri olgusal gerçeklermiş gibi göstermek için "ehlileştirilmiş" üniversite ve bilim adamlarından faydalanılması, vb.

Araştırmaya yeni başlamışken, tez danışmanım Taha Parla benim için çok zihin açıcı bir soru sormuştu. "Sence milliyetçi ideolojinin içine akacak bir yol bulmuş bu ırkçı kanal (diyelim ki Mecmua), söz konusu ideolojinin özünü değiştirecek kadar güçlü mü?" Soruda Türk milliyetçiliği bir deniz, ırkçı yaklaşımlar da denize akan çok sayıda nehirden biri gibiydi. Ben nedense metaforu tersten kurmak istedim. Bence ideolojiye içkin ırkçı unsurlar zaten çokça vardı, ama öyle bir an geldi ki deniz taşma noktasına ulaştı ve kendine bir kanal açtı. Böylelikle bu ırkçı damarın Mecmua ve benzeri birçok tezahürüyle karşılaşmış olduk. Dolayısıyla, burada iddia edilen, Mecmua'nın ve zamanın antropolojik çalışmalarının Türk milliyetçiliğini şu veya bu şekilde ırkçılığa ittiği değil, tam tersine Türk Antropoloji Mecmuası'nın söz konusu dönemde epey güçlü olan ırkçı eğilimlerin basit bir semptomu, dışavurumu olduğudur.

Notlar


(1) Bkz. Ayhan Aktar, "Cumhuriyetin İlk Yıllarında Uygulanan Türkleştirme Politikaları", Tarih ve Toplum, no. 156, Aralık 1996, s. 4-18; Ayhan Aktar, "Trakya Yahudi Olaylarını 'Doğru' Yorumlamak", Tarih ve Toplum, no. 155, Kasım 1996, s. 45-56; Donald McDowall, A Modern History of the Kurds, Londra: I. B. Tauris, 1996; Kemal Kirişçi, "Disaggregating Turkish Citizenship and Immigration Practices", Middle Eastern Studies, cilt 36, no. 3, Temmuz 2000, s. 1-22. Yukarı
(2) Bkz. Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği: Resmi İdeoloji Dışı Bir İnceleme, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1990; Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek-Parti Yönetimi'nin Kurulması (1923-1931), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999; Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba (der.), Türkiye'de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, çev. Nurettin Elhüseyni, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998; Hugh Poulton, Turkish Nationalism and the Turkish Republic: Top Hat, Grey Wolf and Crescent, Londra: Hurst & Company, 1997. Yukarı
(3) Taha Parla, Türkiye'de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları: Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP'nin Altı Oku, cilt 3, İstanbul: İletişim, 1992, s. 209. Yukarı
(4) Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-seküler Sınırları, 1919-1938, İstanbul: İletişim, 2001. Yukarı
(5) Etienne Balibar, "Irkçılık ve Milliyetçilik", Irk Ulus Sınıf: Belirsiz Kimlikler, çev. Nazlı Ökten, İstanbul: Metis, 2000, s. 50. Yukarı
(6) A.g.e., s. 67. Yukarı
(7) Dergi hakkında yazılmış bir makale de vardır: Suavi Aydın, "Cumhuriyet'in İdeolojik Şekillenmesinde Antropolojinin Rolü: Irkçı Paradigmanın Yükselişi ve Düşüşü", Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Kemalizm, cilt 2, İstanbul: İletişim, 2002, s. 344-69. Aydın'ın makalesi Türkiye'de antropoloji disiplininin doğuşu, örgütlenişi ve milliyetçi ideolojiyle girdiği ilişkiyi açıklamakla birlikte, özel olarak Türk Antropoloji Mecmuası'nın içeriğiyle ilgili bilgi vermemektedir. Mecmua hakkında zikredilen tüm bilgiler Şevket Aziz Kansu'nun 1940 tarihli Türk Antropoloji Enstitüsü Tarihçesi isimli kitabından nakledilmiştir. Yukarı
(8) İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde bulunan 11. ve 12. sayılar dışında, tüm sayılar İstanbul, Yıldız Sarayı, IRCICA (International Research Center for Islamic Culture and Art) kütüphanesinde bulunmaktadır. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ayşe Koç, “Metre hesabıyla Türkler”, Yeni Aktüel, 6-12 Temmuz 2005

Cumhuriyet'in kurulması izleyen yıllarda Türkiye'de yaşlı, genç,çocuk, kadın, erkek binlerce kişi kafatası kemikleri alın açıklığı, göğüs genişliği, bacak ve boy uzunluğu açısından ölçüme tabi tutuldu. Devletin ve ordunun açık teşvik ve desteğiyle yapılan bu ölçümlerin amacı, bütün dünyada da ivme ve itibar kazanmış ırkçı bir antropolojik anlayıştan türetilmiş "bilimsel verilere" dayanarak Türk ırkının üstünlüğünü kanıtlamaktı.

Türklüğü Ölçmek adlı kitabın yazarı Nazan Maksudyan'a göre devlet hizmetindeki bu antropolojik araştırmalar bilimsel değil ancak bilimkurgusal olarak nitelenebilirdi. İstanbul Darulfünunu (Üniversitesi) yayını olan Türk Antropoloji Mecmuası bünyesinde başlatılan antropoloji araştırmalarının asıl amacı, "şaşmaz" ölçüm teknikleri ve aletleri olan, saf pozitif bilim kisvesi altında tartışılmazlık iddiası taşıyan bu antropoloji vasıtasıyla, Türk milliyetçiliğini besleyen ırkçı kurmacaların omurgasını sağlamlaştırılmaktı. Mecmua, Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1925-39 yılları arasında 14 yıl boyunca altı ayda bir yayımlanmıştı.

Maksudyan, Türk Antropoloji Mecmuası yayınları ekseninde yaptığı çalışmasında Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinin "vatandaşlık" üzerine kurulduğu iddiasına karşı çıkıyor ve ırkçılığın "Türk milliyetçiliğine sonradan dahil olmuş bir sapma olmadığını tam tersine Türk milliyetçiliğinde daha en baştan güçlü ırkçı tonlar bulunduğunu" savunuyor.

Tarihi icat etmek

Türk milliyetçiliğinin ilk hedeflerinden biri gurur duyulacak bir tarih yaratmak ve Türk ırkının üstün bir ırk olduğunu kanıtlamaktı. Türk milli kimliğinin ana unsurları Türk ırkı ve Türk dili olarak tespit edilmiş, böylelikle milletin ırksal, ve değişmez üstünlüğü, Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil teorisi, yoluyla ispatlanmak istenmişti.

Türk Tarih Tezi'ne göre tarihöncesi zamanlardan sonra Orta Asya'da yaşanan çok uzun kuraklıktan sonra buralarda yaşayan Türkler batıya doğru göç etmek zorunda kalarak medeniyetlerini dünyanın her yanında yaymışlardı. Anadolu'ya gelen ari kanlı Türkler, bu topraklardaki medeniyetlerin de kurucusu olmuştu.

Daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası bünyesine dahil edilince Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'ne dönüşecek olan Türk Ocakları'nın 1930'daki Atatürk'ün katıldığı son toplantısında, Aksaray delegesi ve tarih öğretmeni Afet İnan, "beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir," diyerek resmi tezi ilk dile getiren kişi olmuştu.

Türklerin ırk özellikleri tarif edilirken başvurulan önemli özelliklerden biri brakisefal tipti. (geniş kafa) 1932'de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi'nin amacı Türk Tarih Tezi'ni yaygınlaştırmaktı. Katılımcılar kongrede dünya üstündeki bütün arkaik insan tiplerinin dolikosefal (uzun kafalı) olduğunu ve uzun bir evrim süreci sayesinde medeniyete hizmet eden brakisefallerin ortaya çıktığını belirtmişlerdi.

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Genel Sekreteri ve müstakbel Marif Vekili Reşit Galip'in, kafatası ölçer, (Kraniyometre) icat eden ense kemiği gibi eğimli bölgeleri ölçmek için kama ve çengeller tasarlayan ırkçı Fransız antropolog Broca'ya da dayandırarak öne sürdüğü altmış iki sayfalık tebliğinde, " .......büyük medeniyetleri yaratmış olanlar, Alpliler bizim 'Ata Türkler' diye adlandırdığımız insanlardır. Diğer tiplerin kendi kendilerine dünyanın herhangi bir yerinde müstakil medeniyetler kurabilmiş olduklarına dair arkeoloji ve antropoloji pek müşkülatla vesika verebilir," denmekteydi.

Kafatası avcıları

Türk ırkının özelliklerini belirleme çalışmaları Cumhuriyet'in kurulmasından hemen sonra Atatürk'ün direktifleri doğrultusunda başlamış ve bu çalışmalar Türk Antropoloji Mecmuası çatısı altında toplanmıştı.

Devletin bu çalışmaları teşvik yöntemlerinden biri, hükümetin bazı yetkililere ve okul yöneticilerine, derginin antropometrik çalışmalar yapan doktor-yazarlarına kolaylık sağlamaları konusunda talimat vermesiydi. Derginin üç sayı üst üste yayımladığı bir araştırmada belirtildiğine göre, bu sayede," 2200 Rum, 1600 Ermeni, 1340 Musevi, 720 Levanten yahut meleze dair sayılar" elde edilmişti.

Türkiye'de ırkçı antropolojinin hegemonyasını yayma misyonu düşünüldüğünde akla gelen en önemli isimlerde biri yine Afet İnan'dı. Maksudyan'a göre İnan, Tarih Tezi'nin oluşturulmasında büyük rolünün yanı sıra Türk ırkının karakteri üzerine yaptığı " bilimsel araştırmalarla" da Türk milli kimliğinin ırka dayandırılmasına katkıda bulunmuştu.

Afet İnan'ın 1939'da Cenevre'de tamamlandığı doktora tezinin konusu Türk halkının ırksal özellikleriydi ve yöntem olarak antropometrik ölçümler kullanılmıştı. Çalışma başladığında henüz hayatta olan Atatürk'ün emriyle sivil ve askeri doktorlar, beden eğitimi öğretmenleri sıhhiye memurları seferber edilmiş ve iddiaya göre bütün Türkiye'de tam 64 bin kişi ölçülmüştü.

Türk Antropoloji Mecmuası'nın çoğunluğu İstanbul Darülfünunu'nda ders veren akademisyen doktorlar olan beyin takımı ( Nurettin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, Aime Mouchet, Süreyâ Ali Kayacan, İsmail Hakkı Çelebi) ve yazarları gayrimüslimlerin Türklere nazaran "aşağı" olduğunu iddiasını benimsemişlerdi. Gayrimüslimler arasında kilo, boy ve göğüs çevresi ölçülerek yapılan araştırma, Rumlar gibi Musevilerin de en tanımlayıcı özelliğinin herhangi bir türdeşlik göstermemeleri olduğunu ortaya koymuştu. Yazarlara göre Museviler dini bir cemaat ya da sosyal bir topluluk olarak değerlendirilebilse de zoolojik olarak Musevi ırkı içi boş bir kavramdı.

1927'de 10-16 yaşlarındaki çocuklar üzerinde yapılan ölçümlerde 12 yaşlarında eşit boyda olan Rum ve Türk çocukları ele alınıyor ve 16 yaşında Türklerin Rumlardan beş santim yüksek olduğu gururla belirtiliyordu. Uzun boy, yüksek karaktere işaret sayılıyordu ve Ermeni çocuklarının boyları da Türklerden kısaydı.

Melih Kınay' 1939'da (Dersim Katliamından hemen sonra)Ankara Gedikli Erbaş Ortaokulu talebelerinden 14-18 yaşlarındaki 200 erkek çocuk üzerinde yaptığı antropometrik araştırmada, dağlı, koyu renkli, uzun ince yüzlü çocuklarda brakisefali normuna uymayan özelliklerle karşılaştığını rapor ederken, Maksudyan'a göre büyük olasılıkla Kürt çocuklarından söz ediyordu. Kınay'a göre bu çocuklar Türk ırkının tipik özelliklerini ( braki kafa, kısa ve geniş yüz) taşımıyorlardı.

Devamını görmek için bkz.

Mıgırdiç Margosyan, “Ölçü meselesi”, www.evrensel.net, Temmuz 2005

Kirvem, birey olarak her birimiz şu ya da bu coğrafyada, şu ya da bu toplumda, şu ya da bu zaman diliminde gözümüzü açıp dünyaya elimizde olmadan “Ceee!” dedikten kellim, gari ister Darwin’in Evrim Teorisi’nden veya kutsal kitaplardaki Adem Baba-Havva Ana ikilisinden türeyen nesillerin torunlarının torunları olarak gele gele tosladığımız yirmi birinci yüzyılda insan kimliğimizle geçmişimizi kurcaladığımızda kimimiz anlı şanlı tarihlerle sözde avunurken, kimimiz masa başında oturup elimize diviti, kalemi alıp kendi paşa gönlümüze, kendi zevkimize uygun dört dörtlük “milli” bir tarih döktürüp sonra da bunu okullarımızda çocuklarımıza ezberletip böylece onların körpecik dimağlarını “üstün ırk”, “asıl kan” gibi kırk türlü bulamaçla iyice yoğurup böylece toplumlar arasında yaratılan yüzeysel farklılıklarla kimine “öteki”, “beriki”, “dağdaki” damgasını basarak şu kıçı kırık âlemde oyalanıp durooruz!

Nitekim aslolan, yaniyakim “üst ben” olan “insan” kimliğimizi görmezlikten gelip, aksine tarihin hemen her döneminde kırtıpil, zıttırım hesaplarla sürüsüne bereket “alt kimlik”ler peydahlayıp kendimize göre vitrinler düzeltip bunlarla oyalanooruz!

Ari ırk...

Üstün toplum...

Soylu millet...

Oysa çarşıdan, pazardan domates, patates, hıyar alırken kullanılan ölçü birimi mesela “gram” iken ya da patiska bir don dikmek için kaç “santim” bez alınmasına karar verilirken, bunun gibi yine mesela iki “düzine” kalem veya bilmem kaç “ons” altın, yok bilmem kaç “grat”lık pırlanta deyip; kısacası malın, eşyanın cinsine göre “ölçek”, “litre” falan filan feşmekan tarzında “ölçü” birimleriyle yaşamımızı kolaylaştırıp kendi aramızda anlaşmaya çalışırken, öte taraftan insan olarak “zekâ”mızı kullanıp bizatihi “insan”lar arasında bazen bilinçli veya bazen körü körüne önyargılardan, saplantılardan yola çıkıp elimize geçirdiğimiz pergel, gönye, cetvellerle sözde ilim, “bi gıdım bilim” adına ölçüp biçerek ya da kullandığımız keyfi “süzgeç”lerle, “kalbur”larla ince eleyip sık dokuyarak ortalığı öylesine arapsaçına dönüştürmüşüz ki işin içinden çıkabilene aşk olsun!

Eh tabii ki bu kafa yapısıyla yola çıkmışken, bu curcuna içinde ahkâm kesmek çok kolay! Kimin kafasının şekli, şemali Kırkağaç kavununu andırıyorsa demek ki “brakisefal”dir, öyleyse en hasso insan soyunun temsilcisidir, ol zaman koy sepete!

No! Kimin kafası topatan kavununa benziyorsa, demek ki “dolikosefal”dir, öyleyse geç bi kalem! Bu yapıdaki kafadan ne köy olur ne kasaba!

Kirvem, sana bu satırları son günlerde okuduğum bir kitap vesilesiyle karalıyorum. Metis Yayınları tarafından yayımlanan ve Nazan Maksudyan tarafından kaleme alınan kitabın ismi: Türklüğü Ölçmek, Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Cephesi 1925-1939.

Kitabın sayfaları arasında gezinirken kısaca özetlersek anlaşılan şu ki: Cumhuriyet kurulduktan sonra Türk milliyetçiliğinin ilk hedeflerinden biri gurur duyulacak bir tarih yaratmaktan geçiyor. Bunun için de Türk ırkının üstün bir ırk olduğunu gerek Türk Tarih Tezi ve gerekse Güneş-Dil Teorisi sayesinde “milletin ırksal, ezeli, ebedi ve değişmez üstünlüğüne” vurgu yapıp bunu kanıtlamak...

Nitekim bu tezin etrafında birleşen kimi akademisyenler 1925-1939 yılları arasında Türk Antropoloji Mecmuası adıyla yayımladıkları bu dergiyle çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Keza tarih öğretmeni olan Afet İnan, Türk Ocakları Genel Kurulu’nun 28 Nisan 1930’daki, Atatürk’ün de bulunduğu, son toplantısında yaptığı bir konuşmayla Türk Tarih Tezi’ni ilk kez şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da, İran’da milattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat, Alâm isimleri verilmekte olan Türklerdir. Mısır’da deltanın otokton sakinleri ve Mısır medeniyetinin kurucuları Türklerdir. Mezopotamya’da, milattan evvel 2300 tarihinde şöhret bulan Sami Hammurabi, tarihte mevki alan Asurlular, tarih içinde tarihtirler. Grek namını alan Doryanlar Anadolu’nun otokton ahalisi, ilk ve hakiki sahipleri, ataları, Etilerin başlarında bulunan Türklerdir.?”

Kirvem, yukarıda adını andığım kitaptan sadece bir paragraf alıntı yaptım; gerisi mi?

Gerisini de merak edenlerin dikkatine sunoorum!

Devamını görmek için bkz.

Kemal Varol, "Türk'ün antropoloji ile imtihanı", Radikal Kitap Eki, 1 Temmuz 2005

Türklüğü Ölçmek-Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Cephesi adlı kitap, Türk milliyetçiliğine yön veren temel sebebin izini 1925 ile 1939 tarihleri arasında İstanbul Darülfünunu (üniversitesi) tarafından yayımlanan Türk Antropoloji Mecmuası'nı inceleyerek arıyor. Maksudyan, "Türk milliyetçiliğinin vatandaşlığa dayalı milliyetçiliklerden biri olduğu, dolayısıyla üstünde yaşanan toprak parçasını temel aldığını ve bireylerin çeşitli farklılıklarını göz ardı eden ortak bir vatandaşlık bağıyla bir arada tutulduklarını savunan tezin, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana sıklıkla yaşanmış olan ayrımcı pratikleri 'uygulama alanındaki normdan sapmalar' olarak yorumladığını" belirtiyor. Bu tezi geçerli bulmayan Maksudyan, bizzat devlet tarafından desteklenen ve yeni kurulan cumhuriyetin resmi politikalarına ve çizmeye çalışılan milliyetçi tonlamaya 'bilimsel' destekte bulunan Türk Antropoloji Mecmuası'nı ayrıntılı bir incelemeye tabi tutarak, bu milliyetçi çerçevenin altında bulunan asıl vurgunun ırkçılık esasına dayalı bir ayrımcılık olduğunu ortaya koyuyor.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, milli kültürel kimliğin ayırdına varan hâkim ideolojinin, ihtiyaç duyulan etnik mitleri, hatıraları, değer ve sembolleri Orta Asya'dan gelen köklere, Oğuz Kağan'a kadar uzanan bir soya ve Türk dilinin eskiliğine dayanarak tedarik etmeye çalıştığını vurgulayan Maksudyan, böylelikle Türk milliyetçiliğinin ırk kimliğine dayalı bazı siyasi görüşlerin yayılmasına önayak olduğunu ve cumhuriyetin farklı halkları arasında 'saf Türk kanına sahip soylar' lehine ırkçı bir ayrım yapıldığını, bu ayrımcılığa da cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra yayımlanmaya başlanan Türk Antropoloji Mecmuası vasıtasıyla 'bilimsel' bir zemin hazırlandığını belirtiyor.

Antropoloji disiplini ile ırkçılık ve milliyetçilikle teorik ve tarihsel bağların ayrıntılı olarak ortaya konulduğu ve dünyada antropolojinin ırkçı ideolojiler tarafından kullanımına ilişkin ayrıntılı bölümlerin yer aldığı kitapta, Türk antropologların yaptığı 'tetkiklerin' milliyetçi ideoloji tarafından nasıl kullanıldığı ana mesele olarak öne çıkıyor. Nazan Maksudyan, Türklüğü Ölçmek kitabında ayrıntılarıyla şunu gösteriyor bize. Yeni kurulan rejim birtakım görüşler öne sürüyor, Mecmua çevresinde odaklanmış antropologlar da, 'doğruluğu' zaten önceden kabul edilmiş olan bu 'tezlere', çalışmalarına bir 'kesinlik' kandıran ve böylelikle her türlü itirazı dışarıda bırakan alet edevatın yardımıyla, dışarıda ve en çok da içeride kullanılmak üzere, 'bilimsel' bir mahiyet kazandırıyorlardı. Türk Antropoloji Mecmuası'nda yayımlanan ve birçoğu Türk ırkının ariliğini ve 'ırklar hiyerarşisi' içerisinde diğer ırklardan üstünlüğünü ortaya koyan yazıların iki yönlü bir konuya hizmet ettiği anlaşılıyor.

Rejime payanda bir bilim

Türk antropologların yaptığı incelemeler ve vardıkları sonuçlar, bir millet yaratırken ihtiyaç duyulan unsurlara bilimsel (aslında bilimkurgusal)bir muhteva kazandırıp, rejimin millet projesine payanda kılınıyor. Bu araştırmaların Avrupa'ya karşı da habis bir büyülenmenin önünü almak, aşağılık komplekslerini hafifletmek, Türk ırkının Avrupa'dakilerden üstünlüğünü vurgulamak gibi amaçlar taşıdığı anlaşılıyor. Bunu için de, milliyetçi antropologların en temel yükümlülüğünün Türk menşei hakkında şanlı bir tarih (kurmaca) yaratmak olduğunu belirten Maksudyan, bu kurmacanın Anadolu'da yaşayan diğer halkları dışarıda bıraktığını, bu halkları 'kan esasına' göre daha aşağı seviyelere ittiğini, bunun için de bilimin istenildiği gibi, kaygan bir zeminde kullanıldığını dergide yayımlanan araştırmaları ayrıntılı olarak inceleyerek ortaya koyuyor.

Nazan Maksudyan'ın incelemesine konu olan Türk Antropoloji Mecmuası'nın sınırlı bir çevreyle alakalı bir dergi olmadığı, bizzat Atatürk ve devlet tarafından desteklendiği, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi yeni rejimin temel argümanlarını şekillendirdiği, dergi sayfalarından alınmış yazılarla destekleniyor.

Mecmua çevresinin yaptığı araştırmalar ve vardıkları sonuçlar ile dergi yayın kurulunun rejimle olan ilişkilerinin ayrıntılı olarak ortaya konulduğu Türklüğü Ölçmek, ırkçılığın Türkiye'de belirli bir siyasi çevreyle sınırlı olmadığını, milli kimliğin kuruluşunda 'ırk' kavramının temel bir rolü olduğunu vurgulayarak cumhuriyetin kuruluşunun 'vatandaşlık' temelinde olduğu iddiasının geçerli olmadığı, tersine, Türk milliyetçiliğinde daha en başında güçlü ırkçı tonlar bulunduğu sonucuna götürüyor bizi. Türklüğü Ölçmek, bugün yaşadığımız kimi gerilimlerin altında yatan asıl soruna bakmaya davet ediyor bizi.

Devamını görmek için bkz.

Mehmet Ali Gökaçtı, "Sabırlı ve titiz bir çalışma", Radikal kitap Eki, 1 Temmuz 2005

Britannica, ilgili maddede antropolojiyi tarif ederken insanla ilgili bir bilim dalı olduğunu belirttikten sonra fiziksel ve kültürel antropoloji olarak ikiye ayrıldığı bilgisini de verir. Tarihten farklılığını vurgulamak için de, tarih gibi belgelere dayanmak yerine insanların etkinliklerini ve ürünlerini olabildiğince dolaysız bir biçimde gözlemlemeyi esas aldığını belirtir. Bu arada söz konusu değerlendirmeye, yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçların insanlığın gelişimine yaptığı katkıdan hareketle, tarih biliminden daha farklı bir özellik de iliştirilir.

Keşifler çağının başlaması ile birlikte bilim olma yolunda ilk adımları atılan antropolojinin, o günlerdeki öncelikli çabası, uzak diyarlarda beyaz adamın karşısına çıkan bu insanları, ama birçok özellikleri itibarıyla farklı olan insanları incelemek ve daha yakından tanımaktır. Bu arada 18 ve 19. yüzyıllarda doğal yaşam formalarını maddi koşullarla açıklama çabası birçok evrim teorisinin ortaya çıkmasına da zemin hazırlar.

Teori dünyadaki koşulların sürekli değiştiğini ve bu değişimlere paralel olarak da mevcut canlı türlerinin yaşamlarını sürdürebilmek adına çevreleri ile uyum sağlamalarının zorunluluğuna işaret eder. Bu uyumu sağlayamayanlara ise hiç şüphesiz ki bu dünyada yaşam hakkı tanınmayacaktır. Bu doğanın yasasıdır. Bu yasanın bir başka gerçeği de, değişime uyum sağlayan yetenekli ve üstün türlerin bu yaşam savaşını kazanacağı gerçeğidir. Yani yaşamak hakkı güçlü ve üstün olanındır.

Konu bu şekilde kuramsallaştırılınca işin politik ve ideolojik bağlamdaki devamı da gelmekte gecikmez. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde antropoloji ve ırka dayalı determinizm artık eşanlamlı hâle gelmişlerdir bile. Çünkü dönem sömürgeciliğin tüm hızıyla sürdüğü ve kapitalizmin dünyayı kuşatma yolundaki hareketine nefes almaksızın devam ettiği bir dönemdir aynı zamanda.

Kısa zaman zarfında arî ırkların özelliklerinin belirlenmesi ve bu sayede insanların kafa yapılarından kemik yapılarına, saç ve deri renginden burun ve gözlerinin biçimine değin kategorize edilmesine uzanan bir süreç de başlamış olur. Dönemin şartlarının da uygun düşmesiyle oluşturulmuş bulunan soybilimsel modelle uluslar yeniden inşa edilirken, tarih, dil, gelenekler de yeniden kurgulanmaya başlar.

Türkiye'de antropoloji

Çok uluslu ve çok dinli bir imparatorluğun enkazından çıkan Türkiye Cumhuriyeti de deyim yerinde ise gözlerini böylesi bir dünyanın şartları içinde hayata açar. Kurulacak yeni bir devlet söz konusudur. Ancak en az onun kadar önemli bir başka süreçte yeniden inşa edilecek olan ulustur. Hatta daha açıkça ifade etmek gerekirse, yeniden kurmak bir yana sil baştan oluşturulacak bir ulus söz konusudur.

Bu anlayış doğrultusunda tek parti idaresinde her şey kurumsallaştırılarak kontrol altına alınırken, bilimin önderliğinde her şeyin yeniden kurgulanması süreci de başlar. Dönemin koyu pozitivist anlayışı doğrultusunda bilim şaşmaz ve şaşırmaz bir rehber olarak her şeye öncülük eder. Çünkü bilim akla, gözle görülene ve hepsinden önemlisi araştırma sonuçları ile ortaya konup belgelenmiş olana itibar eder. Dolayısıyla da şaşırmazlığı bu derecede açık olan bir olguya, yani bilim ve onun vardığı sonuçlara karşı durmak, o dönemin şartları göz önüne alındığında adeta imkânsıza eşdeğerdir. Hâl böyle olunca, bilimsel argümanlara dayandıkları savı ile ortaya çıkan Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorileri gibi, antropoloji çalışmaları da büyük önem kazanır.

Milletin, milliyetçi bir ideoloji eşliğinde seferber edildiği bu sürecin temel amacı ve beklentisi filolojiden, tarihe, arkeolojiden antropolojiye değin tüm bilimlerin seferber edilmesiyle, kolektif kişiliğin yeniden keşfedilmesidir. Amaç yüzyıllardır etkili olan yabancı unsurların etkisiyle aslından, özünden uzaklaşmış milli değerleri yeniden ortaya çıkarmak ve bunu yaparken de, bu değerler eşliğinde yeniden inşa edilen ulusun tüm uluslar arasındaki yerini de belirlemektir. Elbette en üstte olacak şekilde. İşte bu süreçte bilimsel totaliterlik devreye girer ve akabinde halkı arındırma, saflaştırma süreci de başlamış olur.

Türkiye'deki antropoloji çalışmaları ve sonuçları

1925 yılında Tıp Fakültesi bünyesinde kurulan Antropoloji Tetkikat Merkezi ve aynı yıl çıkarılmaya başlanan Türk Antropoloji Mecmuası bu girişimin ilk adımlarıdır. 1939 yılına kadar belirli aralıklarla yayımlanan dergi, bu süreçte Türkiye'deki antropolojik araştırmaların sonuçlarını ve bulgularını kamuoyuna duyurur. Milletler arasında Türk milletinin müstakil mevkiini belirlemek ve bunu yaparken de Türk ırkını yüceltmeyi esas alan dönemin antropolojik çalışmaları, asli unsurun Türk ırkı olduğu anlayışından hareketle giderek milliyetçilikten ırkçılığa doğru kayan bir çizgi izler.

Bu çizgi bir müddet sonra kendisini dönemin dünyadaki yaygın akımlarından da etkilenerek, Türk ırkının tartışılmaz üstünlüğü tezine, oradan da antropoloji çalışmaları sayesinde 'zinde beşer zümreleri' vücuda getirmeye kadar taşır. Bu yaklaşım kaçınılmaz olarak en nihayetinde Türk ırkının dünyadaki en üstün ırk olduğuna, tüm milletlerin Türklerden teşekkül ettiğine, Türkçenin de tüm dillerin anası olduğu iddiasına kadar ulaşır. Bu durum aşağıdaki alıntıda görüleceği üzere, dönemin önde gelen doktor/ antropologlarından Reşit Galip'in Avrupalıların Türkleştikleri için bugünkü seviyelerine ulaştıklarını söyleyen değerlendirmeleri ile adeta zirve yapar.

Bilim mi, bilimkurgu mu?

Yazarın da bizzat tanımladığı şekli ile bilimsel bir tiranlık anlayışı altında yürütülen bu çalışmalar ile yeni kurulmuş olan bir devlet, bilimsellik görüntüsü altında kendince doğru kabullendiği her şeye önem atfetmiş ve onu tartışılmaz bir gerçek hâline getirmiştir. Bu bağlamda antropoloji de, Türk ırkı hakkında istenilen doğruları icat etmek amacıyla devreye sokulmuş ve bu sayede yukarıdan sipariş edilen buyruklar, merkezin bünyesindeki bilim adamlarınca uygun kılıflara sokularak hizmete sunulmuşlardır. Maksudyan'ın da bilhassa vurguladığı üzere bu yapılanlar tartışmasız bir şekilde ısmarlama bir bilimsellikten öteye geçemeyecektir. Dikilecek kostümün siyasi seçkinler tarafından sipariş edildiği, bilimci seçkinlerinde tıpkı terziler gibi farklı parçaları bir araya getirmeleriyle ortaya bir elbise çıkması misali. Ancak parçaların bir bütünü oluşturacak gereklilik ve tutarlılıktan uzak bir şekilde oradan buradan toplanarak bir araya getirildiği de göz önüne alınırsa, ortaya çıkan kostümün nasıl bir şey olduğu da kendiliğinden tasavvur edilecektir. Tabii ki, yapılan işi bilim olarak mı adlandırmak gerektiği, yoksa bir tür bilimkurgu olarak mı görmek gerektiği de, bütün bunların sonunda karşımıza çıkan bir başka soru olacaktır.

Evet, Nazan Maksudyan'ın sabırlı ve titiz bir çalışma ile hazırladığı Türklüğü Ölçmek adlı kitap, Türkiye'deki bilimkurgusal antropoloji ve Türk milliyetçiliğinin ırkçı çehresini ortaya koymak adına kamuoyunun dikkatine sunuldu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun vatandaşlık temelinde olmadığı ve dolayısıyla da ırk esasına göre şekillendiği tezini ileri süren ve bunu tartışmaya açan kitap, güncel birçok sorunun kaynağına da işaret etmesi bakımından konuyla ilgilenenlerin göz ardı etmemeleri gereken bir çalışma.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.