Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-643-5
13x19.5 cm, 352 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Körlük ve İçgörü
Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler
Özgün adı: Blindness and Insight
Çeviri: Cem Soydemir, Ferit Burak Aydar
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Bülent Doğan
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kapak Deseni: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2008

Edebiyat eleştirisi alanının yirminci yüzyıldaki en önemli isimlerinden Paul de Man'ın, okumanın problemli yapısına yoğunlaşan, ve edebiyatla ilgilenenlerin birer okur olarak kendi rollerine ilişkin varsayımlarını sorgulayan, geniş etkili ve klasikleşmiş eseri Körlük ve İçgörü nihayet Türkçede.

De Man bu kitaptaki denemelerinde başka edebiyat kuramcıları gibi doğrudan edebiyat eserlerinden değil, edebiyata bakışlarındaki derinlik herkesçe kabul edilmiş olan eleştirmenlerden hareketle geliştiriyor düşüncesini. Blanchot, Lukács, Poulet, Derrida, Heidegger, Bloom gibi eleştirmenlerin, inceledikleri metinlerin yapısı hakkındaki bulgularının, en başta model olarak kullandıkları genel anlayışla çeliştiğini gösteriyor. Bu yazarların pek de farkında olmadıkları, kör noktalarını oluşturan bu çelişki ve uyuşmazlıkların aslında onları beslediğini, "en iyi içgörülerini, bu içgörülerin çürüttüğü varsayımlara borçlu olduklarını" gösteriyor. De Man'a göre "modern eleştirmenler edebiyatı gizeminden arındırdıklarını zannettiklerinde aslında edebiyat onları gizeminden arındırıyordur; ama bu, zorunlu olarak bir kriz biçiminde gerçekleştiğinden, kendi içlerinde olanlara kördürler. Tam da edebiyatın hesabını gördüklerini iddia ettikleri anda edebiyat aslında her yerdedir; antropoloji, dilbilim, psikanaliz diye adlandırdıkları şey, aynen Hydra'nın başı gibi, her kesildiğinde yeniden zuhur eden edebiyattan başka bir şey değildir."

Edebiyatla ve edebiyat kuramıyla ilgilenenlerin yanı sıra, beşeri bilim alanlarında çalışan bütün araştırmacıların da dikkatle okuması gereken, zorlu ama zihin açıcı bir klasik.

OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7-9.

Bu ciltte bir araya getirilen denemeler hiçbir şekilde eleştiri tarihine bir katkı olma ya da günümüz Avrupa edebiyat eleştirisi alanındaki eğilimlere dair, çok kaba bile olsa, bir panaroma sunma iddia-sında değildir. Burada daha farklı bir sorun ele alınmaktadır. Her denemede farklı bir edebi anlayış sorunu irdelense de, hiçbirinde soruna sistematik bir şekilde yaklaşılmamaktadır. Bu yazılar çeşitli vesilelerle –konferanslar, dersler, toplantılar– kaleme alındı ve yaptığı çalışmalar ABD ile Avrupa arasında hemen hemen eşit bölünmüş birinin zihninde ister istemez uyanacak ilgi alanlarını yansıtıyor. Konular belirli bir eleştirmene gösterilen kendiliğinden ve kimi zaman kişisel bir ilgi neticesinde seçildi ve kapsamlı bir seçki sunmaya çalışılmadı. Denemelerin çoğu romantizm ve romantizm-sonrası edebiyatla ilgili, eleştiriyle bağlantısı olmayan daha kapsamlı incelemelerin bir yan ürünüdür. Kitabın mükerrer örüntüsü sonradan geriye dönülerek kuruldu ve yerleşik edebi yorum teorilerine olan benzerlikler tümüyle tesadüfi ya da kitabın terminolojisiyle söylersek körlemesinedir. Daha önceki bir döneme ait olan denemelerin terminolojisini güncellemek gibi bir çaba içerisine girmedim ve küçük değişiklikler dışında, ilk yazıldıkları halleriyle bıraktım.

Kitabın sistematik olmayan yönüne vurgu yapmamın nedeni, genel edebiyat pahasına eleştiriye odaklanmamın doğurabileceği yanlış izlenimin önüne geçmektir. Eleştiriye olan ilgim temel edebi metinlere olan ilgimden sonra gelir. Nasıl modern eleştiri tarihine bir katkı sunma iddiasında değilsem, özerk bir disiplin olarak var olacak bir eleştiri biliminden de kendimi aynı derecede uzak hissediyorum. Deneysel genellemelerim bir eleştiri teorisi geliştirmeye değil, genel olarak bir edebiyat dili geliştirmeye yöneliktir. Edebiyat üzerine açıklayıcı yazılar ile şiir ya da kurmaca sanatının "saf" edebi dili arasındaki bilindik ayrımlar kasten bulanıklaştırılmıştır. Aynı zamanda romancı ya da şair olan eleştirmenlerin seçilmiş olması; Baudelaire ya da Yeats gibi şairlerin açıklayıcı eleştirel metinlerinin kullanılmış olması; söylemsel, denemesel yazıları kurmaca yazılarla birleştiren yazarların tercih edilmiş olması – bunların hepsi de aynı yöne işaret etmektedir. Ben tüm bu yazı türlerinin, edebi metin sıfatıyla sahip olduğu ayırt edici nitelikle ilgileniyorum ve nitekim okuyacağınız denemeler de bu ayırt edici niteliğin başlangıç mahiyetinde bir tanımını yapmak amacındadır.

O halde şairler ya da romancılar arasında, o kadar da müphem olmayan edebiyat metinleri kolaylıkla bulunabilecekken eleştirmenler üzerine yazarak olayı daha da karmaşıklaştırmak niye? Bunun nedeni, edebiyat dili hakkında teorileştirmelere geçmeden önce, okumanın içerdiği karmaşıklıkların farkına varma zorunluluğudur. Keza eleştirmenler de bilhassa özbilinçli ve uzman birer okur olduğundan, bu karmaşıklıklar onların eserlerinde daha açık bir şekilde görülebilir. Okuma anında ilgisini çeken özel anlamı metinden ayıran dolayımları unutmaya yazgılı olan doğal, eleştirellikten uzak okur bunları aynı açıklıkla göremez. Okumanın karmaşıklıkları, aynı şekilde, bir şiirde ya da romanda da açıkça görülemez, zira dilde o denli derine kök salmışlardır ki gün ışığına çıkarılmaları için kapsamlı bir yorum gerekir. Eleştirmenler okuma sorunuyla az çok açıktan ilgilendiklerinden, bir eleştirel metni metin olarak –yani, söz konusu okuma sürecinin farkında olarak– okumak diğer edebiyat eserlerini bu tarzda okumaktan daha kolaydır. Ne var ki eleştirel metin incelemeleri asla kendi başına bir amaç olarak görülemez ve yalnızca genel olarak edebiyatın anlaşılması için bir ön hazırlık niteliğiyle değere sahiptir. Eleştirel okumanın barındırdığı sorunlar edebi dilin ayırt edici özelliklerini yansıtmaktadır.

Birkaç çağdaş eleştirmenin incelenmesi sonucunda okuma ile ilgili ortaya çıkan tablo hiç de basit değildir. Hepsinde de edebiyatın doğası hakkındaki genel önermeleriyle (eleştirel yöntemlerini dayandırdıkları önermelerdir bunlar) yaptıkları yorumların fiili sonuçları arasında paradoksal bir uyuşmazlık vardır. Metinlerin yapısı hakkındaki bulguları, model olarak kullandıkları genel anlayışla çelişmektedir. Bu uyuşmazlığın farkında değillerdir, üstelik bu uyuşmazlıktan beslenirler ve en iyi içgörülerini bu içgörülerin çürüttüğü varsayımlara borçludurlar.

Bu tuhaf örüntüyü birkaç özgül örnekle belgelemeye çalıştım. Eleştirmenleri edebi kavrayışlılığı tartışma götürmez olan yazarlar arasından seçerek, bu uyuşmazlık örüntüsünün, bireysel ya da kolektif sapkınlıkların sonucu olmak şöyle dursun, genel olarak edebi dilin kurucu bir karakteristik özelliği olduğunu iddia ediyorum. Metin ile okur arasındaki aldatıcı etkileşim üzerine daha sistematik bir formülasyon "Körlük Retoriği" başlıklı denemede ele alınacak.

Eleştiri üzerine kısmın sonuçlarını şiir sanatına ya da kurmaca metinlere dek genişletmedim, fakat son iki denemede bu eleştirel uygulamadan çıkan içgörünün edebiyat tarihi anlayışımızı nasıl etkilediğini göstermeye çalıştım. Bir edebi metnin sınırlı bir anlama ya da anlamlara indirgenebileceğini sorgusuz sualsiz kabul etmekten vazgeçip okuma edimini doğru ve yanlışın kopmaz bir şekilde iç içe geçtiği sonsuz bir süreç olarak görürsek, edebiyat tarihinde kullanılan hâkim şemalar (bunlar genellikle genetik modellerden tüketilir) artık uygulanabilir olmaktan çıkarlar. Örneğin modernlik sorunu artık bilindik ölüm ve yeniden-doğuş metaforlarıyla ifade edilemez. Bu metaforlar doğal nesnelere ve bilinçli öznelere uygulanabilirse de, ele avuca sığmaz muammalar oldukları ortaya çıkan edebiyat metinleri için aynı şey geçerli değildir. Son iki deneme bizim romantizm sonrası modernliğimizin gündeme getirdiği tefsir ve tarih sorunlarına geçişi sağlamaktadır.

Borçlu olduklarım sıralanamayacak kadar çok. Üzerine yazdığım eleştirmenler söz konusu olduğunda ve özellikle de onların varsayımlarını tartışıyor göründüğümde buna tanık olmak güç değil. Aslına bakılacak olursa belki de kitabın gerçek konusu eleştirilen metin ile bu metnin borçlu eleştirmeni arasındaki nahoş ilişkidir.

P. de M.

Baltimore-Zürih, 1970

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Bülent Usta, “Damardan gerçekçi bir roman”, Birgün Gazetesi, 5 Şubat 2008

Metis, iki önemli kitap yayımladı bugünlerde. Çokça tartışılması gereken, aslına bakarsanız, Türkçeye kazandırılmış olması da oldukça gecikmiş iki yapıt. Biri, Şili'den bir romancı Roberto Bolano'nun Vahşi Hafiyeler adlı romanı, diğeri de edebiyat eleştirisi denilince akla ilk gelen isimlerden birisi olan Paul De Man'ın Körlük ve İçgörü adlı yapıtı. İkisi de Türkçeye çok geç kazandırılmış yazarlar. Örneğin Kafka'nın Türkçede daha yeni yayımlandığını düşünebiliyor musunuz? Ne büyük bir kayıp olurdu. Belki de Kafka olmaksızın pek çok eser ve yazar ortaya çıkmazdı ya da çıksa bile başka türlü, doğal olarak Kafka'yı bilmeyen bir yazar ve onun eseri olarak ortaya çıkardı. Kafka'nın edebiyatımıza, günümüzün en güçlü yerli yazarları kadar, belki de daha da fazla katkıda bulunduğunu düşündürecek çok fazla veri var elimizde. Kafka'nın Çek kökenli olması, onu salt Çek edebiyatçı olarak kabul etmemiz için yeterli değil. Bir yazarın yapıtları, hangi dilde yaşıyor (yani okunuyorsa), o dilin malıdır artık ve Kafka uzun yıllardır Türkçenin içinde boy verip serpiliyor. İşte Bolano da böyle bir yazar. Peral Bayaz'ın çevirisiyle Türkçede yolculuğuna başladı. Eğer bu yolculuk döngüsel olmaz ve kendisine sıçrayacak yazarlar, yapıtlar bulabilirse, belki de romancılık serüvenimize çok olumlu katkılar sağlayacak. Aynı şekilde Paul de Man da öyle. Gittikçe zayıflayan edebiyat eleştirimize, Paul de Man'ın açacağı pençeler, hiç kuşkusuz büyük bir katla sağlayacak. Ama düşünün ki Paul de Man'ın çokça tartışılan bu eseri, ilk olarak 1971 yılında yayımlanmış, Bolano'nun Vahşi Hafiyeler adlı ödüllü romanı da, 1998 yılında... Türkçeye çok sonra kazandırılmış başka yazarları ve temel yapıtları düşünürsek, bu iki yazarla tanışmak için çok geç kalınmadığını düşünüp avunmamız da mümkün.

Şöyle derler hep, onların Shakespeare'i varsa, bizim de Yunus Emre'miz var. Bu sözü, başka bir yerde duyamazsınız. Kültür emperyalizmi denilince, tümden bütün yabancı kültürleri yargılamak ve onlara şüpheyle yaklaşmak nedense çok yaygın bir tavır olarak varlığını sürdürüyor. Eğer öyleyse, roman hiç yazılmamalıydı, ne de olsa bizim destanlarımız, halk hikâyelerimiz var, onların Balzac'1 varsa. Ya da Rimbaud'ya ne gerek var şimdi, bunca köklü bir şiir geleneğimiz varken. Halbuki mesele, onlar ve biz değil ki... Mesele, edebiyat... Edebiyatımızın nasıl zenginleşeceği... Turgut Uyar'ın Bir Şiirden adlı kitabında, şiiri Tanzimat'tan bu yana nasıl yanlış yorumladığımızı, içinde yaşanılan bir varlık alanı görmek yerine, onu nasıl araçsallaştırıp iktidar ve kimlik meselesi haline getirdiğimizi anlatıyordu uzun uzun. Turgut Uyar'ın orada söyledikleri, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. Bu yüzden sahici edebiyat yapan kişi sayısı az. Bu yüzden, edebiyatta her tür yeniliğe karşı belirli bir kesimde büyük bir direnç var. Turgut Uyar, bugün yaşasaydı, kesinlikle şiirde bir tabu halini almış İkinci Yeni'ye karşı çıkardı ve başka bir "Yeni"nin olanaklarını araştırırdı diye düşünüyorum. Ayrıca yine aynı kitapta, şairlerin egemen güçlerle yakınlaşmasının ve iktidarlara boyun eğmesinin, bırakın başka şeyleri, şiirin kendisine nasıl zarar verdiğinin de altını çizmiş Turgut Uyar.

Bir süredir, edebiyatta yeniliğe karşı olanların geliştirdikleri bir söylem dikkatimi çekiyor ister istemez. Kendilerine farklı gelen her şeyi, "postmodern" olarak nitelendirmek ve yargılamak, bu söylemin önemli bir ayağını oluşturuyor. Bunu çeşitli dergilerde yazan akademisyenlerden tutun, çok bilinen eleştirmenler dahi fütursuzca yapıyor. Postmodernizmi bilmeden, postmodernizmi salt küreselleşmeyle ilişkilendirip emperyalistlerin bir oyunu olarak göstermeye çalışıyorlar ki ortada postmodern edebiyattan bahsedecek çok fazla şeyin olmaması da bu durumu daha da gülünç bir hale sokuyor. Hayali bir postmodern düşman var ortada ve herkes o hayali düşmanı taşa tutuyor. Örneğin, ünlü bir köşe yazarı ile sohbet ederken, sözlerinin bir yerinde "postmodern pislikler" diye bir şey kaçırmıştı ağzından. Konuşmamız sırasında ne Lyotard'ı, ne de postmoderniz-min diğer temel yapıtlarından birisini okumadığı, tamamen kendine özgü bir postmodern tanımı geliştirmiş olduğu ortaya çıkmıştı. Üstelik sanatta ve felsefede birbirinden o kadar farklı postmodern anlayışlar var ki, hepsini aynı kategori içinde değerlendirmek de başka bir büyük hata.

Bolano ve Paul de Man'ın kitapları, kaç gündür elimden düşmüyor. Onlarla tanışmış olmanın mutluluğu, uykularımın kaçmasına ve sabahlara kadar bu kitapların çizdiği yollar boyunca, hatta bazen o yolları başka yollarla (yapıtlarla) birleştirerek koşarcasına okumama neden oluyor. Paul de Man'ın kitabını, teorik bir kitap olduğu için, hemen bir çırpıda okumak elbette mümkün değil. Ama Bolano'nun 628 sayfalık romanı, gerçekten de bir çırpıda okunacak bir kitap. Romanın kurgusu, karakterleri, olayları ele alışı, cinselliğin ve sanatın türlü halleri, tartışmaları, bir macera ekseninde öyle başarılı bir biçimde yoğrulmuş ki yazarın diğer yapıtlarını okumak için de sabırsızlık duyuyor insan. Roman, şöyle başlıyor örneğin: "Nazik bir davetle damardan gerçekçilik akımına katılmam istendi." Damardan gerçekçilik de ne diye düşünüyor insan. Ben, kendi adıma bu tanımlamayı çok tuttum. Üstelik, bir şiir akımının, gizli bir örgüt gibi örgütlenmesi ve şiiri salt yazılan bir şey olarak değil de, yaşanılan, kendi kuralları ve yaşam biçimi olan bir şey olarak anlatılmış olması da beni heyecanladırdı açıkçası. Davet edilen kişi, on yedisinde bir şair. Romanın ilk bölümü, bu genç şairin gözünden anlatılıyor. Maria adlı kızla yaşadığı o tuhaf aşk ve cinsellik, damardan gerçekçi diğer şairlerle kurduğu ilişki ve Meksika'nın sokaklarında, barlarında türlü hesaplaşmalarla ve arayışlarla süren bir yolculuk. Romanın ikinci bölümünde ise, anlatıcı birden değiştiği gibi, üstelik belirsizleşiyor da. Ama üçüncü bölümde aynı kişi, anlatıcı olarak yeniden görünürlük kazanıyor. Damardan gerçekçi iki şairin, dedektiflik yaparak bir çölde kaybolan Tinajero'yu ararken, biz de anlatıcıyla birlikte onların izini sürüyoruz. Bu şairlerin gerçekte kim olduklarını öğrenirken, hem Latin Amerika'nın gizemli dünyasında bir gezintiye çıkıyor, hem de Bolano'nun kendi kuşağıyla ve başka şeylerle yaşadığı hesaplaşmaya tanık oluyoruz.

2003 yılında 50 yaşındayken ölmüş Bolano. Onu romanlarıyla olduğu kadar, diktatör Pinochet'ye karşı verdiği mücadeleyle de hatırlamak gerek. Ama daha yeni tanıştık kendisiyle. Ve onunla daha çok konuşacağımız şey var, diğer yapıtları da Türkçenin kara sularına girdikçe...

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Okuma dersi olarak eleştiri", Radikal Kitap Eki, 29 Şubat 2008

Eleştirinin dünya edebiyatındaki özel adlarından Paul de Man'ın Körlük ve İçgörü kitabının kendi çevresindeki alanı etkilediği kuşkusuz söylenebilir. Bazı kitaplar böyledir ama şu da sorulabilir: Bir kitap, sonunda yalnızca okuyanların bilişsel dünyasına mı sızmış olur? Bununla sınırlı kalsaydı, belki de hayatımızdan çoktan çıkmış olurdu kitap. Yaratıcı yazının taşıdığı anlamın gizilgücü ve sürekliliği kitabın etkisini geometrik biçimde çoğaltırken, ayrıca anlamın yeniliği, özgünlüğü de ikinci bir katsayıyla bu etkinin katlanmasını sağlar.

Körlük ve İçgörü ise okuduğumuz kitap, edebiyatın düşünce evreninin genişlemesine büyük bir katkı yaptığı biliniyor. Bu nitelikte bir kitabın bizim edebiyatımız üstündeki düşünsel etkisinin çok daha büyük olması da beklenir. Bu tür kitaplar düşünmediklerimizi düşündürür.

Verilmiş enerjinin yol açacağı katkı büyük bir dünyada zor ayırt edilirken küçük bir dünyada gözle görülür büyüklükte olur. Sanırım Körlük ve İçgörü de, onu derin yapısına dönük okumalarla içselleştirmiş yazarlar, önce de eleştiri yazarlarınca edebiyat dünyamıza donatılması gereken yepyeni bir oda açacaktır.

Körlük ve İçgörü edebiyat eleştirisini kuramsal bir temele yayarak değerlendirirken saptadığı her noktada açtığı kuyulardan cevherler çıkarıyor, bunları da her sözcüğü tartılmış bir anlatım biçimi içinde geliştiriyor. Paul de Man'ın ustalığı burada. Giriş yazısında Paul de Man için, "ince eleyip sık dokuyan ("cerrah titizliğinde" diyenler daha çok)," diyor Wlad Godzich. Yazınsal bir dil kurmaya çalışmıyor Paul de Man, ama dili kendine özgü; bazen etkili biçimde önermeleri art arda anlaşılır biçimde belirtirken, bazen birkaç kez okumayı gerektiren çetin yollara giriyor.

Aslında eleştirinin neye yaradığı sorusuna verilecek yanıt her zaman aynı: okuma kültürünün düzeyini yükseltmek. Bunun dışında belirgin bir somut katkısı olur mu? Hayır, olmaz. Eleştirinin bugün soyutlanabilen katkısı, belki okuma kültürünün düzeyinin yükseldiği bir gelecekte somut olarak da anlaşılabilir. Günümüzün yeni ve çağdaş eleştiri anlayışı içindeki her eleştirmen de okuma uğraşının bilişsel donanımına yaptığı katkıyla kendi konumunu belirler.

Okumayı bilmenin eleştirisi

Paul de Man'ın eleştiri yazıları okumanın bilinmediği varsayımının çevresini kuşatır ki, sonunda nasıl okunacağı bir biçim olmaktan çok içerik ve anlam üstüne kurulmuş derin bir söyleme karşılık gelir. Bir söylem yaratma endişesini kavrayamamış eskil eleştiri anlayışları okumanın pastoral biçimlerinden kalıplaşmış gerçekçi anlayışlara uzanan bir yelpazeyi açarken "onu dedi, bunu demedi" sınırlarından dışarı çıkamamış, bu yüzden bugün yazılanlardan daha hızlı eskimeye başlamıştır.

Körlük ve İçgörü gibi iki köktenci kavram sanırım Paul de Man'ın eleştiri anlayışının niçin bu denli etkili, etkileyici, temel alınası olduğunu açıklar. Paul de Man'ın önemi, bu iki kavramı eleştirinin ve okumanın iki kıtası gibi görüp ona bütüncül bir düşünsel derinlikten geçerek ulaşma çabasından gelir. Çünkü bugünkü eleştiri de sonunda kendini körlük ve içgörü kavramlarına giden yolda bulur; sanki önsel bir kabul gibi, ikisinden biri olmadan sonunu bulamadığı bir yolculuktur bu ve aralarındaki ilişkiyi aydınlık ve bireşimsel biçimde açıklayan eleştiri daha yukarıdaki basamaklara çıkar.

Eleştirinin, yazınsal yapıtı tamamıyla içselleştirip oradan kendine geri dönerken açığa çıkardığı bilgi, her aşamada yeniden kurulması gereken bir eleştiri biçimini de zenginleştirir. Bu süreç her zaman yapıtın kör noktalarına yönelen okuma biçimiyle iç içe yaşanır, metnin kör noktasını saptamaya çalışır. Kör noktaları anlamak yerine sözcük, tümce ve gerçek ya da yazınsal bilginin doğrularıyla yanlışlarını ayırt etme üstüne kurulan eleştirinin edebiyata katkısından söz edilemez. Belki bu arada okumanın yakın çekimlerini de yapar bu tür eleştiri, ama onlar da somut saptamalar olarak kalır. Oysa yorum alanları aydınlatıldıkça bir anlam zinciri oluşacak, bu zinciri kavrayabilen eleştiri yazarı kendi anlayışını oluşturacaktır.

Paul de Man, "Gündelik iletişim dilinde, anlam karşısında göstergenin ya da gösterge karşısında anlamın önsel olarak ayrıcalıklı bir konumu yoktur; yorumlama edimi, bu ilişkiyi mevcut belirli durum için her seferinde tekrar tesis edecektir," diyor.

Her seferinde yeniden kurulan dil, eleştiriyi gündelik dilin dışında bir üst-dil olarak yaratırken öncekinden de yukarıya taşır. Sonunda, şiirden ya da romandan söz etmiyoruz ki, şair ya da yazarın gençlik yapıtları bazen olgunluk dönemlerindekilerden daha önemli olsun. Eleştiri yazarının son yapıtının her zaman ilkinden daha önemli olduğunu söylemiş oluyorum. Değil mi ki yazınsal dilin yanında düşünsel düzeyde ve zincire yeni halkalar ekleyerek yazılmaktadır eleştiri, sonuncusunun ilkinin üstünde bulunacağından kuşku duyulamaz.

Modernizm ve Paul de Man

Modernizm ile edebiyat kavramlarının herhangi bir açıdan uyumlu olup olmadığına ilişkin kuşkuları da Paul de Man'ın eleştiri dünyasının önkabullere karşı dayanıklılığını gösterir. Modernlik yaşanmakta olanın aşılması, geleneksel ya da klasik olanın dışına çıkılması ve onların yerine yeni edebiyat kaygılarının geçirilmesi biçiminde anlaşılıyorsa, Paul de Man da bu anlayışın yanındadır. Yoksa modernliğin edebiyatı kendiliğinden yücelttiği önermelerini dışlar o. Bütün edebiyatı onunla açıklamak yerine, edebiyatın bazı sorunlarını açıklamak için kullandığı modernliği, ortaya çıktığı yerde geçmişi yadsırken hemen içinde bulunduğu ânı da eskiterek kendini yadsıyan bir oluşum biçimi olarak görür. Üstelik arada şu önemli saptamayı da yapar:

"Modernizm kendi stratejilerinin bilincine varır varmaz –ve bu metinde olduğu gibi bir gelecek kaygısıyla haklı çıkarılıyorsa, bilincine varmaması mümkün değildir– kendisinin yalnızca tarih yaratan değil, aynı zamanda geçmişe dek uzanan yaratıcı bir şemanın parçası da olan yaratıcı bir güç olduğunu keşfeder."

Kendisi yaratıcı bir güç halini alan modernizm, tarihin yeniden anlamlandırılmasını gerektirirken geleceğe dönük öngörüleriyle de belirleyici bir düşünce olarak, maddi bir güce dönüşür. Bir yüz yıl daha geçtikten sonra geçmişe bakanlar, Avrupa tarihinin en önemli kesitini modernite içinden mi ayıracaktır, sorusunu, Bana kalırsa öyle olacaktır, diye yanıtlarım. Çünkü tarihin kendisi, sözgelimi postmodern bakış açılarının bütünüyle kavrayamayacağı bir dağınıklık ve parçalanmışlık içinde dururken, yeni düşünce biçimleri postmodernizmin bıraktığı yerden tuttukları çizgiyi ortalamaya hizalar. Orada modernizmin keskin gözlerine gereksinim duyulur.

Paul de Man moderniteyi bu düzeyde, belki bu yazıdaki düşüncelere de yakın, ama tam olarak tanımlanması kolay olmayan bir genişlik ve çapraşıklıkta anlamaktadır; onun bu çok boyutluluğu da edebiyat ve eleştiri ile modernizm arasındaki ilişkinin niteliğini yükseltir. Üstelik yaşanıp yadsındıktan sonra da kabul edilmektedir ki, modernizm edebiyatın yaşadığı en büyük sıçramayı açıklamak ve çözümlemek için sağlam bir dayanaktır. Edebiyat eleştirisi için bunun daha da vazgeçilmez olduğunu eklemek gerekir; eleştirinin hem yazınsal, hem de açıklayıcı biçimleri terk edip çözümleyici niteliğini korkusuzca öne geçirmesini sağlayan yordam da modernizmdir.

Körlük ve İçgörü'de, son on yıl içinde kendimce sürekli yinelediğim, ama hem düşünce tembelliğinden, hem de edebiyatı bu düzeyde kabul edebilme yetişkinliğinden yoksun olmaktan, yazınsal yapıtın sonunda eleştirinin nesnesi olacağına, eleştirinin günümüzde bundan başka bir düzeyde kabul edilmesinin olanaksızlığına ilişkin düşüncemin karşılığını da görüyorum

"Fakat kendisine aktarılan deneyimi doğru bir şekilde anlamaya çalışan bir eleştirmen açısından, eserin kendisi de, eleştirmen onun münhasıran duygulanımsal mahiyetine saygı duyduğu oranda, bir bilme nesnesidir," diyor Paul de Man. Çözümlenen yapıtın sonunda nesne olmasının onu değersizleştirmekle ilgisi yok elbette, yalnızca eleştiriyi özgür bırakmaktır bu. Eleştiriyi özgürleştirecek ikinci ana yol da onun niteliksel varlığının yadsınamayacak yetkinlikte olmasıdır. Yoksa yolda bırakılır.

Devamını görmek için bkz.

Mahmut Temizyürek, "Eleştirmenlerin eleştirmeni", Radikal Kitap Eki, 29 Şubat 2008

Belki de biraz geç rastladım sana/ Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza/ 1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi/ Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa. Cemal Süreya'nın bu dizeleri önemli bir kitap Türkçeye geç çevrildiğinde geliyor aklıma daha çok. Bu kez Paul de Man'ın Körlük ve İçgörü'sü vesilesiyle anımsadım Süreya'yı ve dizelerini. 1971'te yazılmış, edebiyat eleştirisinin vazgeçilmezlerinden biri niteliğindeki bu kitap, bütün halinde 37 yıl sonra nihayet Türkçede.

De Man'ın Türkçeye çevrilen ilk bütün yapıtı bu kitap. Daha önce bazı parçaları Türkçeye ulaşan De Man'ı çevirenlerin öncüsü Bilge Karasu'dur. Karasu, Batı'yla yaklaşık aynı zamanlarda görmüştü De Man'ı. Bildiğim kadarıyla, Türk Dili dergisine 70'li yılların başında çevirdiği, yaratıcılık ve benlik üzerine yazı da bunun kanıtı. Bunun dışında, Enis Batur'un hazırladığı Modernliğin Serüveni'nde 'Lirik ve Modernlik' ve Hüseyin Su'nun hazırladığı Teori ve Eleştiri adlı kitapta Mustafa Özsarı'nın çevirdiği 'Teorinin Direnci' yazısı dışında başka bir çeviri olmadı, sanırım. Oysa De Man, Batıda gelişen edebiyat eleştirisine sıkı bir yapısöküm uygulamış yazarlardan biri olarak 70'lerden bu yana gündemdeydi. De Man'ın temel yaklaşımı, 'okuma biçimleri' üzerine yoğunlaştı. Bu kitapta 'Amerikan yeni eleştirisi' temsilcilerinin ve Maurice Blanchot, Georg Lukacs, Georges Poulet, Jacques Derrida, Martin Heidegger, Harold Bloom vb. gibi eleştirmenlerin okuma tarzlarını irdelemekte. Eleştirmen okumasının da bir tür körlük taşıdığı, bu okumanın da bir 'yanlış okuma' olduğunu gösteren bir çalışma Körlük ve İçgörü.

Wlad Godzich, kitaba yazdığı Giriş'te, "Bir varmış bir yokmuş, hepimiz okumayı bildiğimizi zannediyormuşuz, sonra bir gün Paul de Man çıkagelmiş" diye başlayarak açıyor konuyu. De Man ise, sözüne hiç de masal yumuşaklığında değil, sert bir kriz uyarısıyla başlıyor: "Eleştiri disiplinini yöneten ve onu entelektüel düzenin temel taşlarından biri haline getiren yerleşik kurallar ve uzlaşımlarla öylesine kötü oynanmakta ki tüm o görkemli yapı yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya." De Man'ın çalışması, edebi metnin kendisi tarafından alımlanması değil, belli başlı eleştirmenlerin edebiyatı nasıl alılmadığı üzerine. O yüzden. De Man'a edebiyat eleştirmeni değil, eleştirmen eleştirmeni demek daha doğru olsa gerek. De Man'in işi yorumlayanı yorumlamak.

Yeni eleştirmen diyor, De Man, hangi disiplini izleyeceğini bilemez durumda. Önceleri felsefeyle, özellikle de Bergson ve Husserl ile yetinen eleştirmenin yerini sosyal bilimlerden yararlanan eleştirmenin almasını tartışıyor. Örnekleriyse, Lucien Goldman'ın sosyoloji düşkünlüğü, Lukacs'ın Marksist eleştirisi ve psikanalizin, dilbilimin ve antropolojinin eleştirideki temsilcileri. De Man'a göre, belli disiplinlerdeki parlamalar, eleştiride hemen bir karşılık buluyor. Levi-Straus'un Hüzünlü Dönenceler'i yayımlandıktan sonra, sosyolojinin ayağını antroplojinin nasıl kaydırdığını, Lacan'ın psikalalizi dilbilimle ilişkilendirerek eleştiriyi nasıl etkilediğini, bunların zamanla nasıl modaya dönüştüğünü uzun uzun tartışıyor. De Man'ın eleştirisi, bir dönem moda olan Yapısalcılık'ı da kapsıyor: "Bugünlerde Fransa'da 'yapısalcılık' diye adlandırılan şey, yüzeysel bir düzlemde, insan bilimlerinin genel bir metodolojisini formülleştirme girişiminden başka bir şey değil." Bütün bunlar yeni olmasa da bunca yoğunlaşmasının ardında disiplinlerarası 'tezcanlı rekabet' var De Man'a göre. Körlük ve İçgörü yazarının çağdaş eleştirmene yönelttiği soru şu: "Eleştiri kendisini gerçekten de kendi kökeni üzerine düşünme noktasına dek didiklemeye girişmiş midir? Eleştiri ediminin gerçekleşmesinin gerekli olup olmadığını sormakta mıdır?" Bunlar, De Man'ın izini ısrarla izlediği sorular. Dahası, bu soruların hangi eleştirmende nasıl yanıtlar bulduğu, bu yanıtlara ne denli güvenebileceğimiz üzerine yazıyor De Man. Yazarın öne çıkardığı iki kavram var: 'körlük' ve 'içgörü'.

Edebiyatın gizemini çözebilmek

De Man'ın 'körlük' diye adlandırdığı ne? Ona göre, modern eleştirmenler edebiyatı gizeminden arındırdıklarını zannettiklerinde, aslında edebiyat onları kendi gizemlerinden arındırıyor. Ama bu, zorunlu olarak kriz biçiminde gerçekleştiğinden, kendi içinde olanlara kör kalıyor eleştirmen. Tam da edebiyatın gizemini çözdükleri anda edebiyat yazılarındaki her noktaya nüfuz ediyor. Antropoloji, dilbilim, psikanaliz olarak adlandırdıkları şey, aynen Hydra'nın başı gibi, (dokuz başlı ejderha. mt) her kesildiğinde yeniden zuhur eden edebiyattan başka bir şey değil. İnsan zihni, 'insani meselelerin hiçliği' ile yüzleşmekten kaçmak için şaşırtıcı manevralar yapıyor. "Kişi hatanın eşyanın tabiatından geldiğini görmemek için bireysel 'romantik' özneye yerleştirmeyi seçer ve böylece, bir kıyamet tablosu gibi görünse de, temelde teskin edici ve ılımlı olan bir tarihsel şemanın arkasına saklanır" diyor. Paul de Man'ın 'körlük' dediği eleştirmenin işte bu hali.

Peki ya 'içgörü'? Öncelikli soru şu: Bir metni bir yorumun müdahalesi olmadan okumak mümkün mü? Mümkünse eğer, nadir de olsa, bu iç deneyimin gelişmiş bir doruğu olacaktır Nietzsche'ye göre. Nasıl ki, gölge güneşin içinde, doğru da yanlışın içindeyse, içgörü de eleştirmenin körlük anlarındaki edimidir. "... İçgörü, eleştirmenin düşüncesini canlandıran olumsuz bir hareketten, dilini iddia ettiği duruştan uzaklaştıran ifade edilmemiş bir ilkeden elde edilmiştir" diyor de Man. "Öyle ki eleştirmenin ifade ettiği bağlılığı bir özden yoksun bırakılacağı noktaya kadar, sanki bu iddian olanaklı olup olmadığı sorun edilmiş gibi, çarpıtmış ve dağıtmıştır. Ne ki meşru bir şekilde içgörü adı verilebilecek olan bu şeyin müsebbibi de bu olumsuz ve görünüşte yıkıcı emektir." Eleştirmeni bu paradoksal durumunda bazen ciddi, bazen ironik, bazen de alaycı bir üslupla betimliyor de Man. Yazarın karşıtların birliğine getirdiği yaklaşım, onun eleştirel özgünlüğünün temel motifini oluşturuyor.

De Man'ın 1971'de yayımladığı Körlük ve İçgörü, yazarın başyapıtı. Üstte andığım yazarlardaki eleştiri yöntemindeki epistemoloji sorunlarını ironik bir üslupla çözümleyen de Man, yazarların retorik karşısında düştükleri durumun paradoksunu "retorik'i başka bir retorikle çözümleme" olarak yorumluyor. De Man'ın temel felsefi referansı Kant ve Nietzsche; yukarıdaki alıntıda geçen "eşyanın tabiatı" ve "hiçlik" gibi kavramlara yüklediği anlamlardan da anlaşılıyor olmalı.

Bir Kantçı ve Nietzscheci olarak eleştirmenlere yönelik yazıları, Batıda uzun süredir egemen olan Hegelci ve Heideggerci eleştirmenlerle yeni tartışmalara, hatta polemiklere yol açtı. Tartışma bir ara o denli sertleşti ve kişiselleşti ki, de Man'ın Heidegger gibi Nazi işbirlikçisi olduğu bile öne sürüldü. Ama bu sav kanıtsız, nesnesiz biçimde havada kaldı ve savlayan havlayan konumuna düşürmekten başka sonuç vermedi.

Devamını görmek için bkz.

Murat Özbek, "Körlük ve İçgörü’de Zamansallık ve Mesafe", Şerhh Dergisi, Nisan 2016

Gösterge bir keyfiliği de barındırdığından söz ve yazı merkezli tartışmalar uzamsal ve zamansal bir belirsizliğe dönüşür. Bu belirsizlik elbette belirlenimin bir sorunsala dönüşmesi yoluyla ortaya çıkar. Burada sözü edilen, dile ilişkin bir sorundur. Belirlenme ve belirsizlik meselesinin uzamsal ve zamansal olanda açığa çıkması, bir mesafe –burada mesafe sadece toposu barındırmıyor, aynı zamanda zamansal olanı da ifade ediyor- dolayısıyla mümkün olmaktadır. Göstergenin öğeleri olan gösteren ve gösterilen, sembol, alegori, mecazlı dil bu mesafeyi mevcut kılmaktadır ve bu örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir. Edebiyat eleştirisi mefhumunu ele alırken belirsizlik ve mesafe arasındaki retoriğin dramatik zorluğu bir soruna dönüşür.

Bu yazıda ele alınacak olan Paul de Man’ın Körlük Ve İçgörü isimli kitabı, edebiyat eleştirisini körlük ve içgörü retoriği üzerinden yapısöküme uğratma iddiasındadır. Dolayısıyla sözünü ettiğim retoriğin dramatik zorluğu biraz da buradan kaynaklanmaktadır. Kitaba ilişkin genel bir hat çizeceğim fakat kitap içerisindeki bazı denemeleri daha yakından ele alacağım zira P. de Man bazı denemelerinde bu retoriği uç noktalara taşımıştır. Örneğin, Derrida’nın Rousseau okuması, alegori, sembol ve ironi, eleştiri ve kriz, biçim ve maksat, benlik meselesi gibi konuları ele alan denemeler ön plana çıkarılacaktır.

P. de Man’ın yöntemi hayli ilginçtir. İlginç olduğu kadar etkileyicidir. Yazar doğrudan edebi eserlerle yola çıkmaz. Uzun zamandır yazın alanında geçerlilikleri tartışmaya mahal vermeyen entelektüellerin edebi eserleri ele alış biçimleri üzerinden bu entelektüellerin okuma edimleri sorgulamaya tâbi tutulur. P. de Man bu okumanın bazı hatalar içerdiğini aktarır. Entelektüellerin elde ettiği verilerin en baştaki edimleriyle uyuşmazlık içinde olduğu dile getirilir. Yazar, bu durumun eleştirmenleri beslediğini söyler. Fakat eleştirmen bunun farkında değildir. Buradaki körlük eleştirmeni besleyen bir körlüktür.

Edebiyat kuramının Avrupa ve Amerika’da sorgulanamaz bir konum alması bir metodoloji sorunudur. Yazar ise bunun neden “kaçınılmaz” olduğuyla ilgilenir. Bu metodolojinin zorunluluğunun kaynağı nedir? Böyle bir şey gerçekten zorunlu mudur? Söz konusu zorunluluk ile okuma arasındaki ilişki pathesis’i, P. de Man’ın dile getirdiği içgörü ise gnosis’i anımsatır. Kitapta pathesis ve gnosis ile doğrudan bir ilişki kurulmamıştır; ancak yazarın niyetini bir kenara bırakıp kendi okuma edimimize yöneldiğimizde, P. de Man’ın da vurguladığı gibi, “tek bir yorum”, safsatanın ötesine geçmez.

Yazar, “Eleştiri ve Kriz” başlıklı denemesinde E. Husserl’in 7 ve 10 Mayıs 1935’te Viyana’da verdiği dersin başlığını ele alıp içeriğe doğru bir yol izliyor. Dersin başlığı “Felsefe ve Avrupa İnsanlığının Krizi” iken daha sonra “Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe” olarak değiştirilir. P. de Man, bu değişikliğin nedeninin Husserl’in asıl ilgisinin kriz kavramına yönelik olduğunu aktarır ve bu değişimde değişmeyenin “kriz” ve “Avrupa” olduğunu ekler.

Husserl’in, yukarıda dile getirilen derslerde kullandığı “mitolojik unsurlardan arındırma” terimini kullanmasını P. de Man, gözlemcinin kendini sabitlediği belirleyen konumuyla ilişkilendirir ve ekler; Husserl’in bu terimi kullanması “…sadece dile özgü bir tuhaflıktan kaynaklanmaz; terimin, üst teorik insanın alt doğal insanı gözlemlediğinde meydana gelen şeyi ifade eden bir bağlamda kullanılmış olması son derece açıklayıcıdır.” [1] Husserl’in vurgusu Avrupalı olmayanlara yöneliktir. P. de Man, Husserl’in Avrupalı olmayan kültürlerden, “mitlerin hâkimiyetindeki, ilkel, bilimsellik-öncesi ve felsefe-öncesi” olarak söz ettiğini söyler. Burada can alıcı olan ise Husserl’in bu savın çıkış noktasına dair bir irdeleme yapmamasıdır. Yazar, Husserl’in Avrupa dışındaki coğrafyalardan felsefi düşünce beklememesinin nedenini açıklarken coğrafi dağılımın “Atlantik Okyanus’unda ve Kafkasya’da” neden son bulduğunu açıklamamasına vurgu yapar. [2] De Man’ın topos vurgusu eleştirinin aşılması güç bir krize dönüştüğünü işaret ediyor. Bu noktadan sonra eleştiri, eleştirmen ve eleştirilen arasındaki diyalektik bir benlik(ler) sorunu olarak beliriyor.

De Man, “Ludwig Binswanger ve Benliğin Yüceltilmesi” isimli makalesinde benlik sorununa değinerek Kant’ın Üçüncü Eleştirisi üzerinden dört olası ve ayrı benlik türü olduğunu aktarır: “Yargılayan benlik, okuyan benlik, yazan benlik ve kendini okuyan benlik.” [3] De Man, tüm bunların buluşabileceği ortak düzlemin metodolojik zorluğuna değinir. Aslında bu metodolojiyi zorluğun ötesinde imkânsızlıkla açıklamak gerekir. Bu imkânsızlığı mümkünler içinde mümkün olmayan okuyan benlik sağlamaktadır. Metodolojik olarak üç benliğin ortak düzlemde buluşturulmasının imkânı peşinden gidilebilir fakat okuyan benliği bu düzleme çekme girişimi sonu olmayan bir yerde bir son aramak çabasından farksız bir hal alır. Benlikleri bir düzlemde buluşturma bir bakıma bunları bir kipe sıkıştırma girişimidir. Okuyan benlik ancak bir kipe sıkıştırılarak bir düzleme çekilebilir. Dolayısıyla okuyan benlik üzerinden yazan benlik de bir sabitliğe sıkışmış olacaktır. Bunu söyleyebilmeye imkân tanıyan ise okuyan benliğin asla ulaşılamayacak bir yerde durmasıdır. Dahası böyle bir benliğin varlığı dahi şüphelidir.

Benlik meselesine dair müphemlik Japon yazar R. Akutagava’nın “Çalılıklar Arasında” [4] isimli öyküsüne de konu olmuştur. Öykü bir cinayet etrafında şekillenir. Cinayeti işleyen ve cinayete tanık olan üç kişi hâkim karşısına çıkarıldığında dört farklı hikâye dile getirilir. Bu dört kişinin anlattıkları farklılaşınca hâkim bir medyum aracılığıyla ölen kişiye bağlanır ve ölen kişinin anlattığı da dört hikâyeden farklılık gösterir. Ortada 5 farklı cinayet vardır. Dolayısıyla okuyan benlik bir belirsizlikten belirir ve okuyucunun kimliğine ulaşmak gittikçe imkânsızlaşır. Bu benliğe ulaşma çabası her seferinde onu bizden biraz daha uzaklaştıracaktır ve netlik gittikçe bozulacaktır. Bu öyküden yola çıkarak, okuyan benliğin aynı zamanda yargılayan benlik olduğunu da söyleyebiliriz.

Tüm bu belirsizliklere neden olan, edebi esere dair bilginin kökenidir. Eleştirinin farklı disiplinlerle kurduğu ilişki neticesinde bir incelemeyi uygulamaya koyması oldukça önemlidir ve göz ardı edilemez. Dolayısıyla benlik meselesinde de içgörüden kaynaklı bir körlük söz konusudur. P. de Man körlüğün işleyişini “Körlük Retoriği” isimli makalesinde daha ayrıntılı bir şekilde işler. Bu makalede Rousseau’nun müphemlik meselesi üzerinden körlük konusunda oldukça dikkatli olduğu vurgulanır. Rousseau, konuşmanın yazılı sözcüğe üstünlüğünü anlattığı metinlerini bile isteye müphem kılmıştır. Yazar, Rousseau’daki müphemliği Derrida’dan şöyle bir alıntıyla açıklar: “‘Rousseau dili ancak dil yoluyla fethedebilir ve yazıya karşı müphem tutumunun müsebbibi de bu paradokstur.’” [5] Bu paradoks bir ileri bir geri şeklinde işler. “‘İnsan aklını yetkinleştirmek’, ‘türü kötüleştirmek’ ile, ‘kötüleştirmek’ ‘uslandırmak’ ile dengelenir.” [6] P. de Man ve Derrida bu paradoksun Rousseau’nun dili dil ile fethetme tutumu içerisinde bir tutarlılığa kavuştuğunu belirtir.

Fakat bu makalede dikkatleri çekmeye muktedir iki kavram vardır: Taklit ve metafor. Taklit temsil üzerinden ifadede açığa çıkar. Metafor, resimde, müzikte veya başka bir sanat dalında dış içi taklit ettiğinde ortaya çıkar. P. de Man, taklit ve metafor ile ilgili Derrida’nın Rousseau okumasından alıntılar yapar ve ardından Derrida’nın okumasının eksik veya hatalı olduğunu söyler. “Rousseau… müzikte, resimde ve genel olarak sanatta duyumların olmadığını göstermeyi değil, daha ziyade resimsel ya da müziksel göstergenin zorunlu bir parçası olan duyusal öğenin estetik deneyimde hiçbir role sahip olmadığını göstermeyi ister.” [7] Rousseau’nun ön plana çıkarmaya çalıştığı, bütünsel olarak resim veya müzik sanatından öte resimdeki çizim ve müzikteki melodidir. Çizim ve melodi resimde ve müzikte duyusal olanın ötesinde anlamsal bir zemin oluştururlar. Burada Rousseau anlamın önemini vurgular ve Derrida ile P. de Man bu vurguya katılmakla birlikte bu vurgu üzerinden farklı yorumlar getirirler. De Man, Derrida’nın Batı felsefe tarihi geleneğine bağlı kalıp bu anlamlandırmayı bir mevcudiyet ile ilişkilendirdiğini savunur; De Man ise müzik ve resim gibi sanatlardaki anlam vurgusunun bir mevcudiyete değil, aksine çizimin renkten önce gelmesinin, melodinin de sesten önce gelmesinin referans olduğu anlamlandırmanın bir boşluğa tekabül ettiğini söyler. Ardından De Man, Rousseau’nun müthiş bir öngörüyle müziğin resme önceliğini vurguladığını aktarır. [8] Bunun nedeni ise bu anlamlandırmanın mevcudiyet yerine boşluğu işaret etmesiyle tözsüzlüğe bağlanır. “Müzikal gösterge herhangi bir tözü temel almadığından, asla bir varlık teminatına sahip olmaz.” [9] Dolayısıyla müzikal gösterge gelecekte tekrar ortaya çıkmaz. Resim ve müzik üzerinden yapılan ayrım yukarıda dile getirdiğim uzamsal ve zamansal ayrım üzerinden yürür. Resim bir sabitlik içerisinde başlangıçlı ve süreksizdir. Müzik ise başlangıçlı ve süreklidir. P. de Man Rousseau’nun ifadelerini şöyle yorumlar: “Resmin verdiği sabit, senkronik duyumun aksine, müzik kendi varlığının değişmezliğinden kurtulup bir an olsun dinlenemez: Sonsuz kalmaya mecbur bir hareket içerisinde hiç durmadan kendisini tekrar etmelidir… Sonuçta ortaya çıkan temel örüntü zamansallığın temelidir.” [10] Kelimenin tam anlamıyla, işleyen bir durumun tekrara düşmesinin ya da tekrarlanabilmesinin imkânsızlığı kendi sesinin an içindeki kabiliyetinden gelir. Rousseau müzik ve dil arasındaki ilişkinin eşitliğini vurgular. Dillerin Kökeni Üstüne Deneme’den hatırlarsak burada dil sadece iletişim için kurulan bir aracın ötesinde hem ihtiyaçları hem tutkuları karşılayan bir araçtır. Elbette müzik için vurgulanan anlatı burada da geçerlidir.

P. de Man varmak istediği yere Rousseau’nun kurduğu dil üzerinden ulaşmayı başarır. Rousseau yanlış okumanın kaçınılmaz olduğunu vurgular ama P. de Man, Rousseau’nun yanlış okumanın kaçınılmaz olmasının farkına vardığını söyleyerek Rousseau’nun öngörüsüne hayranlık duyar ve ekler “Yanlış anlaşılacağını bilir ve ilan eder.” [11] Bu durum Rousseau için bir trajedidir; çünkü o, ne yardan ne serden vazgeçer. P. de Man için Rousseau yanlış anlaşılmasının alegorisini, hikâyesini anlatır: “Bir değer yitimiyle melodinin armoniye, dilin resme, tutku dilinin ihtiyaç diline, metaforun düz anlama dönüşme zorunluluğunu anlatır.” [12]

De Man uzun uzun Rousseau anlatır ama yazarın asıl ilgisi Rousseau’nun trajedisine yönelik değildir. Derrida’nın Rousseau okuması ve bu okumanın dönemselleştirme şablonuyla bu şablonda Rousseau’yu edebi olarak okumamasıdır. Derrida ve Rousseau arasındaki benzerlikler ortaya konulduktan sonra yazar ekler, “…Derrida edebi dilin doğası konusunda “haklı”, bu içgörüyü kendi metnine uyarlama konusunda tutarlı olabilirse de, Rousseau’yu bir edebiyat eseri olarak okumaya isteksizdir ya da acizdir.” [13] P. de Man ve Derrida arasındaki bu gerilime neden olan Rousseau’nun dilin kaynağını göstermek için verdiği bir örnektir. Rousseau, Condillac’tan “ormandaki bebeler” [14] örneğiyle dilin korkudan kaynaklandığını söyler. Bununla birlikte Dillerin Kökeni Üstüne Deneme isimli kitabında dilin tutkulardan kaynaklandığını okuruz. Derrida ise korkunun bir tutku olmadığını daha çok ihtiyaçlar kategorisine girdiğini belirtir. De Man’da Derrida ile aynı fikirdedir. Bir farkla. Derrida bunun Rousseau’nun körlüğü olduğunu, De Man ise bunun sadece kötü bir örnek olduğunu söyler. De Man’a göre Derrida’nın bunu bir körlük olarak değerlendirmesi Rousseau’nun düz bir okumaya tabi tutulmasından kaynaklanır. Çünkü Derrida Rousseau’yu edebi olarak okumaz. Oysa P. de Man, “Edebi dilin retorik niteliği” der ve ekler; “arketip hata olasılığına –gösterge ile tözün tekrar tekrar birbirine karıştırılmasına- açık kapı bırakır.” [15] Dahası Rousseau’nun yanlış anlaşılma retoriği ortadayken bu durumun körlük olduğunu iddia etmek P. de Man’a göre zorlama bir okumadır. En nihayetinde buradaki gerilimin nedeni Rousseau’nun edebi olarak okunup okunamayacağı tartışmasıdır.

Resim ve müzik arasındaki kıyaslama ile müziğin zamansallığı üzerinden dille kurulan eşitlik tartışmasının devamı “Zamansallık Retoriği” isimli denemede sembol ve alegori üzerinden devam eder. De Man bu iki kavramı tarihsel olarak gizemsizleştirir. Bu işlem romantik dönem üzerinden ilerler ve belli başlı romantizm yorumcuları (Meyer Abrams, S. T. Coleridge, William Wimsat, Earl Wesserman gibi isimler.) ve romantik yazarlar ele alınır. Romantik yorumcular manzara tefekkürlerindeki zihin ile doğa arasındaki analojinin sembol içerisindeki dilde mümkün olacağını savunarak, sembolün alegoriye önceliğini vurgular. Zihin ile doğa arasındaki analoji on sekizinci yüzyıl imgelem teorisyenlerinde özne nesne arasındaki analojiye kadar gider. Dahası zihin ile doğa eşitlenip benliğin sadece doğanın yüzeyini betimlemeye muktedir olduğu ön plana çıkar. P. de Man romantizmdeki bu işleyişin romantik şiirlerde görüldüğü kadarıyla doğadaki sonsuzluğun benliğe uygulanma çabasından kaynaklandığını söyler. “Bu tür paradoksal sonsuzluk iddiaları doğaya uygulanabilir, ama zaten bütünüyle değişim halinde olan benliğe uygulanamaz.” [16] Burada bir paradoks vardır; çünkü romantizm yorumcuları zihnin doğayı yorumlayabileceğini söylerken doğanın zihne önceliğini beriye çekmiştir. Dolayısıyla analojinin tarafları hem eşitlenip hem de taraflardan biri öncelenmiştir. P. de Man, Meyer Abrams’tan şöyle bir alıntı yapar: “‘Romantiklerdeki en iyi manzara tefekkürlerinin hepsi de Coleridge’in örneğini takip ederek, özne ile nesne arasındaki bir ilişkiyi, düşüncenin dış sahnede zaten üstü kapalı bir şekilde var olan kendi bünyesine katıp açık hale getirdiği bir ilişkiyi ortaya koyar.’” [17] P. de Man’a göre bu paradoks cevaplanması gereken soruları ortaya çıkarmıştır. Elbette çelişki romantizmi ilgilendiren bir benlik ve öznel idealizm çatışması ile doğalcılığa ya da ilkelliğe dönüşe dairdir.

P. de Man için sorun, romantik söyleyişin sembolü öne çıkarmasından kaynaklıdır. Yazar bu sorunu ortaya koyduktan sonra “ilgimizi İngiliz edebiyat tarihinden Fransız edebiyat tarihine” [18] kaydırmamızı ister. Fransız edebiyat tarihinde ise ilgi Rousseau’ya yöneltilir. Zira Rousseau’nun dil çalışmaları körlük ve içgörü retorikleri için önem teşkil etmektedir. Bu noktada zihin ve doğa arasındaki analojiye geri dönülüp bu analoji Rousseau’nun doğa tefekkürleri üzerinden yorumlanır. Bu noktadan sonra P. de Man’ın alıntıları dikkat çekecek kadar azalır. Bu durumu yazarın Robert Manzuni’den yaptığı bir alıntıyla açıklayabiliriz: “‘İnsan Cleveland ve La Nouvelle Héloïse’yi bildikten sonra, geriye on sekizinci yüzyıl hakkında öğrenecek çok az şey kalıyor.’” [19] La Nouvelle Héloïse, romantizm ve sembol arasındaki ilişkiyi masaya yatırmak için önemli bir kaynak olarak belirir. Rousseau’nun manzara tasvirlerinden alıntılar yapılıp roman karakterleriyle bir analoji kurulur. Dahası bu analoji yerini temsile bırakır. Fakat bu yer değiştirmede sembolün yerini alegori alır. P. de Man, Rousseau’nun yararlandığı kaynakların önemli olduğunu vurgular. Aslında romantik dönemin kaynaklarının Orta Çağ olduğu bilinir ama bu durumun nasıl yorumlanacağı ve hatta Derrida’dan itibaren göstergebilimin Rousseau okumaları doğrultusunda nasıl yorumlanacağı ön plana çıkar. Gramatoloji ile beraber Rousseau’nun söylediklerinin tersini de ima edebileceği oldukça nettir. Örneğin, yazarın mecazlı dil için söylediğini alıntılarsak Derrida’nın haklılığını görürüz: “…sözcüklerin yerlerini değiştirebiliyorsak, bu ancak düşüncelerin de yerlerini değiştirebildiğimizdendir.” [20] P. de Man, sözünü ettiğimiz Rousseau dilinden hareketle, La Nouvelle Héloïse’de geçen manzaranın doğal görünümüne bir vurgu olmadığını savunur. Aksine bir yapaylık vurgusu söz konusudur. La Nouvelle Héloïse’deki Julie’nın şu ifadesi vurgunun neye olduğunu netleştirir: “‘Bu bahçede ne varsa hepsini doğa yaptı ama benim yönetimimde yaptı…’” [21] Rousseau’da doğa betimlemesi yerine mecazlı dil dikkat çeker. İngiliz romantik edebiyatında karşılaştığımız doğa ve zihin arasındaki analoji yoktur. Dolayısıyla romantik dilin sembol ile çakışması da artık söz konusu değildir. Rousseau’nun roman figürleri alegorize edilmiş ruhlardır ya da manzaranın kişiselleştirilmesidir. La Nouvelle Héloïse’de geçen manzaralar romantik dönemin bir topos geleneği olarak okunabilir fakat topografik özellikler artık bir sınır olarak karşımıza çıkmaz. Tam da bu sebepten alegorize edilmiş mekânlar zamansal ve uzamsal bir belirsizlik içinden adlandırılır. Alegoride bir mesafe söz konusudur ve bu mesafe topografik olmasına rağmen zamansal olanın içindedir. “...alegoriler dünyasında” der De Man, “zaman kökensel kurucu kategoridir.” [22]

Yazar, makalenin ilerleyen bölümünde zamansallık bağlamında ironiyi ele alır. Fakat ironideki zamansallık alegoridekinden farklıdır. İroni burada ve şimdi, aniden, bir patlak olarak ortaya çıkar. Oysa alegori şimdiye ait değildir, geçmişte ve ötesi ile berisi kestirilemeyecek bir gelecekte var olur. Alegori ve ironi arasındaki ortak nokta zamansallığı bir bütünselliğe kavuşturur. -“Şimdi ve buradadan” yoksun olan alegori ile “geçmiş ve gelecekten” yoksun [23] olan ironi.- İroni, üstesinden gelinmesi hayli meşakkatli bir uğraşı içermektedir. İroni için bir tanımlamanın zorunlu olduğunu söyleyen yazar, bu zorunluluğun zorluğunu şöyle ifade eder: “İşin tuhaf tarafı, kişinin ancak söylediği şeyi kastetmeyen bir dil tarzını tanımlarken kastettiği şeyi söyleyebiliyor görünmesindedir.” [24] Ardından Baudelaire’in “yere düşen adam” örneği ile komiklik fikri üzerinden, benliğin ikileşmesini kişinin insan olmayan dünyadan farklılaşması olarak tanımlar. P. de Man ikileşme fikri için Baudelaire’den şu alıntıyı yapar:

“‘Komiğin olması için, yani komiğin yayılması patlayıp fışkırması için iki şey olmalı: Komiklik özellikle gülenden, izleyiciden kaynaklanmalı; ama yine de, gülünenin durumdan habersiz oluşu yasası bir yana, gülünen kişi benzerlerinin eğlenmesi için hamurundaki komikliği yeşertip dışa vurmayı meslek edinmiş biri de olmalı. Bu durum insan doğasının sürekli bir ikilik barındırmasında, hem kendi hem başkası olma gücünde ifadesini bulan bütün sanat olaylarıyla aynı sınıfa girer.’” [25]

İkilişmedeki ilişki insan ile insan değil insan ile nesne arasındadır. P. de Man ikileşmedeki mesafeye ve bilinç faaliyetine dikkat çeker. Ayağı takılıp düşen adam örneği kilit rol oynamaktadır. P. de Man alegoriyi ele aldığı satırlarda Rousseau’nun La Nouvelle Héloïse romanının figürü olan Julia’nin düzenlediği bahçe için söylediklerini aktarırken, Baudelaire’den alıntı yapmaya karar verdiğini tahmin edebiliriz. Julia şöyle söylüyordu: “Bu bahçede ne varsa hepsini doğa yaptı ama benim yönetimimde yaptı…” [26] Oysa Baudelarie alıntısı tam da bunun sahte bir özgüven olduğunu vurgular. Nitekim De Man düşme için şu ifadeleri kullanır: “Doğa ona her zaman sanki bir şeymiş gibi davranabilir, ona kendi olgusallığını hatırlatabilir…” [27] Daha sonra Baudelaire’ın kullandığı “mutlak komiklik” fikri ve Schlegel’in ironideki ironi anlatısı ile ironinin üzerindeki örtü belli başlı alıntılarla zamansallık bağlamında kaldırılır. Baudelaire’ın “mutlak gülme” fikri “gülmenin delilere özgü olduğu” cümlesiyle açıklanır. İroni, anlamını içine alarak uzaklaşan, bir sarmala dönüşen ve tekrar ironi olarak geri gelen bir döngüdür. P. de Man, ironi için “delilik noktasına kadar varan bir baş dönmesidir.” [28] der. Delilik burada aklıbaşındalığın karşıtı olarak ele alınır. Aklıbaşındalık ise bir ikiyüzlülüğe başvurulduğu için mümkün olabilmektedir. Bu sahtelik her zaman deliliğin kıyısında durmaktadır. En nihayetinde ironici, bir deli olarak sunulmaktadır ama bu deli kendi deliliğinin farkında değildir. Tam da farkında olmadığı için kendi deliliğini nesneleştirip bunun üzerine düşünmeye –gülmeye– başlar. Baudelaire’in ironi üzerine tefekkürleri Schlegel’in ironiyi tanımlama çabası ile bir netliğe ulaşır. Fakat bu netlik ifadesi dahi söz konusu ironi olduğunda anlamını ironiden almaktadır. Elbette ironinin döngüsel yapısı net olmayan bir netlik sunar. Bir netliğe ihtiyaç vardır; çünkü P. de Man ironin bir tanıma ihtiyacı olduğunu söyler. Temel zorluk ironideki ironidir. Yazar, Schlegel’den bir alıntıyla konuyu tarihsel olarak bir açıklığa kavuşturur ama bu bir gizemsizleştirme değildir. Zira ironi için tarihsel olarak gizemsizleştirmekten söz etmek pek mümkün değil. P. de Man tarihsel olarak ironinin mazhar olduğu ilgiyi odağa alıp alegori ile ironinin zamansal yapılarını karşılaştırır.

Sonuç olarak, yazar, Binswanger, Derrida, Heideger, Rousseau, Beaudelaire, Schlegel, Blanchot, Poulet, Husserl gibi düşünürlerin edebi eserle olan ilişkilerini ele alırken körlük ve içgörüyü okuma bağlamında bir araya getirir ve okumanın yapılan yorumlamayla paradoksal bir ilişki içerisinde olduğu savını öne sürer. Bunun nedeni ise okumanın meşakkatli bir iş olmasından kaynaklıdır. Buradan hareketle eleştirinin retoriği retorikle ele aldığı ve başka türlüsünün söz konusu olamayacağı dile getirilir. P. de Man, Derrida’nın Rousseau okumasını ele aldığı makalede, Gramatoloji’de Nietzsche’den yapılan alıntıyı aktarır: “…bir metni bir yorumun müdahalesi olmadan metin olarak okumak ‘iç deneyim’in en son geliştirilmiş –belki de pek mümkün olmayan– bir biçimidir...” [29] Nietzsche’nin değerden düşürme felsefesini anımsatan bu söylem, Man’ın tüm denemeleri boyunca kendini hissettirir. Kişi –okur olarak kişi– okuma edimiyle her karşılaştığında kendini değerden düşürmeye tabi tutmalıdır ya da en azından kendi okuma edimini değerden düşürmelidir. Böylelikle Nietzsche’nin “belki” imkânsız dediği şeyin peşinden gitmenin imkânı yakalanıp bir üst dil mümkün olabilecektir.

Notlar


[1] Paul de Man, Körlük Ve İçgörü, çev. Cem Soydemir, Ferit Burak Aydar, İstanbul: Metis, 2008 s. 44. Metne dön.
[2] De Man, bu soruya Derrida’nın Rousseau okuması bölümünde cevaplar. Romantik yorumcuların zihin ile doğa arasında kurduğu analojiyi sembole ait bir dille açıklamasına karşın De Man, Rousseau’nun doğa tefekkürleri üzerinden bu dilin alegorinin içinden olduğunu söyler. Dolayısıyla Husserl’de görülenin de sembol içerisinden konuşan bir dil olduğu sonucunu çıkartmak zor olmayacaktır. Sembol ve alegori meselesi ilerleyen sayfalarda ayrıntılandırılacağı için bu dipnotu burada kapatalım. Metne dön.
[3] A. g. e., s. 69. Metne dön.
[4] Ryünosoke Akutagava, Raşomon Ve Diğer Öyküler, Çev. Oğuz Baykara, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010. Metne dön.
[5] P. de Man, Körlük Ve İçgörü, s.145 Metne dön.
[6] A. g. e., s. 148 Metne dön.
[7] A. g. e., s. 155 Metne dön.
[8] A. g. e., s. 155 Metne dön.
[9] A. g. e., s. 156 Metne dön.
[10] A. g. e., s. 157 Metne dön.
[11] A. g. e., s. 164 Metne dön.
[12] A. g. e., s. 164 Metne dön.
[13] A. g. e., s. 166 Metne dön.
[14] A. g. e., s. 162 Metne dön.
[15] A. g. e., s. 164 Metne dön.
[16] A. g. e., s. 226 Metne dön.
[17] A. g. e., s. 227 Metne dön.
[18] A. g. e., s. 228 Metne dön.
[19] A. g. e., s. 229 Metne dön.
[20] J. J. Rousseau, Dilleri Kökeni Üzerine Deneme, Çev. Ömer Albayrak, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2009, s. 11. Metne dön.
[21] P. de Man, Körlük Ve İçgörü, s.231Metne dön.
[22] A. g. e., s. 237 Metne dön.
[23] Söz konusu olan yoksunluk olumsuzluk içermez. Aksine bu yoksunluk sayesinde ironi ve alegori üzerinden zamansallık tartışması ilerleyebilmiştir. Metne dön.
[24] P. de Man, Körlük Ve İçgörü, s. 241Metne dön.
[25] A. g. e., s. 242 Metne dön.
[26] A. g. e., s. 231 Metne dön.
[27] A. g. e., s. 244 Metne dön.
[28] A. g. e., s. 246 Metne dön.
[29] P. de Man, Körlük Ve İçgörü, s. 128. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Ali Galip Yener, “Paul de Man'ın edebiyat eleştirisine katkısı üzerine, Virgül Dergisi, Kasım-Aralık 2009

Edebiyat eleştirisi alanına geçtiğimiz yüzyılda yapılmış en önemli katkılardan biri Paul de Man’a aittir. Okuduğunuz yazıda de Man’ın (1919-1983) Türkçeye çevrilen iki önemli yapıtından birinin ayrıntılı sunumu, diğerinin ise kısa tanıtımı amaçlanmıştır.

Ayrıntılı bir biçimde değinmek istediğim ilk kitap, Körlük ve İçgörü, (Çev. F. B. Aydar – C. Soydemir, Metis Yay. 2008) “Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler” alt başlığıyla yayımlanan ve iki ek yazı ile birlikte toplam 14 denemeyi içeren, yazarın bütün birikimine okurun sağlıklı bir biçimde yaklaşması imkânını sunan bir derlemedir. Önsöz’de yazar, edebiyat eleştirisi alanında durduğu yerin ne olduğunu net bir biçimde tanımlar. Eleştiri tarihine katkı yapmayı hedeflemediğini ya da Avrupa edebiyat eleştirisi alanındaki eğilimlere ilişkin bir panorama sunma iddiasında olmadığını özellikle vurgular. Kitaptaki denemeler sistematik bir bütünlük oluşturmazlar. De Man için edebi metin eleştiriden önce gelir. Özerk bir disiplin anlamındaki eleştiri biliminden de kendini uzakta hisseden bir yazardır. Deneysel çabasının esasen bir eleştiri teorisi geliştirmeye değil de, genel anlamda bir edebiyat dili geliştirmeye yönelik olduğunu belirtir. İşte Körlük ve İçgörü yazarın nasıl yetkin bir edebiyat dili geliştirdiğinin esaslı bir dökümünü içerir.

Kitap, “Eleştiri ve Kriz” adlı denemeyle açılır. Amerikan Yeni Eleştirisi’nde biçim ve amacın konumu, edebiyat tarihi ve edebiyatta modernlik meselesi, lirik ve modernlik arasındaki ilişki, zamansallık retoriği, biçimci eleştirinin çıkmazı kimi denemelerin başlıklarını oluşturur. Binswanger, Lukacs, Blanchot, Poulet, Derrida ve Heidegger gibi büyük düşünür ve eleştirmenlerin edebi metinleri okuma pratiklerini “körlük ve içgörü” bağlamında ayrı denemelerde irdeleyen yazar, Önsöz’de çağdaş eleştirmenlerin incelenmesi sonucunda okuma ile ilgili ortaya çıkan tablonun hiç basit olmadığını belirtir. Ele aldığı bütün eleştirmenlerin edebiyatın doğası hakkındaki genel önermeleriyle –ki eleştirel yöntemlerini dayandırdıkları önermelerdir bunlar– yaptıkları yorumların fiili sonuçları arasında paradoksal bir uyuşmazlık bulunduğunu ileri sürer.

Amerikan Yeni Eleştiri akımı içinde değerlendirilen ve dekonstrüksiyonist bir eleştirmen olarak tanımlanan de Man’ın kitaplarında öne sürdüğü temel sav, edebiyat eleştirmenlerinin inceledikleri metinlerin yapısı hakkındaki bulgularının model olarak kullandıkları genel anlayışla çeliştiği yönündedir. Buna göre yazarlar, farkında olmadıkları bu uyuşmazlıktan beslenirler ve en iyi içgörülerini bu içgörülerin çürüttüğü varsayımlara borçludurlar. Denemeci, tanımladığı ve çeşitli örnekler üzerinden açıkladığı bu uyuşmazlık örüntüsünün, bireysel ya da kolektif sapkınlıkların bir sonucu olmadığını, tam tersine genel olarak edebi dilin kurucu nitelikte bir karakteristik özelliği olduğunu iddia eder. (s. 8-9)

De Man’ın edebiyat eleştirisi disiplinine katkısı hakkında temel birkaç söz, Wlad Godzich’in derleme için kaleme aldığı ve “Dikkat! Okur İş Başında!” başlıklı yazıda bulunabilir. Godzich’e göre, de Man edebi eleştirel pratikleri incelerken verili bir yöntembilimin başarı ya da başarısızlığını araştırmanın ötesine geçer ve kullanılan yöntembilimin neden zorunlu olduğunu açıklığa kavuşturmayı amaçlar. Yazarın asıl amacı, yöntembilimin zorunluluğu sorunu bağlamında okumanın ne olduğu sorununu çözümlemeye çalışmaktır. (s. 19)

Yazarın retorik problemine nasıl eğildiği de açıklanmaya muhtaçtır. Godzich’ten aktaralım: “Bir dil tarzı olarak retorik, kendisini insanın faniliğine uydurur, zira diğer tarzların aksine kendi sınırlarının ötesine bir şey yerleştirmek zorunda değildir: metnin maddiliği üzerine işlemde bulunur ve etkiler yaratır. İçsel olarak bir mecazlar topluluğu ile bir ikna tekniği arasında bölünmüş olduğundan, konumsal ideolojiye kaymayacak kadar hareketlidir. Okumanın ‘ne’si ve ‘nasıl’ı birbirine bu şekilde yakınlaşır.” (s. 30) İşte de Man’ın retorik soruşturması, metnin sınırlılığını tanımaktan ve bunun retorik aygıtını bulmaktan oluşur ve bence bu yüzden sorunludur. Çünkü hakikat ve yalan, benlik ve deneyim ve anlam ve önem gibi bir edebi metne tarihsel-sınıfsal veriler çerçevesinde bakmamızın somut koşullarının üstünden atlamaktadır. Bu problemli alana ileride yeniden değineceğim. Yine Godzich’e dönersek, de Man, bir metni, metnin şu ya da bu şekilde ötesine geçmek için okumayan bir eleştirmendir. O, metinde bulunan görüş uzamının ve bununla ilintili körlüğün düzenleyicisi olarak metnin kör noktasını saptamaya çalışan yetkin bir okurdur.

Derlemenin ilk denemesi olan “Eleştiri ve Kriz”, yazarın çağdaş edebiyat eleştirisinde nerede durduğunu açıkça tanımlayan bir yazı olduğu için çok değerlidir. Denemeciye göre edebiyat yapıtının özü: “Bir kurmaca yapıtının tam da varoluşu gereği ampirik gerçeklikten ayrıldığını ileri sürmesini mümkün kılan veya bir gösterge olarak, varoluşu gereği bu göstergenin kurucu etkinliğine dayanan bir anlamdan kopmuş olduğunu ileri sürmesini sağlayan yansıtıcı ayna etkisi[dir].” (s. 46) Edebiyatı hiçliğin mevcudiyetine dayalı bir arzu ya da bir özlem olarak gören ve tanım itibariyle edebiyatı mistifiye eden denemeci, şiirsel liriğin, kurmaca duygular icat etmeye yönelmesi gibi, kurmaca yapıtın da başkalarının gerçekliği gibi bir yanılsamayı yaratmak üzere kurmaca özneler icat ettiğini ileri sürer. Kurmacanın bir mit olmadığını ve en baştan mitten arındırıldığını söyleyen de Man’a göre, modern eleştirmenler, edebiyatı gizeminden arındırdıklarını sandıklarında, aslında edebiyat, eleştirmenleri gizeminden arındırmaktadır. İşte bu durum bir kriz biçiminde gerçekleşir (eleştirinin krizi!) ve tam bu noktada eleştirmenler kendi içlerinde olana kördürler.

Yazarın “öz” tanımlaması ve kurmacaya yaklaşımı, ne yazık ki edebiyat yapıtını tarihsel-toplumsal ve sınıfsal koşulların somutlaştırdığı bir ortamdan soyutlama girişimi olarak karşı çıkılması gereken nitelikler içerir. Onun edebiyat eleştirisindeki krizi eleştirmenlerin körlüğü üzerinden tanımlaması ve her türden eleştirel yaklaşımı kriz kavramı bağlamında eşitleştirerek ele alması, bunun sonucunda eleştiride göreceliğe önem vermesi tartışma ve polemiklere neden olmuştur. De Man’ın “körlüğü” ise, onun Kantçı tutumuna ve Hegel karşıtlığı düşüncesine bağlı olarak, bütünlük kavramının ve bu kavrama dayanan bir genel kavram anlayışının toptan yadsınması ile görelilik düşüncesinin öne çıkarılmasına dayanır. Böyle bir tutumla sistematik bir eleştiri geliştirmek mümkün değildir. De Man’ın eleştirmenlerin körlüğünü tanıladığı yerde kendi körlüğü de tanımlanmaktadır. Sistemle ve toplumsal yaşamla ilişki kuramayan bir eleştirmenin körlüğüdür bu. (Bkz. Peter V. Zima, “Paul de Man: Alegori ve Aporia”, Modern Edebiyat Teorilerinin Felsefesi içinde, Çev. M. Özsarı, Hece Yay. 2004, s. 228-235)

Jacques Derrida’nın Rousseau okumasını yeniden okuyan yazar, bu denemede körlük retoriği üzerine söyleyebileceklerinin sınırına ulaşır. Gerçekte yazarın amacı, –metinleri yorumun müdahalesi olmadan okuma düşü– bir ütopyadır. De Man, Nietzsche’nin “Bir metni, bir yorumun müdahalesi olmadan metin olarak okumak ‘iç deneyim’in en son geliştirilmiş –belki de pek mümkün olmayan– bir biçimidir” sözünü alıntılar. Böylece eleştirmenlerin dilinin belli bir oranda bir içgörüye ulaşabilmesinin tek nedenini, eleştirmenlerin izledikleri yöntemlerle bu içgörüyü algılayamamış olmalarında bulur. İçgörüye sadece okurun, körlüğü başlı başına ayrı bir fenomen olarak gözlemleyebilecek durumdaki okurun sahip olduğunu ileri sürer ve eleştirmenleri eleştiri işinden bir bakıma soyutlar. Bu türden bir soyutlama zaten denemecinin eleştiri uğraşına sistem çözümlemesi bağlamında yaklaşamamasının dolaysız bir sonucudur.

Denemeci, Derrida’nın eleştirel Rousseau okumasını eleştirel olarak okuduğunda, körlüğün edebi dilin retoriksel doğasının zorunlu sonucu olduğu hükmüne vardığını belirtir ve ekler: “Edebiyat metinleri bizatihi eleştireldir, ama körleştirilmiştir ve eleştirmenlerin eleştirel okuması bu körlüğü yapıbozuma uğratmaya çalışır. … Ayrıca yorum, hata olasılığından başka bir şey olmadığına göre –zira belirli bir oranda bir körlüğün tüm edebiyatın özgüllüğünün bir parçası olduğunu iddia eder– yorumun metne metnin yoruma mutlak bağımlılığını da tekrardan teyit etmiş oluruz.” (s. 170)

De Man çapında bir teorisyenin edebiyat eleştirisine katkısının genel çerçevesini çizmek bile kısa bir tanıtım yazısında hiç kolay değildir. Şimdi ana hatlarıyla değinmeye çalışacağım ikinci yapıta geçelim. “Rousseau, Nietzsche, Rilke ve Proust’ta Figürel Dil” alt başlığını içeren ve Okuma Alegorileri adını taşıyan kapsamlı yapıt (Çev. M. Z. Çıraklı, Paradigma Yay. 2008) Türkçeye çevirenin metafor, retorik, aporia ve okunamazlık alegorilerini irdeleyen sunuş yazısı ile desteklenmiştir. Kitapta birinci bölüm retorik konusuna, ikinci ve son bölüm ise Rousseau okumasına ayrılmıştır. Çevirmenin de vurguladığı gibi, de Man’ın, edebi bir metinde otorite sahibi bir merkez ve buna bağlı olarak belirli bir anlamı mümkün kılan bir temelin varlığı fikrini reddetmesi, onun anlamın temelini yadsıdığı biçimindeki eleştirilere maruz kalmasına yol açmıştır. Bence yazarın metinlere yaklaşımında, anlam kavramı bağlamında bir referans kaybı söz konusudur. Çünkü de Man, doğru okumanın salt bir kurgu, bir retorik ve bir alegori olduğunu savlar. Edebi dil, siyasi dil ve gündelik dil gibi ayrımları kabul etmeyen, dilin tamamen retorikten ibaret olduğunu söyleyen de Man’a göre –çevirmenin sunuş yazısından aktaralım–: “[A]poria, dekonstrüktif okumalarda en az retorik kadar farkına varılması gereken bir kavramdır ve aslında söz sanatları birer aporia olarak düşünülmelidir. De Man’a göre bütün titiz ve ciddi edebiyat çalışmaları sonunda ‘aporia’ya çıkar, yani bir türlü basit ve sarih izahlara erişilemez.” (s. XVI-XVII)

Bir metinde anlamın merkezi konumunu reddeden ve Okuma Alegorileri ile bir okuma teorisi geliştiren yazar, edebi tarihin halen yürürlükteki kanon niteliğindeki kurallarının ötesinde, onları yerlerinden edecek başlangıç noktası işlevinde bir okuma retoriği oluşturmayı amaçlar. Rousseau’nun tematik çeşitliliği, Rilke ve Nietzsche kronolojisi ile Proust retoriğinin altında yatan ilkeler adı geçen okuma retoriği çerçevesinde ele alınır.

De Man, Yeni Eleştiri’yi överek yola koyulur ve Fredric Jameson’ın biçimci eleştiri eleştirisini, “dil hapishanesi” deyişinde dile gelen eleştirel yaklaşımını kıyasıya eleştirir. Ona göre eleştiri, edebiyatın dekonstrüksiyona uğratılması ve retorik mistifikasyonların gramatik mantık düzeyine indirgenmesidir. Yaptığı okumalarda yazar ile okur arasındaki yanlış ayrımın ortaya çıktığını, dekonstrüksiyonun metne eklenen değil, metni ilk elden kuran bir öğe olduğunu belirtir. Edebi bir metnin eşzamanlı olarak kendi retorik iktidarına hem harç taşıdığını, hem de onu sarstığını söyler. Edebiyatın en az eleştiri kadar zorlu, başa çıkılmaz ve dolayısıyla insanın kendini adlandırıp dönüştürdüğü en güvenilmez dil olmasının edebiyatın hem ayrıcalığını, hem de mahkumiyetini oluşturduğunu yazar.(s. 20-22)

İyi çevrilmiş ve ana metni destekleyen sunuş yazılarını içeren, ancak yoğun içerikleriyle güç okunan ve sadece alanın meraklısı “uzman” okurlara hitap eden iki kitap, de Man’ın edebiyat eleştirisindeki yerini kavramamızı sağlayacak niteliktedir. Özellikle Körlük ve İçgörü, de Man’ın bütün verimine yaklaşmayı yeterince sağlamaktadır, diyebiliriz. İyi okumalar!

Devamını görmek için bkz.

Ali Galip Yener, “Edebiyat eleştirisinde ölçüt sorunu üzerine”, Karayazı, Mart 2010

Okuduğunuz denemede, edebiyat eleştirisinde referans ya da birincil olarak benimsenen ölçüt sorununu geçen yüzyılda bu alandaki önemli katkılardan birini yapan Paul de Man’ın yapıtları aracılığıyla tartışmak amaçlanmıştır. Burada kapsamlı bir biçimde ele alacağım kitap, Körlük ve İçgörü, “Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler” alt başlığıyla yayımlanan ve de Man’ın (1919-1983) entelektüel birikimine okurun sağlıklı bir biçimde yaklaşması sağlayan bir derlemedir. Kitaptaki denemeler sistematik bir bütünlük oluşturmazlar. De Man için edebi metin eleştiriden önce gelir. Özerk bir disiplin anlamındaki eleştiri biliminden de kendini uzakta hisseden bir yazardır. Deneysel çabasının esasen bir eleştiri teorisi geliştirmeye değil de, genel anlamda bir edebiyat dili geliştirmeye yönelik olduğunu belirtir.

Amerikan Yeni Eleştirisi’nde biçim ve amacın konumu, edebiyat tarihi ve edebiyatta modernlik meselesi, lirik ve modernlik arasındaki ilişki, zamansallık retoriği, biçimci eleştirinin çıkmazı kitaptaki kimi denemelerin başlıklarını oluşturur. Binswanger, Lukacs, Blanchot, Poulet, Derrida ve Heidegger vb. düşünürlerin edebi metinleri okuma pratiklerini “körlük ve içgörü” bağlamında ayrı denemelerde irdeleyen de Man, Önsöz’de çağdaş eleştirmenlerin incelenmesi sonucunda okuma ile ilgili ortaya çıkan tablonun hiç basit olmadığını belirtir. Ele aldığı bütün eleştirmenlerin edebiyatın doğası hakkındaki genel önermeleriyle yaptıkları yorumların fiili sonuçları arasında paradoksal bir uyuşmazlık bulunduğunu ileri sürer.

Amerikan Yeni Eleştiri akımı içinde değerlendirilen ve dekonstrüksiyonist (yapısökümcü) bir eleştirmen olarak tanımlanan de Man’ın kitaplarında öne sürdüğü temel sav, edebiyat eleştirmenlerinin inceledikleri metinlerin yapısı hakkındaki bulgularının model olarak kullandıkları genel anlayışla çeliştiği yönündedir. Buna göre yazarlar, farkında olmadıkları bu uyuşmazlıktan beslenirler ve en iyi içgörülerini bu içgörülerin çürüttüğü varsayımlara borçludurlar.

Wlad Godzich’in derleme için kaleme aldığı ve “Dikkat! Okur İş Başında!” başlıklı yazıda de Man’ın edebiyat eleştirisinde ölçüt sorununa nasıl yaklaştığı konusunda bilgiler vardır. Godzich’e göre, de Man edebi eleştirel pratikleri incelerken verili bir yöntembilimin başarı ya da başarısızlığını araştırmanın ötesine geçer ve kullanılan yöntembilimin neden zorunlu olduğunu açıklığa kavuşturmayı amaçlar. Yazarın asıl amacı, yöntembilimin zorunluluğu sorunu bağlamında okumanın ne olduğu sorununu çözümlemeye çalışmaktır. (s. 19)

Yazarın retorik problemine nasıl eğildiği de açıklanmaya muhtaçtır. Godzich’ten aktaralım: “Bir dil tarzı olarak retorik, kendisini insanın faniliğine uydurur, zira diğer tarzların aksine kendi sınırlarının ötesine bir şey yerleştirmek zorunda değildir: metnin maddiliği üzerine işlemde bulunur ve etkiler yaratır. İçsel olarak bir mecazlar topluluğu ile bir ikna tekniği arasında bölünmüş olduğundan, konumsal ideolojiye kaymayacak kadar hareketlidir. Okumanın ‘ne’si ve ‘nasıl’ı birbirine bu şekilde yakınlaşır.” (s. 30) İşte de Man’ın retorik soruşturması, metnin sınırlılığını tanımaktan ve bunun retorik aygıtını bulmaktan oluşur ve bence bu yüzden sorunludur. Çünkü hakikat ve yalan, benlik ve deneyim, anlam ve önem gibi bir edebi metne tarihsel-sınıfsal veriler çerçevesinde bakmamızın somut koşullarının üstünden atlar. Yine Godzich’e göre, de Man, bir metni, metnin şu ya da bu şekilde ötesine geçmek için okumayan bir eleştirmen ve sonuçta, metinde bulunan görüş uzamının ve bununla ilintili körlüğün düzenleyicisi olarak metnin kör noktasını saptamaya çalışan nitelikli bir okurdur.

Derlemenin ilk denemesi olan “Eleştiri ve Kriz”, yazarın çağdaş edebiyat eleştirisinde nerede durduğunu açıkça tanımlayan bir yazı olduğu için çok değerlidir. Denemeciye göre edebiyat yapıtının özü: “Bir kurmaca yapıtının tam da varoluşu gereği ampirik gerçeklikten ayrıldığını ileri sürmesini mümkün kılan veya bir gösterge olarak, varoluşu gereği bu göstergenin kurucu etkinliğine dayanan bir anlamdan kopmuş olduğunu ileri sürmesini sağlayan yansıtıcı ayna etkisi[dir].” (s. 46) Edebiyatı hiçliğin mevcudiyetine dayalı bir arzu ya da bir özlem olarak gören ve tanım itibariyle edebiyatı mistifiye eden denemeci, şiirsel liriğin, kurmaca duygular icat etmeye yönelmesi gibi, kurmaca yapıtın da başkalarının gerçekliği gibi bir yanılsamayı yaratmak üzere kurmaca özneler icat ettiğini ileri sürer. Kurmacanın bir mit olmadığını ve en baştan mitten arındırıldığını söyleyen de Man’a göre, modern eleştirmenler, edebiyatı gizeminden arındırdıklarını sandıklarında, aslında edebiyat, eleştirmenleri gizeminden arındırmaktadır. İşte bu durum bir kriz biçiminde gerçekleşir (eleştirinin krizi!) ve tam bu noktada eleştirmenler kendi içlerinde olana kördürler.

De Man, sağcı-muhafazakâr bir denemecidir. Onun esas yaklaşımı sermaye düzeninin verili sınırları içinde ve bu sınırların edebiyata nasıl yansıdığını sorgulamaksızın edebi eleştiride ölçüt sorununu tartışmaktan ibarettir. Yapıtlarındaki “öz” tanımlaması ve kurmacaya yaklaşımı, ne yazık ki edebiyat yapıtını tarihsel-toplumsal ve sınıfsal koşulların somutlaştırdığı bir ortamdan soyutlama girişimi olarak karşı çıkılması gereken nitelikler içerir. Onun, edebiyat eleştirisindeki krizi eleştirmenlerin körlüğü üzerinden tanımlaması ve her türden eleştirel yaklaşımı kriz kavramı bağlamında eşitleştirerek ele alması, bunun sonucunda eleştiride göreceliğe önem vermesi sorunludur. De Man’ın “körlüğü” ise, onun Kantçı tutumuna ve Hegel karşıtlığı düşüncesine bağlı olarak, bütünlük kavramının ve bu kavrama dayanan bir genel kavram anlayışının toptan yadsınması ile görelilik düşüncesinin öne çıkarılmasına dayanır. Böyle bir tutumla sistematik bir eleştiri geliştirmek mümkün değildir. De Man’ın eleştirmenlerin körlüğünü tanı(m)ladığı yerde kendi körlüğü de tanımlanır. Sistemle ve toplumsal yaşamla ilişki kuramayan bir eleştirmenin körlüğüdür bu. (Bkz. Peter V. Zima, “Paul de Man: Alegori ve Aporia”, Modern Edebiyat Teorilerinin Felsefesi içinde, Çev. M. Özsarı, Hece Yay. 2004, s. 228-235)

Bu bağlamda şu noktayı anımsa(t)madan geçmeyelim. Edward Said, entelektüelin güncel konumunu değerlendirdiği ünlü “Muhalifler, İzleyiciler, Taraftarlar ve Cemaat” başlıklı yazısında bir yerde şöyle der: “Ben, kültürün çok etkili bir biçimde işleyip fikirler ve akademi dünyası ile kaba siyaset, örgütlü iktidar, devlet iktidarı ve askeri güç dünyası arasındaki fiili bağlantıları görünmez ve hatta ‘imkânsız’ kıldığına inanıyorum. Örneğin, uzmanlık ve profesyonalizm kültü bakış açımızı o kadar daralttı ki, bilgi alanları arasında pozitif (örtük ya da edilgin değil) bir müdahalesizlik öğretisi yerleşiklik kazandı.” (Barbarları Beklerken, -E. W. Said Anısına- Haz. M. G. Sökmen - B. Ertür, Metis 2010, s. 94) İşte de Man vb. biçimci eleştirmenlerin edebiyat eleştirisindeki ölçüt sorununa temel yaklaşımları, uzmanlık kültünden ve edebi eleştiriyi diğer bilgi alanlarından tamamen izole etmeye dayalı yargılardan güç alır.

De Man, Jacques Derrida’nın Rousseau okumasını yeniden okuduğu denemede körlük retoriği üzerine söyleyebileceklerinin sınırına ulaşır. Gerçekte yazarın amacı, –metinleri yorumun müdahalesi olmadan okuma düşü– bir ütopyadır. De Man, Nietzsche’nin “Bir metni, bir yorumun müdahalesi olmadan metin olarak okumak ‘iç deneyim’in en son geliştirilmiş –belki de pek mümkün olmayan– bir biçimidir” sözünü alıntılar. Böylece eleştirmenlerin dilinin belli bir oranda bir içgörüye ulaşabilmesinin tek nedenini, eleştirmenlerin izledikleri yöntemlerle bu içgörüyü algılayamamış olmalarında bulur. İçgörüye sadece okurun, körlüğü başlı başına ayrı bir fenomen olarak gözlemleyebilecek durumdaki okurun sahip olduğunu ileri sürer ve eleştirmenleri eleştiri işinden bir bakıma soyutlar. Bu türden bir soyutlama, zaten denemecinin eleştiri uğraşına sistem çözümlemesi bağlamında yaklaşamamasının doğrudan sonucudur.

De Man çapında bir teorisyenin edebiyat eleştirisine katkısının genel çerçevesini çizmeye çalışırken ana hatlarıyla değineceğim ikinci yapıt, “Rousseau, Nietzsche, Rilke ve Proust’ta Figürel Dil” alt başlıklı ve Okuma Alegorileri adını taşıyan çalışmadır. (Çev. M. Z. Çıraklı, Paradigma Yay. 2008) Kitapta birinci bölüm retorik konusuna, ikinci ve son bölüm ise Rousseau okumasına ayrılmıştır. Çevirmenin de vurguladığı gibi, de Man’ın, edebi bir metinde otorite sahibi bir merkez ve buna bağlı olarak belirli bir anlamı mümkün kılan bir temelin varlığı fikrini reddetmesi, onun anlamın temelini yadsıdığı biçimindeki eleştirilere maruz kalmasına yol açmıştır. Bence yazarın metinlere yaklaşımında, anlam kavramı bağlamında bir ölçüt kaybı söz konusudur. Çünkü de Man, doğru okumanın salt bir kurgu, bir retorik ve bir alegori olduğunu savlar. Edebi dil, siyasi dil ve gündelik dil gibi ayrımları kabul etmeyen, dilin tamamen retorikten ibaret olduğunu söyleyen de Man’a göre -çevirmenin sunuş yazısından aktaralım-: “[A]poria, dekonstrüktif okumalarda en az retorik kadar farkına varılması gereken bir kavramdır ve aslında söz sanatları birer aporia olarak düşünülmelidir. De Man’a göre bütün titiz ve ciddi edebiyat çalışmaları sonunda ‘aporia’ya çıkar, yani bir türlü basit ve sarih izahlara erişilemez.” (s. XVI-XVII)

Bir metinde anlamın merkezi konumunu reddeden ve Okuma Alegorileri ile bir okuma teorisi geliştiren yazar, edebi tarihin halen yürürlükteki kanon niteliğindeki kurallarının ötesinde, onları yerlerinden edecek başlangıç noktası işlevinde bir okuma retoriği oluşturmayı amaçlar. Rousseau’nun tematik çeşitliliği, Rilke ve Nietzsche kronolojisi ile Proust retoriğinin altında yatan ilkeler adı geçen okuma retoriği çerçevesinde ele alınır.

De Man, Yeni Eleştiri’yi yapıt boyunca över ve Fredric Jameson’ın biçimci eleştiri eleştirisini, “dil hapishanesi” deyişinde dile gelen eleştirel yaklaşımını kıyasıya eleştirir. Ona göre eleştiri, edebiyatın dekonstrüksiyona uğratılması ve retorik mistifikasyonların gramatik mantık düzeyine indirgenmesidir. Yaptığı okumalarda yazar ile okur arasındaki yanlış ayrımın ortaya çıktığını, dekonstrüksiyonun metne eklenen değil, metni ilk elden kuran bir öğe olduğunu belirtir. Edebi bir metnin eşzamanlı olarak kendi retorik iktidarına hem harç taşıdığını, hem de onu sarstığını söyler. Edebiyatın en az eleştiri kadar zorlu, başa çıkılmaz ve dolayısıyla insanın kendini adlandırıp dönüştürdüğü en güvenilmez dil olmasının edebiyatın hem ayrıcalığını, hem de mahkumiyetini oluşturduğunu yazar. Burada de Man gibi eleştirmenlerin edebi eleştirideki ölçüt sorununu tarihsel-sınıfsal bağlamından nasıl koparıp attığı yeniden dikkati çeker. Sonuç olarak, edebi eleştiride ölçüt sorununu irdelerken, de Man’ın eleştirel çözümlemesini Marksist açıdan başarıyla yapan Jameson’ın kullandığı motto üzerinden yola çıkmak bence gereklidir: “Daima tarihselleştir!” (F. Jameson’ın yapıtlarına giriş kılavuzu: Jameson Seçkisi: Modernizm İdeolojisi, Metis, 2008, Çev. T. Birkan – K. Atakay, özellikle 2. bölüme bkz: “Tarihte Eleştiri”).

Devamını görmek için bkz.

Mahir Bora Kayıhan, ''Eleştirinin 'kör' noktası'', Olay gazetesi, 1 Mayıs 2008

Paul de Man, 20. yüzyılın en önde gelen eleştirmenlerinden biri hiç kuşkusuz. Kendine özgü bakış açısıyla edebiyatta saygın bir yer edinen de Man'ın bir klasik kabul edilen yapıtı Körlük ve İçgörü, Metis Yayınları'ndan çıktı.

1970'li yıllardan itibaren dünyada büyük ses getiren kitaptaki denemelerinde düşüncesini yapıtlardan değil de eleştirmenlerden hareketle geliştiriyor de Man. Ferit Burak Aydar ve Cem Soydemir'in dilimize kazandırdığı kitap, 'Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler' alt başlığını taşıyor. De Man'ın yapıtının bunca ilgi çekmesinde Blanchot, Lukacs, Poulet, Derrida, Heidegger, Bloom gibi eleştirmenlerden yola çıkmış olmasının da payı var. De Man'ın ana izleği; bu ünlü eleştirmenlerin, inceledikleri metinlerin yapısı hakkındaki bulgularının, en başta model olarak kullandıkları genel anlayışla çeliştiğini göstermesi. Bir bakıma de Man, bu yazarların kör noktalarını oluşturan bu çelişki ve uyumsuzluğun onları 'beslediğini' gözler önüne seriyor.

Edebiyatla ve edebiyat kuramıyla ilgilenenlerin kayıtsız kalamayacakları bir kitap olan Körlük ve İçgörü'nün girişinde Wlad Godzich, şu ifadeleri kullanıyor yazar hakkında:

'Paul de Man'ın adı zikredilir zikredilmez betimleyici bir sistemin devreye girdiğine hemen hiç şüphe yoktur. De Man'ın edebiyat teorileri alanındaki üstünlüğü genel bir kabul görmüştür; akademik toplantılarda ve konferanslarda sunduğu tebliğler akademisyenlerden ve öğrencilerden büyük ilgi görmektedir. Kolay anlaşılır, ince eleyip sık dokuyan ('cerrah titizliğinde' diyenler daha çok), düşüncenin sağlamlığından taviz vermeyen, haşin ama bir şekilde de içten ve hatta nazik biri olduğu söylenir. Günümüzün önde gelen teorisyenlerini ve eleştirmenlerini ele alıyor olmasına karşın, çarpıcı bir özellik olarak üslubunda polemik izine rastlanmaz. İnsan tıpkı bir konsere tanıklık eder gibi dinler onu: De Man'ın ne yapacağını daha baştan biliriz, ama yine de icrasının zarafeti, kesinliği ve tam kararında oluşu karşısında şapka çıkartmamak mümkün değildir; insan ister istemez, bu gördüğünün bir daha yapılamayacağına dair kesin bir kanıya kapılır.'

Paul de Man'ın, Körlük ve İçgörü adlı yapıtı zor okunan bir kitap olmasına karşın son derece ilgi çekici ve zihin açıcı bir çalışma.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Edebiyat nerede aranır... ", Radikal Kitap Eki, 7 Mart 2008

Kendi yazdıklarıyla yetinmeyip onların ardındaki yazınsal gerçekliği araştıran; içine kapanmak yerine daha öteye geçirecek yolları arayan; nereden geldiğini yalnızca kendi varoluşunu anlamak için değil, edebiyatın gizlerini irdelemek için düşünen; dolayısıyla geleceğe dönük tasarımlar kurup öngörülerde bulunarak bir bilici gibi edebiyatımızın nasıl gelişeceğini saptamaya çalışan; içinde bulunduğu yazınsal gerçekliğin başkalarınca da paylaşıldığı endişesini taşıyan düşünme biçimi, edebiyatımızın asıl sorunlarından olmamıştır.

Öte yandan yazınsal metnin derin yapısının biçimlerini araştıran; kesintisiz bir yeniden anlamlandırma süreci kuran; metni bütün örgenleriyle çözümleyen; dolayısıyla yüzeyde görünenle ilgilenmeyen; dizgesel; bu arada kendini yazınsal dilin parçası olarak yaratan edebiyat eleştirisi, bizim edebiyatımızın hiçbir döneminde birkaç yazarın ilgi alanından çıkamadı.

Yazdıklarının poetikasını yaratmakla ilgilenmeyen yazarların edebiyatı Doğulu konformizmin göstergesi gibidir. Demek ki okumakla ilgili sorunu vardır edebiyatımızın. Ataç'tan 2000'lere kadar, eleştirinin doğrudan yazınsal yapıtla ilgili değerlendirme olduğunu sanan edebiyatımız, bu algı düzeyiyle kendine hangi sınırları çizdiğini pek fark etmedi. Çünkü Batı edebiyatlarıyla kurduğu ilişki asıl olarak roman ve şiir çevresinde oluştuğu, düşünce üretimini toplumsal ya da siyasal akımların gölgesinde yaşadığı, edebiyat kuramı ve eleştiriyi klasik yapıtlardan çıktıktan hemen sonra Fischer, Lukács, Goldmann gibi yazarların bütüncü, dolayısıyla kendi kısıtlarını kendi çizen kuramsal çalışmalarıyla sınırlandırdığı için, asıl sorunun yazar ya da yapıt değil, okuma biçimi olduğunu anlayamadı.

Okumanın okuması

Son bir yıl içinde okuduğum bazı kitaplar edebiyatımızın hem düşünsel derinliği, hem tartışma kültürü bakımından içinde bulunduğu yerde kalmasının olanaksızlığını gösteriyor. Paul de Man, eleştirinin başyapıtları arasında görülen yazılarından oluşan Körlük ve İçgörü'de (1970) okuma biçimlerine odaklanmış. Eleştiri dünyasını öteki eleştirmenlerin yazdıkları, demek ki okumanın okuması üstüne kurmuş. Georg Lukács, Maurice Blanchot, Georges Poulet ya da Jacques Derrida'nın eleştiri anlayışlarından çıkarak oluşturduğu eleştirinin kendini daha yukarıda tanımlayıp kuşatması onun için zorunludur. Eleştiri yazarının bu çıkış noktası verir ilk itkiyi.

Bir yazarın demir odasından dışarı çıktığında yapacağı ilk işi okumaysa, bu okumanın bireyselliğidir sürekliliği sağlayan. Böylece kendinden başkalarının yazdıklarını okurken aynı zamanda tamamıyla kendi bakış açısı içinde oluşan yorum alanları yaratır. Başkalarının yazdıklarını paylaşırken başkalarının paylaştığı bir yazara dönüşür. Birçok eleştirmenin, Todorov'un da çevresinde dönerek bütün ayrıntılarıyla açıklamaya çalıştığı yakın okuma'dır bu. Bireysellik taşımayan sıradan okumanın yaratıcı yazarın düşünceyle ilişkisini nasıl tıkayabileceği ise, kolayca kestirilebilir.

Bir romancı, öykücü ya da şairin özgün dili, üslubu, anlatım biçimleri varsa, ötekileri okuma biçimi içinde oluşturduğu bir söylemi de vardır. Yazılanlar başlangıçta hep öteki kitaplardan çıkmıştır. Öteki romanlar, öyküler, şiirler üstüne yapılan okumalar, o yazınsal metinlerin yorumlanmasına, bu arada yaratıcılığın özgün biçimlerinin ayırt edilmesine, bilinenlerin yanında, beklenmedik olanaklar verir. Bu okuma biçimleri yazara öylesine geniş alanlar açar ki, o alanların sürekli yorumlanması hem yazılanın, hem de yazarın entelektüel yetilerinin gelişip değişmesini sağlar.

René Girard'ın iki tümcesi

René Girard, edebiyatımızda benzerlerini okumaya alışık olmadığımız Romantik Yalan ve Yalansal Hakikat kitabında, "Büyük başyapıtları modern kuramların ışığında yorumlamak yerine, modern kuramları bu başyapıtların ışığında eleştirmeliyiz. Bizim onlardan öğreneceklerimiz, onların bizden öğreneceğinden fazladır," der. Benim için olağanüstü bir önerme. Bu iki tümceden kocaman bir eleştiri yazısı soyutlanabilir. Edebiyat eleştirisini modern kuramların doğrusal aydınlığı üstüne kurmak yerine, edebiyatın başyapıtlarının kozmik ışığı altında yaratmak: eleştiri anlayışımı René Girard'ın bu iki tümcesine sığdırabileceğimi görmek, aslında eleştirinin başyapıtlarının da büyük anlamını gösteriyor. Eleştiriyi, nitelikli edebiyat yapıtlarından kendine geri dönen bir yaratım biçimi olarak alıyorsanız...

Son yıllarda okuduklarım arasında Mikhail Bakhtin'in Karnavaldan Romana, René Girard'ın Romantik Yalan ve Yalansal Hakikat, Edward Said'in Kış Ruhu, Paul de Man'ın Körlük ve İçgörü kitaplarının yerini bir süredir ayırıyorum. Kimilerinin eleştiri yazarlarını anladığını sanmıyorum; ayrıca öteki türlerin çekiciliği varken eleştiri yazmanın sıkıcılığı yanında, eleştiri okumaktan uzak durulması gerektiğini düşünenler de az değildir. Okuyabileceklerini –başta roman olmak olmak üzere– öncelikle öteki türlerden seçen okurları anlıyorum da, yazarların da aynı yerde duruşunu anlayamıyorum.

Oysa Mikhail Bakhtin'in Karnavaldan Romana kitabını hiç değilse yayımlandığı günden bu yana geçen yedi yıl içinde okumalıdır yazar. Kendine özgü bir okuma söylemi yaratma endişesinden uzak duran yazar, ötekilerin ne yazdığına değil, ne yaptığına bakarak oyalanıyor. İnsanın ancak ötekini anlayarak kendini de anlayacağını düşünmeden yazabilir, yaşayabilir mi yazar? Bakhtin'in yalnızca Dostoyevski üstüne uzun incelemesini okumak bile bir yılın üç ayını doldurabilir, o üç ay içinde üç günde bir Bakhtin'in yazdıkları üstüne düşünmek için otuz fırsatı olur insanın; Dostoyevski'nin serüven dünyası, Sokratik diyalogdan Dostoyevski'nin kişilerinin dünyasına nasıl gelindiği, Dostoyevski'nin kaynakları gibi başlıklara bir de kendi anlamlarınızı vererek satır aralarında gezmek, edebiyat dünyamızın kısıtlı düşünce dünyasına nasıl bir genişlik kazandırabilir...

Bir an kimin ne yaptığıyla ilgilenmeyi bırakıp düşünmeyi sürdürelim: René Girard'ın Romantik Yalan ve Yalansal Hakikat kitabındaki Dostoyevski üstüne yazılan bölümleri açalım. Sanırım herkes "Proust ve Dostoyevski'de Teknik Sorunlar" gibi eleştiriler okumak istiyor, ama bizde niçin böyle eleştiriler yazılmadığına hayıflanmak yerine, önce René Girard'ı okuyabilir, sonra da belki, Niçin böyle düşünmüyoruz, diye sorabiliriz kendimize. Bu yazıları yalnızca eleştiri yazarlarından beklemeden. Yaratıcı yazarların da eleştiri yazması, düşünce üretimini edebiyatın içinde üstlenmesi gerektiğini sürekli vurguluyorum, ama olmuyorsa, başkalarının yazdıklarını okuyarak tamamlayabiliriz eksiklerimizi. Belki böylece gündelik, sıradan endişelerden kurtulup edebiyatı içinde kaybolunacak bir dünya olarak kavramaya çalışabiliriz. Az şey değildir Cervantes, Stendhal, Flaubert, Proust ve Dostoyevski gibi, nasıl anlatılabileceklerini bile şaşırdığımız romancılar üstüne René Girard'ın yazılarında derinlik sarhoşluğuna kapılıp gitmek. Saçma endişelerden korur bizi.

Edward Said, eleştirinin sanatın ve yazının anlamlı olmasını sağlayan süreçleri ve nesnel koşulları kendinde cisimleştirdiğini belirtiyor. Eleştirinin anlamını gösteriyor. Öyleyse eleştirmenlerin hem de çağdaşlarına yönelttiği eleştiriler üstüne düşündüğümüz günler nereye yazılır? Kimin nerede, ne yaptığıyla geçirilmiş kayıp haneleri eksiltmeye belki. Öte yandan belli ki eleştiri diye yazdıklarımızı da sorgulamak zorundayız. Bu zorunluluklar olmasa, yazdıklarımızla kendimizi sık sık kandıracağımızdan kuşkum yok. Bu arada edebiyatımızın sınırları içinde yüceltilip onurlandırılan nice yazarın yazınsal ağırlığını gerçekten dünya edebiyatında bugün yazılanların koyduğu çıtanın yüksekliğine bakarak tartabilecek yetişkinlikte olmadığımız da kuşkusuz.

Paul de Man, okumayı bilmediğimizi söylerken hangimizi dışarda bırakıyor olabilir? Okumayı bilenler rahat edebilir, ama bilmediğimizi varsaymak, Körlük ve İçgörü'deki eleştirileri anlamak için gerekli görünüyor. Demek ki okumayı dizgesel bir eylem ve tasarım olarak anlayanlar da okumayı öğrenemeyenlerin yanında eleştirinin niteliğini yükseltecektir. Kendini eleştirmeyen başkalarını eleştiremez önermesi nasıl doğruysa, başkalarını sağlam bir düşünce, sezgi ve öngörüyle eleştirenlerin kendilerine bakış açılarının değişeceği de doğrudur.

Şimdilerde yalnızca doğrularla ilgili edebiyat dünyamız. O doğruların bükülmesi gerektiği yerde ne bunu yapacak esnekliği var, ne de o bükülmenin sonunda çizilecek yoldan yürüme özgüveni.

Son zamanlarda okuduğumuz kitapların en önemli dördü üstüne düşünmekle yetinmeyip belki aynı düzeyde tutunabilecek eleştiriler yazmaya da başlayabiliriz. Bir yerden sonra yakalayabiliriz treni. Kim atlarsa vagonlara, onlarla gidilir o yola.

Devamını görmek için bkz.

M. İlhan Atılgan, "Sanatkâr eleştiri olur mu?", Kitap Zamanı, 3 Mart 2008

Tam da Kitap Zamanı'nın kapak dosyasında eleştirmen-yazar hiyerarşisini tartışmaya hazırlandığımız günlerde, eleştiri uğraşına ilişkin köklü soruları ortaya atan bir kitap yayımlandı: Edebiyat eleştirisinde geçen yüzyılın en önemli adlarından Paul de Man'ın Körlük ve İçgörü'sü (Metis Yayınları, çevirenler: Ferit Burak Aydar - Cem Soydemir). Paul de Man, edebiyat eleştirisi alanında "en çok fotokopisi çekilen" makaleler toplamı kitabında, eleştiri ediminin gerekli olup olmadığı gibi, bu disipline ilişkin en temel soruları okura hınzırca hatırlatıyor. Blanchot'dan Derrida'ya, Heidegger'den Bloom'a birbirinden farklı eleştiri ve yorum biçimlerinin ayrı ayrı irdelendiği yapıt, bana kalırsa, tek bir sorunun farklı görünümlerine de indirgenebilir. Soru şu: Birincil metin (ele alınan metin) ile ikincil metin (eleştiri metni) arasındaki ilişki nasıl olmalı, ayrım nerde başlar?

Yazının başlığındaki sorunun, doğrudan doğruya de Man'ın yapıtının –hiç değilse bir bölümünün– temel sorusuyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. "Sanatkar eleştiri" ifadesini (ki, bazılarını işkillendirecektir) çok değerli bir romancımızdan duymuştum. Körlük ve İçgörü'ye sunuş yazan Wlod Godzich'in Paul de Man'ın yapıtı için kullandığı "icra eleştirisi" tanımlaması aynı kavramı başka sözcüklerle dile getiriyor.

Dil zevki ve edebiyat memurları

Aslında "sanatkâr eleştiri"nin mümkün olduğunu görmek için de Man'ın kitabına bakmaya gerek yok. Örneğin, Füsun Akatlı'nın, Fethi Naci'nin eleştiri yazılarından alınan edebiyat tadının, bu eleştirmenlerin inceledikleri yapıtlardan alınan hazdan daha az olmadığını pek çok sıkı okurdan duymuşumdur. Öte tarafta, deyiş yerindeyse bir metodoloji takıntısıyla, eleştiri disiplinine bilimsel bir temel arayan anlayış var. Buna göre hatasız bir akıl yürütme, eleştirinin başarısı için yeterli olabiliyor. (Paul de Man, kitabında bu tehlikeli yaklaşma karşı şunu söylüyor: Sorun metodolojinin başarısı değil, neden zorunlu olduğu.) Ne var ki, bu tür eleştiri metinlerinde görülen dil zevksizliği hemen herkesin yakındığı bir sorun. Geniş zaman kipiyle, "-mektedir", "-maktadır" kalıbıyla yazılmış, okunması işkenceye dönüşen akademik tezlerin, yayımlandığında sadece üniversite çevresince ilgi görmesi, bununla da ilgili bir durum sanırım.

Her şey, birincil ve ikincil metinler arasındaki ayrımla başlamıştı. Hakikati ifade ehliyetini kaybeden eleştirmen, zamanla şerh düşme pozisyonuna girdi. Körlük ve İçgörü, eleştirmenin bu değişimini basamak basamak anlatırken, tam da bu sayıda kapak dosyamızda tartışılan sorulara yanıt veriyor; bir icra eleştirisine dönüşerek, bu iki eleştiri yaklaşımı konusunda dar bir ayrımcılığa düşmeden, konuya bambaşka yönlerden bakmayı sağlıyor.

Ataç'ı en büyük eleştirmen zannedenlerle eleştirmen bile saymayanlar arasındaki tuhaf karşıtlığın yaşandığı edebiyat çevrelerimizde Paul de Man'ın "eleştiride keyfilik" üzerinde de duran kitabının yeterince görülmesini dilerim. Kitaptaki özellikle üniversite modeline yönelik eleştiriler, bizim üniversitelerimizde neden sadece edebiyat memurları yetiştirebildiğimizin yanıtını da içinde saklıyor.

Bu kitabı özellikle edebiyat memurlarının okumasında yarar var.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.