Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-671-8
13x19.5 cm, 304 s.
Liste fiyatı: 28,50 TL
İndirimli fiyatı: 22,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dünyevi ve Kutsal
Modernlerin Maneviyat Arayışları
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Tuncay Birkan
Kapak Resmi: Matthias Grunewald
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2008

Dünyanın tamamen kutsallıkla örtülü olduğu, ötedünyayla bu dünyanın henüz birbirinden uzak olmadığı zamanlardan başlayarak, kutsalın içinden dünyeviliğin ortaya çıkıp gelişmesinin kültürel ve tarihsel bir öyküsünü sunuyor Özgür Taburoğlu. Kutsallık ile dünyeviliği mutlak karşıtlar olarak görmek yerine, her ikisini iç içe ve sürekli birbirini etkileyen ve dönüştüren kavramlar olarak görmeyi öneriyor: Ne tümüyle kutsaldan arınmış bir dünyevilik vardır, ne de kutsallık dünyayı, yeryüzünü, maddeyi unutabilir, görmezden gelebilir.

Kutsalın giderek gökyüzünden aşağıya çekilip yere indirildiği bu süreç, "Doğu"da ve "Batı"da temelde farklı değildir. Özgül biçimlerine rağmen, hem Hıristiyanlığın hem İslamın coğrafyalarında benzer dünyevileşme anlarını saptamak mümkündür.

Halk, kalabalıklar, rönesans, protestanlık, zındıklık, sofuluk, cinler, ara biçimler ve mekânlar, batıl şeyler ve hurafeler, bilim, anatomi, haritacılık, dinsel resimler, ikonlar, hat ve nakış, haricilik, batınilik, tasavvuf, mistikler, azizler ve dervişler, bektaşilik...

Bu büyük ve sancılı öykü, kitabın son bölümünde modernliğin en kritik isimlerine ulaşıyor: Modernizmin iştahlı kapitalist dünyası üzerinde Romantikler, sonra Bataille, Heidegger, Levinas, Merleau-Ponty gibi düşünürler ve Irigaray, Daly gibi feministler. Özgür Taburoğlu, onların yeni maneviyat arayışlarını –bu dünyayı da içine katan bir teoloji arayışlarını– kitabının en başından başlayarak çizdiği büyük resmin önünde okumaya girişiyor.

İÇİNDEKİLER
Giriş

1 Dünyevilik:
Kültürel Bir Arkaplan Denemesi
Modernlerin Kutsallık Malzemeleri: Ara Biçimler
Zındık Kalabalıklar ve Halk
Eski Yunan'da Kutsal ve Kirlenmiş
Batıl Şeyler ve Hurafeler
Dünyevilik ve Bilimsellik

2 Dünyevilik:
Tarihsel Bir Arkaplan Denemesi
Ortaçağ'ın Ara Mekânları
Dünyeviliğin ve Zındıklığın Kökenleri
Dünyevi Sofuluk
Seküler ve Ruhani
Anatomi ve Teşrih
Yer Tutkusu: Kısa Bir Tarihçe Denemesi

3 Estetik:
Resim, Yazı, Söz
İkonlar ve İkonkırıcılar
Şimal Resmi
Hat ve Süs
Ses ve Yazı
Doğu'nun Cinleri
Minyatür

4 Mistisizm:
Sınırsız Bir Dünya Tasavvuru
Kalabalıklar ve Mistikler
Harici ve Batıni
Başkası Olmanın Yolları: Derviş
Bektaşi'nin Resimli Sözleri

5 Dünyevi Teolojiler:
Modernlikte Maneviyat Arayışları
Yeni Maneviyat Arayışları: Romantikler
Modernlikte Kutsalın Deneyimi: Bataille
Tanrısız Bir Sonsuzluk Arayışı: Heidegger
Sonsuzlukta Saklı Etik: Levinas
Dünyada-Olmak: Merleau-Ponty
Feminist Teoloji

Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 11-18.

Dünyevilik, modernliğin yüzlerinden biridir. Dünyevi kültür, modern yaşam biçimlerinin önemli bir katını oluşturur. Özellikle Baudelaire'in tanımı üzerinden düşünüldüğünde, modernliğin bir tarafı hep gelip geçici olanda, sonlu taraftadır denilebilir. Böyle bir kültür, çabucak şekil bulan, sonra hemen dağılan, geçici bir imgesini bırakıp hızla kaybolan görünümlerin alanıdır. Üstelik Modernler fazla bekleyemez, sabırla değişmezliğin, kalıcı, zamanı aşan varlıkların peşine düşemezler. Sözgelimi mistik bir yaşam biçimi böyle bir acelecilik içinde uygulanamaz görünür. Aynı şekilde, Uzakdoğulu, azla yetinirliği, kişinin kendisine sınırlar koymasını, keyfini kısmasını öğütleyen teolojiler, kozmolojiler bu yaşam biçimi içine yerleştirilemez. Modernliğin varlıkbilimi, ontolojisi, böyle sebatkâr bir tavrı dışlar. Bakışlar fazla ötelere kaymaz. Modernler, hemen şimdi ve burada, yeryüzünde kendi cennetinin nüvelerini yaratabilmelidir. Ötedeki, bu dünyanın içine sığdırılabilmeli, gelip geçici olanla, sonsuzluğun parçaları arasında bir uzlaşı yaratılabilmelidir. Zihni ötelerle meşgul etmek, fazla uzaklara gitmek gerekmemelidir. Ötelerde aranan ne varsa, sınırlı olanın, maddeselin, ele gelir varlıkların dünyasında yeniden yaratılabilmelidir.

Dünyevilik, modernliğin kurucu kavramlarından biridir. Dünyaya gözlerini tam olarak açamayan, ayakları yere tam basmayan, dünyevileşmeye direnen bir kültürel yapı içinde modernlik olanaksızdır. Ne var ki Modernler de zamanla, dünyeviliği araçsallaştırarak, kaynaklarından uzaklaştırırlar, işlevsel, akılcı bir işleyişin parçası haline getirirler. Burada örnekleyeceğimiz gibi, örgütlü dinsel yapıların, mitlerin bozulduğu zamanlarda bir özgürleşme biçimi olarak deneyimlenen dünyevilik, modernlik içinde bir başka mitoloji ve sofuluk şeklini de alabilir.

Dünyeviliği, kaba bir maddesellikle ya da haz düşkünlüğüyle eş tutmamak gerekir. Dünyevi ve gündelik arasındaki ayrımı iyi belirlemek zorunludur. Dünyevilik, maddesiz, cisimsiz bir ruhsallıkla, mevcudiyetin, görünür varlıkların gündelik dünyası arasında bir yerlerde şekillenir. "Doğal olan" üzerindeki örtülerin aralandığı, pusların dağıtıldığı ve bir doğalcılığa zemin yaratılan dünyevilik, başka dünyalarla, şimdi ve burada olmayanla, sonsuzlukla ve kutsallıkla bir uzlaşı, bağlantı biçimi olarak görülmelidir. Bu yüzdendir ki çok farklı dünyevileşme yollarından söz etmek mümkündür. Ancak tüm farklara rağmen esas olan, yerde olup bitenlere yakından bakmak, görünür ve duyulur mevcudiyete yönelik merak ve ilgidir. Bu, dünyaya anlam verme, anlam ve ruh katma, anıtsal kılma çabasıdır. Dünyevi temalar, her toplulukta ve kültürde, yüzeyde ya da çok derinlerde şekil bularak, yaşama dahil olur. Dünyevileşmeden yaşamak, yerleşmek olanaksızdır. Hangi coğrafyadan olursa olsun kişilerin bakışları, az ya da çok, yaşadığı yere ve şimdisine ayarlıdır. Bahtin'in ifadesini ödünç alırsak en azından şunu söyleyebiliriz: "Maddi bedensel düzey" dünyevilik için ortak bir zemin yaratır. Maddesi olan bir dünyanın ve sonlu bedenlerin üzerine çileci, sofuca yaşamlar yerleştirilse de, dünyevilik, kendisine dolayımlar yaratarak, açığa çıkacak bir aralık bulabilir. Dünyevilik biraz da, geçmişe, geleceğe ve ötelere dönük bakışların yere, kişileri kuşatan gündelik, sonlu yaşamlara dönmesi anlamını taşır. Bu yön değişiminin sonucu, kaba bir maddesellik, gündelik bir sathilik, fanilik olabileceği gibi, aydınlık, bilimsel bir bakış ya da akılcı, eleştirel bir kavrayış da olabilir. Ancak en önemli sonuç, sofuluk biçimlerinin aralanmasıdır. Ama söylediğimiz gibi, dünyeviliğin kendisi de kolaylıkla bir sofuluk, başka bir metafizik şeklini alabilir.

Bu metinde dünyeviliğin genişletilmiş, genelleşmiş ve birçok yaşam alanına uygulanmış bir tanımı kullanılmaktadır. Oysa sosyal bilimler literatüründe dünyevilik, çoğunlukla kutsal olanın dışında kalan dindışı alan olarak tarif edilir. Dünyevilik, kutsal olmayandır, kutsallıktan uzaklaşma gayretinin sonucudur. Oysa dünyeviliğin ve kutsallığın sınırları bu kadar kolay belirlenemez. Bu kavram çifti, ara bir bölgede, Giorgio Agamben'in kullandığı anlamda, "istisnai bir mekân"da birbirine karışır. Bu karşılaşmanın sonucunda "ara biçimler" ortaya çıkar. Hem kutsal hem de dünyevi varlıklar olan ara biçimlerin bir yüzü yere, diğeriyse sonsuzluğa, kutsallığa değer. Tüm kutsallık biçimlerine katılan ara biçimler, Modernlerin maneviyat yaratma pratikleri içinde sürekli bozulur ve yeniden kurulurlar. Ara biçimler, Modernlerin kutsallık deneyimlerinin, tanımlarının temel malzemesidir. Zaten modernliğin esaslarından biri de, sonsuzluk ya da kutsallıkla kurulan bu tür kararsız bir söyleşidir.(1)

Her dönemin insanı için kutsallık, tinsellik arayışının, maneviyat yaratma pratiğinin kaçınılmaz olduğunu iddia edebiliriz. Bu varsayımımızı, romantiklerin mit yaratma çabaları üzerinden, sosyoloji okulu ve özel olarak Bataille'ın kutsallık kavrayışı ve dünyevi, dokunsal, ele gelir, görünür olanda saklı olabilecek bir kutsallık imkânının araştırıldığı "feminist teoloji" kuramları üzerinden anlaşılır kılmayı denedik. Tüm bu maneviyat yaratma çabalarının ardında, sonsuzun, kutsal genişliğin dünyada küçük bir benzerini yaratma, ara biçimler suretinde yeniden vücuda getirme, cisimsiz, maddesiz olanı resimleme gayreti bulunabilir. Zaman ve mekân-üstü kalıpların, yeryüzü temsillerinin araştırıldığı bu yarı-dinsel deneyimler içinde, mistik öğretilerde olduğu gibi, şekle girmek, biçim bulmak, ete kemiğe bürünmek, kutsallığın kendini açma biçimleri sayılır. Bu maneviyat yaratma etkinliği, sözsüz, yazısız, şekilsiz olandan, ikonlar, resimler açığa çıkarma çabası olarak da tarif edilebilir. Bu yaklaşımların ardında, kutsallıkla kapanmayan bir söyleşi, ötedekilerle sonu gelmeyen, yarı-mistik bir iletişim ve deneyim arayışı vardır. Böylelikle modern işleyişin, "katı olan her şeyin buharlaştığı" bir yaşam biçiminin içine, kimi şeylerin korunduğu, kalıcı olduğu bir maneviyat önerisi taşınır.

Dünyeviler için Dünya, kendine yeten bir mekân halini alır; çok ötelere gönderme yapmak gereksiz, bir zaman sonra da yersiz olacaktır. Başka dünyalarla ve öteki dünyalarla söyleşi, bu kapanımla birlikte kesintiye uğrar. Kaynağını dünya dışından, ötelerden alan kutsallık biçimleri, gündelik hallerle ve ele gelir varlıklarla karışmış, kararsız maneviyat biçimleriyle yer değiştirmeye başlar. Kutsallığın esas gerilimini oluşturan, dünyevi varlıklarla ötedeki varlıklar arasındaki iletişim şekil değiştirir. Dünyeviliğin sınırına varmış bir kavrayış içinde, seküler bir uzaya ve kozmolojiye yerleştirilen Dünya, astronominin parçası bir gezegene, yerbilimsel, coğrafi bir araştırma nesnesine dönüşür.

Fazla aydınlık bir zihniyet, mevcudiyeti hep yakınında, şimdisinde arar; olmayış, yokluk, bir varlık kipi sayılmaz. Bir şey varsa eğer, bir maddesi ve şekli de olmak zorundadır sanki. Böyle bir "aydınlık yaşam biçimi" için metafiziğin boş bıraktığı yeri fizik doldurur. Fiziksel, görünür, ellenir varlıkların çeşitlemeleri, iç içe geçişleri, olabilirliğin sınırını belirler. Kutsalın doğası üzerine çok şey öğrendiğimiz Bataille'ın, felsefesini ve kutsallık kavrayışını yerleştirdiği o "imkânsızlık alanı" görünmez olur.

Avrupa'da, özellikle Ortaçağ sonlarında ve Rönesans döneminde dünyevilik, dünyevi olmayandan kültürel ve kurumsal olarak belirgin hatlarla ayırt edilmiştir. Metin içinde dünyeviliği kuramsal ve tarihsel anlamda yerine yerleştirebilmek için, bu dönemlere çokça gönderme yapılmaktadır. Bu dönemlerin tartışılması, kısmen de olsa Avrupa-merkezli bir bakış açısını getirse de, kuramsal bir açıklığı ve anlaşılırlığı sağlamak için zorunlu. Avrupalı ve dolayısıyla Batı'yı Doğu'dan ayıran bir ikilik üzerinden düşünmek kimi zaman daha kolay ve verimli olabilir. Ayrımlar sanki zihinsel bir açıklık getirmektedir. Bir farksızlık, aynılık üzerine düşünmek, boşuna bir uğraş gibi de durabilir. Ancak farklılıkları bir karşıtlık gibi derinleştirmemek, doğallaştırmamak zorunludur. Benzer şekilde, farklılıkları sathi benzemezlikler sayıp, zorlama uzlaşı imkânları da yaratmamak gerekir. Farklılığı, karşıt duruşlar ya da tersinden, keyfi ayrımlar gibi işlemek aynı ölçüde sorunlu yaklaşımlardır. Özellikle Doğu ve Batı gibi en büyük ve "tehlikeli" ayrımlardan biri üzerine düşünürken daha özenli, daha sorumlu davranmak gerekir.

Dünyevilikle birlikte, sınırın ötesindekilere, acayipliklere ve farklı olana yönelik bir ilgi başlar. Avrupa'da feodal işleyiş dağılmaya başladığında, kendi toprağını, yarı zorunluluktan yarı meraktan terk etmeye başlayan insanlar, uzak coğrafyalara açılır, farklı türde canlıların arasına katılırlar. Kendi yaşam biçimlerinden uzaklaşan bu insanların dünyeviliği, bir yan etki gibi, egzotizmi ve başlangıç dönemindeki sömürgeciliğin de kaynaklarını oluşturur. Dünyeviliği çok önceden kültürün ve siyasetin parçası yapan Avrupalı, basit bir coğrafya ya da yer bilgisiyle, başka yerlileri kendi topraklarına yabancı durumuna düşürecek kadar ileri gidebilir. Dünyevilik bir bakıma dünyaya ve dünyanın açtığı her türlü yabaniliğe karşı bir tanışıklık ve hazır olma anlamına da gelir. Böyle bir tavır, dünyayı tüm farklılıklarıyla kabullenmenin ve ona sahip çıkmanın doğrudan bir sonucudur. Ama bu sahip çıkmadır sömürgeci düşleri de besleyen. Özellikle Rönesans'la birlikte dünyayla ilişkileri hafifleyen, ayak bağı batıl düşünceleri uzaklaştıran Avrupalılar, "aklı bir karış havada" toplulukların topraklarına sahip çıkarlar. Özellikle misyonerler ve gezgin Avrupalılar, gezindikleri yerlerin haritasını çıkarır, etraflarında gördükleri farklılıkları ve tuhaflıkları resimlerler. Avrupalı, bu seyyahların hikâyeleri sayesinde başkasını gözünde canlandırmaya başlar; bu puslu dünyalara aydınlığı götürmeyi hayal eder. Yani dünyevilik, çok geçmeden dünya üzerindeki her farklılığa yönelik saf bir merak olmaktan çıkar ve bu haliyle "dünyevi aydınlanma", dünyanın bir zamanlar nüfuz edilemez görünen yüzeyinin ötesine geçen Avrupalının büyük kültürel sermayesi haline gelir.

Dünyevi kültürün öznesi, taşıyıcısı kalabalıklar ya da "halk"tır. Halk, toplumsal bir özne olarak ilk karşılaşmada çok belirsiz, eğreti ve fazlaca büyük görünür. Halk'ı bir özne olarak yerine yerleştirmek bu metin boyunca sürekli bir sıkıntı oldu. Örneğin Bahtin, Rönesans boyunca çok kısa bir süre, kendi yaşam biçimi ve politik tasavvuruyla ortaya çıkmış, sonra geri çekilmiş bir dönemin insanından söz eder. Bu insan türü ya da tipleme "halk adamı"dır ve ona göre en iyi temsilini Rabelais'nin yapıtlarında bulur. Bu metinde de "halk" ya da "kalabalıklar", satırlarda bir özne olarak kendilerine yer bulduklarında, benzer bir kavrayışa gönderme yapıldığını önceden söylemeliyiz.(2)

Yöntem olarak metinden çıkarılacak en belirgin yaklaşım şu olabilir: Dünyevilik ve kutsallık, önce kavramsal düzeyde bir ikilik ve karşıtlık olarak konumlanmakta; sonra, her ikisinin de aslen diğerinin devamı, eki ya da uzanımı olduğu ortaya çıkarılmaktadır. Yapısal karşıtlıklar çözüldüğünde, belirsizliklerin ara bölgeleri açığa çıkar. Modernler kutsalı, maneviyatı, sonsuzu, kendi zamanlarına uyan bir etik duruşu buralarda bir yerlerde ararlar. Tüm kutsallık ve maneviyat türlerinin malzemesi olan ara biçimlerin görünür olmaya başladığı yer işte bu alandır.

Dünyeviliği tarif ederken, Avrupa-dışı kültürlerden tanıklıklar, vesikalar toplamak konusunda güçlük yaşadım. Bunun, metindeki temel eksikliklerden biri olduğunu en baştan belirtmem gerek. Bunun nedeni, zamansızlık ya da üşengeçlik olabileceği kadar, gerçekten bu tartışmaya katılabilecek sarih ve buradaki niyetlere yakın duran tartışmaların, yapıtların eksikliği de olabilir. Örneğin Alevi kültürü içinde, dünyevilikle kutsallığın çok çarpıcı şekilde ve uyum içinde yan yana durabildiğini göstermek ilginç olabilirdi. Alevi kültürü üzerine çokça tartışma bulunsa da, bu metinde sorunsallaştırılan başlıklara yakın bir kaynakçaya rastlanamaz. Metin içinde Alevilikteki dünyevileşme pratikleri tasavvuf kaynakları üzerinden, biraz da üstü kapalı bir şekilde yapılmıştır. Ancak bu konudaki etnografik bir alan çalışmasının çok verimli sonuçlar üretebileceği kestirmeden söylenebilir. Yine aynı şekilde, Lale Devri konusundaki çeşitlilikten uzak tarihsel literatür, o döneme yaklaşma çabalarını engeller. Lale Devri'yle Rönesans arasında analojiler kurmanın ya da farklılıkları ortaya koymanın, ve bu dönemin dünyeviliğini ve zındıklığını ele veren vesikaları bir tarihçinin süzgecinden geçmiş haliyle yorumlamanın çok zihin açıcı sonuçları olabilirdi. Ancak, tarihsel ya da etnografik bir araştırma olmayan bir metinden bu çapta bir verim beklemek de yersiz olur. Belli bir disiplin içine yerleştirmek konusunda zor kullanılırsa, sosyal antropolojik bir çalışmaya yakın duran bu metin, esasen geçmişle değil de, şimdiyle ilgilenmektedir.

Dünyeviliğin kaynaklarının, Avrupalı örnekler üzerinden daha rahat okunduğu söylenebilir. Bununla birlikte metinden çıkarılabilecek "anafikirler"in, dünyeviliğin çok farklı suretleri olduğunu unutmamak şartıyla, tüm modern topluluklara uygulanabileceği de iddia edilebilir. Metinde yer yer rastlanabilecek meta bir içeriğin varlığının da bu "uygulanabilirlik"in belirtileri gibi görülmesini dilerim – kutsallıktaki geri çekilmeye, büzülmeye yönelik bir yasın sonucu gibi anlaşılmamalıdır. Ayrıca modern-sonrası düşüncenin bize öğrettiği ve alıştırdığı gibi, meta anlatılardan tamamıyla kaçınmanın da etik anlamda sorunları olduğu söylenebilir. Bu söylemlerin, yaşamın bütününe bakamayan, yaşamı sarmalamayan bu tür anlatıların, çoğu zaman bir sorumsuzluğu davet ettiği söylenebilir. Meta gibi görülenin, vaaz gibi kendisini duyuranın ardında asıl önemli olan, maneviyat yaratma pratiğinin ve yaratılanın tekrar bozularak dünyevi yaşam döngüsüne katılmasının kaçınılmaz bir işleyiş olduğunu belirlemektir. Yine metinden çıkarılabilecek önemli bir "anafikir" de şu olabilir: Yaşamı, öteden gelip aramıza katılan karartılara teslim etmek, ya da tekinsiz ve tedirgin edici olanı kovmak için yaşamı fazla aydınlatmak, farklı şekillerle de olsa, sosyal ya da bireysel alerjilere, takıntılara yol açar, önemli bir şeyleri eksik bırakır. Bu noktada hayalet gibi bir mevcudiyeti, vücuda gelme pratiğini savunmak etik anlamda doğru olabilir. Yani hem bir kılığı, görünür bir tarafı olan, hem de görünüşünden artan, şimdi ve burada yakalanamayacak bir fazlalık, ele gelmez, dile sığmaz bir yan taşıyan varlık kipleri üzerine derinlemesine düşünmek gerekir.

Tüm metinde dünyeviliğin iki ayrı tanımına rastlanabilir. Birisi, maddecilikle, gündelik mevcudiyetle eş gibi anlaşılabilecek olan bir dünyevilik tanımıdır. Diğeri ise yerle, Dünya'yla kurulan özel bir bağlantıyı, ilişkiyi, iletişimi tarif eder. Bu tanımda Dünya, başka dünyalarla bağlantı içinde, kendi ötesini de barındıran bir genişlik, açıklık olarak tarif edilir. Metinde dünyevilik denilince kastedilen çoğunlukla bu ikinci tariftir. Ne var ki bu çift-anlamlılık dünyeviliğin belirsizliğiyle uyum içindedir. Çünkü metinde de sıkça örneklendiği gibi dünyevilik, maddi dünyanın ötesine değdiği ara mekânlarda, ara biçimler üzerinden ortaya çıkar.

Metindeki her bir bölüm dünyevilik ve kutsallık arasındaki iç içe geçişlerle ilgili farklı bir görünümün altını yoklamaktadır. Bu nedenle elinizdeki çalışma dünyevilik konusunda bir sözlük denemesi gibi de okunabilir. Amaç bu tartışmayı tüketmek, kuşatmak değil, bir kartografi ortaya çıkarmaktır. Bölümler kendi içinde ve bütünde farklılıklarıyla birlikte, benzer yerlere varmaktadır. Birçok başlıktan yola çıkarak dünyeviliği anlamak olanaklıdır. Çünkü modern yaşam için çok belirleyici bir deneyimdir. Ya da bana öyle görünüyor! Bu konuda şüpheye düşmemek olanaksız: Sosyal bilimler literatüründe ya da yazınsal alanda dünyeviliğin buradaki gibi genelleşmiş, yaşamın bütününe yayılmış şekilde tanımlandığı örnekler bulmak hiç kolay değil.

Ankara, 2006

Notlar


(1) Metin içinde sonsuzluk, kutsallık, Varlık, öteki, ötedünya, başkası, maneviyat, etik, tinsellik benzer vurgularla kullanılıyor. Yukarı
(2) Kalabalık, bir sosyal özne olarak halk ya da köylü olarak da karşılanabilir. Ama asıl belirleyici olan, kalabalığın belirli bir sosyal sınıfa dahil olmayan insan topluluklarını içermesidir. Onları ayırt eden niteliksel ayrımlar ya da benzerlikler değil, belirli bir anda belirli bir yerde birikmeleri, yan yana gelmeleridir. Kalabalıklar ya da popüler yapı, bir bakıma tesadüfi bir yığılmadır. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Osman Çakmakçı, “Maneviyat imalatı”, Radikal Kitap Eki, 5 Eylül 2008

Özgür Taburoğlu’nun beni bir ölçüde hiç şaşırtmayan, bir ölçüde de bu denli heyecansız olması nedeniyle hayal kırıklığına uğratan kitabı Dünyevi ve Kutsal altbaşlığında da vurgulandığı gibi Modernlerin Maneviyat Arayışları’na odaklanıyor. Ama dediğim gibi, kitap, özgün düşünce arayışlarına girmekten çok bir serimleme olmakla yetiniyor. Bu bizim düşünceyle uğraşan yazarlarımıza özgü bir durum sanıyorum; daha yazmadan kendimizi sınırlıyor ve bizim buradan bakıldığında çok verimli olduğu söylenebilecek olan bir konu, dünyevilik ve kutsallık ilişkisi konusu bir doktora tezi boyutunu aşmamaya mahkûm ediliyor. Tabii, yine de, her şeye rağmen, derli toplu bir tez.

İnsan salt nesne ile, salt gerçek ile karşı karşıya yaşayamaz. Onu yumuşatması, sert hatlarını belirsizleştirmesi, maneviyatı deneyimleyebileceği, demem o ki, kendisine yumuşak ve sıcak bir varoluş alanı yaratabileceği ‘ara bölgeler’ oluşturur. Bu doğrudan bilinçli bir ‘imalat’ olmaktan ziyade, varoluşsal bir gereksinim sonucu kendiliğinden yönelinen bir varlıksal hedeftir. Kısaca söylemek gerekirse, Aydınlanma’dan önce kesinlikle dinsel bir kökenden fışkıran ve yine dinsel bir çerçeve içinde üretilen maneviyat hali, Aydınlanma’dan sonra seküler dünya içinde, insan kaynaklı hale gelmiştir. Örneğin, Avrupa romantizmini bu çerçeve içinde değerlendirebiliriz, ki değil mi ki romantizm aşkınsal özellikler barındıran bir kendinden taşma halidir. Dünyevi olan, bu dünya ile sınırlı iken kutsal olan bu sınırları yerle bir eden bir aşkınlıktır. İnsan kendisini kendisiyle sınırlayamaz. Bedeni ve bedeninin imkânları kendi varlığının sınırları değildir. (Belki öyle olabilseydi rahat edebilirdik.) Sınırları belirsizleştirmek, bir tür kutsallık hâlesiyle örerek yumuşatmak insanın davranış şeklidir. Romantizm kartezyen dünya algılayışına başkaldırıydı. Hitler, maneviyat ihtiyacını manipüle ederek dünyevi bir kutsallık imalat makinesi kurdu ve faşizmi üretti. Ki faşizm zaten romantizmin kendisini var etme gerekçelerini bulduğu koşulları kullanarak romantizmle aynı gerekçelerle ortaya çıkmıştı. Ama yine de romantizmi faşizmi doğrudan üretmekle itham edemeyiz. Ama bu açıkça şunu ortaya çıkarmıştır ki, insan, her hal ve şart altında, kutsallığa, ‘ara bölgelerdeki manevi arayışlara’ ihtiyaç duyar ve bu da totalitarizme şöyle ya da böyle yol açabilir ve yönetenlerin yönettiklerini daha iyi yönetmelerine destek verebilir.

Günümüzde işte, neoliberal dünya görüşü ve küresel kapitalist ekonomi ve bu ekonomiye yaslanan devletler ve çok-uluslu şirketler bir maneviyat imalat makinesi gibi çalışmaktadırlar. Bu manipülatif yönetimlerinde de onlara en büyük desteği sanat ve mit ve insanın kutsallık ihtiyacı vermektedir. Zira sanat, mit ve kutsallık insanın var olanla sınırlı kalmama isteğini en iyi karşılayabilecek kavram ve gerçekliklerdir. Düşünsenize: Hollywood yapımı bir film, imal ettiği maneviyatla, bütün bir dünyayı güdümüne sokabilir. Harry Potter çocukların dünya algılarını üretip yönlendirebilir. Sanatsal reklam klipleri, müzikler tüketimi manipüle eder ve insanları var olan ve sürdürülmesi istenen düzene hapseder; onun içinde devinmelerini bir gerçeklik olarak var eder. Günümüzün zavallı ‘çorak’ insanı bu devasa maneviyat imalatıyla ‘zenginleştirilip avutulur’. Hayat ‘anlam’ kazanır.

Belki de işte kitapta maneviyat alanını oluşturan bu ara bölgelerde imal edilmektedir yanılsamalar.

Taburoğlu, tabii ki kitabında bu konulara girmiyor, belki de bunları çalışmasının ‘bilimselliğine’ zarar verecek aşırı-yorumlar olarak nitelendiriyor. Ama yine de ele aldığı konu, onu tarihsel olarak incelemesi, kriz ve düğüm noktalarını vurgulaması, modern maneviyat arayışlarının kimi önderlerini (Bataille, Heidegger, Irıgaray vs.) ele almasıyla bze bunları kendiliğinden düşündürtüyor. Sırf bu nedenle olsa bile kitap tam günümüz insanına sesleniyor ve içinde bulunduğu dünyanın esasa ilişkin sorunları üzerine düşünmesini sağlıyor.

Devamını görmek için bkz.

Ali Duman, “Dile gelen hep aynı an”, Yeni Şafak Kitap Eki, 31 Ekim 2008

Dünyevi ve Kutsal, eğitimini bilgisayar mühendisliği alanında tamamlamış genç bir yazarın, Özgür Taburoğlu'nun ilk kitabı. Taburoğlu'nun "bir disiplin içine yerleştirmek konusunda zor kullanılırsa, sosyal antropolojik bir çalışmaya yakın dur[duğunu]" belirttiği yapıt, hem okurun daha ziyade tercüme aracılığıyla tanıdığı bir alanda kalem oynatılması hem de mesleki uğraşın uzantısı olmamak bakımından dikkat çekici.

Çeşitli dünyevilik manzaralarını kutsallıkla kurduğu ilişki açısından değerlendiren Taburoğlu'na göre sosyal bilimler literatüründe dünyevi ile kutsal çelişik iki alan olarak tarif edilmektedir. Ancak bu "yapısal karşıtlıklar çözüldüğünde" ara bölgeler, ara biçimler ve ara yüzeyler ortaya çıkar. Yazara göre ara bölgede dünyevilik ve kutsallık iç içe geçmekte, 'birbirine karışmakta'dır. Başka türlü söylemek gerekirse her türden kutsal, ara biçimlere ihtiyaç duyduğu gibi dünyevilik de ancak maddi dünyanın ötesine değdiği ara mekânlarda belirir. Bu anlamıyla dünyevilik, modernlerin maneviyat arayışına işaret eder ve kutsalla kurulan "kararsız bir söyleşi" niteliğindedir.

Taburoğlu 'seküler' ile 'dünyevi' arasında da temelli bir fark bulur. Buna göre sekülerlik daha ziyade siyasal bir tavra işaret ederken "dünyevilik" yaşamın bütününe yayılan sosyal, kültürel, düşünsel bir atmosferle (bir dünya görüşü ile) örtüşmektedir. Ne yazık ki yazarın kısaca aktardığım bu kavramlara ilişkin spekülasyonlarının oldukça muğlak bir zemine oturduğunu ve 'birbirine karışmakta' olduğunu söylemek zorundayım. Ne gam! Taburoğlu'na göre bir yandan maddi olanla yetinen gündelik varoluşa (dünyevi sofuluğa) yakınlaştığı bir yandan da "istisnai bir mekân"da öte ile karşılaştığı için dünyevilik zaten "belirsiz"dir.

Taburoğlu "Giriş"te kitabının tartışmayı kuşatmak ya da tüketmek gibi bir iddiası olmadığını, her bir bölümde, dünyevi ile kutsal arasındaki geçişli bölgenin farklı bir tezahürünün irdelendiği bir "sözlük denemesi" gibi okunabileceğini söylüyor. Doğrusu bu mütevazı yaklaşıma, en azından bu ilk kitap için, katılmamak mümkün değil. Zira bazı bölümlerin (Hüsnühat veya Romantizmle ilgili bölümlerde olduğu gibi) kuşatıcı bir bakışa yaslanmadığı ve sığ kaldığı, bazı bölümlerin ise aktarım olmaktan öteye geçemediği görülüyor. Öte yandan yapıtın kuramsal çatkısındaki belirsizliğin doğal olarak bir çok yerde cümlelere de sirayet ettiğini söylemek gerekir. Geçerken Hüsnühat ile ilgili bir noktayı, bir alıntı aracılığıyla hemen hatırlatmak isterim. Taburoğlu'nun "Minyatür" başlıklı bölümde değindiği İbn Arabî, Harflerin İlmi'nde şöyle diyor: "Muhakkikler nezdinde amaç, [...] yazı olarak hissedilen suretler değildir; onların amacı sadece, o yazıların [...] içermiş olduğu mânâlardır. [...] O yazının hakikati o suretin aynısıdır."

Dünyevi ve Kutsal, geniş bir coğrafyayı ve Eski Yunan'dan günümüzün "dünyevi teolojiler"ine uzanan bir tarihsel süreci kapsaması bakımından besbelli oldukça zorlu ve ciddi bir emek gerektiren bir çalışma. Yapıt yukarda sözünü etmek zorunda kaldığım bütün bu aksaklıkların yanı sıra son derece güzel bölümler (veya maddeler) de içeriyor. Bilhassa "Doğu'nun Cinleri" ve "Minyatür" başlıklı bölümlerin yazılması için bir vesile olmuş sanki kitap. Bu bölümlerde Taburoğlu'nun Doğu ve Batı düşüncesine derinlemesine nüfuz ettiğini söylemek mümkün. İnsan zihninin acayip mahsullerinden biri olan eğretileme de karşılaştırmadan doğmaz mı?

Kanımca Taburoğlu'nun tercih ettiği anlamıyla 'dünyevi' ile kutsal arasındaki karşıtlık, içkin ve aşkın ya da batın ve zahir arasındaki karşıtlığa denk düşmektedir. Modern Batı düşüncesi bize burada bir çelişki olduğunu söyler. Yani bir varlığın aynı anda hem mutlak anlamda aşkın hem de mutlak anlamda içkin olması imkânsızdır. Ama asıl söylenmesi gereken bu karşıtlığın, bir kutupluluk olduğudur. Bir mutlak karşıtlık biçimi olmasına rağmen kutuplulukta kutuplar birlikte varolmakta ve birbirlerine ait olmaktadırlar. "Dünya görüşlerinde ve felsefede olağanüstü bir role sahip olan" kutupluluğa birkaç örnek verelim: "boş" ve "dolu", "varlık" ve "hiçlik", Uzakdoğu düşüncesindeki "yin" (eril-gök) ile "yang" (dişil-toprak) ilkeleri, İslam tasavvufuna ait bir aşk metafiziği oluşturan "sen" ve "ben" vb.

Karşıtların birbiri içinde eridiği, 'birbirine karıştığı' kutuplu düşünce bilhassa Descartes'tan sonra batı düşüncesinin ana güzergahından uzak kalır. Zira Kartezyen düşünceye dek iyi kötü sürdürülen diyalog özne lehine bozulmuş ve bir monologa dönüşmüştür. Modernizmle birlikte 'dünya' dilsizleşir. Kestirmeden giderek bu anlamda (dilsiz bir dünyada) dünyeviliğin bir öznelcilik haline geldiğini söyleyebiliriz. Modern akıl ikiliğin, ötekiliğin, şizofreninin ve şüphenin keşfidir. Artık iyi ve kötü, yeryüzü ve gökyüzü, günah ve sevap yoktur. "İşe yarar" ya da işe yaramaz vardır. Tarih, çalışma, ilerleme ve siyaset.

Gariptir ki kutuplu düşünme kendi zihinsel durumunu Batının kabullenegeldiği, Batıya özgü kavramlarla açıklayamaz. Giderek özü itibariyle bir başkasına nakledilemeyen ve bilgelik dediğimiz şeyi oluşturan bu deneyimin kavramlarla ifade edilemeyeceğini de söylemek gerekir. Felsefe, Heidegger'de bile, "Varlığın anlamı" ile "Varlığın hakikati"ni eş kılar. Oysa bu deneyim, hakikatin anlam-dışı olduğunu gösterir bize. Bir "adalet ânı"nda insan, kutupların, "görece ve karşılıklı olarak bağımlı zıtlıkların dünyasını" aşar ve "karşıtların eriyip iç içe geçtiği bir dünya" haline gelir. Evrendeki her şeyin içinde aynı kalbin çarptığı o ân hem kendisidir insan hem yıldız ve fırtına, çocuk ve ağaç, kitap ve yapraktır.

Hz. Peygamber'in tebessümünde ve Buda'nın sessizliğinde 'dile gelen' de aynı ândır. Fahreddin Irakî'nin dediği gibi "Ben sen aradan çıktık. Baki kalan Allahtır."

Devamını görmek için bkz.

Erhan Daloğlu, “Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları”, Cumhuriyet Kitap Eki, 4 Aralık 2008

Özgür Taburoğlu'nun, Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları adlı yapıtında, derinlikli bir analizini yaptığı 'dünyevilik' kavramı, sekülerlikle ilişkili olsa da, daha geniş, daha genelleşmiş bir tanımı içerir. Dünyevilik, modernliğin en önemli yüzlerinden birisidir ona göre. Sosyal bilimler literatüründe, sekülerlik, sıkça tartışılan, tarihsel ya da kültürel olarak yerine yerleştirilmiş bir kavram olsa da, dünyevilik, yazarın da dile getirdiği gibi, fazla üzerinde durulmayan, daha çok 'dindışı etkinlikler'in bir diğer adı olur. Dünyevilik ve kutsallık, özellikle antropoloji çalışmalarında birbirine karşıt sayılan yaşam alanları olarak tartışılır. Oysa Özgür Taburoğlu, bu özgün çalışmasında dünyeviliği, en gündelik olandan, kutsallığın türlü deneyimlerine kadar geniş bir aralıkta yerine yerleştirmeye çalışır. Kutsallık, dünyeviliğin neredeyse bir başka yüzü olur. Kutsal ve dünyevi etkinlikler arasında bir geçişim aralığı açılır. Bu aralık birçok kültürel ve sosyal yapının inşa edildiği alandır. Dünyevilik, kişilerin ya da toplulukların bu dünyada bulunuyor olmalarının, bu dünyada bulunuşlarının bir tür onayı, maddi varoluşa tinsel şekiller verilmesidir. Ancak modernlik için ayırt edici olan, bu tinsellik ya da maneviyat arayışının maddi dünyada, yeryüzünde gerçekleşmesidir. Kutsallığın kaynağı çok uzaklarda, başka dünyalarda aranmadan, daha çok yaşanan dünya üzerinden, neredeyse yeryüzünden doğrularak yapılır. Böyle bir kozmoloji, aynı zamanda bilimsel devrimler ve endüstriyel gelişme için de zorunlu bir arkaplan yaratır. Bu sayede, maddeyi inceleyen, tetkik eden bilimsel bakış neredeyse mistik bir araştırma yolu olur. Kutsallığın gizemlerini araştıran ve aralayan mistikler gibi, bilim adamı da bu tinsellikten pay almaya başlar. Doğa ve madde üzerinde düşünmek kuru bir bilimsel işlev olmaktan çıkar. Weber'in kapitalizmin ruhu saydığı protestan etik üzerinden yerleşen ve 'dünyevi çileciliği' zorunlu kılan bir düşüncede, bu dünyada bulunuyor, çalışıyor ve para kazanıyor olmak, kutsallıkla ilişkili bir deneyim halini alır. Çilesi bu dünyada çekilen bir tinsellik içerisinde, sermayeyi artırmak, doğru ve etik bir yaşamanın da ifadesi olur.Özgür Taburoğlu, kitabını, dünyevilik gibi geniş bir çalışma alanının haritasını çıkarabileceğimiz, yer yer içerik olarak uzaklaşan ve sonra birleşen başlıklar şeklinde kurar. Tüm bu başlıkların ortaya çıkardığı temel bir deneyim vardır. O da en soyut görünen, uzak kavrayışların dahi bir şekilde mevcudiyet kazanmaları, ele gelir olmalarıdır. Soyutlama saydığımız varlıklar, bir an maddiyat kazanır, beden bulurlar. Bedenleşmek ve maddileşmek dünyevileşmek için de zorunludur. Taburoğlu bu deneyimi olumlar. Özellikle 'Feminist Teoloji'yi tanımladığı ve bu tartışmayı hazırlayan başka bölümlerde, belli bir konum sahibi olarak var olmanın, maddiyat kazanmanın, bir şekilde tezahür etmiş olmanın, etik anlamda savunulması gereken bir durum olduğunu dile getirir. Bedensiz ve konumsuz, dolayısıyla dünyevileşmemiş olan varlıkların gizli de olsa bir despotluk kaynağı olduğunu varsayar. Feminist kuramda da sıkça savunulduğu gibi, konumunu ve cinsiyetini belli etmeyen bir duruş etik olamaz. Bu yüzden dünyeviliği bir tinsel deneyim saymak, feminist kuramlar ve teoloji için de zorunludur.Özgür Taburoğlu, dünyeviliği tartıştığı ve bu konuda ilginç bir seçki yarattığı, bir sözlük çalışması yaptığı bu yapıtında, kendisinin de metnin girişinde dile getirdiği gibi, genel olarak Avrupa-merkezli bir bakış izler. Ne kadar farklı bir varsayım taşısa da, kitap Avrupalı bir tarihçeye yaslanır. Ancak kavramsal çerçevenin dışında, genel olarak Doğu ve Batı denilen varsayımsal ayrımı birleştiren, Hıristiyanlık ve İslamı buluşturan bir dünyevilik kavrayışını ortaya koyar. Örneğin Rönesans Avrupa resmi ve klasik minyatür geleneği, ne kadar karşıt resimleme alışkanlıkları gibi görünseler de, Taburoğlu 'Resim, Söz ve Yazı' altbaşlığı altında bu iki resimleme tavrını neredeyse birbirinin türleri gibi anlatır. Özellikle minyatür, nakış geleneğinde, bir dünyevileşme güdüsünün sonucu olarak geleneksel çizimlerin zamanla derinlik kazanması, figüratif yönelimler edinmesi ve hattatlık geleneği içerisinden resme doğru yapılan açılımlar, dünyevileşme sürecinin çarpıcı eğretilemeleri gibi okunabilir. Kitabın her bölümünün ayrı ayrı ortaya koyduğu gibi, her kültürün taşıdığı dünyevileşme motifi, en farklı görünen coğrafyaları ve kavrayışları bile benzer kılar.Taburoğlu, kitabının son bölümünde, 'Modernlerin Maneviyat Arayışları' adlı altbaşlığı içerisinde çok önemli düşünürleri okumaya çalışır. Heidegger, Bataille, Levinas, Merleau-Ponty, Irigaray ve başkaca düşünürler üzerinden modernliğe ait temel bir kutsallık kavrayışının çerçevesini kurmaya çalışır. Bu kavrayışın dünyevi deneyimden neden uzak olamayacağını, okuduğu metinleri zorlama pahasına ortaya çıkarır. Bu çabası sırasında en zor metinlerin içerisinden kavramsal bir berraklıkla sıyrılmasını bilir ve kitabı boyunca sürdürdüğü tartışmalara sadık kalmayı becerir. Bu okuması sırasında, kendi meramını pekiştirmenin yanında, tüm bu düşünürlerin kuramlarının ana hatlarına da sadık kalmayı başarmış gibi görünür.

Devamını görmek için bkz.

İlhan Yavaş, “Bir mühendisin çiziktirmeleri”, Virgül, Sayı: 124-125, Ocak 2009

Özgür Taburoğlu’nun kitabı, deneme ve eleştiri/inceleme arası bir sınırda geziniyor. Bazen bölümler kendi başlarını alıp gidiyor, bazen de diğerleriyle uyumlu bir şekilde buluşuyor. Bu bazen “Mevzu neydi?” demeye götürse de bizi, böylesi sapmalar bir kitap bütünlüğü içerisinde rastlanmayacak detaylarla da karşılaşmamıza yardımcı oluyor. Rahat sayılabilecek bir okuryazarlığın koşulları, ya bir akademik çatı altında, bir yayın çevresinde ya da boşgezerliğin sonsuz zamanında aranır. Oysa böyle bir kitabı, hem de bu derinlikte, tam zamanlı bir mühendis olarak çalışarak ortaya çıkarmanın zorluklarını düşünmeden edemez okuyucu. Ama diğer yandan da, uzmanlıkların dışında tüm başka tutkuları birer hobi seviyesine indirgeyen bir işleyişin içerisinde umut verici görünür.

Kitap, yer yer Taburoğlu’nun dergilerde çıkan yazılarının bir derlemesi, ya da tersinden düşünülürse, çok uzun erimli bir tasarımın dergilerdeki tefrikaları gibi de okunabilir. Dergilere gönderilen yazılar, geleceği belirsiz bir çalışmanın içerisinde yazarın konakladığı duraklar gibi de görülebilir. Dergilerin varlığı sanki yapacaklarını unutmaktan, dağılmaktan kurtarır. Yazılanların bir kısmı, kaybolmasın diye güvenilir bir tanıdığa gönderilen emanetler gibi dergilerde saklanır. Ama bir dergi çerçevesine sığmayacak, yersiz kaçacak, kitabın bütünlüğü içerisinde anlam kazanan birçok başka bölüm sadece bu kitapta yer alır.

Kitap, çok biçimli bir parçalanmışlığın içerisinden yine de sağlam çıkmış görünür. Uzun zamana, çok farklı mekânlara ve yoğun unutuşlara ve anımsamalara rağmen, kendi meselesinden çok sapmamış görünür. Sanki bu mesele kendi doğasını korumuş, zamanın ve mekânın bozunmalarına karşı direnç göstermişçesine yarım bir bütünlükle, çok farklı başlıkların altında karşımıza çıkar. Ama yine de kitabın girişinde yazarın kendi sınırlarını kabul eden itirafları da vardır. Bölünmüşlüğünü, Avrupa-merkezli bakışını ve bu bakışın zorunluluğunu, eksik bıraktıklarını, okuyucusuna fırsat vermeden dile getirir. “Zamanım yoktu, bu kadarını ortaya çıkarabildim” türünden bir yakınma değil de, kendi yazdıklarıyla büyülenmekten uzak, yapıtını yukarıdan görebilen bir iyi okur bakışıyla yazar bunları. Biraz da yazdıklarından sık sık uzaklaşıp, tekrar buluşan bir okurun mesafesiyle görür yazdıklarını, sanki başkası yazmış gibi. Yerel vesikalar aramaya, yoğun tefekküre emekli olmadıkça fazla zaman bulamayacak bir okuryazarın sınırlanmışlığıyla yapılan itiraflardır bunlar. Trajik bir sınırlanmışlığa, kendisinin istemediği, başka bir şey yapmaya çalışan işleyişlere de yoğun bir itiraz vardır burada. Ama kendisiyle uzun konuşmalarımdan bildiğim kadarıyla, bu ketlenmişlik beklenmedik bir dirence, tersine bir verime ve tutkuya da yer açabilir. Yarım kalmaya yazgılı, meslek, uzmanlık halini almamış bir tutkunun içerisinde, hep diri kalan bir okuma ve yazma pratiği de geliştirebilir böylece. Yani onu zehirleyen şey, aynı zamanda onun ilacı olur. Kendisine sınırlar koyana bu kadar yakın oluşu da onun hıncını, tepkiselliğini ve yazınsal diriliğini ayakta tutar. Yazısı da bu yüzden durulmaz, bazen kendisini izleyen bir aşırılık kazanır, yer yer poetik, bazen dil oyunlarına gömülmüş görünür. Sadeleşmesine, yere inmesine izin vermeyen bir karşıtlaşmanın içerisinden yazıyor olması, yazılarını aynı zamanda poetik birer yapıta da dönüştürür. Ama eski yazılarından bu yana epey yol katettiği, okunduğu yerde tanınır bir üslup geliştirdiği de söylenebilir.

Taburoğlu’nun mühendisliğiyle kurduğu ilişki de benzer bir ikircikliği taşıyor. Çözüme odaklı olma zorunluluğu, analitik düşünme alışkanlığı, bir yandan hermetik, kendi içine kapanık metinleri açma gücü verir ona, diğer yandan da okuduklarını işlevsel bir indirgeme tehlikesiyle baş başa bırakır. Okuduğunu ve dinlediğinde, “kendine has olan”ı yakalamayı bir mühendisten beklenmeyecek kadar iyi yapar. En zor sayılabilecek metinleri dahi bu analitik görüyle açtıktan sonra, onların tekrar kapanmalarına, kendi doğalarına geri dönmelerine izin verir. Mutlak bilinebilirlik, teşhir, utanç verici sayılmalıdır. Eline aldığı metinlere, bir mühendisin doğaya zor kullanması gibi davranmaz. Ama mühendisçe bir görü yolunu yitirmesine engel olur. Bu şekilde yaklaşınca metinler bir açılıp bir kapanırlar.

Dünyevi ve Kutsal’ın özellikle son bölümünde, Heidegger, Levinas, Bataille, Irigaray, Merleau-Ponty gibi düşünürlerin bilmediğimiz şekillerde yorumlandığı görülebilir. İlk okuyuşta, Heidegger’in pre-Sokratikleri yorumlaması gibi bir çarpıtmayla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. Ama bu bölümlerde bir yandan da bir serimleme, okuduğunu bir dizgici gibi yazıya geçirme tavrının göstergesi sayılabilecek tırnak içi ifadelerin bolluğu da dikkatimizi çeker. Bildiğimizi sandığımız düşünürler sanki mevzuya, kitabın meselesine zorla dahil edilmiş gibi düşünürken, peş peşe sıralanan tırnaklar bunu yadsır. Her iki yargı da yanlış sayılmalıdır. Oysa, yalnızca büyük düşünürlerin, tüm gerçek şairlerin yaratabileceği bir verimliliğin içerisine düşmüş olmanın sonucudur bu esasında. Özgür Taburoğlu da okuduğu büyük metinlerin içerisinde bir izlek, kendisini dahil edebileceği bir alan yakalayarak, oradan meselesini kazımaya başlar. Bu yüzden kitabın son bölümündeki okumalar hem tanıdık hem de o kadar uzak görünürler. Bu düşünürlerin dünyasına uzak kalanlar için basit bir alıntılama, kendini çekme gibi görünen, konuya vâkıf olanlar içinse zihin açıcı, önceden rastlanmayan belirlemeler sunabilir. Özellikle Bataille okuması kitabın neredeyse kalbini oluşturuyor. Merleau-Ponty ve Irigaray okumalarıysa, kitabın biraz da niçin yazıldığını ele veriyor. Feminist kutsallık kavrayışı, zamanımızın etik tartışmalarına doğrudan cevaplar yetiştirebilecek bir verimliliği içerisinde barındırıyor.

Özgür Taburoğlu yapacaklarını, söyleyeceklerini emekliliğine havale etmediği için seviniyorum ve okuryazarlığımızı tıkayan tüm meşguliyetlere verdiği cevap anlamlı geliyor. Bu kitabının bir devamı da olduğunu biliyorum ve merakla bekliyorum. Eksiklerine rağmen, düşünsel dürüstlüğü ve hiç durmayan bir izlenim makinesi gibi çalışan aklıyla önemli şeyler söylemeye devam edecek gibi görünüyor Taburoğlu. Böyle devam ederse, onun zamanla gerçek bir düşünce emekçisi gibi selamlayabileceğimiz söylenebilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.