Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-583-4
13x19.5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 23,00 TL
İndirimli fiyatı: 18,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Evelyn Fox Keller diğer kitapları
Genin Yüzyılı, 2004
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler
Özgün adı: Reflections on Gender and Science
Çeviri: Ferit Burak Aydar
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Ebru Kılıç
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2007
2. Basım: Haziran 2016

Bilimin temel direği sayılan nesnellik ve akıl neden erkeklere mal edilir de, kadınlara öznellik ve duygusallık yakıştırılır? Nesnellik-öznellik, akıl-duygu ikicilikleri, bilim dilini ve bilimsel araştırma yöntemlerini nasıl etkilemiştir? Matematiksel biyolog ve feminist düşünür Evelyn Fox Keller’ın yirmi yıl önce ilk yayımlandığında feminist düşünce ve bilim felsefesinde çığır açan çalışması Toplumsal Cinsiyet ve Bilim, işte bu sorulara yanıt arıyor.

Platon’un ve modern bilimin kurucusu sayılan Francis Bacon’ın bilgi kuramlarında bilme edimi ile cinsiyet ilişkilerinin izini süren Keller, bugün doğaya salt bir tahakküm nesnesi olarak yaklaşan zihniyetimizin beslendiği kaynakları son derece zihin açıcı bir analizle gösteriyor.

Keller’ın asıl meselesi cinsiyetlendirilmiş bir bilim anlayışından sıyrılmak için ne yapılması gerektiği. Bilime hâkim olan ideolojinin dışarıdan değil, içeriden, bu tartışmaları yürüten insanlarca değiştirileceğini vurgulayan Keller, bilimin erkek işi olarak görülmesine meydan okuyarak genetik alanında yaptığı çalışmalarla tarihe geçmiş biyolog Barbara McClintock’un hayat hikâyesiyle, teknolojik devrimden gözlerimiz kamaşmış bir halde her geçen gün unutuşa terk ettiğimiz bir gerçeğe dikkat çekiyor: Gerçek bir bilme ediminin yolu, sırlarına vakıf olunmak isteneni parçalarına ayırıp kontrol altına almaktan değil, bitmek tükenmek bilmez bir sevgi ve sabırla gözleyip farklılıklarının kaynağını araştırmaktan geçer.

İÇİNDEKİLER
Onuncu Yıl Baskısına David A. Hollinger'in Önsözü
Onuncu Yıl Baskısına Önsöz
Teşekkürler

Giriş

I Aklın ve Doğanın Tarihsel Birleşimleri
1 Platon'un Epistemolojisinde Sevgi ve Cinsellik
2 Bacon'ın Bilimi: Hâkimiyet ve İtaat Sanatları
3 Modern Bilimin Doğuşunda Tin ve Akıl

II Öznelerin ve Nesnelerin İç Dünyası
4 Toplumsal Cinsiyet ve Bilim
5 Dinamik Özerklik: Özneler Olarak Nesneler
6 Dinamik Nesnellik: Sevgi, Erk ve Bilgi

III Bilim Yapımında Kuram, Pratik ve İdeoloji
7 Çağdaş Fizikte Bilişsel Bastırma
8 Hücreli Cıvık Mantarın Kümelenmesi Kuramlarında Yürütücü Doku Kavramının Etkisi
9 Farklı Bir Dünya

Sonsöz

Kaynakça
Ad Dizini
OKUMA PARÇASI

David A. Hollinger’in önsözü, s. 9-15

Edebiyat alanında Nobel Ödülü kazanan ilk Amerikalı yazarın eleştirel açıdan en çok yankı uyandıran eseri, farkında olmadan da olsa erkekçil (masculinist) bir tavır takınıp bilimi ayrıksı bir insani çaba olarak gören bir anlatımdı. Sinclair Lewis'in Arrowsmith romanındaki sert, düzenli, yöntem sahibi erkek bilimciler, bilime olan bağlılıklarını sırtlarını topluma dönerek gösteriyorlardı. Bu roman, dönemin hem bilim hem de yazın otoritelerinden aldığı icazetle yıllar boyunca Amerikan toplumuna en güçlü bilim imgelerinden birini sundu. Romanın kadın karakterleri ya edebiyat ve temiz dantela meraklısı sosyal varlıklar ya da fazilet timsali asalaklardı. Kitapta bilimsel ruhun en büyük örneği fizyolog Max Gottlieb "sanki bir palto alırmış" gibi fütursuzca, "sebatkâr, ağzı var dili yok" bir kızla evleniyordu. Romanın en can alıcı sahnesindeyse, Lewis'in başkarakteri –çetin ceviz ve kararlı genç araştırmacı Martin Arrowsmith– Vermont ormanında ücra bir laboratuvarda erkek bir iş arkadaşıyla beraber hummalı bir bilimsel araştırmaya gömülmek için karısını ve çocuğunu yüzüstü bırakıp gidiyordu. Romanın en olumlu çizilmiş kadın karakteri, dinamik erkeklerin ayağına dolanmaması gerektiğini bilen diğerkâm bir yardımcı ve cinsel partnerdi; "var olduğu yerde bile gayet mutlu mesut bir şekilde mâdum olmak gibi müstesna bir yeteneğe"(1) sahip olduğu için övülüyordu.

Arrowsmith, Evelyn Fox Keller'ın Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler kitabının 1985'te yayımlanmasından çok önceleri birçok Amerikalıya tuhaf görünmeye başlamıştı bile. Fakat geçen süre zarfında bilim alanında dikiş tutturmak isteyen Amerikan gençleri iki kuşak boyunca Lewis'in romanını okumuştu. Arrowsmith (erkek ve kadınların farklı yetileri ve meziyetleri olduğunu savunan egemen harcıâlem görüşler çerçevesinde) genç kadınların bilime adanmış bir yaşam sürme arzusuna sahip olmayı, sahip olduklarında da bu arzuyu sürdürmeyi zor buldukları, genç erkeklerinse bu doğrultuda teşvik edildikleri bir atmosfer için uygun bir simgeydi. İşte Keller da Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler'de eleştiri oklarını, bu bilim pratiğiyle bağlantılı toplumsal cinsiyet ideolojilerine yöneltmişti. 1985'e gelindiğinde Sinclair Lewis'in döneminde hayal bile edilemeyecek sayıda kadın bilim alanına adım atmayı başarmıştı. Gerek kadın gerek erkek birçok bilimci o zamana dek Arrowsmith'de sergilenen toplumsal cinsiyet tutumlarının üstesinden gelmek için başarılı mücadeleler yürütmüştü. Fakat bu tutumlar sönümlenmiş olmaktan uzaktı ve bunların bilimdeki yeri üzerine yürütülecek hummalı çalışmalar henüz başlangıç aşamasındaydı. Bu çalışmaları cesaretlendirmek ve üzerinden on yıl geçtikten sonra bugün çevremizde rastladığımız "toplumsal cinsiyet ve bilim" hakkındaki fevkalade geniş bir kapsam ve çeşitliliğe sahip söylemlere esin kaynağı olmak babında, başka hiçbir çalışma Keller'ın kitabı kadar pay sahibi değildir.(2)

Keller, Düşünceler'in toplumsal cinsiyet ve bilim araştırmalarının akademik alanda düşünsel bir saygı kazanması konusundaki başarısını büyük oranda açıklayabilecek pek çok çarpıcı yeteneği olduğunu göstermişti. O hem usta bir bilimci hem de etkileyici bir yazın çözümlemecisiydi. Keza klasik psikanalitik kavramların netleştirilmesi ve kullanılması konusunda da yetenekliydi. Fizik eğitimi alan ve uzun süre matematiksel biyoloji çalışmaları yürüten Keller, bilim hakkında kendisi dışında çok az feminist yazarın sahip olduğu bir otoriteyle konuşur. Bu kitabın üçüncü bölümündeki pek çok teknik örneğin de temelini oluşturan, biyolog Barbara McClintock'un meslek yaşamı üzerine ayrıntılı çalışması, Keller'ın yakın dönem biyoloji bilimi konusundaki uzmanlığının bir ürünüdür. Düşünceler bilimci olarak güçlü bir kimlik bilincine sahip bir yazarın çalışmasıdır. Keller yazdığı kısa sonsöz bölümünde önemli bir noktaya dikkat çekerken tam iki kez, "Bir bilimci olmam nedeniyle" deme gereği duyar (s. 212). Fakat bir bilimci olarak kimliğini ve bir kadın olarak kimliğini oluştururken, Keller psikanalizden geçmişti.(3) Düşünceler'in ikinci bölümünü şekillendiren perspektifi bu deneyim sayesinde elde etmişti; yani nesnelliği erillikle özdeşleştiren görüşün duygusal altyapısına odaklanan bir perspektifi. Fakat, Düşünceler'in sonradan en çok etki bırakacak kısmı yazınsal yönleri –Platon'un, Bacon'ın ve on yedinci yüzyıldaki bilim devriminin cinsel diline ilişkin birinci bölümdeki kapsamlı çözümleme– olacaktı. Keller burada bilimin temel bilişsel yönelimini ifade ettiği söylenen kanonik metinlere yazınsal araştırmaların standart tekniklerini uygulamıştır.

Keller'ın modern bilimin görev ve niteliğini dile getirmek için uzun süredir kullanılan buyurgan eril metaforlara gösterdiği tepki kontrollüydü. Kısmen bir bıkkınlığı kısmen de reformist bir hevesi açığa vuran ihtiyatlı tutumu, bilime saygı duyan ama eleştirel yaklaşmaya da hazır olan okurlarının gözünde güvenilirliğini daha da arttırdı. Keller bilimin basitçe "eril bir proje" olduğu ve dolayısıyla başka bir şeyle değiştirilmesi ya da en azından feministler tarafından reddedilmesi gerektiği görüşüne katılmıyordu (s. 212). Hatta bir bilimci olarak kimliğini, en fazla bu yargıya karşı görüşlerini dile getirirken vurgulama gereği duyuyordu. Sonraları en sık alıntılanacak olan satırlarından birinde (s. 212), Keller "bilimin, eril bir proje olmaktan çıkartılıp insani bir proje olarak yine bilimin içinden [kişilerce] düzeltilmesi ve duygusal emek ile düşünsel emek arasındaki, bilimin erkeklere tahsis edilmiş bir alan olarak kalmasını sağlayan işbölümünün reddedilmesi" çağrısı yapıyordu.

Keller, kitabı ilk baskısını yaptığı günden bu yana, toplumsal cinsiyetten azade bir bilimin haksız toplumsal cinsiyet ayrımlarıyla yüklü bir bilime nazaran çok daha insani olacağı noktasında iyimserliğini yitirdiyse de (bkz. bu baskıya yazılan Önsöz), hem bilimin ıslah olmaz derecede eril bir çaba olarak karalanmasına hem de bilimin nasıl işlediğini eleştirel olarak incelemenin feminizmle ilgisi olmayan bir şey gibi görülmesine direnmeye devam ediyor. Her ne kadar en son çalışmasında özel olarak bilimde dilin –toplumsal cinsiyetli dil de dahil– rolüne odaklansa da, Keller 1985'te öne sürdüğü genel görüşün hâlâ arkasında olduğunu çeşitli platformlarda dile getirmiştir.(4) "Dişi bilim" gibi bir kavramın yanlışlığına dikkat çeker, bunu "terimlerde çelişki" olarak görür ve hem anti-feministler hem de feministler arasında ateşli muarızları bulunan akıl ve karşılıklı saygı gibi klasik akademik değerleri savunur.(5) Ayrıca bilimsel "hakikat/doğruluk" kavramı yerine radikal bir biçimde "inşacı" bir bilgi anlayışını tercih eden postmodernist çağrının tırmanışta olduğu bir çağda, bilgimizin nesnelerinin bizim onlar hakkındaki inşa faaliyetlerimize direnecek kapasiteye sahip olduğu görüşünden vazgeçmez. Keller Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler'de olduğu gibi son çalışmasında da, epistemolojik açıdan yüzeysel kalan çağdaşlarını, "doğa"nın en nihayetinde "inatçı" olduğunu söyleyerek uyarmaktadır.(6)

Keller'ın kitabı etrafında süregelen tartışmalar, bize toplumsal cinsiyet kavramının akademik bilimsel araştırmalar üzerindeki ilgi çekici ve zenginleştirici etkilerini hatırlatabilir. Düşünceler'in yayımlanışı ve sonrasındaki eleştirel tartışmalar, bu kavramın genellikle "bilim çalışmaları" ya da "bilim, teknoloji ve toplum" (STS) çalışmaları diye adlandırılan alana girişinin en gözle görülür devrelerinden birini yaratmıştır. Bu akademik projeler yığınının tarihçiler, filozoflar ve toplum bilimciler arasında kurumsallaşması büyük oranda 1970'lerde gerçekleşti. Bunun en iyi ifadeleri lisans programları, dergiler, profesyonel örgütler ve disiplin içi uzmanlık gruplarının yaratılmasıydı. Fakat içinden "bilim çalışmaları"nı çıkaran düşünsel sermaye büyük oranda daha öncenin ürünüydü – zamanla 1962-65 döneminin, bilim hakkındaki düşüncelerin tarihinde çok önemli uğrak olduğu ortaya çıkacaktı. O dönemde toplumsal cinsiyete dikkat edilmemesi bu "bilim çalışmaları rönesansı"nın büyüklüğünü fark ettiğimizde çok daha çarpıcı hale gelmektedir.

1962 ile 1965 yılları arasında bu alanda bir dizi önemli kitap yayımlandı: Derek Price'ın Little Science, Big Science (Küçük Bilim, Büyük Bilim), Fritz Machlup'un Production and Distribution of Knowledge in the United States (ABD'de Bilginin Üretimi ve Dağıtımı), Warren Hagestrom'un Scientific Community (Bilim Topluluğu), Don K. Price'ın Scientific Estate (Bilim Zümresi), Thomas S. Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı, William Kornhauser'ın Scientists in Industry (Sanayide Bilimciler), Karl Hill'in Management of Scientists (Bilimcilerin Yönetimi) başlıklı kitapları, Joseph Agassi' nin History & Theory'de yayımlanan kitap büyüklüğündeki "Toward a New Historiography of Science" (Yeni Bir Bilim Tarihçiliğine Doğru) adlı denemesi ve Joseph Ben-David, Robert K. Metron ve Michael Polanyi imzalı bir dizi önemli makale.(7)

Önceki yirmi-otuz yıldaki akademik yayımlar 1962-65 dönemine ait eserlerde bu denli başarıyla geliştirilen düşüncelerin tohumlarını içinde barındırsa da, bilimin nasıl işlediğine ve modern toplumlarda hangi işlevleri icra ettiğine dair bu kadar yaygın ve karmaşık bir toplumsal matris ikna edici bir şekilde ilk kez geliştiriliyordu. Bir bilim sosyolojisi oluşturma yolunda 1940'lar ve 1950' lerde atılan ağır aksak adımlar, bu yeni çalışmaların yol açacağı sonuçların gölgesinde kalacaktı. Filozofların geleneksel, çoğunlukla bağlamdan-kopuk bilimsel gerekçelendirme analizinin savunma konumuna geçmesi yeni bir gelişmeydi; miras alınan bilim tarihçiliği de, araştırma programlarının başlatıldığı ve sürdürüldüğü kültürel, ekonomik ve toplumsal-yapısal ortamı dikkate almamasından ötürü sürekli eleştiriliyordu. Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı eseri bu üç yıllık yaratıcı patlama döneminin açık ara en etkili olmuş başarısıydı. Fakat Kuhn, bilimi daha eksiksiz bir şekilde çağdaş insan bilimleri ve toplum bilimleri öğreniminin kapsamı içerisine sokan, son derece büyük bir çeşitlilik gösteren, geniş tabanlı bir akademik hareketin bayrağını taşıyordu. Böylelikle uzunca bir dönem "müstakil bir şey" olarak kalan ve pek çokları tarafından doğanın katiyen değişmez düzenine erişebilmeyi sağlayan sorunsuz bir araç olarak görülen bilim, artık uygarlığın tarihsel açıdan olumsal bir yüzü olarak eşi görülmedik bir yoğunlukla inceleniyordu.

"Bilim çalışmalarında rönesans"ı yaratanlar erkeklerdi. Aynı şekilde, birkaç istisna dışında, inceledikleri bilimciler de erkekti. "Bir erkeğin Düşünceler'e çok benzer bir eser yazamaması için ne mantıksal ne de biyolojik açıdan hiçbir neden yoktu," diyordu Ian Hacking, "ama hiçbiri bunu yapmadı."(8) 1962-65 döneminde bilim çalışmalarında eksik olan bir boyut vardı: toplumsal cinsiyet. Bu eksiklik birkaç yıl daha devam etti, ta ki 1970'lerde ve 1980'lerde Keller ve çağdaşı feministler arz-ı endam edene kadar. Ama onlar bu boyutu ekledikten sonra, toplumsal cinsiyet meselesi akademik çalışmalarda eskiden görmezden gelinen kadın bilimcilerin keşif ve takdir edilmeye başlamasının çok ötesinde, (hatta bilimde ve bilim çevresinde kadına karşı ayrımcılığın tesbiti zor özelliklerinin tanınmasının da ötesinde) bir canlanmaya yol açtı. Toplumsal cinsiyetin ana akademik bilimsel incelemeler alanına girmesi, birbiriyle kesişen disiplinlerdeki erkek ve kadın bilimcilerin bilimin insani karakterini daha önce olmadığı kadar derinlemesine tartışabilmelerini sağladı.

Bu tartışma noktalanmış değil. Taraflar toplumsal cinsiyetle bilim arasında ne gibi bir ilişki olduğu konusunda anlaşamıyorlar. Bu sorun tartışılmaya devam edildiği müddetçe, Evelyn Fox Keller'ın Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler'i yâd edilecektir.

Notlar

(1)Sinclair Lewis, Arrowsmith (1925), s. 119, 324.Yukarı
(2)Eleştirmenler Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler'i coşkuyla karşılamıştı. Keller'ın kışkırtmalarının ne denli yeni, bulunduğu uyarıların ne denli bilgece bulunduğuna ilişkin bir örnek için, Ian Hacking'in "Liberating the Laboratory" başlıklı makalesine bakılabilir, New Republic (Temmuz 15&22, 1985), s. 47-50. Şunu da belirtmek gerekiyor: Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler'in, daha geniş bir kitleyi bilimde toplumsal cinsiyetin rolünü araştırmanın önemi ve hayatiyetine ikna etmesinin ardından, 1970'lerin sonlarında ve 1980'lerin başlarında eserleri daha yaygın bir ilgiye mazhar olan bilimcilerin oluşturduğu büyük grupta yer alıyordu Keller. Bu ilk dönem çalışmaların birçoğu daha geniş bir başlık olan "toplumsal cinsiyet ve bilim"den ziyade "bilimde kadınlar" başlığı altında örgütlenmişti. Bu geniş araştırmacılar topluluğunun tarihsel ve felsefi çalışmaları hakkında, bkz. Londa Schiebinger, "The History and Philosophy of Women in Science: A Review Essay", Signs 12 (1987), yeniden basımı, haz. Sandra Harding ve Jean F. O'Barr, Sex and Scientific Inquiry (Cinsiyet ve Bilimsel Araştırma, 1987), s. 7-34.Yukarı
(3)Keller bu deneyimini bir mülakatında anlatır; bkz. Beth Horning, "The Controversial Career of Evelyn Fox Keller", Technology Review (Ocak 1993), s. 58-68. Horning'in makalesi Keller'ın yaşamına dair okumaya değer, bilgilendirici bir yazıdır.Yukarı
(4)Bkz. Evelyn Fox Keller, Secrets of Life, Secrets of Death: Essays on Language, Gender and Science (1992).Yukarı
(5)Örneğin bkz. Evelyn Fox Keller, "The Real Crisis of the Academy", Chronicle of Higher Education için yazıldı ama yayımlanmadı.Yukarı
(6)Örneğin bkz. Secrets of Life, s. 3-6.Yukarı
(7)Bu eserlerin hangi bağlam içerisinde yayımlandıkları ve savaş sonrası dönemde bilimin siyasal özerklik talepleri üzerine dönen tartışmalarda oynadıkları rollere ilişkin bir analiz için, bkz. David A. Hollinger, "Free Enterprise and Free Inquiry: The Emergence of Laissez-Faire Communitarianism in the Ideology of Science in the United States", New Literary History 21 (1990), s. 897-919.Yukarı
(8)Hacking, "Liberating the Laboratory", s. 50.Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Mahmut Temizyürek, “Bilim eril mi, dişil mi?”, Radikal Kitap Eki, 20 Nisan 2007

İstanbul kuşatıldığında bile tartışılmaya devam edilen 'melekler erkek mi dişi mi' konulu teolojik tartışma, din açısından bakılırsa, hiç de saçma bir tartışma değildi. Din adamları, meleklerin cinsiyetinin belirlemesinden daha nice toplumsal cinsiyet önermesi çıkaracaklardı, çıkardılar da.

Melekler çağı egemenliğini çoktan yitirdi, üç dört yüzyıldır bilim çağındayız. Bu çağda da o tartışmayı hatırlatacak nitelikte, ama hayati önemde bir soru sorulacaktır: Bilimin bir cinsiyeti var mı?

Bugüne kadar, bilim adamlarının belirli özellikleri gözlemlenmiş, tartışılmıştı. Örnekse, bilimcilerin, çok kez 'kişisel varoluştan nesnel gözlem ve anlayış dünyasına kaçarak' yaşamayı yeğlemeleri konusu. 'Aritmetik kuralları kadar gayrı şahsi ve insani değerlerden azade bir gerçeklik duygusuna tutkuyla sarıldıkları' eleştirisiyle bile karşılaştılar. Bu bir yakıştırma değil, Einstein gibi bir bilim adamının itirafıydı. Eleştirilen şuydu: Bilim adamları, kişisel düzeyde zorlandıkları zaman, bilime ait bir erişilmezlik zırhına bürünürler. Alanlarının özel ve yoğun bilgisi onları ayrıcalıklı kılar, bu konum bilgisi işlemeye başladığı anda, karşısındaki herkesi sıradanlaşır. "Bilim işte budur" diye konuşurlar; ama aynı dilde konuşan başka ve karşıt yüzlerce bilim cemaati daha vardır. Laboratuvar güvenliğinde kurulmuş dünyalarının 'nesnellik', 'akıl' gibi sarsılmaz güçte kutsal kaleleri, yine başka bir bilim cemaati tarafından kuşatılmışsa, biraz kulak kabartırlar dışarıdaki seslere, o kadar.

Bu bilim cemaatlerin aslında, başka birçok cemaate benzer biçimde 'erkek cemaatler' olduğunu ilk söyleyen feministler oldu. Başlangıçta pek dönüp de bakılmadı bile bu eleştiriye, feminist çevreler arasında yankılandı yalnızca. Ne zaman ki, tam da o cemaatten, bilim insanları içinde etkin rol almış birileri tarafından 'bilimin eril bir proje' olduğu söylendi, ortalık şöyle bir dalgalandı. Bilimin cinsiyeti epistelomojik bir düzeye yükseldi birden. Tartışmayı açanlardan biri matematiksel biyofizikçiydi. Tam içerden biri, Evelyn Fox Keller.

Doğayı köle yapmak

1970'lerin ortasında Keller'ın sorduğu soru yalın ve naifti aslında: 'Bilimin doğası erillik fikrine ne kadar bağlıydı ve başka türlü olsaydı bu durum bilim açısından ne anlam ifade ederdi?' Soru tam da bu kadardı. O güne kadar, Keller'ın yaklaşımı da, pratiği de bu soruyu akla getirmeyecek kadar, getirse de saçma bulacak kadar erildi aslında. Öyle yetişmişti o da. Feminizm dalgası, onun da gözünü açmış kendine ve çevresine bakabilmişti. Görmüştü ki, bilim dünyası da eril bir dünya. Yeni de değil üstelik tarih boyunca böyle bu. Bilimin en eski babalarından Francis Bacon'ın bilim felsefesi şu amacı vaaz etmemiş miydi: "Doğayı inansın hizmetine koşmak ve onu kendi kölesi yapmak". Bu dilde ne mi vardı? Bu dil tam da eril, erkekcil (masculinist) dildi, daha ne olsun. Ne mahsuru var diyenlere, bugünkü sonucu hatırlatmalı.

Sonuç mu ne oldu? Artık bunu kimse üzülmeden yanıtlayamıyor. Doğanın köleleştirilmesi, onu insanın buyruğuna sokma tasarımı, bu eşsiz gezegenin yok edilmesi sonucuna doğru hızla gidiyor. Kimi bilimcilere göre artık çok geç, geri dönüş bile yok. İşte erkekçil bilimin zaferi!

O halde Keller, bu soruyu sormakta son derece haklıydı: 'Bilimin doğası erillik fikrine ne kadar bağlı?' 'Başka türlü olsaydı, sonuç ne olurdu?' Sorudaki umut şuradaydı: Biyolojik anlamda değil, kültürel anlamda kadın doğulmuyor kadın olunuyorsa, erkek doğulmuyor kültürler onu erkek yapıyorsa, bilimim de bu toplumsal cinsiyet belirlemesinden etkilenme olasılığı mümkündü. Ama bugüne kadar nesnelliğin ve aklın erkekçil, duygusallığın ve öznelliğin dişil diye ayrıştığı toplumsal cinsiyet bölümlenmesinde bu nasıl mümkün olabilir?

Keller, o güne kadar bilimin dilindeki bu eril anlamların doğal, aşikâr bir şey olduğunu düşünmekten olumsal ve iç karartıcı olduğunu düşünmeye başladığında, dahası, bunların da yüzeydeki kozmetik kalıntılar değil, derine işlemiş bir içkinlik taşıdığını görmeye başlayınca bilim tarihinin ve var olan bilim projesinin topyekûn bir sorgusuna girişti. Bu sorgu onu bilimin reddine değil, tam aksine daha güçlü bir sahiplenme ile sorgulanmasına götürdü.

Benlik imgesi

İşte, Batı'da 1985 yılında yayımlandığında bilim çevrelerinde ilgiyle karşılanan, tartışmalar açan Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler, bu sorgulamanın belli başlı dokuz makalesini içerir. Bu makaleler, bilim çevrelerinin en çok tartıştığı metinler olmayı da hak etmiş ve bir tabuyu yıkmaya değilse de sarsmaya yol açmıştır.

Kitap üç bölümden oluşuyor. Giriş'te yazar, bu düşünceye ulaşma serüvenini içtenlikli bir dille anlatıyor. Keller'ın da borçlu olduğu feminist düşüncenin doğuş ilkelerinden biri de 'kişisel olanın siyasal olduğu' ilkesiydi. Yazar bu sözün kapsamını açıyor. Bu sözün kapsamı, tarihten psikanalize, doğa bilimlerinden teknolojiye geniş bir alanda çözümlemiyor kitapta.

Keller'ın, Platon'un, Bacon'ın ve on yedinci yüzyıldaki bilim devriminin cinsel diline ilişkin birinci bölümdeki çözümlemesi, şu teze dayanıyor: "Modern bilimin ideolojisi, inkâr edilemez başarısıyla birlikte kendi yansıtma biçimini içinde barındırmaktadır." Bu yansıtmadaki benlik imgesi ise apaçık biçimde erkek benlik imgesidir. Kadın bilimci de olsa bu toplumsal cinsiyet anlayışını belirlediği eril benlik imgesi, bilim tarihine damgasını vurmaktadır. Yazar, ikinci bölümde bu erkek benlik imgesinin psikanalitik analizini yapmaya koyuluyor. Kendisi de psikanalizden geçmiş biri olarak bu alanını kavramlarını kullanmadaki yetkinliği, tezlerinin inanılırlığına ve güvenilirliğine bir kanıt sayılır mı, bu ayrı, ama metne önemli bir yetkinlik kazandırıyor.

Keller'ın düşüncelerinin bir farklılığı da şurada: Birçok feministin savunduğu, bilimin basitçe 'eril bir proje' olduğu ve reddedilmesi gerektiği görüşüne katılmıyor Keller. 'Dişi Bilim' kavramının da yanlışlığını savunuyor. Bunların yerine, "bilimin, eril bir proje olmaktan çıkartılıp insani bir proje olarak yine bilimin içindekilerce düzeltilmesi ve duygusal emek ile düşünsel emek arasındaki, bilimin erkeklere tahsis edilmiş bir alan olarak kalmasını sağlayan işbölümünün reddedilmesi" görüşünü ısrarla savunuyor.

Bilimin cinsiyeti, epistemolojinin bir konusu olarak öteden beri tartışma gündeminde. Dilde biçimlenmiş söylemlerden, seçilen sözcüklerdeki cinsiyet belirten göstergelere kadar her konu tartışmanın içine girmiş durumda. Konu bilimden çıkıp edebiyata da taşındı. 'Kadın yazar', 'erkek yazar' kavramı, kayda değer yeni kavramlarla ve bakış açılarıyla irdeleniyor. Bu konu yalnızca spekülatif tartışmalarla değil, Luce İrigaray'ın Fransa'da yaptığı gibi kadın ve erkek söylemleri üzerine dilsel araştırmalarla sürdürülüyor.
(İrigaray'ın konuya ilişkin bir kitabı, Ben Sen Biz, Farklılık Kültürüne Doğru adıyla İmge yayınlarından çıktı.) Bunun yanı sıra, Michele Le Doeuff gibi felsefecilerin görüşleri hiç de kulak ardı edilecek cinsten değil. (Doeuff'un da bir söyleşisi Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler adıyla İmge yayınlarınca karma bir kitapta yayımladı.) Konuya bilimdeki yerinden başlamak gerekirse, Keller'ın kitabı öncelikli konumda.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.