Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-541-4
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 17,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sanatın Sonu
Özgün adı: The End of Art
Çeviri: Yasemin Tezgiden
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kapak Resmi: Damien Hirst
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2006
3. Basım: Ağustos 2013

Postmodern sanat anlayışı, neyin sanat olup neyin olmadığı konusunda bir süredir hararetli bir tartışmaya ve kafa karışıklığına yol açıyor. Günümüzde sanat ve sanat eseri piyasa, moda, milyon dolarlar, pazarlama, marka gibi kelimelerle birlikte anılıyor. Bunlara eşlik eden puslu havada, sezilen ama bir türlü adı koyulamayan bir şey var. Tanınmış sanat eleştirmeni Donald Kuspit'in kitabı işte tam da bu ifade edilemeyen şey üzerine. Son derece bayağı, iz bırakmayan, sığ postmodern çalışmalarla dolu bir sergi salonunda izleyicinin hissettiği sıkıntının ardındaki gerçek: Bunlar sanat eseri değil, bu yüzden de gerçek sanatın hissettirdiklerini hissettiremezler.

Bu tür eserleri tanımlamak için Alan Kaprow'un "postsanat" terimini kullanan ve postmodern sanatın aslında sanatın sonu anlamına geldiğini, çünkü estetiğin itibarını kaybettiğini öne süren Kuspit, tinsel değerlere inanan sanatçı tipinin yerini nasıl pazarın taleplerine göbekten bağlı postsanatçı tipinin aldığını anlatıyor. Marcel Duchamp ve Barnett Newman'ın çalışmalarını ve kuramsal fikirlerini titizlikle değerlendirerek, sanattaki bu değer kaybının modern sanatın entropik karakterinden ayrılamayacağına dikkat çekiyor, varılan noktayı estetik karşıtı postmodern sanat olarak nitelendiriyor.

Yirminci yüzyıl boyunca sanatın katettiği yol üzerine keskin gözlemler içeren kitap, görsel sanatların halihazırdaki çıkmazlarını gösterdiği gibi, bu sıkışmanın taşıdığı imkânlara da işaret ediyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
1 Sanatta Nöbet Değişimi
2 Estetiğin Kötülenişi: Duchamp ve Newman
3 Yeni Ufuklar Açan Entropi: Modern Sanatın Paradoksu
4 Bilinçdışı Kültünün Çöküşü: Boşa Kürek Çekmek
5 Ayna Ayna, Dünyevi Duvardaki Ayna,
     Neden Sanat Artık En Doğru Din Değil: Kendine İnancını Yitiren Tanrı
6 Atölyeyi Terk Edip Yeniden Yapılandırmak
Notlar
Resimler
Dizin
OKUMA PARÇASI

Estetiğin Kötülenişi, s. 52-54


(...)

Postestetik sanat dünyasında sanat eseri gözdağı verilen bir vaiz kürsüsü gibidir, sanatçı izleyiciyi kendi inandığı şeye inandırmaya çalışır. Kendinden emin bir zorbaya dönüşerek bize zaten bildiğimiz şeyler üzerine —dünyanın çirkinliği ve adaletsizliği üzerine— vaaz verir ama buna ilişkin hiçbir estetik, düşünsel alternatif sunmaz. Gerçekten de sanatçının "devrimci" sözcük dağarcığında estetik, düşünsel ve güzel sözcükleri kötü sözcüklerdir. Bunlar dünyayı daha iyi yaşanacak bir yer yapma girişiminde, en azından bu sanatçıların daha iyi bir dünya anlayışına göre, yer almamaktadır. Hiç kuşkusuz toplumsal eleştiri asil bir davadır, hiç kuşkusuz dünyayı iyileştirmek kahramanca bir iştir; ama sanatın bunların ikisinde de ne ölçüde etkili olduğu açık değildir. Sanatçı bize dünyanın gerçeklerini en iyi öğretecek kişi olmadığı gibi, acılarımıza katlanmamıza ve onların üstesinden gelmemize yardım edecek kişi de değildir.

İşin en kötü yanı, sanatın sözde ahlaki biçimde dünyayı iyileştirmek amacıyla yapılan eleştirilerde ve toplumsal savunmada kullanılması, sanatın derin düşünmek için ayrıcalıklı bir alan olduğu ve bu yönüyle dünyanın barbarlığından —bu barbarlık konu olarak sanatta çok kullanılsa da— kurtuluş ve sığınak olduğu ve böylece kendimize sahip olup varlığımızı sürdürebildiğimiz ruhsal alan olduğu, yani her ne kadar özerkliğin mümkün olmasını sağlayan özel ve sınırlı koşulların farkında olsak da özerkliğimizi gerçekleştirebildiğimiz ruhsal alan olduğu yönündeki uygar düşüncenin terk edilmesine yol açıyor. Bu anlayış, estetiğe ve güzelliğe içkin olan etiği göz ardı eder. Sanatsal derin düşünce —bir toplumsal uygulama çeşidi ve hatta dünyaya ilişkin (başarısız) bir kuramsallaştırma olan sanattan farklı biçimde— kişinin ruhunu tedavi etmesinin yollarından biridir. Sanat, estetik deneyim ve güzellik arayışıyla ona yönelen herkesin ruh sağlığına iyi gelecektir. Otto Dix'in korkunç savaş imgelerine baktığınızda, ölümü ve yıkımı tuhaf bir biçimde estetik açıdan güzel bir sahneye dönüştürmesi eleştirel açıdan bize olaya muhabir gibi yaklaşan bakış açılarından daha etkili bir bakış açısı sunuyor — deyim yerindeyse, bilincimizi daha da açıyor. Üstelik ruhumuzu da daha çok koruyor, çünkü hiçbir savaş fotoğrafının yaratamayacağı arındırıcı bir etkisi var. Fotoğraf bizi etkileyebilir, ama içimizde yarattığı rahatsız edici duygulardan kurtarmayacaktır, oysa Dix'in estetik açıdan müthiş imgeleri aynı duyguları uyandırırken bunu da başarır. Fotoğraf bize yıkıcı sahneyi gösterir, ama Dix'in imgeleri yalnızca yıkımı göstermekle kalmaz, bizi, konuyla biçimin diyalektiğine benzer biçimde, karmaşık bir özdeşleşme ve özdeşleşmemenin diyalektiğiyle —sarsılmayla gelen bağlılık ve kararlı uzaklaşmayla— yıkımın içine sokar. Kısacası estetik özerklik kişisel özerkliğin başlangıcı, hatta temel parçasıdır. İnsanlar estetik deneyim olmadan tam olarak insan olamazlar.

William Gass, postestetik muhalif sanata karşı yaptığı yıkıcı bir eleştiride, bu sanat ile estetik sanat arasındaki, yani güzel sanat, ona göre tek başarılı sanat, arasındaki farkı etkileyici bir biçimde anlatır. Güzelliğe dönüşü savunurken, aslında toplumsal açıdan anlamlı sanatın —ne türden bir anlamı olursa olsun (ki bu anlam haberciliğe, kimi zaman da haber yorumculuğuna eğilim gösterir)— sanat açısından gerçek bir hüsran olduğunu savunur.

Bence sanatçının yükümlülüklerinden biri, başka önemli şeyleri atlamadan, olabildiğince mükemmel biçimde yaratmak, ama gene de, öteki değerleri savunurken —İsrail'i savunmak, kadın hakları için savaşmak, inancınızı savunmak, kapitalizmin gerçek yüzünü ortaya çıkarmak, cinsel tercihlerinizi savunmak ya da ırkınız adına konuşmak— sanatçı olarak başarısızlığınızı kapatmak için bilimsel, dini, politik bir maskeye sarılıyor olabileceğinizin farkında olmaktır. Ne dünyanın doğruluğu ne de Tanrı'nın iyiliği size güzelliğin vereceği ödülü veremez.

Son olarak, kendi başına güzellik yaratmayan; çiçeklerin, manzaraların, yüzlerin, ağaçların, gökyüzünün güzelliğinin tesadüf eseri olduğu bir dünyada, dünyanın nesnelerine ve fikirlerine orada olması gereken çizimleri, yontuları, öyküleri, masalları ve senfonik büyüleri eklemek; düşündürmek ve değerlendirmek amacıyla üretmek; nitelikleri kimseye zarar vermeyen ama en dikkatsiz gözü bile ödüllendiren, o yüzden de hakikaten çıkar gözetmeyen bir ilginin odağı olmayı hak eden şeyler doğurmak sanatçının görevidir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hüseyin Bayçöl, “Sanat nerede başlar, ne zaman biter?”, Zaman Kitap Eki, 3 Nisan 2006

Sanatın tanımı, düşünce tarihinin en önemli tartışma alanlarından biri. Bu alanda en uç tanımlamayla bir yanda sanatı aşkın bir lütfu olarak değerlendiren algılar, beri yanda da onu insanla nesnel gerçeklik arasındaki estetik ilişki şeklinde tanımlamayan algılar var.

Ortalama bir sanatçı için bu algılar etrafında zihin egzersizleri yapmaksa sanat bağlamında ciddi bir tetiklenme vesilesi. Bu yolun yolcuları okuduklarıyla, yazdıklarıyla, çizdikleriyle sanatı tartışır, ondan beslenir ve sanat adına insanın varoluşundan beri süregelen o macerayı devam ettirir. Tüm bunlarla belki her şey yolunda gitmektedir ama gün gelir de biri çok iddialı bir çıkışla her şeyin sona erdiğini/ereceğini yahut şimdiye kadar gelenin, uğradığı büyük bir kırılmadan sonra, ancak kendisine yeni bir mecra bularak yola devam edebileceğini iddia ederse herhalde tüm birikimleri yeni baştan düşünmek gerekebilir. İşte Donald Kuspit ve onun Metis Yayınları’ndan çıkan Sanatın Sonu adlı eseri bunu yapıyor.

Kendisi bir sanat eleştirmeni olan Donald Kuspit, New York Devlet Üniversitesi’nde sanat tarihi ve felsefe alanında profesörlük unvanına sahip. Art Criticism, New Art Examiner gibi birçok sanat dergisine editöryal katkılarda bulunan Kuspit özellikle gittikçe metalaşan günümüz sanat üretimine ve günümüz sanatçı kültüne dair yaptığı keskin sorgulamalarla tanınmaktadır. Türkçe’ye Yasemin Tezgiden çevirisiyle kazandırılan eserinde Kuspit aynı eleştirel sorgulamalarını yaparken bize de ciddi zihin egzersizi alanları açmakta. Zira gerçek odur ki okuruyla, yazarıyla biz sanata dair onca kuramsal okumalar yapaduralım, postmodern zamanlardaki sanat anlayışı, neyin sanat olup neyin olmadığı konusunda ciddi bir tartışmaya girmiş durumda ve açıkçası kimimizdeki estetik kaynamalarla çok da bir yakınlığı görünmeyen bu tartışmalar ciddi anlamda kafa karışıklıklarına yol açmakta. Donald Kuspit de tam bu noktada bizim adımıza, takip edilmesi gereken sorunun izini sürmekte ve postmodern zamanlarda sanatın puslu havasını fotoğraflamaya çalışmakta.

Kuspit’i takip edince gördüğümüz o ki sanat algısı postmodern zamanlara gelene dek ciddi savrulmalar yaşarken ilkin nöbet değişimine uğramakta. Bu nöbet değişimi sırasında şekillenen estetik deneyimler, toplumsal kimliklerin aslında birer yerleşik unsur olamayacağını ve varoluş adına toplumsal kimliklerin yeterli sayılamayacağını öğretmeye kalkışmakta. Bu süreçte estetik deneyimin salık verdiği şey, toplumsal kimliğin bireyselliği engellediğidir. Bireyi bağlamından koparan bu bakış, Duchamp ve Newman gibilerinin elinden sanatın devam edeceği ama insani bir kullanıma asla sahip olamayacağı şeklindeki yorumu da yedeğine alarak yoluna devam edecektir. Bu post-estetik algı sürecinde, en bayağı ifadeyle, estetiğin kötülenişiyle karşı karşıyayız. Hegel’in öngördüğü sanatın duygu ve düşüncelerimizi de içine katarak her konuyu güzelleştirmeye dair içinde taşıdığı o biçimsel potansiyel, post-estetikle birlikte saygın yerini kaybetmiştir.

Estetiği Platon’dan bu yana biriken tarihsel bağlamından koparan söz konusu sürecin onu getirdiği nokta entropidir. Artık estetik, gündelik düşüncenin bir uzantısı olmaktadır; sanatçıda gündelik unsurlara doğru talana varan bir merak vardır, gündelik hayata karşı eleştirellik kılıfıyla yoğun bir bağımlılık söz konusudur. Bir zamanlar dine, mistisizme, inançlara kendisini borçlu hisseden sanat bundan böyle bilime ve yöntemlere şükranlar sunmaktadır. Ama acıdır ki sanatın gölgesinde olmayı mihnet kabul ettiği gündelikçi bilim ve yöntem de her tür buluştan bıkıp usanmıştır ve bu ruh hali sanata yansımıştır. Özellikle toplumsal benlik kurdurma (amacında) olan savaşların ya da kalabalıkların modern insanda oluşturduğu sarsıntılar, gelip modern sanatçıyı da bulmuştur ki bunun da sonucu varoluşsal gerçekliğini ancak varoluşları anlamsızlaştırarak inşa eden bir sanatçı tiplemesi olmuştur. Bir sonraki aşama da sanatsal bir simyaya inanmayan, bir takım mucizeler peşinde olmayı boş sayan ve varoluşunu izleyici sayısında ya da ününde gören sanatçı tipinin dönemidir. Beslendikleri kitleyi rahatsız etmekten hep kaçınan ve yaptığıyla ona ayna tutmaya çalışan bu sanatçı karikatürlerinin icra ettiği sanat, kendisini canlandırmak için günlük yaşama odaklandıkça potansiyelini de kaybetmeye başlamıştır. Meseleyi daha ileri götürürsek sanatın varoluş kaygıları da yersizleşmiştir artık. Sanatsal varoluş kaygısının damarı olan insani anlayışın yerine entropi hakimdir. İnsanı tanımlayan, piyasanın kişilik tanımıdır. Bundan böyle var olmak için kaygılı olmaya ya da erdemli olmaya gerek yoktur; bilmek ve tüketmek yeterlidir. Sanatın insani değerinin yerini piyasadaki değeri kuşatmıştır.

Sorun gittikçe çetrefilleşmektedir: Meselenin fotoğrafı buysa bundan sonra sanatı besleyen memba sahiden neresi olacaktır? Dış gerçekliğe boyun eğen sanat kendisine olan saygısını da her geçen gün yitirmektedir. Kişinin otantik varlığını inşa etmede önemli bir vesile olan sanatsal üretim süreci ve yine bu süreçle gün yüzüne çıkan otantik bir orijinallik de değer yitirmektedir. Orijinalliğe inanmayan, yaratıcılığın kutsallığına da inanmamaktadır; ve bu inançsızlık buhranında kıvranan bilinç, sanat adına çer çöple sanat kavramını yan yana getirebilmektedir. Daha da ötesi, bu bilinç sanata ait kutsal mekânlarla da sorun yaşamaktadır. Sanat eseri kendi mistik mekânında sergilenme yerine ya müzeleştirilmiş sokakta sergilenmekte ya da bulvarlaştırılmış müzelerde. Çünkü postmodernlik en nihayetinde dünyevi olanla kutsal olanı iradi bir şekilde karıştırma derdindedir. Postmodernlik bunu yapadursun Van Gogh’un sanatı dinsel bir inanç, her tabloyu dinsel bir vaaz, İsa’yı bir sanatçı, her sanatçıya da bir İsa; sanatçı olmayı acıya soyunma ve bir çeşit yoksulluk yemini olarak görmesi ta 1880’lerde kalmıştır. Kim bilir belki de Van Gogh sanata karşı idealist duruşun son şarkısı olmuştur. Nitekim Van Gogh’dan sonra başlayan çözülmelerle gelinen noktada, sanatsal bir ideal kavramını hiç hissetmeyen ve parayı her şey gören sanatçılar kuşatmıştır her yanı. Tematik anlamda gündelik hayattan beslenen sanat şimdi de onun içinde tamamen metalaşmıştır. Materyalizme dek hep sonsuzun peşinde olan sanat artık dünyevi bir sonsuzluk kaygısına düşmüş, ve para üzerinden bir çeşit “sonsuz şimdi” arayışına girmiştir. Kandinsky’nin materyalizme kadar maneviyatın son kalesi olarak okuduğu sanatı idealizmden uzaklaşmakla kalmamış empatiyi de yitirmiştir. Bir zamanlar kutsal olan sanat, üzerine bir fiyat ve etiket alarak dünyevileşmiştir. Her yanı sanatsal arayışlar yerine, mevsimden mevsime değişen sanatsal modalar almıştır ki böylesi bir sanat da varoluşsal hiçbir yankısı olmayan bir çeşit toplumsal semptomun ifadesi olacaktır.

Kuspit, bu çözümlemelerle bir ontolojik açılım getirmiyor, müşterilerin, milyon dolarların, pazarlamacıların, üreticilerin, modacıların, markacıların her yana dayattığı dayattığı hiçbir manevi değer taşımayan bu postmodern şey’leri tartışırken nihayetinde talancı bir yaşam algısında sorunsallaşmış sanat algısını konuşuyor. Açıkçası meselenin düğümlendiği bu noktada sanatı bir varoluş mekanizması, varlığın üzerindeki esrar perdesini kaldırma vesilesi olarak okuyanlar için sanata dair feyiz kaynakları bitmemiştir/bitmeyecektir. Zira Kuspit’in sonunu getirdiği ya da bitmesini istediği sanat, en nihayetinde tinsel anlamda hiçbir iddiası olmayan kapitalist yaşamların sanatı.

Devamını görmek için bkz.

Murat Üstübal, “Sanatın sonu”, Poetikhars, Nisan 2006

İlk bakışta, tüketilmiş ve kof bir kitap ismi ve konusu gibi görünüyor Sanatın Sonu... Öyle ya, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de fazlasıyla tartışıldı bu ölüm kalım meseleleri. Kimi sanatı öldürürken bazısı sanatçıyı öldürdü, mutlu bir azınlık ise ikisini de. Ne gariptir ki, dünyada kavramsal ve teorik anlamda konunun anlam ve önemini bildiren sıkı yayınlar sunulurken, ülkemizde bu tarz mevzular polemik düzeyinde kaldı. İşte bu anlamda dünya için küçük bizim için büyük bir adım olan bu kitap sanat sonrasını gündeme getirmeye çalışıyor. Yani antisanat'ı ya da yazarın söylemiyle postsanat'ı sorunsallaştırıyor.

Geleneksel sanatın güzel ya da çirkin olan estetik anlayışını iptal edip saçma olan'ı ikame eden Duchamp'ı sanatta değer yitimine yol açtığı için eleştirir. Duchamp'ın çeşmesini tüm devrimci gibi görünen aktivasyonuna rağmen, aslında, gündelik olan'ı toplumsallık üzerinden ironileştirir ve estetik edimin toplumsal bir edim olan zihinsel bir süreç olarak görülmesine sebep olduğunu söyler Kuspit. Onun tam karşısına, Barnett Newman'ın ironik olmayan, toplumsal edimden ve hatta sanat eserinden bile önce gelen estetik edimini koyar. Ve şöyle der:

Sanat eseriyse,tersine, hem tarihsel hem toplumsaldır, dolayısıyla ilk olmaktan uzak olduğu gibi varoluş amacının da dışında görünür. Newman'ın 'temel estetik kök' adını verdiği şey "boşluk karşısındaki trajik durumuna, kendine dair farkındalığına ve çaresizliğine karşı duyduğu korku ve kızgınlıkla çığlık atan... hırıltılar çıkaran ilk insan" dan ayrılamaz. "İnsanın ilk ifadesi ilk rüyası gibi, estetikti. Konuşma, iletişim talebinden değil, şiirsel bir talepten doğdu.

Yazar, gündelik sanat, entropi, bilinçdışı üzerine kendine özgü ilginç tezler atar ortaya. Bu anlamda, okunmaya değer bir yapıt.

Ama, kitabın en can alıcı tarafı, yazarın eskinin taklit edilemez; yeninin ise tatmin edilemez olduğu noktada olduğumuzu hissettirdikten sonra yenieski ustalar olarak tanımladığı eskiye ve yeniye öykünmeden, eskinin ruhunu ve yeninin tekniğini kullanarak üreten yeni sanatçıları muştulaması. Ne dersiniz bizim yenieski sanatçılarımız var mı, varsa kimler...

Devamını görmek için bkz.

Kaya Özsezgin, "Sanatın sonu(mu?)", Cumhuriyet Kitap Eki, 29 Haziran 2006

Bilgi ile teknoloji arasındaki dönüşümlü ilişkinin varlığı dikkate alındığında, sanatsal bilgi ve beceri türlerinin özellikle geçen yüzyıldan bu yana katettiği hızlı oluşum belki daha iyi kavranabilir. Doğa ve insan gerçekliğine yönelik bu bilgi, gelişen teknolojiyi yedeğine alarak yeni bakış açıları oluşturdukça, sanatın sınırlı akademik perspektiflerden uzaklaşma süreçleri de hızlanmış, kısa aralıklarla birinin ötekini izlediği bu süreçler, akademizmin işlevini tamamlamış olmasından kaynaklanan birtakım kuşkuları gündeme getirmiştir. "Sanatın sonu"nun geldiği konusunda ileri sürülen umutsuz yorumların temelinde bu kuşkuların payı bulunduğu kuşku götürmez. Ancak soruna daha temelli bir açıdan yaklaşıldığında, sanatsal süreçlerle ilgili toplumsal ve psikolojik etkenlerin zorunlu bir sonucu olarak, sanatın da geçen dönemlerden çok farklı bir çağdaş evrimleşme aşamasına girmiş olmasını doğal karşılamak gerekecektir. Hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak yeni izah biçimleri içeren postmodernist kuramın kafaları karıştırıcı konumu, bu doğallığı yeterine mazur gösteremiyor olsa da, "kitsch" ürünlerin piyasayı kapladığı bir ortamda estetiğin pusuya yatmış işlevini yeniden tanımlama girişimleri, en azından sanatın sonu kehaneti üzerinde bir kez daha düşünmek gerektiğini ortaya çıkarmaktadır. Hermann Broch'un her kim olursa olsun kiç üreten kişinin estetik ölçülerle değerlendirilmemesi gerektiğini öne sürmesinin altında da bu yatmaktadır. Popüler ve ticari amaçlı ürünlerin daha önce "üst düzey sanat" olarak kabul edilmiş işlerle yan yana gelmesi karşısında duyulan tedirginlik, kuşkuları derinleştirdikçe, estetik ölçütlerin birbirine karıştırılmaması gerektiği varsayımı daha da geçerli bir düzeye geliyor ister istemez.

Sanat can mı çekişiyor?

Bugün Türkiye'de yaygın bir terim olarak kullanılan "güncel sanat" kavramı için daha önce Alan Kaprow'un bulguladığı "postsanat" terimini, kitabının pek çok yerinde kullanırken, estetiğin eski itibarını kaybettiği görüşünden yola çıkıyor Donald Kuspit. Postsanat, yaygın postmodernizme göre daha "genel", belki daha "anlaşılır" bir kavram olarak görünüyor olabilir yazara; nitekim tinsel değerlere inanan sanatçı tipinin yerini pazarın taleplerine göre çalışan yeni bir postsanatçı tipinin aldığını belirtirken modern sanatçıların terapi yapma amaçlarını ironik biçimde gerçekleştiren postmodern sanatçılara gönderme yapması bundandır. Stella'nın sözü, aslında bir gerçeğe işaret etmektedir. Ticari amaçlarla sanatsal değerlerin bilmeden de olsa birbirine karıştırılması "etik" bir hatadır ve bu hata sık sık yapılmaktadır (s. 22). Sanatın can çekişmesinin bir göstergesi olabilir mi bu etik hata? Kuspit'e göre evet. Sanatta ciddiyeti belirlemek için artık ciddi hiçbir kriter kalmadığından, herkes "ciddi sanatçı" haline gelebilmektedir böylece. Sanat ile sanat olmayanın birbirinden ayırt edilemez duruma geldiği bir ortamda (Stella) örneğin Cézanne'ın röprodüksiyonları ile asılları arasında, neredeyse birincilerin "daha kolay kabul edilebilir" bir kanının uyanmasına alaycı bir yorumla yaklaşan Stella, postsanatın uyandırdığı bir çelişkiye parmak basmaktadır. Özgün sanat yapıtı bilincinin kısırlaştırılmasıdır bu (s. 25). Picasso'nun soyut heykellerinin işlevsel olmadıkları halde "günlük" ve "sıradan" nesneler gibi gösterilmesi ve "aşinalık" düzeyine indirgenmesi, onların "estetik hale"lerinden soyutlanması anlamına gelmektedir ki, bu durum, modern sanatın kaçınılmaz biçimde gündelik yaşamın içinde eridiğini göstermektedir.

Kuspit'in bu aşamada varacağı sonuç şaşırtıcı olmayacaktır: "Sanat, artık ne Walter Pater, Roger Fry, Clement Greenberg gibi birbirinden çok farklı eleştirel estetikçilerin ve modernist peygamberlerin savunduğu estetik deneyimin ayrıcalıklı alanıdır ne de Alexander Mitscherlich'in ifadesiyle, boyun eğmeye iten dış baskılara ve içsel korkuya karşı eleştirel düşünce özgürlüğünün zor kazanılmış kavgası"dır (s. 27). Artık toplumsal kimlik, bireyselliğin kaynağı değildir, hatta bireyselliği engellemektedir o.

Sanatın insani kullanımı

Stella, sanatın "postestetik" karakterini ifade ederken, artık bundan böyle sanat yapıtı üretilemeyeceğine vurgu yapmış olmuyordu, yani sanatın sonunun geldiğini ima etmiyordu. Sanat, estetik varlığını gene sürdürecekti. Ancak "önemli bir insani kullanımı" olmayacaktı sanatın. Meta kimliği, estetik kimliğine üstün gelen sanat, gündelik el ürünlerine dönüşecek, Duchamp'ın değindiği gibi, "yaratıcı edim"in özünü oluşturan "estet kozmos"u tersine çevirecektir (s. 30). Nitekim Stella'ya göre de "Modern başlangıçlar" estetik ozmosun etkisini ortadan kaldırmıştır. Yüksek sanattan "sanat olmayan şey"e doğru geri gidildiğini göstermektedir bu durum. Lowry'nin belirttiği gibi, böylece sanat bir "eğlence" olmakta, sanatı sanat kisvesi altında toplumsal hizmet veren bir nesne değil, onu sahiden sanat yapan özelliklerden uzak bir konuma çekmektedir. Nihai düzeye getirilmemiş olan sanat, tuhaf bir biçimde "ham" olarak kalmaktan kaynaklanan "yaratıcı bir yeniden düşünme"yi gerekli kılmaktadır (Duchamp).

Peki, estetik bu anlamda yoksa eğer, geriye ne kalmaktadır? Gene Duchamp'ın, "zevkli olmaktan kaçınmak" amacıyla yaptığı mekanik bir çizimden başka hiçbir şey... İçinde hiçbir beğeni kırıntısı yoktur, çünkü resim geleneğinin dışındadır (s. 37). Böyle bir durumda sanat yapıtı, Afrikalıların yaptığı tahta kaşığa dönüşür, yani en azından sanat haline gelmeden önce, estetik açıdan nötr ya da kayıtsız bir kültür ürününe dönüşür. Yani bir anlamda anonimleşir neredeyse. Bu tür nesnelere iki açıdan bakılabilir mi? Aynı anda hem gündelik ürünler hem de "şık birer sanat eseri" olarak görülebilirler mi? Örneğin Duchamp'ın onları "çifte kimlik" içinde görmüş olduğu düşünülürse, evet. Nitekim 1917'de, "Çeşme" adlı yapıtı müzeye girdiği zaman "güzel ve zarif" olarak övüldüğünde, bu tür yargılara karşı çıkmıştı Duchamp. Nedenine gelince, söz konusu yapıt salt estetik düzlemde anlaşılmıştı. Bu ise sanat olan/olmayan yani yapıtın zihinsel olarak yapıt olup da fiziksel olarak sanat olmaması biçimindeki "karmaşık kimliğini" ortadan kaldırmıştı (s. 38).

Demek oluyor ki, postsanat ürünleri karşısındaki tavrımız ve onlara bakış biçimimiz belirlemektedir, o yapıtların sanat olup olmadığını. Kuspit'e göre aynı anda hem sanat olması hem de olmaması nedeniyle hazır nesnenin "sabit" bir kimliği yoktur. Sanat olarak gördüğümüz an, "sanat" olmaktan çıkmıştır artık. İzleyici, onu sanat olarak ciddiye aldığı an sıradanlığa düşer, izleyici onu sıradan bir nesne olarak gördüğü anda da "ciddi sanat" oluverir (s. 39).

Sorun, gene estetik terimine bakış bağlamında düğümlenmektedir. Moda terimle ifade edilecek olursa, sanat eseri "anti-estetik" ya da Kuspit'in ifadesiyle "postestetik" hale gelir, yani estetik değerinden bütünüyle arındırılır. Bu durumda da sanat yapıtı, artık "güzel" olmaktan çıkmıştır. Hem Duchamp hem de Newman, güzel sanatların sonunun geldiğine işaret ediyorlar ama, güzel sanatların izleri gene yaşamaya devam ediyor. Büyük olasılıkla da devam edecek. Sanatın, gündelik terimlerle "anlaşılır" hale gelmesi de bundandır (s. 45).

Theodor Adorno'nun deyimiyle "hafif sanat" dediğimiz "güruh sanatı" postestetik bakış açısına göre konuyu doğrudan doğruya "biçim"e dönüştürmektedir. Düşünsellik ve güzellik, bu açıdan değersizleşmektedir. Gerek Duchamp gerekse Newman, estetiği sanat yapıtı ve sanat yaratma sürecinden ayırarak kötülerken, bu gerçeğe işaret ediyorlardı. Ruhsal sürecin ve deneyimin ise, sanattan bağımsız bir "iç gerçekliği" vardır (s. 55).

Nüanslar ve incelikler gözden çıkarılabilir postsanatta, her şey iletilmek istenen mesajdadır. Ölüm dürtüsü ("Thanatos") ya da"entropi" (değişim ve düzensizlik), modern sanatın birleştirici paradoksu olarak, Duchamp'ın Eros'a karşın tercih ettiği kutuptur. Arnheim'e göre entropinin artışı, birbirinden oldukça farklı iki tür etkiye bağlıdır. Bir yandan düzen seviyesinin düşmesini sağlayacak olan basite yönelmeyi, öte yandan" düzensiz yıkım"ı hazırlayacaktır (s. 66).

Bilinçdışının sanattaki serüveni

Kuspit'e göre postsanat dünyasında her şey pazarlanabilir. Bu konuda dışkı ile sanatın "karizmatik birlikteliği"ni sergilemiş olan Piero Manzoni tipik bir örnektir.

19. yüzyılda bilinçdışının keşfedilmesiyle başlıyor modernizm; bilinçdışı ise, "doğru olan" şeyi değil, "yaratıcı olan" şeyi bulmaya yöneliktir. Kitabının dördüncü bölümünde bu konuya yöneliyor Kuspit ve Baudelaire'den Pollock'a uzanan bir süreçte bilinçdışının sanattaki serüvenine ışık tutuyor. Ne kiç ne de yüksek sanat olmayan postsanatın tamamen sıradan ve gündelik olduğu gerçeğinin altını çiziyor (s.105). Gündelik gerçekliği çözümlemiş gibi görünürken, aslında onu allayıp pullayarak yeniden önümüze süren bu sanat biçiminin ona eleştirel yaklaştığını iddia ederken, onunla uyum içinde olduğunu haklı olarak savunuyor. Postsanatın kendine ait olduğunu iddia ettiği kinizm, aslında her şeyi bilir geçinen postmodernizmin içsel özelliğidir (s.107). Böylece postsanatçı, "yüksel eleştirel amaçlar adına sahiplenme iddiasında bulunduğu şey tarafından farkında olmadan sahiplenilmiş" olur. İdeoloji ve kuram, postsanatı doğrulamaktadır:

Postsanatçılar, gerçek şeyleri sıradan göstergeler olarak kullanırlar. Bu aşamada yazar, modern sanatın öncülerine gerekli yerlerde atıfta bulunarak, bilinçdışı kültürünün de sona erdiği sonucuna varmaktadır. Bilinçdışına sahip olmayan sanat, bu noktadan itibaren boşa kürek çekmeye başlar ki, günümüzde tanık olduğumuz şey de budur. Bilinçdışının toplumsal bir yapı –burjuva ideolojisi– olduğu inancı, bilinçdışına yönelik bir saldırıdır yazara göre (s. 119).

Bu bağlamda alternatif bir esin kaynağı sunan teknoloji bir yandan da bilinçdışının güvenilirliğini ve değerini azaltmak için yapılan son cesur girişimdir gene yazara göre. Tipik örneğini Wölfli'de bulduğumuz çocukluğa ve deliliğe dönüş ise postsanatta eğlence ve oyuna dönüşmüştür (s.125).

Baudelaire, oyuncakları "barbar" ve "ilkel" –yani güçlü– bulmuştu. Gauguin ise şunları yazmıştı: "Çocuksu şeyler ciddi çalışmalara zararlı olmak şöyle dursun, o çalışmaları zarafet, neşe ve saflıkla donatırlar."

Postmodern düşünürlerin reprodüksiyon kültürüne göndermede bulunan davranışları da bu bağlamda yeniden öne çıkıyor. Teknolojinin bu yaygın buluşu, sanatı çıkmaza sokarken reprodüksiyonu üretilen her yapıtın da "sanat" düzeyi kazandığına değiniyor Kuspit (s.145). O nedenle postsanatın temelidir reprodüksiyon, aynı zamanda da entropiktir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.