Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-623-7
13x19.5 cm, 336 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İmgeler Nasıl Düşünür?
Özgün adı: How Images Think
Çeviri: Güçsal Pusar
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Ebru Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2007
2. Basım: Şubat 2012

Dijital imgeler başta televizyon ve internet olmak üzere sinema filmlerinden video oyunlarına, fotoğraftan animasyonlara iletişim ortamlarının ayrılmaz parçası haline geldi. Dijitalleşme, farklı bir insan ilişkisi ve topluluk biçimi ortaya çıkararak, bir anlamda yeni bir sosyoloji doğurmuş oldu. İmge teknolojilerine o kadar fazla zekâ yüklenmiş durumda ki, sık sık imgelerin "düşündüğü" hissine kapılıyoruz.

İletişim teknolojileri ve tasarımı alanında geniş bir deneyimi olan Ron Burnett bu yeni "imge ekolojisi"ne yakından bakıyor. Görsel algının nasıl işlediğini ana hatlarıyla çizen yazar, medyanın bugünkü niteliğini mümkün kılmış olan yeni teknolojileri, özellikle interaktif ve katılımcı işleyiş biçimlerini vurgulayarak ve tarihsel bağlamlarına yerleştirerek irdeliyor. Bilişsel bilimlerin insan bilinci konusunda getirdiği açılımlardan da yararlanan Burnett, zihni ve bedeni anlamakta karşılaşılan birçok muammanın merkezinde imgelerin yer aldığını savunuyor. İnsan bilincinin oluşumunda dilin yanı sıra imgelerin de temel bir rol oynadıklarını ve artık insan kültür ve doğası hakkında yapılacak herhangi bir tartışmanın imgelerin bu rolünü hesaba katmaksızın verimli olamayacağını ileri sürüyor.

İmgeler Nasıl Düşünür'ü, yazarın görsel teknolojilerde son birkaç yılda yaşanan gelişmeleri ele aldığı, Türkçe basım için yazdığı önsözüyle yayımlıyoruz. Sadece tasarım, sinema gibi görsel bilgi işleyen alanlarda çalışan veya öğrenim görenlerin değil, özellikle televizyon ve bilgisayarından durmadan maruz kaldığı imge bombardımanını anlamlandırmak ve alternatif biçimlerde kullanmak isteyen herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap.

İÇİNDEKİLER
Teşekkürler
Türkçe Basıma Önsöz

Giriş
1 Seyir Noktaları ve İmge-Dünyalar
2 İmge-Alanlar, Zihin ve Beden
3 Sanal İmgelerin Temelleri
4 Ekoloji Olarak İmge-Alanlar
5 Simülasyon/İzleme/İçine-Gömülme
6 İnsanlar————Makineler
7 Eşler Arası İletişim/Cemaati Görselleştirmek
8 Bilgisayar Oyunları ve İnsan ile İnsan-Olmayanın Etkileşimindeki Estetik
9 Dünyayı Yeniden Canlandırmak: Etkileşim Dalgaları

Resimler
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Türkçe Basıma Önsöz, s. 15-

İmgeler Nasıl Düşünür'ün 2004'teki ilk basımından bu yana dünya, dijital kültür alanında çok sayıda yeni gelişmeye sahne oldu. İşin aslı, İmgeler Nasıl Düşünür'de eşlerarası ağların gelişimi ve yaygınlaşmasıyla, avatarların artan önemiyle ve kültürel bir fenomen olarak animasyonun rolüyle ilgili olarak öngörülenlerin çoğu gerçekleşti. Örneğin, bugün itibariyle iki milyonun üzerinde kullanıcısı olan üç boyutlu sanal dünya "Second Life", katılımcılarını yeni bir ilişkilenme, tüketim ve yaratıcılık dünyasına taşıyabilmek için animasyondan ve avatarlardan faydalanıyor. Web 2.0'ın pek çok öğesi de, eşlerarası iletişim sistemlerinden hareketle geliştirilmiştir. Aslında şu an en büyüleyici olan, bir sistem olarak internetin bu denli güçlenmiş ve derinleşmiş olması ve bu kadar çok sayıdaki farklı kullanıcının dertlerini ve özlemlerini sayısız farklı şekilde yansıtabilmesidir.

Gerçek olayları imgelere ve başka medya biçimlerine bağlayan süreklilik çok az noktada kesintiye uğruyor. Bu durum büyük ölçüde, dijital medyanın ve dijital dolayımın gücüne dayanmaktadır. Teröristlerin, hükümetlerin ve şirketlerin aynı dolayımlanmış mekânı kullanıyor olmaları rastlantı olmasa gerek. Bu mekâna internet diyoruz ama bu bile artık, bireylerle toplumları çoğu zaman öngörülemeyen sonuçlar doğuracak şekilde bağlayan çok katmanlı ağları tanımlamanın hayli antika bir yolu gibi duruyor. Ağlar, değişen ölçülerde, neredeyse bütün toplumsal bağlamların bir özelliği olagelmişlerdir. Ama gündelik bir deneyim ve uğraş olarak ağ kurma etkinliği hiç şimdiki kadar yoğun olmadığı gibi, dolayımlanmış deneyimlerin sayısı da hiç bu kadar fazla olmamıştı. Yeni medya manzarasının köşetaşlarından biri pekâlâ bu olabilir. Gelgelelim bir terim, isim ya da metafor olarak "yeni medya" kullanışlı olmak için çok muğlak. Yaratıcı süreci nitelendirmenin çok sayıda farklı yolu, ağlarla teknolojilerin evriminden, yaratıcı işin dağıtılma biçimlerinden ve cemaatlerle bireylerin birbirleriyle kurdukları olağandışı yoğunluktaki bağlantılardan söz etmek için elimizin altında çok sayıda farklı yöntem var. Medya terimiyle özetlenen etkinlikler o kadar geniş ve o kadar farklı alanlara yayılmış durumda ki hiçbir sınıflandırma işleminin işe yaramaması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Tipolojiler ansiklopedikleştikçe evrim geçirmekte olan bir alanı betimleyen listeler geçiyor elimize, oysa yönteme dair yapılan seçimleri sorgulayabileceğimiz bir seyir noktasına sahip değiliz. Bu durumda bir listeyi diğerinden ne ayırabilir?

Dijital kültür labirentinde, sistemin tam kalbinde görünmez bir tasarım vardır. İmge-dünyalar, o kadar çok farklı düzeyde, aynı anda ve o kadar çok farklı şekilde inşa edilip kendilerini yeniden üretirler ki, zayıf ya da güçlü taraflarının hepsinin beraberce izlerini bıraktıkları, bir tür evrimsel patlamayı andıran sonuçlar ortaya çıkar. Bu mekânın mimarisi daha öncekilerin hiçbirine benzemez ve biz de bu yeni mekânın içinde olmayı deneyimlemek ve bu deneyimleri betimlemek için söylemsel stratejilerle boğuşup duruyoruz. Bu da gezgin, dolaşıcı, hatta katılımcı olarak dahi kendi aldığınız yolu ya da başkalarının aldığı yolu seyretmenize olanak tanıyan bir seyir noktasının olmadığı anlamına geliyor. Üzerinde durup kendi deneyiminize ya da komşularınızın deneyimlerine göz atabileceğiniz bir platform yok. Başka bir deyişle, sistemin tamamı görüş alanına girmiyor hiçbir zaman — bu uçsuz bucaksız yeni coğrafyanın resmini nasıl çıkartabilirsiniz?

Yine de bu uçsuz bucaksız yapıları hayal edebilirsiniz; yani, milyonlarca insanın düşünceleriyle çok yüksek hızlarda çalışan bir mikroelektronik anahtarlar dünyasını, istediğiniz sayıda farklı imge üzerinden, hayal edebilirsiniz.

Buradaki daha önemli soru ise bu hayal etmenin bedenlerimize ne yaptığıdır, ne de olsa sibermekân, bir noktaya kadar, bizlerin aynı anda hem anlatıcı hem de karakter olduğumuz bir kurmaca değil mi? Hem kullanıp hem de bel bağladığınız bu teknolojik mekânın şeklini ve mimarisini hiçbir zaman bilmeyecek olmanın içerimleri nelerdir? Elektronik hayatlar sürmek nasıl bir histir?

Second Life'ın kalbinde yatan paradokslar bu sorulardan başka bir şey değilse de, tüm deneyime itici gücünü yine bu aynı sorular vermektedir. Başka bir deyişle, Second Life'ı bir deneyim olarak işler kılan, aynı anda hem sanal hem de gerçek olmanın temelinde yatan bu muğlaklıktır. Sibermekânda olmanın temel halidir de.

Şu sayacaklarımı bir arada düşünün: dijital dünyalarla insan bedeni arasındaki mesafeyi kapatan ve bütünüyle yapay bir dünyayı insansılaştırmaya çalışan Robert Zemeckis'in Kutup Ekspresi filmi; hem bilgilendirme hem de yanlış bilgilendirme açısından internete epey bağımlı olan 2004'teki Amerikan seçimleri, MySpace ve Facebook gibi, insanların etkileşime, iletişime girip karşılıklı ilişkiler kurma biçimlerini genişleten web sitelerinde görülen muazzam artış; yayımcılığı şirket dünyasından bireysel düzeye çeken web günlüklerinin yaygınlaşması; arama motorlarının artan önemi ve bir enformasyon deryası içinde nasıl yolumuzu bulacağımıza dair yaygın tartışmalar; ve son olarak oyunlardaki, oyun konsollarındaki ve çevrim-için oyunlardaki muazzam artış.

Bu saydıklarım ve bunlarla birlik pek çok başka unsur, Hindistan'daki işçilerin Batı'daki büyük şirketlerin ofislerinde iş bulmalarına ve Çinli işçilerin hayal bile edilemeyecek bir çapta üretim yapmalarına olanak tanıyacak ve teşvik edecek şekilde gezegenin üzerini kaplayan imge-dünyaları oluşturmaktadır. Bu imge-dünyalar mikro ve makro düzeylerde faaliyet gösterirler. Ses ve görüntü sağanağına tuttukları kullanıcıları sarıp sarmalayıp hem mübadele amacıyla hem iktidar aracı olarak bilginin manipülasyonuna gömerler.

Bu imge-dünyaları, piramit tarzında inşa edilmiş ve metali mesajlara, makineleri nano-düzeyde faaliyet gösteren aygıtlara dönüştüren biçimlerde şekillenmiş, birbiriyle kesişen milyonlarca eş merkezli çember şeklinde gözünüzün önüne getirin. Sonra da Louisiana' daki kriz esnasında yapıldığı gibi insanların nerede olduklarının bilgisini veren bir cep telefonu kullandığınızı hayal edin. Karşı karşıya olduğunuz, net ve belirli bir seyir noktası seçmeden, görmeyi bırakın, anlaması bile son derece güç olan süreçlerdir.

Bu arbedenin dışında durmak mümkün mü? Önüme ve arkama bakabilmeme yetecek kadar uzun süre bu süreçten kendimi nasıl çekip çıkarabilirim? Elimizdeki en iyi seyir noktası Google mıdır?

Bütün bu unsurlar, İmgeler Nasıl Düşünür ilk çıktığından bu yana ivmesi artan şekilde hızlanan bir dizi imge-alanı oluşturuyor. Kimi yorumcular bunun enformasyonun aşırı yüklenmesine neden olduğunu ortaya attı. Bense beklentilerimizi aşacak olan devasa bir altyapı inşa etmekte olduğumuzu düşünüyorum. İmgedünyalar adlı yeni kitabım işte bu olguları inceleyecek.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Tüleylioğlu, “Dijital kültür labirentinde…”, Milliyet Sanat, Kasım 2007

Dünya son yıllarda, dijital kültür alanında çok sayıda yeni gelişmeye sahne oldu. İnsanların etkileşime, iletişime girip karşılıklı ilişkiler kurma biçimlerini genişleten web sitelerinde görülen muazzam artış ve bir enformasyon deryası içinde nasıl yolumuzu bulacağımıza dair yaygın tartışmalar son yıllara damgasını vurdu. Bir sistem olarak internetin bu denli güçlenmiş ve derinleşmiş olmasını, çok sayıdaki farklı kullanıcının dertlerini ve özlemlerini sayısız farklı şekilde yansıtabilmesine bağlamak yeterli mi? Yoksa bu durum büyük ölçüde, dijital medyanın ve dijital dolayımın gücüne mi dayanmakta?

Kanadalı yazar ve düşünür Ron Burnett, İmgeler Nasıl Düşünür? adlı kitabında, dijital kültürün ulaştığı son noktayı ele alırken, “Sistemin tam kalbinde görünmez bir tasarım vardır,” diyor ve bunu “imge-dünyalar” olarak adlandırıyor. Yazara göre, imgeler sadece insan eylemlerinin temsilleri ya da yorumcuları değildir artık. İmgelerin heryerdeliği, onların yalnızca tüketim, oyun ya da enformasyon nesneleri olarak gören geleneksel kavrayışların çok ötesine geçmiş durumda. Dil, söylem ve izlemenin bir sentezi olan imgeler bütün medya biçimlerini bir araya getiriyor. Metinler, imgeler, öyküler, haberler ve enformasyon örgütlenmesi bir araya gelip bir imge oluşturuyor; bu imge ekranda görülür görülmez başka bir imge kümesinin parçası oluyor ve bu parçalar sanki görünürde bir son yokmuşçasına birbirine bağlanıyorlar.

Ron Burnett, imgelerin enformasyon, yorumlama nesneleri, empati, yaratıcılık odakları ve dünyaya açılan pencereler olarak nasıl iş gördüklerini araştırıyor, imge- dünyaların yaşamımızda oynadığı önemli role işaret ediyor. Yazar, öncelikle zihin ve insan bilinci bağlamında imge yaratımının, üretimin ve iletişimin zengin kesişimlerini keşfe çıkıyor. Bir yandan da, zihinsel süreçlere ışık tutmak ve bu süreçleri resmetmek için bilincin karmaşık bir kültürel ve biyolojik topolojisini çizen yazar; kültür ile kimlik, imgeler ile anlam, zihin ile düşünce arasındaki görünürde saydam ilişkilere dair genel kanılara da meydan okuyor. Kültür, deneyim ve kimliğin kesişme noktalarını daha eksiksiz kavrayabilmek için simülasyon, bilgisayar oyunları, dijital sinema ve popüler kültür tarafından üretilmiş imge-alanlarını araştırıyor. Fotoğrafçılıktaki ve fotografik uygulamalardaki dönüşümlerden bilgisayar oyunlarının olağanüstü gelişimi ve önemine kadar hızla yayılan bu mübadele ağının çeşitli kültürel tezahürleriyle ilgileniyor. Yazar, insanların içinde faaliyet gösterdikleri ve onlara meşruluk kazandıran teknolojik bağlamı da inceliyor. Böylece imgelerin nasıl düşündüklerine dair soruları gündeme getiriyor.

Televizyonun etkisinin bir araç olarak sınırlarının çok ötesine geçtiğine dikkat çeken yazar, hiçbir teknolojinin, imgelerin bu gelişmekte olan tarihi üzerinde televizyondaki kadar büyük etkisi olmadığını söylüyor ve şunları ekliyor: “Televizyon, radyo ve internet her zaman yayındadır. Nasıl elektrik kullanılmadığı zaman ortadan kaybolmuyorsa, iletişim araçları da izleyiciler kapama düğmelerine bastıklarında ortadan kaybolmazlar. Bu sürekli mevcudiyet, insan hüneri ve yaratıcılığı sayesinde kurulmakta olan, doğa ve inşa edilmiş yeni bir çevrenin parçasıdır. Bunlar taklit dünyalar değildir. Bunlar dünyanın ta kendisidir.”

Ron Burnett, temel etkileşim ve iletişim biçimleri olarak imgeleri kullanan teknolojilere ve aygıtlara epeyce zekâ programlandığını; imgelere inanılmaz miktarda zekâ yerleştiren bu ekolojik çerçevenin sadece insanların birbirleriyle etkileşime girme biçimlerini değil, bu etkileşimlerin mahiyetini de değiştiren, sürekli olarak genişlemekte olan bir ekolojiye doğru kaydığını öne sürüyor. Yazar, imgelerin insan etkinliğinin her alanına dahil edilmesiyle yaratılan dijital dünyaların evreninden şu sonuçları çıkarıyor: “Zekâ artık paylaşılan bir fenomen haline gelmiştir. İnsan yaratıcılığı, emeği ve bağlantı kapasitesinin kesişimleri imgelerin kullanımı üzerinden de zekâyı yaymakta. Mesele, bizatihi imgelerin düşünüyor olması değil, zekânın artık sadece bilinçli varlıkların mülkü olmaktan çıkmasıdır.”

Teknolojiyi insanların ihtiyaçlarına, insanların ihtiyaçlarını da makinelere bağlayan bir dizi ortak ilişkinin haritasını çıkaran İmgeler Nasıl Düşünür? adlı kitap, kültürel ve teknolojik dönüşümleri yorumlayan, insanların enformasyon, imgeler, iletişim ve bilgiyle kurdukları ilişkileri yeniden tanımlayan başarılı bir çalışma.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.