Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-689-3
13x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Etkilenme Endişesi
Bir Şiir Teorisi
Çeviri: Ferit Burak Aydar
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Şiir Çevirileri: Emine Ayhan
Kapak Deseni: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2008

Edebiyat teorisi alanının en çok tartışılan, alıntı yapılan klasik eserlerinden biri daha uzun bir aradan sonra Türkçede. Bloom Etkilenme Endişesi'nde esasen Romantik şairler üzerinden, sanatçı birey ile selefleri arasındaki "Ödipal" denebilecek ilişki hakkında, "bir şairin başka bir şairin doğmasına nasıl yardım ettiği" hakkında gayet özgün ve çok tartışılmış bir teori geliştiriyor. Şiir tarihi, güçlü şairlerin kendilerine hayali bir uzam açabilmek için başka bir şairi "yanlış okumaları" yoluyla oluşurona göre. "Gerçek şiir tarihi, şairlerin şair sıfatıyla başka şairler yüzünden nasıl ıstırap çektiklerinin hikâyesidir, tıpkı gerçek bir biyografinin kişinin kendi ailesi yüzünden (...) çektiği ıstırabın tarihi olması gibi." Şairlerin bu ıstırap ve endişeyle yaratıcı biçimde baş edebilmek için geliştirdiği stratejileri, Kitabı Mukaddes'ten, Lucretius'tan, Aziz Pavlus'tan, Sokrates öncesi düşünürlerden, Blake'ten ödünç aldığı terimler ve mitolojik öğelerle, yarı mitolojik-yarı teorik son derece kendine özgü bir dille anlatan bu kitap zorlu ama keyifli bir okuma macerası vaat ediyor.

Bloom kitaba 1997 yılında eklediği önsözde bütün şairlerin en büyüğü olarak, hatta modern anlamda "insanı icat eden kişi" olarak gördüğü Shakespeare'in, selefi Marlowe karşısında yaşadığı etkilenme endişesini nasıl yaratıcı bir biçimde aştığını anlatıyor. Bunu yaparken de Shakespeare gibi büyük edebiyatçıları toplumsal koşullarına indirgemeye çalıştıklarını düşündüğü için "Hınç Okulu" adını verdiği, günümüzün radikal-siyasi eleştirmenleriyle çok sert bir polemiğe giriyor. Kitabın kendisi kadar bu önsözün de ilgiyle okunacağından eminiz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz: Kirlenme Istırabı
Mukaddime

Giriş
Öncelik Üzerine Bir Tefekkür ve Bir Özet
1. Clinamen ya da Şiirin Yanlış Okunması
2. Tessera ya da Tamamlama ve Antitez
3. Kenosis ya da Tekrar ve Süreksizlik

Ara Bölüm: Anitetik Eleştiri Manifestosu

4. Daimonikleşme ya da Karşı-Yüce
5. Askesis ya da Arınma ve Tekbencilik
6. Apophrades ya da Ölülerin Dönüşü

Sonsöz
Yol Üstüne Düşünceler
OKUMA PARÇASI

Giriş: Öncelik Üzerine Bir Tefekkür ve Bir Özet, s. 45-54.

Bu kısa kitap şiirsel etkilenmeyi tarif ederek ya da şiirler arası ilişkilerin hikâyesini sunarak bir şiir teorisi ortaya koyuyor. Bu teorinin bir amacı düzelticidir: Bir şairin başka bir şairin doğmasına nasıl yardım ettiğine dair idealize edilmiş açıklamalarımızı ortadan kaldırmaktır. Düzeltici olan amaçlardan bir diğeri de, daha yeterli bir pratik eleştiri geliştirecek bir poetika sunmaya çalışmaktır.

Bu kitapta şiir tarihinin şiirsel etkilenmeden ayrı tutulamayacağı bir önkabul olarak alınmıştır, zira güçlü şairler bu tarihi kendilerine hayali bir uzam açmak için, başka bir şairi yanlış okuyarak yaratırlar.

Ben burada sadece güçlü şairlerle, güçlü selefleriyle ölümüne de olsa kapışma konusunda gösterdikleri ısrarla sivrilmiş önde gelen simalarla ilgileniyorum. Daha az yetenekli şairler idealize ederler; tahayyülü güçlü olanlar ise kendilerine mal ederler. Ama her şeyin bir bedeli vardır. Kendine mal eden şair müthiş bir borçluluk endişesi duyar, zira hangi güçlü yaratıcı kendisini yaratmayı başaramadığını fark etmek ister ki? Etkilenme endişesini aşacak güce sahip olmadığı için şairliği başaramadığını bilen Oscar Wilde etkilenmenin karanlık hakikatlerini de biliyordu. Reading Zindanı Baladı okuması utanç verici bir eser haline gelir, zira şiirin tüm parlaklığını İhtiyar Denizcinin Ezgisi'nden tanıdığımızı hemen fark ederiz. Ayrıca Wilde'ın şiirleri İngiliz Yüksek Romantizminin tamamını bir antoloji gibi kendinde toplar. Bunu bilen Wilde aşina olduğumuz zekâsıyla Bay W. H.'nin Portresi'nde şu buruk satırları yazar: "Etkileme basitçe bir kişilik aktarımıdır, kişinin kendisi açısından en değerli şeyi bırakmasıdır ki bu da bir kayıp hissi, hatta belki de bir kayıp gerçekliği yaratır. Her çömez ustasından bir şeyler aşırır." Bu etkileme endişesidir, ama bu alanda gerçek bir tersine çevirme yoktur. Wilde iki yıl sonra Dorian Gray'in Portresi'nde, Lord Henry Wotton'ın Dorian'a her türlü etkilenmenin ahlaksızlık olduğunu söylediği mükemmel gözlemlerinden birinde bu burukluğu şöyle inceltiyordu:

Çünkü bir insanı etkilemek ona kendi ruhunu vermektir. O, kendi doğal düşüncelerini düşünmez ya da kendi doğal tutkularıyla yanıp tutuşmaz. Erdemleri onun için gerçek değildir. Günahları, tabii günah diye bir şey varsa, ödünç alınmıştır. O, başka birinin müziğinin yankısı, onun için yazılmamış bir rolün aktörü olur.

Lord Henry'nin içgörülerini Wilde'a uygulamak için Wilde'ın Pater'in Appreciations'ı (Değerlendirmeler) üzerine değerlendirmesine bakmak yeterlidir. Wilde bu değerlendirmeyi kendi kendini aldatıcı görkemli bir kapanış cümlesiyle bitirir: Pater "çömezlerden kaçmıştır." Her büyük estetik bilinç peşinden ardı ardına yeni nesiller gelirken yükümlülüklerini reddetme konusunda özellikle daha yetenekli görünür. Pater'in Wilde'dan bile daha güçlü bir vârisi olan Stevens'ın mektuplarındaki kızgınlığı manidardır:

Elbette geçmişten geliyor olsam da geçmiş bana ait, Coleridge'in, Word-sworth'ün vs. damgasını taşıyan bir şey değil. Benim açımdan özellikle önemli olan biri yok. Benim gerçeklik-tahayyül kompleksim tamamen bana ait, bunu başkalarında da görüyor olmam bir şey değiştirmez.

Stevens "tam da bunu başkalarında gördüğüm için" diyebilirdi, ama şiirsel etkilenme Stevens'ın odaklanabileceği bir konu değildi. Sona doğru inkârları giderek şiddetlenir ve tuhaf bir mizahi ton kazanır. Şair Richard Eberhart'a yazdığı mektupta, kendisine duyduğu bir sempati olduğu için daha da güçlü olan bir sempati geliştirir.

Benden herhangi bir şekilde etkilendiğini reddetmeni gayet iyi anlıyorum. Bu tür şeyler beni her zaman rahatsız eder çünkü ben herhangi birinden etkilendiğimin bilincinde değilim ve istemeden de olsa bir şeyler almamak için Eliot ve Pound gibi son derece kendine özgü birer tarzı olan insanları okumaktan bile bile uzak duruyorum. Fakat okuduğu her şeyde yankılar, taklitler, etkilenmeler arayarak yaşayan bir eleştirmen türü var, sanki hiç kimse salt kendisi değilmiş de her zaman başka insanlardan oluşuyormuş gibi. W. Blake'e gelince bunun Wilhelm Blake olduğunu düşünüyorum.

Bu görüş, yani şiirsel etkilenmenin hararetli derecede aktif bilgiçler hariç başka hiçbir yerde pek olmadığı görüşü, bizatihi şiirsel etkilenmenin, melankolinin ya da endişe-ilkesinin bir çeşidi olduğunu gösteriyor. Stevens, kendisinin de ısrar ettiği gibi fevkalade bireysel bir şair, Whitman, Dickinson ya da kendi çağdaşları Pound, Williams, Moore kadar özgün bir Amerikalı şairdi. Fakat şiirsel etkilenme şairleri her zaman daha az özgün yapmaz; aynı sıklıkla şairleri daha özgün hale getirir, ama "daha özgün" illa ki daha iyi anlamına gelmez. Şiirsel etkilenmenin derinlikleri kaynak incelemesine, fikirler tarihine, imge modellerinin listelenmesine indirgenemez. Şiirsel etkilenme, ya da daha sık kullanacağım adıyla, şiirin yanlış okunması, ister istemez, şair-olarak-şairin yaşam döngüsünün incelenmesidir. Bu tür bir inceleme bu yaşam döngüsünün gerçekleştiği bağlamı dikkate aldığında, Freud'un verdiği adla aile romansına benzer örnekler olarak ve modern revizyonizmin –burada "modern" sözcüğü Aydınlanma sonrası anlamında kullanılmaktadır– tarihindeki bölümler olarak şairler arasındaki ilişkileri de aynı anda incelemek zorunda kalacaktır. W. J. Bate'in The Burden of the Past and the English Poet'te (Geçmişin Yükü ve İngiliz Şairi) gösterdiği üzere, modern şair, Aydınlanma'nın kendi çifte mirasından –hem antikçağdakilerden hem de Rönesans'taki ustalardan tahayyül zenginliği miras almıştır– duyduğu şüpheciliğin ürünü olan ve Aydınlanma'nın zihin yapısı içinde ortaya çıkan bir melankolinin mirasçısıdır. Bu kitapta aile romansının benzerleri olarak şairler arası ilişkilere yoğunlaşmak amacıyla Bate'in büyük bir maharetle araştırdığı alanı büyük ölçüde dikkate almayacağım. Aile romansıyla benzerliklerinden yararlanacak olsam da bazı Freudcu vurguları kasıtlı olarak revize edeceğimi de söylemeliyim.

Benim anlatabildiğim kadarıyla, bu kitapta sunulan etkilenme teorisinin başlıca etkileri Nietzsche ve Freud'dur. Nietzsche karşıtların peygamberidir ve Ahlakın Soykütüğü eseri estetik mizaçtaki revizyonist/gözden geçirici ve çileci tınılar üzerine, benim bildiğim kadarıyla, en derin incelemedir. Freud'un savunma mekanizmaları ve bunların çiftdeğerli işleyişleri üzerine araştırmaları, şiirler arası ilişkileri yöneten gözden geçirici kurallar için benim bulabildiğim en açık seçik benzeşleri sağlıyor. Fakat burada açımlanan etkilenme teorisi, mecazilikten kasıtlı olarak kaçınması bakımından ve her güçlü şair için (tabii eğer sonradan önemde-gelen derekesine düşmek istemiyorsa) kehanette önceliğin kritik olduğu şeklindeki Vicocu ısrarı nedeniyle Nietzscheci değildir. Öte yandan burada sunduğum teori mutlu ikamenin mümkün olduğunu, ikinci bir şansın bizi önceki bağlılıklarımızı tekrar tekrar aramaktan kurtarabileceğini iddia eden Freudcu iyimserliği de reddediyor. Şairler, şair sıfatlarıyla ikameleri kabul edemezler ve ilk şanslarını kaçırmamak için sonuna dek savaşırlar. Gerek Nietzsche gerekse de Freud şairleri ve şiiri hafife almıştır, fakat ikisi de fantazmaya gerçekte olduğundan daha çok güç tanımıştır. Ahlaki gerçekçiliklerine karşın, onlar da tahayyülü aşırı idealleştirmişlerdir. Nietzsche'nin çömezi Yeats ve Freud'un çömezi Otto Rank sanatçının sanata karşı kavgasının ve bu mücadelenin sanatçının doğa karşısındaki savaşıyla ilişkisinin daha çok farkındadırlar.

Freud yüceltmeyi en büyük insani başarı olarak görmüştü. Bu onu Platon'la ve gerek Yahudiliğin gerekse de Hıristiyanlığın bütün ahlaki gelenekleriyle aynı safa sokmuştur. Freudcu yüceltme daha ilksel haz türlerinin daha ince hazlar için bırakılmasını içerir. Bu da ikinci şansı birincisinden üstün tutmaktır. Bu kitabın bakış açısına göre Freud'un şiiri, güçlü şairlerin yaratıcı yaşamları tarafından yazılan sert şiirlerin aksine, yeterince sert değildir. Duygusal olgunlaşmayı kabul edilebilir ikamelerin keşfiyle denk tutmak özellikle de Eros âleminde pragmatik bir bilgelik olabilir, ama güçlü şairlerin bilgeliği bundan farklıdır. Teslim olunmuş rüyalar yalnızca birer sonsuz tatmin fantazması değildir, aksine insanın en büyük yanılsamasıdır, ölümsüzlük vizyonudur. Eğer Wordsworth'ün Ode: Intimations of Immortality from Recollections of Early Childhood'unda yalnızca Freud'da da bulunan bilgelik olsaydı, o zaman buna "Büyük Kaside" demeyi bırakırdık. Wordsworth de tekrarı ya da ikinci şansı gelişim için elzem saymıştır. Wordsworth'ün kasidesi ihtiyaçlarımızı ikame ya da yüceltme yoluyla yeniden yönlendirebileceğimizi kabul eder. Fakat kaside aynı zamanda başarısızlığın ve yaratıcı zihnin zamanın zulmüne karşı protestosunun da farkına varmamızı sağlar. Bir Wordsworth eleştirmeni, hatta Wordsworth'e Geoffrey Hartman kadar sadık bir eleştirmen bile, doğa düzeninden alınan bir kavram olarak öncelik ile tinsel düzenden alınan bir kavram olarak otorite arasında net bir ayrım yapılmasında ısrar edebilir, ama Wordsworth'ün kasidesi bu ayrımı yapmayı reddeder. "Sanat" der Hartman bilgece, "önceliğin üstesinden gelmeye çalışarak, doğayla onun sahasında savaşır ve kaybetmeye mahkûmdur." Bu kitabın argümanı güçlü şairlerin tam da böyle bir bilgelik yoksunluğuna mahkûm oldukları yönündedir; Wordsworth'ün Büyük Kasidesi doğayla onun sahasında savaşır ve büyük rüyasını korumasına karşın büyük bir yenilgi tadar. Wordsworth'ün kasidesindeki bu rüya, selefinin şiirinin (görünüşte Hıristiyanlıktaki yüceltme öğretilerine bağlı kalmasına karşın, insanın yüceltimi bütünüyle reddedişinin daha da haşin olduğu Milton şiiri Lycidas'ın) büyüklüğünden ötürü etkilenme endişesinin gölgesinde kalır.

Zira her şair (ne kadar "bilinçsizce" de olsa) ölümün zorunluluğu bilincine karşı diğer insanlardan daha güçlü bir isyanla başlar işe. Genç şair ya da antikçağda Atina'da verilen adla ephebe, daha en baştan doğa-karşıtı ya da antitetik (karşıt) insandır ve şairliğe başladığı andan itibaren tıpkı kendisinden önce selefinin yaptığı gibi olanaksız bir ereğin peşine düşer. Bu arayışın zorunlu bir parçasının, şiirin zayıflaması olduğu bence muhakkak fark edilir ve gerçek edebiyat tarihi bu farkındalığı sürdürmek zorundadır. Aydınlanma dönemindeki şairler İngiliz Rönesans'ının büyük şairleriyle aynı ayarda değildir. Benzer şekilde Aydınlanma sonrası geleneğin tamamı, yani Romantizm de modernist ve postmodernist mirasçılarında daha da büyük bir düşüş gösterir. Şiirin ölümü herhangi bir okurun kara kara düşünmesiyle hızlanmayacaktır, ama kanımca bizim geleneğimizde şiirin öldüğü zaman, aslında kendi kendini öldürmüş olacağını, geçmişteki gücünün kurbanı olacağını söylemek de yanlış olmaz. Bu kitap boyunca alttan alta hissedilen bir üzüntü konusu şudur: Romantizm, tüm başarılarına karşın, engin bir vizyonu olan tragedya olabilirdi; Prometheus'un olmasa da, kendi esin perisinin Sfenks olduğunu bilmeyen kör Oidipus'un kendi kendini çelmeleyen girişimi olabilirdi.

Kör Oidipus hikmetli bir tanrı olma yolundaydı ki güçlü şairler de onu takip ederek seleflerine karşı körlüklerini kendi eserlerinin revizyonist içgörülerine dönüştürmüşlerdir. Burada güçlü şairin yaşam döngüsünde izini süreceğim altı revizyon hareketi, daha da fazla olabilir ve burada olduğundan çok farklı isimler alabilirdi. Ben bunları altıyla sınırlı tuttum, çünkü bir şairin bir diğerinden nasıl uzaklaştığına ilişkin anlayışım açısından asgari ve elzem görünenler bunlar. Verilen adlar keyfi olmakla beraber Batı'nın tahayyül yaşamında merkezi yere sahip çeşitli geleneklerden geliyor ve ben yararlı olabileceklerini umuyorum.

İngilizcenin en büyük şairi belli nedenlerle bu kitabın argümanına dahil değildir. Bunlardan biri zorunlu olarak tarihseldir; Shakespeare tufandan önceki çağa, etkilenme endişesi şiirsel bilinçte merkezi bir yere sahip olmadan önceki devler çağına aittir. Bir diğer neden, dramatik biçimle lirik biçim arasındaki karşıtlıkla ilişkilidir. Şiir öznelleştikçe, seleflerin gölgesi de baskın hale gelmiştir. Fakat ana neden Shakespeare'in esas selefinin vârisinden çok daha küçük bir şair olan Marlowe olmasıdır. Milton tüm gücüne rağmen yine de Spenser'ın şahsında büyük bir selefle ince ve hayati bir mücadeleye girişmek zorunda kalmıştı ve bu mücadele Milton'ı hem yaratmış hem de bozmuştu. Milton'ın ve sonradan da Wordsworth' ün ephebe'si olan Coleridge, kendi Marlowe'unu Cowper'da (ya da çok daha zayıf bir şair olan Bowles'ta) bulmaktan memnun olurdu, ama etkilenme isteyerek olacak bir şey değildir. Shakespeare bu kitabın inceleme alanı dışında kalan bir fenomenin, yani selefin mutlak anlamda yutulmasının İngilizcedeki en büyük örneğidir. Denk güçler arasındaki kapışma, güçlü karşıtlar olarak babayla oğul, dönüm noktasındaki Laios'la Oidipus; ben burada yalnızca bu konuyla ilgileniyorum, fakat aşağıda görülebileceği üzere bazı baba figürleri birden fazla kişiden de oluşabilir. En güçlü şairlerin bile şiirsel olmayan etkilere tabi oldukları benim için bile açıktır, ama yine de ben yalnızca bir şairin içindeki şair ile ya da has şiirsel benlikle ilgileniyorum.

Etkilenmeyle ilgili fikirlerimizde benim önerdiğim tarzda bir değişiklik yapılması, geçmişte birbirleriyle aynı dönemde yaşamış şairleri daha yanlışsız bir şekilde okumamıza yardımcı olacaktır. Tek bir örnek vermek gerekirse, Keats'in Victoria döneminde yaşamış, kendi şiirlerinde onu yanlış yorumlamış çömezleri arasında başta gelenler Tennyson, Arnold, Hopkins ve Rossetti'dir. Kimse Tennyson'ın Keats'le girdiği uzun, gizli çekişmeden zaferle çıkmış olduğunu kesin olarak söyleyemez, ama Arnold, Hopkins ve Rossetti'ye olan bariz üstünlüğünün arkasında, bunların kısmi yenilgilerinin aksine onun kazandığı göreli zafer ya da en azından kendi zaferine sahip çıkması vardır. Arnold'un mersiye türündeki şiirleri Keats'in üslubuyla anti-romantik duyguyu üstünkörü bir şekilde kaynaştırırken, Hopkins'in dilinin zorlama yoğunlukları ve söyleyiş tuhaflıkları ile Rossetti'nin çok süslü sanatı da kendi şiirsel benliklerinde hafifletmeye çalıştıkları yüklerle çelişmektedir. Aynı şekilde günümüzde Pound'un Browning'le girdiği bitmek bilmez çekişmeye ve keza Stevens'ın İngiliz ve Amerikan Romantizminin büyük şairleri Wordsworth, Keats, Shelley, Emerson ve Whitman ile sürdürdüğü uzun ve büyük oranda saklı kalmış muharebeye yeniden bakmamız gerekir. Victoria dönemi Keatsçilerinde olduğu gibi bunlar pek çok örnekten yalnızca bazılarıdır, tabii eğer şiir tarihi hakkında daha eksiksiz bir hikâye anlatacaksak.

Bu kitabın esas amacı bir okurun eleştirel vizyonunu, hem kendi kuşağının eleştirisi ve şiiri bağlamında –bu bağlamın halihazırdaki krizlerinin ona en çok dokunduğu noktada– hem de kendi etkilenme endişeleri bağlamında sunmaktır. Beni en çok etkileyen çağdaş şiirlerde –örneğin A. R. Ammons'ın Corsons Inlet'i ve Saliences'i ile John Ashbery'nin Fragment'i ve Soonest Mended'ı– şiirin ölümüne karşı kavga veren bir gücü görüyorum ama aynı zamanda sonradan gelmiş olmanın verdiği bitkinliği de görebiliyorum. Aynı şekilde şahsen nelerden kaçtığımı net bir şekilde görmemi sağlayan çağdaş eleştiri eserleri, Angus Fletcher'ın Allegory'si (Alegori), Geoffrey Hartman'ın Beyond Formalism'i (Biçimciliğin Ötesinde) ve Paul de Man'ın Körlük ve İçgörü'sü gibi kitaplar, zihnin Biçimci eleştiri çıkmazından kurtulma çabasının, kısır ahlak zabıtalığına dönüşen arketip eleştirisinin içinde bulunduğu durumun ve herhangi bir şairin herhangi bir şiirini okumaya yardımcı olabileceğini henüz kanıtlayamamış, Avrupa eleştirisindeki tüm bu gelişmelerin anti-hümanist korkunçluğunun farkına varmamı sağlıyor. Bu kitapta şu an sahip olduğumuzdan daha antitetik bir pratik eleştiri önerdiğim Arabölüm çağdaşlığın bu alanına verilmiş bir yanıt mahiyetindedir.

Kendisini aforizmalara, özlü sözlere ve tümüyle geleneksel olsa da gayet kişisel bir mitik örüntüye dayalı şiddetli bir şiir olarak sunan bir şiir teorisi yine de argüman olarak değerlendirilebilir ve böyle değerlendirilmesi istenebilir. Bu kitabı oluşturan her şey –meseller, tanımlar, savunma mekanizmaları olarak revizyon kategorilerinin işlenmesi– yaratıcı zihnin öncelik konusundaki umutsuz ısrarının verdiği melankoli hissi üzerine bütünlüklü bir tefekkürün parçası olma amacındadır. Her türlü yaratıyı şiddetli bir şiir olarak okuyan Vico doğa düzenindeki öncelik ile tinsel düzendeki otoritenin şairler açısından aynı şey olduğunu ve böyle de kalmak zorunda olduğunu anlamıştı, çünkü Şiirsel Bilgeliği oluşturan tek şey bu sertliktir. Vico hem doğal önceliği hem de tinsel otoriteyi mülkiyete indirgemişti – benim Ananke (Batı tahayyülünü hâlâ yönetmekte olan korkutucu zorunluluk) olarak tanıdığım hermetik bir indirgemeydi bu.

İkinci yüzyılda yaşamış Gnostik bir spekülatör olan Valentinus, İskenderiye'de Pleroma'yı, yani İlahi varlığın tecellisi mahiyetindeki otuz Aeon'dan biri olan Tamlık'ı öğretiyordu: "O'nu bilmedikleri halde Baba'ya ulaşmış olmaları büyük bir mucizeydi." Kişinin zaten bulunduğu yeri araması arayışların en gafili ve en mukadder olanıdır. Her güçlü şairin Esin Perisi, Sophia'sı, tekbenci bir arayış tutkusuyla olabildiğince uzağa ve derine zıplar. Valentinus arayışın sonlandığı bir Sınır olduğunu varsaymıştı, fakat arayışın bağlamı Koşullanmamış Zihin, yani Milton sonrası en büyük şairlerin evreniyse, hiçbir arayış sonlanmaz. Valentinus'un Sophia'sı kurtarılır, tekrar Pleroma'ya dahil edilir ve yalnızca onun Tutku'su ya da Karanlık Niyet'i Sınır'ın ötesinde dünyamıza düşer. Ephebe işte bu tutkunun içine, Valentinus'un "kuvvetsiz ve dişi meyve" adını verdiği Karanlık Niyet'e düşmelidir. Bunun içinden çıktığı takdirde, sakatlanmış ve körleşmiş olsa da, güçlü şairler arasında yerini alacaktır.

Özet: Altı Revizyon Kategorisi

1. Clinamen gerçek anlamıyla şiirin yanlış okunmasıdır. Bu sözcüğü Lucretius'tan alıyorum. Lucretius'ta clinamen, atomların evrende değişikliği mümkün kılmak üzere yaptıkları "sapma"yı ifade eder. Bir şair selefinin şiirini, bununla bir clinamen gerçekleştirecek şekilde yanlış okuyarak selefinden sapar. Bu tutum halefin şiirinde düzeltici bir hareket olarak görünür, bu da demektir ki selefin şiirleri belli bir noktaya kadar gitmiş, ama sonradan tam da yeni şiirin hareket ettiği yönde sapmak zorunda kalmıştır.

2. Tessera bir tamamlama ve antitezdir; sözcüğü hâlâ kullanıldığı mozaik yapımından değil, tanınma işareti anlamına geldiği antik gizem kültlerinden alıyorum – sözgelimi küçük bir çömleğin diğer parçalarla birlikte bu kabı oluşturacak parçası. Bir şair selefini antitetik olarak "tamamlar", bunu da ebeveyn-şiiri, terimlerini muhafaza edip başka bir anlama gelecek şekilde, sanki selefi bu denli ileri gitmeyi başaramamış gibi okuyarak yapar.

3. Kenosis, ruhlarımızın tekrar zorlantılarına karşı kullandıkları savunma mekanizmalarına benzer bir koparma aracıdır; o halde kenosis selefle sürekliliği koparmayı amaçlayan bir harekettir. Bu sözcüğü Aziz Pavlus'tan alıyorum: O buna İsa'nın ilahi mertebeden insan mertebesine düşmeyi kabul ederek kendi kendisini alçaltması ya da içini boşaltması anlamını verir. Sonradan gelen şair görünüşte kendisini kendi ilhamından, yani kendi hayali tanrılığından arındırarak (boşaltarak) kendisini sanki şair olmayı bırakıyormuş gibi alçaltıyor görünür, ama bu çekilme selefin çekilme şiiriyle ilişkili olarak öyle bir tarzda gerçekleşir ki selefin de içi boşaltılır. Dolayısıyla sonraki hava boşaltma şiiri göründüğü kadar mutlak değildir.

4. Daimonikleşme, yani selefin Yüce'sine tepki olarak kişiselleşmiş bir Karşı-Yüce'ye ulaşma yönündeki hareket. Bu sözcüğü Yeni-Platoncu jargondan alıyorum; orada ilahi ya da insani olmayan bir ara varlığın üstada yardımcı olmak için onun içine girmesine karşılık gelir. Sonraki şair ebeveyn-şiirde gerçek ebeveyne değil, aksine bu selefin ötesindeki bir varlığa ait olan bir güç olduğuna inandığı şeye açar kendini.

5. Askesis, yani yalnızlık durumuna ulaşmayı amaçlayan kendini arındırma hareketi. Sözcüğü genel anlamıyla Empedokles gibi Sokrates öncesi şamanların pratiğinden alıyorum. Sonraki şair kenosis'te olduğu gibi revize edici bir iç boşaltma işleminden değil bir daraltma/küçültme işleminden geçer. Kendisini selefi de dahil olmak üzere diğerlerinden ayırmak için insani ve muhayyel yeteneğinin bir kısmını bırakır ve bunu kendi şiirini ebeveyn-şiire karşı, onun da bir askesis yaşamasını sağlayacak şekilde konumlandırarak kendi şiirinde yapar; böylece selefin yetenekleri de budanır.

6. Apophrades ya da ölülerin dönüşü. Sözcük Atina'da ölülerin yaşadıkları evlere yeniden yerleşmek için döndükleri aksi ya da uğursuz günleri anlatmak için kullanılırdı. Sonraki şair, zaten neredeyse tekbenciliğe denk düşen muhayyel bir yalnızlığın altında ezildiği son aşamasında, kendi şiirini selefin şiirine tekrardan o kadar açık tutar ki başladığı yere, çıraklığına döndüğüne inanabiliriz, ta ki başvurduğu revizyon kategorileriyle kendi kuvvetini tekrardan gösterene kadar. Fakat şiir bir zamanlar açık olduğu selefe artık açık tutulmaktadır ve bunun tekinsiz sonucu şudur ki yeni şiirin başarısı sayesinde biz artık şiiri selefi yazıyormuş gibi değil, aksine selefin karakteristik eserini sonraki şairin kendisi yazmış gibi görürüz.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, “Bizi Shakespeare icat etmiştir”, Radikal Kitap Eki, 12 Aralık 2008

Yaratma endişesinin çokyönlülüğü yazarı önceden bilinen kısıtlar içinde bırakırken beklenmedik sancıları neden sonra gösterir. Bilinebilir endişelerin içeriden gelenleri yanında, dışarıdan alınan etkilerden üstümüze düşenleri de var, ama sözgelimi içinde bulunduğumuz ânın yol açtığı etkenlerin yanında, geçmişin yazarları da bizi kendiliğinden köşeye sıkıştırır ve yaratım sürecine beklenmedik etkilerde bulunur.

Yazarın özgürlüğü yazdıklarını yayımlama kararından başlayarak sınırlanmaya başlar; yazarın kimliğine, yaratıcılık düzeyine bağlı olarak bir yerde durur bu sınır elbette; sınırsızlıksa, yazarın yüzde yüz kendisi için yazdığı, demek ki neredeyse ütopik bir durumun konusudur. Sonra içinde bulunduğu kültürün etkilerini alır; orada sözgelimi üne ya da çok satmaya göz kırpmak, ödenen bedeli çoğaltıverir. Postmodernizmin goygoyculuğu tam burada olumsuz bir rol oynar: sizi yararlı olmaya, kendinizi herkesin yaratabileceği bir metnin yaratıcısı olarak görmeye, dolayısıyla ortalamayı yüceltmeye zorlar.

Bütün bunlar bir ya da birçok gerçeklik alanının yol açtığı somut etkilere gönderir bizi ki, bir de ancak soyutlanabilir etkiler var. Harold Bloom, Etkilenme Endişesi adını verdiği özgün (çünkü biz benzerini okumadık) çalışmasında, şairin kendinden önceki ustalarla arasındaki etki alma ve etkileme biçimlerine kapsamlı bir çözümlemeyle eğiliyor. Bloom, romantik şairler ekseninde 1967’de tamamladığı çözümlemeye 1997’de yazdığı önsözle Shakespeare odaklı parlak bir tartışmanın da yolunu açıyor. Shakespeare, hakkındaki söylencelerin belki hiçbirine kesinlik kazandıramayacağımız, kimileri için edebiyatın en büyük şairi; kendisi için etkilenmeden çok, esinlenmeden söz ediyor. Arada hayranlıkla ettiği sözlerle Shakespeare için öylesine yüceltici bir tanım yapıyor ki Bloom (ya da sözgelimi sözlerini aktardığı Emerson), onları ayrıca not etmek gerekir. Sonunda, “Bizi Shakespeare icat etmiştir...” sözüne vararak...

Etkilenme ve anlaşılma

Shakespeare konusunu açınca, Harold Bloom yazarı kuşatan dışsal etkilere ilişkin ciddi çekinceleri art arda sıralamaya başlıyor. Nitelikli edebiyatı yoksayan günümüz kültürü, yaratıcılığı ortalamaya indirgeyerek sözde çoğullaştıran postmodernizm aymazlığı ya da yazara yükümlülük getiren siyaset yükümleyicileri yazarı, dolayısıyla eleştiriyi, yorumlamayı değersizleştirirken gerçekten değerli yazarları umursamayıp popüler dolaşımın nesnesi olan yazarları öne çıkarıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar modernist romanın ilk büyük başyapıtlarını vermişken anlaşılamamış ya da gözden kaçırılmıştır. Elbette yeni Türk edebiyatının modernitesine giden yolun taşlarını koyan öteki yazarlar da edebiyatımızı gerçek bir edebiyata dönüştürenler arasındaydı; Reşat Nuri Güntekin sözgelimi: hakkındaki en nitelikli inceleme kitabını yazan Fethi Naci de onun yalnızca bir “halk yazarı” olarak görülmesinin yanlışlığını belirtip romanlarındaki nice güzelliği göstermeye çalışmıştı. Gelgelelim, “eleştirel gerçekçiliğin öncüsü” Reşat Nuri Güntekin ya da onu düşünsel bakımdan ileri götüren Sabahattin Ali edebiyatımızı güçlendirirken, Tanpınar taçlandırıyordu.

Reşat Nuri Güntekin kendinden sonra gelen yazarları özellikle sağlam bir duvar gibi önüne almıştı, ama onun sonra gelenler üstünde belirgin bir etkisi olduğundan söz edilebilir mi? Sabahattin Ali özellikle öykücülüğümüzün bir dönemini etkilemiş, giderek bir dönemi en çok etkileyen yazarlar arasında ilk akla gelenlerden olmuştu ve bu ilişkinin açık biçimlerini özellikle 1970’lerden sonra yaygın bir yazarlık tutumu olarak yaşadık. Kendini Sabahattin Ali ile özdeşleştiren yazarların çokluğu yanında, Tanpınar’ın daha yirmi yıl sürecek yalnızlığını neden sonra sahiplenecek kimi yenilikçi yazarlar, ondan etkilendiklerini de açıkça yazacaklardı.

Bir yazar, “Benim için yirminci yüzyılın en büyük yerli yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Büyükten çok da, benim için önemlidir,” diyorsa... Orhan Pamuk’un romanları okunduğu sırada Huzur, Sahnenin Dışındakiler de okunursa, sonrakinin selefinden etkilenme biçiminin ayırt edilebilecek belirginlikte olduğu görülebilir.

Burada kanonu oluşturan yazarlardan etkilenen yazarların da kanon içinde sayılabileceklerini belirtebiliriz. Oysa Tanpınar kanonun dış çeperlerindedir ve onun orada bulunmasının nedeni başlangıçtaki değil, bugünkü değeridir ve öyle anlaşılıyor ki, Orhan Pamuk da onun bu yalnızlığına kanatlarını açarak havalanmayı baştan göze almıştır. Bugün eleştirinin Orhan Pamuk’un selefi Tanpınar’dan aldığı etkileri çözümleme niyeti, onun gerçekten eleştiri olup olmamasıyla ilgilidir.

Shakespeare, Milton ve Wordsworth okumalarını yapmasaydı, Keats’ın da Keats olarak var olamayacağı; ya da Tennyson’ın Keats okuması olmasaydı, Tennyson’un da olamayacağı biçiminde, kesin bir yargıya varır Bloom. Edebiyat tarihi içinden süzülüp gelen bütün has edebiyatçılar için de geçerli midir bu yargı, bunu tartışmalı değil miyiz? Harold Bloom’un söylediğini, başından beri değişik biçimlerde söylüyorum: “eleştiri ya edebiyatın parçasıdır ya da bir hiçtir... Metaforik bir esere karşı takınılacak her türlü duruş metaforik olacaktır.” Yoksa siz Tanpınar ile Orhan Pamuk arasındaki ilişkiyi çözümlerken onların yanında değil, aşağıda durmayı seçmek zorunda kalırsınız. Dolayısıyla Tanpınar olmasaydı Orhan Pamuk şimdiki Orhan Pamuk gibi mi olurdu, sorusu, eleştirinin ilgi alanı içindeki asıl soru olmalıdır.

Kendi gibi olmak

Yoksa sözgelimi Nurullah Ataç ya da Fethi Naci gibi olmayı iyi eleştirmenliğin ölçütü saymaya kalkışanların, yerinde sayması olanaksız eleştirel düşüncenin yanında bir karikatür olarak kalmaya koşulladıkları edebiyat, ne yaparsanız yapın sizi anlayamayacaktır ki, bu da elbette iyidir. Bırakalım ustalara biat etmeyi ya da her genç yazarın önüne geçmiş’i çıkarmayı da, onları eleştirerek kendi yolumuzu açmaya çalışalım, onlar gibi olma önerilerine karşı kendimiz gibi olalım. Bu yüzden edebiyatımızın geçmişini bilme zorunu eskimiş, gözde düşmek üzere, tarihselci değil, yazgıcı bir yaklaşım olarak anlamsızlık üretmektedir.

Peki sonunda bütün büyük yaratıcıların geçmişten aldığı etkiler nasıl anlaşılacak? Onları kendi öznelliği içinde değerlendirerek ve bu değerlendirmeyi alabildiğine özgür bırakarak. Çünkü bir yazarı geçmiş bağlamı içine yerleştirmek, ona ister istemez tarihselci, toplumsalcı, kültürel, siyasal bir bağlam içinde bakmaya da zorlar. Oysa burada da çok yönlü bir örnek olarak alınmaya uygun Tanpınar çevresinde, yarattığı romanların yazınsal bakımdan modernist romanımızın kurucularından olduğunu öne çıkaran bir eleştirinin yanında, yalnızca roman dili ve tekniği bakımından değerlendiren başka bir eleştiri de olacaktır, nasıl ki Doğu-Batı sorunsalına verilmiş yazınsal bir karşılık olarak görecekler olduğu gibi. Elbette yenilikçi her yazar kendi zamanını bekler, zamansız çıktığı için de sıcağı sıcağına değerlendirilme mutluluğunu yakalayamaz. Belki bu arada halefleri aracılığıyla sürekli yeniden anlamlandırılarak yaşamayı sürdürür.

Harold Bloom Etkilenme Endişesi’nde, “şiir tarihinin, şiirsel etkilenmede ayrı tutulamayacağı bir önkabul olarak alınmıştır,” diyor, “zira güçlü şairler bu tarihi kendilerine hayali bir uzam açmak için, başka bir şairi yanlış okuyarak yaratırlar.”

Dolayısıyla bu endişenin bireysel ya da toplumsal değil de yazınsal bir endişe olması için, sözgelimi İlhan Berk’in dünya şiirini bilinçli yanlış okumalara uğratan tutumunu ya da küçük İskender’in Ece Ayhan ve Attilâ İlhan okumalarını örnek göstermek gerekir. Yoksa 1980’den sonra sayısız genç yazarın Ece Ayhan ve İsmet Özel okumalarındaki sapmaları edebiyatımızın yanlış okumalardan edindiği kalıcı kazanımlar olarak saymak elbette olanaksızdır.

Güçlü şairlerin güçlü selefleriyle “ölümüne kapışma konusunda gösterdikleri ısrar”, bazen büyük yazınsal sonuçlara yol açabilir. Orhan Pamuk, Murathan Mungan ya da küçük İskender’i yaratan koşullar, geleneksel edebiyatımızdan modernist sıçramalara uzanan edebiyatımızın olanaklarını özgürce açabilme esnekliğiyle beslenmiştir ki, bu kadarı bile etkilenme endişesinin sıradan olmadığını, yüksek bilişsel-yazınsal yetiler gerektirdiğini göstermeye yeter. Sahip çıktığı edebiyatın ruhunu içselleştirmektir bu. Yoksa öykünme ya da metinlerarasında saklambaç oynamak, konumuzun dışındadır.

Devamını görmek için bkz.

Can Bahadır Yüce, “Etkilenme Endişesi’nin bilinmeyen hikâyesi”, Zaman, 16 Aralık 2008

Harold Bloom: "Benim anladığım edebi eleştiri, felsefenin, herhangi bir sosyal bilimin ya da politikanın bir parçası olamaz. Eleştiri, yalnızca edebiyatın bir parçasıdır."

20. yüzyılın en önemli eleştiri metinlerinden Etkilenme Endişesi, yayımlanışından 35 yıl sonra Türkçede. Dünyanın en saygın edebiyat eleştirmenlerinden Harold Bloom'la hâlâ çok tartışılan kitabını ve eleştiri anlayışını New Haven'daki evinde konuştuk.

Harold Bloom, küçük bir üniversite şehri olan New Haven'da, 54 yıldır aralıksız ders verdiği Yale Üniversitesi'nin civarındaki vişne çürüğü renkli, şirin evinde bir tür inziva hayatı yaşıyor. Kimilerince bir başyapıt sayılan, kimi akademisyenlerce kıyasıya eleştirilen ünlü kitabı The Anxiety of Influence'ın Etkilenme Endişesi adıyla yayımlanan Türkçe baskısı üzerine konuşmak için kapısını çaldığımızda heyecanını gizlemiyor. İlk yayımlanışından 35 yıl sonra eserinin başka bir dile daha çevrilmesinden, hâlâ ilgi devşirmesinden memnun. Etkilenme Endişesi'nin Türkiye'de yayımlanmasına biraz da şaşırmış: "Bu, biraz ezoterik ve zor bir kitaptır. Bu yüzden hâlâ ilgi görmesine biraz şaşırdığımı itiraf edeyim." diyor.

Kitap daha geçen aylarda Kore'de, Slovenya'da yayımlanmış; Arnavutça ve Macarcaya çevrilmiş. Bloom, kitabının Türkçe baskısını heyecanla eline alıyor; hemen, aynı dizide yayımlanan öteki kitapların listesinin bulunduğu sayfaya bakıyor. Adorno, Todorov, Paul de Man isimlerini görünce onlara ilişkin anılarını anlatmaya başlıyor. Söz ister istemez, Bloom'un Amerikan Edebiyat Akademisi'yle ve Fransız eleştirmenlerle arasındaki sürtüşmeye geliyor: "Paul de Man, Derrida gibi yakın arkadaşlarım zamanla entelektüel rakiplerim oldular. Daha sonra 'düşmanlarım' farklılaştı, Shakespear'i yerin dibine sokup çıkaran 'kültürel eleştiri'cilere karşı Batı kanonunu savunmak gerekiyordu. Ben de akademisyenler yerine genel okura hitap eden kitaplar yazmaya başladım." Bloom, yirmi yılı aşkın bir süredir yalnızca 'genel okur' için kitaplar kaleme aldığını söylüyor, Amerikan Akademisi'ni –yine– yalnızca politik doğruculuk peşinde olmakla suçluyor.

Harold Bloom'a, Etkilenme Endişesi'ni yazma fikrinin ilk ne zaman zihninde belirdiğini soruyoruz. "Kitabın şimdiye kadar hiçbir yerde anlatamadığım hikâyesini size anlatayım" diyerek söze başlıyor: "Otuz yedinci doğum günümde, 11 Temmuz 1967 gecesi kötü bir kâbusla uyandım. Düşümde kanatlı, meleğe benzer bir yaratık beni boğuyordu. Gecenin üçünde mutfağa indim, kendime bir kahve yaptım ve kalemi alıp şiirsel etkilenme üzerine ilk taslağı yazmaya başladım. Altı yıl sonra, 1973'te Etkilenme Endişesi ortaya çıktı. Bu kitap, yazarlığımın dönüm noktasıdır. Yazdığım o ilk taslak kaybolmuştu, neyse ki seçkin sanat tarihçisi Ernst Gombrich sayesinde yıllar sonra bulundu."

Peki, kitap ilk yayımlandığında tepkiler nasılmış? Bloom, kitabının anlaşılmamasından yakınıyor: "Paul de Man, kitaptan hoşnut olmadığını ifade eden bir eleştiri yazdı. Kitabı yanlış anlamıştı, eleştiriyi psikolojiye indirgediğimi öne sürdü; oysa yanılıyordu. Etkilenme Endişesi'ndeki tezlerim çoğunlukla yanlış anlaşıldı. 'Endişe' şair, romancı ya da oyun yazarı tarafından hissedilmez; yapıt tarafından, şiir, roman, oyun hatta deneme tarafından hissedilir. Bu , bir yapıtın başka bir yapıt tarafından yanlış okunmasıdır. Bunu açıklayabilmek için yıllarımı harcadım. Poetry and Repression (Şiir ve Bastırma) adlı bir kitap yazdım, kimse anlamadı."

Etkilenme Endişesi üzerine Türk basınında çıkan tek tük tanıtım yazılarına bakınca, bu anlayışsızlığın bizim edebiyat çevremizde daha vahim bir boyutta olduğunu söylemek mümkün. Harold Bloom, Etkilenme Endişesi'nden sonraki 10 yıl içinde yazdığı her şeyin, bu kitabın daha iyi anlaşılmasına yönelik bir çaba olduğunu söylüyor. Bunu o yıllarda değil, yaşlanınca fark etmiş. Beş yıldır üzerinde çalıştığı "Yaşayan Labirent" adlı devasa çalışma ise "edebiyatta etkilenme" kavramının bütüncül bir şekilde ele alındığı, Bloom'un bütün entelektüel geçmişinin meyvesi olacak.

Etkilenme Endişesi'nin tezi, edebiyatın edebî etkilenmeden bağımsız düşünülemeyeceği şeklinde özetlenebilir. Umarız, kitabın Türkçe çevirisi, poetikanın çoktan cevap bulmuş sorularına takılıp kalmış edebiyat dünyamızda gereğince karşılığını bulur.

Devamını görmek için bkz.

Serdar Güven, “Şairin bitmeyen endişesi”, Kitap Zamanı, 5 Ocak 2009

Şiire heves etmiş, hayatının belirli bir döneminde gönül düşürmüş herkesin çok yakından bileceği bir endişe vardır: İlk kelime kâğıda geçirildiği andan itibaren sıklıkla başka bir şiirin gölgesi düşer aynı kâğıda.

Yazılanlar ne kadar özgün olursa olsun, yazarında her zaman derin bir tereddüde sebep olan, çok sonra belki hasede evrilen bu kaygının sonunda nasıl da ıstıraplı bir süreç izlediğini de bilecektir aynı konumda olanlar. Hatta şiirden sessizce çekilen birçok kişinin asıl çekilme nedeni tam da bu, bir türlü nihayete erdirilememiş endişedir. Başka bir şair veya şiirden etkilendiğini, bir türlü özgün bir dil yakalayamadığını fark eden herkes, yazmaya devam edip sonunda yazdıklarını kendine mal etmeyi başarsa da bu etkilenme endişesi devamlı bir ıstırap olarak varlığını korumaya devam eder.

Harold Bloom’un, edebiyat teorisi alanında, onca tartışılmasına rağmen sık sık referans olarak gösterilen, edebiyatın klasik metinlerinden biri olmaya aday kitabı Etkilenme Endişesi, sanatçı birey ve selefleri arasındaki “ödipal” denebilecek ilişkiye odaklanıyor. Bir şairin, başka bir şairin doğmasına nasıl yardım ettiğini, şiirin bu doğum işlemini hangi unsurların yardımıyla gerçekleştirdiğini göstermeye çalışan özgün bir kitapla karşı karşıyayız. Şiir tarihinin, bir bakıma şiirsel etkilenmeden ayrı tutulamayacağı ön kabulüyle yola çıkan Bloom, Etkilenme Endişesi’nde, güçlü şairlerin bu tarihi kendilerine hayali bir uzam açmak için, başka bir şairi yanlış okuyarak yarattıklarını belirtiyor. Çömezin ustasından basitçe bir şeyler aşırması, başka bir şiirin dolaylı ya da dolaysız bir şekilde tevarüs edilmesi, intihal veya esinlenme olarak okumamak gerekiyor Bloom’un görüşlerini. Harold Bloom daha çok has şiirsel benlikle ilgili çünkü. Bu endişenin şiirde nasıl tezahür ettiğini, tevarüs edilen bu bilincin (selefin bilinci) şiirde nasıl ve hangi unsurlarla temsil edildiğini, bu durumun şiirde nasıl bir çatışmaya yol açtığını, dahası, sözü edilen bu endişeyi taşıyan metnin bu endişelerden kurtulmak için ne tür stratejiler geliştirdiğini de gösteriyor kitabında.

Bloom’a göre, etkilenme endişesiyle yaşayan şair, bu duygusunu revize edebilmek için altı yola başvuruyor. Clinamen, yani bir şairin yanlış okunması, Tessera, yani tamamlama ve etkilenilen şairin anti-tezi, Kenosis, yani selefle sürekliliği koparmayı amaçlayan, Daimonikleşme, yani selefin Yüce’sine tepki olarak kişiselleşmiş bir karşı-Yüce’ye ulaşma hareketi, Askesis, yani yalnızlık durumuna ulaşmayı amaçlayan kendini arındırma hareketi ve son olarak da Apophrades, yani ölülerin dönüşü, diğer bir deyişle şairin bunca revize edici çabasına rağmen şiirini yeniden selefinin şiirine açık tuttuğu, selefe karşı daha güçlü olmak için kendini bilerek etkilenmeye açık bıraktığı son dönem.

Bütün bu süreçleri daha çok Romantik şairler üzerinden, bir şairin başka bir şairden etkilenme endişesini alt etme süreçleri olarak değil, kimi zaman kutsal metinler, kimi zaman da mitolojik öğelerin de yardımıyla şiire içkin olan bir endişeyi anlamak için kullanıyor Bloom. Ama öte yandan, zaman zaman Bloom’un bu çabasının yanlış anlaşıldığı durumlar da görüyoruz. Örneğin Semih Gümüş, Etkilenme Endişesi ile ilgili Radikal Kitap’taki yazısında aynı hataya düşüyor. Gümüş, Bloom’un kitapta Shakespare’le ilgili hayli iddialı sözlerine hiddetlenince kitabın temel derdini de gözden kaçırıyor. Bloom, Gümüş’ün iddia ettiği gibi, önceden gelenler-sonradan gelenler ayrımından çok, metnin içsel dinamikleriyle ilgileniyor çoğunlukla. Etkilenme Endişesi’nin bize tam da söylemek istediği çünkü şu: “Oğulların babaları tarafından bastırılmaları gibi, şairler de kendilerinden önceki ‘güçlü’ şairlerin gölgesinde yaşarlar; ve herhangi bir şiir, bir önceki şiiri yeniden şekillendirerek bu ‘etkilenme endişesi’nden kurtulma çabası olarak okunabilir”. Demek ki, burada sözü edilen durum, bireysel bir etkilenmeden, bu durumun yarattığı kaygıdan çok, şiirde bir endişe olarak tezahür etmiş, şiire içkin olan bir endişedir. Eliot, “ İyi şairler çalar, kötü şairlerse etkilendiğini, başka bir sesi ödünç aldığını belli eder” der. Bloom ise uzaktan yakından taklit etme mekanizmasıyla ilgili değil. Çalma eylemine de gönül düşürmüyor. Eleştirmen, şairin kendisiyle de ilgili değil. Birçok önemli şiirin bu duyguyu alt edebilmek için ne tür yollar denediğine; bu yollarda şiirin hangi süreçleri takip ettiğine; adına “güçlü şiir” dediğimiz şiirin giderek nasıl bir endişeye odaklanmış olduğuna; güçsüzlükleri kadar güçlü oldukları anları da aslında bu endişeden aldıklarına dair epey özgün bir önermede bulunuyor Bloom.

Devamını görmek için bkz.

Onur Behramoğlu, “Etkilenme: Yıldızlardan bulaşan hastalık”, Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2009

Amerikalı eleştirmen Harold Bloom, 20. yüzyıl eleştiri literatürüne armağan ettiği “etkilenme endişesi” kavramını bir şiir teorisine dönüştürürken, tek büyük istisna olarak, hayranlık duyduğu Shakespeare’i gösterir: “Shakespeare dünyayı, dünyanın onu etkilediğinden çok daha fazla etkilemiştir.”

Şair, oyun yazarı ve aktör Shakespeare’in özgün elyazmalarından hiçbiri günümüze ulaşmadı. Oyunlarının ilk toplubasımı da, onunla aynı kumpanyada bulunan iki oyuncu tarafından, ölümünden yedi yıl sonra, 1623 yılında gerçekleştirildi. Oyun metinlerinin değişik kopyaları arasında önemli farklılıklar bulunsa da, oyunlardaki pek çok sözcük zamanla kullanımdan kalksa da, bazı uyaklara-vezinlere bugün bakıldığında düzensizlik sezilse de, şiir ile düzyazıyı harmanlayarak yazan Shakespeare, 1750’lerden bu yana, tüm zamanların en büyüğü sayılıyor. “Hiçbir bağlamın, teatral bağlamın bile sınırlayamadığı; düşüncelerle ve imgelerle nefes alıp veren ve kendisine akacak bir mahreç aradığında tiyatroyu hazır bulan” bu benzersiz dehayı dışarıda bırakarak, etkilenme sorununu irdelemek olası değil. Ne de olsa hepimiz, hiçbir metnini okumadan ya da hiçbir oyununu izlememiş olsak bile, onun etkisini duymuş olacağımızı içten içe bilmekteyiz.

İngilizcede “influenza” sözcüğü “grip”, “influence” sözcüğü “etkilenme” anlamına gelirken; kök anlamı “içe akış” ve asıl anlamı “insanlara yıldızlardan gelen kuvvet ya da tecelli” olan “influence” sözcüğünde, gizemli bir gücün insanın iliklerine işleyişi hissedilir. Bütünüyle “özgün” yapıtlar üretmek isteyenler, bunun doğuracağı “etkilenme endişesi”ni aşabilirlerse, “şiirsel yanılgı ya da yanlış okuma” olarak tanımlanabilecek yaratıcı yorumlarıyla, unutulmaz yapıtlara imza atarlar. Komedya hariç tüm türlerde kendisinden önce sahne alan Christopher Marlowe da, Shakespeare üzerinde böylesi bir etki yaratmıştır. Ovidius, Chaucer, Kutsal Kitap, Holinshed Tarihi gibi pek çok isim ve yapıtla beslenen Shakespeare’i, yaratıcı saplantıya varacak denli şaşırtıcı ve uzun süreli etkileyen, Marlowe’dur. Elizabeth dönemi tiyatrosunu devrim niteliğinde değişimlere uğratarak ahlak zabıtalarını ürküten şair, 1593 yılında, henüz yirmi dokuz yaşındayken bir meyhane kavgasında öldürülene dek, enerjisiyle, seyirci üzerindeki patetik ikna gücüyle, yarattığı Timurlenk ve Barabas gibi karakterlerle, zaman zaman Marlowe’dan çok Marlowe’culuk yapacak denli etkilemiştir Shakespeare’i… Hamlet’e sıra geldiğinde ise, güçlü selef alt edilmiş; Shakespeare’in uçsuz bucaksız insan manzaraları, Marlowe’un tek boyutlu karakterlerini gölgede bırakmıştır.

“Şiirin Yanlış Okunması”, “Tamamlama ve Antitez”, “Tekrar ve Süreksizlik”, “Karşı-Yüce”, “Arınma ve Tekbencilik”, “Ölülerin Dönüşü” başlıklı bölümlerde ayrıntılarına değindiği “etkilenme teorisi”nin esinini Nietzsche ve Freud’dan alan Harold Bloom, en beğendiği çağdaş şairlerde, şiirin ölümüne karşı kavga veren bir güçle birlikte, sonradan gelmiş olmanın verdiği bitkinliği görür. İngilizcenin en büyük şairi Shakespeare’i kitabındaki tartışmanın dışında tutmasının sebebi, “onun, etkilenme endişesi şiirsel bilinçte merkezi bir yere sahip olmadan önceki devler çağına ait olması; şiir öznelleştikçe, seleflerin gölgesinin baskın hâle gelmesi ve Shakespeare’in esas selefinin, onun kadar büyük bir şair sayılmayan Marlowe olmasıdır.”

Homeros, Dante, Shakespeare gibi devlerden sonra neden şiir yazılır, ardımızda kalan her şeyi toparlamak için mi? Neden ve nasıl şair olunur? “Başka şairlerin –hayranlık uyandırıcı, acı verici, keyif verici– varlığı anlamında Şiirsel Etkilenme; o kusursuz tekbencinin, yani güçlü şair olma ihtimali yüksek şairin ta derinliklerinde hissettiği Şiirsel Etkilenme. Zira şair kendi en derin özlemlerini diğer benliklerin farkına vararak öğrenmeye mahkûmdur. Şiir onun içindedir, ama o kendi dışındaki şiirler –büyük şiirler– tarafından bulunmuş olmanın utancını ve ihtişamını hisseder.” Etkilenmeyi aşma uğruna tam karşıtını yapmanın da bir taklit biçimi olduğu ve taklidin tanımının ikisini de içermesi gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Harold Bloom’un dediği gibi, şiir, şairin, diğer şairlerden sonra dünyaya gelmekten duyduğu melankoli; bir şiirin anlamı, bir başka şiir; eleştiri de şiirden şiire giden saklı yolları bilme sanatı ise, “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez / Gönülden gönüle yol gizli gizli” diyen halk bilgesi, şiiri ve insanı sahiden duyuyor demektir. “Etkilenme endişesi”nin yerine, “Evvelim sen oldun ahirim sensin” yüceliğini soluyarak… Tıpkı, Shakespeare’in “Anka ile Kumru” ağıtındaki gibi: “Aşk içinde birleşip öyle seviştiler ki / Kavuştular, tek varlık oldular, tek bir cevher: / Apayrı olsalar da ayrı ayrı değiller. / Sayı kavramı öldü: hiçtir bir ya da iki.”

Devamını görmek için bkz.

Hamid Farazande, “Babalar mı, oğullar mı?”, Virgül, Temmuz-Ağustos, 2009

Nihayet Harold Bloom Türkçeye çevrildi. Bunu hayalet Bloom’dan yazar Bloom’a doğru atılan bir adım olarak da değerlendirmek mümkün, hele Etkilenme Endişesi’nin (1973) Türkçeye konuk edilmesi, zincirin diğer üç halkasının da (sırasıyla A Map of Misreading [Oxford UP, 1975], Kabbalah and Criticism [Seabury Press, 1975] ve Poetry and Repression [Yale UP, 1976]) habercisi olabilir belki.

Yazdığı kitapların sayısını büyük ihtimalle kendisi de bilmiyordur; öyle ki bir defasında, “Bu kadar çok kitabı nasıl yazabildiniz?” sorusunu her zamanki ironik tavrıyla şöyle yanıtlamış: “Uykusuzluk ve... çok sayıdaki düşmanıma borçluyum bunu.” (Akt. Imre Salusinszky, Criticism in Society, Routledge, 1987, s. 48-49) Bloom birçok kez kendisini “Hermenötik mafyası”nın bir üyesi olarak tanımlamış, bir o kadar da, hayatta kaldığı ve yazabildiği sürece Etkilenme Endişesi’ni yapıtının merkezinde sayacağını belirtmiştir. Bu kitap Paul de Man’a göre Amerika’da II. Dünya Savaşından sonra yazınsal eleştiriye ilişkin yazılan en önemli eserdir (Blindness and Insight, Routledge, s. 276) De Man’a göre bu kitap, modernizm ve şairlik, yazınsal kuram ve eleştiride yapıbozumu öne çıkarmasından çok, “kültür ile ilgili bir kuram” niteliğindedir.

Etkilenme Endişesi’nde Bloom, yorumcunun yazınsal metinle nasıl karşı karşıya gelmesi gerektiği noktasından başlayarak metin anlamının, yazmanın değil, okumanın işlevlerinden biri olduğunu gösterir. Okuduğumuz şiir, olduğu gibi zihnimizde yer almaz, yeni bir şeye, yeni bir şiire dönüşür. (agy, s. 102) Şiir okurunun zihnidir şiir anlamını üreten. Şiir ve yazınsal metin imgeler, düşünceler, nesneler ve fenomenlere indirgenemez, tam tersine, her metnin yorumu diğer metinlerle bağıntılıdır. Bloom’a göre “Bir şiirin anlamı yalnızca bir şiir olabilir, ama başka bir şiir.” (Etkilenme Endişesi, s. 102) Bu yüzden, görünürde bağımsız olan her şiir eninde sonunda başka bir şiire veya şiirlere bağlanır, çünkü tahayyül, özünde, etkilenme ve karşılaştırma olmaksızın mümkün olmayacaktır. (agy, s. 179) Başkalarının etkisinden bağımsız görünen yazarlar bile (Bloom burada Goethe, Nietzsche, Thomas Mann, Ibsen, Blake gibi yazarlardan söz eder) yapıtlarında derin bir etkilenme endişesi içinde olup, etkilenmiş oldukları kaynak metinleri gizlemeye çalışmışlardır:

Unutulan her selef tahayyülde bir deve dönüşür. (agy, s. 136)

Etkilenme endişesi modern düşüncenin ürünüdür: Her şiir özel bir çekişmenin ürünüdür. Atalar der ki: “Benim gibi ol ama benim gibi değil.” (agy, s. 102-03)

Bloom Poetry and Repression’da şöyle yazar:

Şiirler sözcüklerden yapılmıştır, nesnelerden değil. Sözcükler başka sözcüklere, onlar da başka sözcüklere gönderme yapar, bu iş yazınsal dile gelene kadar devam eder. O zaman her şiirin bir ara-şiir, her okumanın da bir ara-okuma olduğu söylenebilir. (agy, s. 2-3)

Şair dilinin başka şairlerin diliyle, şiir anlamının başka şiirlerin anlamlarıyla, şiir okumanın başka şiir okumalarıyla bağıntısı, daha önceki dilsel edimlerin bugünkü şairi yarattığını gösterir; başka bir deyişle, şairin durumu önceki şiirsel dillerle olan diyalektik ilişkisiyle şekillenir: Hem ondan gelir hem de ondan kaçmak ister.

Bloom başka bir yerde konuya şöyle girer:

Geleneksel anlamları bilmeksizin yazılabilir, eğitilebilir, düşünülebilir, hatta okunabilir mi? Öykünmeden yazılamaz, eğitim verilemez, düşünülemez, okunamaz. Başkasının işine öykünmek, başkasının yazısı, eğitim verişi, düşünüşü, okuyuşuna öykünmek. Benle başkasının işi arasındaki ilişki gelenektir. (A Map of Misreading, s. 32)

Şairin durumu onu geleneğe sevk eder:

Şiirsel metin birtakım göstergelerin bir araya gelmesinden oluşmaz, şiirsel metin can alıcı bir ruhsal mücadeledir, bu mücadelede kendine dayalı güçler, tek zafer şekli olan unutuşa karşı kesin zafer uğruna çabalarlar. (Poetry and Repression, s. 2)

Böylece Bloom’a göre şiir “kendi metni”nden öteye geçen bir şeydir.

Eğer dili bellek olarak nitelendirecek olursak, şairle bellek arasındaki mücadelede hangisinden yanasınız? Bloom’a göre, geçmişiyle ilişkisini kesip ondan öteye geçmeye çalıştığı düşüncesiyle okunan bir şiir yanlış okunmuştur:

Şiir tarihi, Shakespeare’den sonra yanlış okunmuş şiirlerin tarihidir. (agy, s. 71)

Bu şiirlerin gizli konusu, etkilenme endişesi, geleneklerden etkilenme endişesidir, gerçi bu konunun öneminin farkına iyice varmışlardır. (agy, s. 152)

Yapıbozum, şiirin gerçek atalarını bulmaya yönelik bir süreçtir:

Etkilenme Endişesi’nde şunu göstermeye çalıştım: Doğru şiir, okumakta olduğumuz sayfada yazılmamıştır. (Akt. Imre Salusinszky, Criticism in Society, s. 51)

Bloom’un çalışmalarının kökeni nerededir peki? Onun kendi etkilenme endişesi nedir? Bu soruları yanıtlamak kolay değil tabii. O, modern düşüncenin Kabala kökenlerini araştırmıştır. Kuşkusuz kendisi de Kabala etkisi altındadır. Ona göre Kabala’nın kökeni sadece Kitabı Mukaddes, Talmud ve Yahudi Mistisizmi değildir. Esas kökenleri İskenderiye’de biçimlenen neoplatonik felsefe ve gnostik gizemciliktir. Bloom düşüncesinin başka bir kökeni kuşkusuz Shakespeare’e kadar uzanır.

Metinler arası gelgitlerden endişe duymayan Shakespeare, metinlerini açıkça başka yapıtlar üzerinde inşa etmiştir. Bloom’a göre “Shakespeare zihnin kılavuz planını çizen, Freud ruhbilimini kuran kişiydi.” (Poetry and Repression, s. 2) Ona göre her yeni şiir yeniyetmeliğin baba iktidarına karşı koymasıdır. Genç şair gelenekten kopma arzusu içinde kendi ayakları üstünde durmaya çalışır, gene de bir nebze kendi soyunun bilincindeyse babaya bağlı kalır. Hiçbir ilişkisini ortaya koymadıysa bile kan bağını yadsıyamaz. Belki de babanın bedduasını aile damgası olarak gören Dostoyevski haklıydı. Kierkegaard, “çalışmak isteyen birinin kendi babasını doğurduğunu söyler.” (Etkilenme Endişesi, s. 91) Bloom bu öğüdü kulağına küpe ederek etkilenme endişesini bu soy kurma gerekliliğinin bilincine varmak şeklinde yorumlar ve Nietzsche’den şunu alıntılar: “Eğer iyi bir baba yoksa, bir tane yaratmak şarttır.” (agy, s. 91) Her metin, endişenin neden olduğu bu kaçış ve bir soyağacına sahip olma tutkusundan haber verir. Başka deyişle, her şairde başka bir şair bulunur, bulunmalıdır. Her ciddi eleştirmenin karşı karşıya olduğu en önemli soru, şiirin hangi şairden etkilendiği değildir; soru şu olmalıdır: Özgün bir şiir nasıl bir yandan gelenek ve tarihte yer edinmiş, bir yandan da yenilik getirdiği tasası içindedir? Bloom için asıl soru yazınsal geleneklerle bağıntı/kaçış diyalektiğinin keşfidir. Gene de unutmayalım ki bunu XX. yüzyılın başında Shklovsky, Jakobson ve diğer Rus formalistler defalarca vurgulamışlardır.

Bloom’a göre şair her şeyden önce kendine şunu sorar: Nasıl yeni bir şiir yazayım, kimsenin şimdiye dek yazmadığı; nasıl ayrılayım? Bloom bir denemesinde bu tartışmayı daha da ileriye götürmüş ve “okuma biçimi ya da metnin yapıbozumu” üzerine bir kuram geliştirmiştir. Orada şöyle yazar:

Şiir bize anlamın ortaya çıkması için formun bozulması gerektiğini öğretir. (“The Breaking of Form”, Harold Bloom vd, Deconstruction and Criticism, Continuum, 1979, s. 1)

Okurun özgürlüğü ise şiirin kalıbını kırmaktan başka bir şey değildir. Şiirdeki özgürlük anlam kurma özgürlüğüdür ve anlam kurmak da formu kırmaktan başka bir şey değildir. Her okur ayrı bir anlam kurar, daha önce kurulmuş anlamlara karşı hareket ederek, geleneğe ve son kertede anlam’a karşı koyar. “Şiir okumak onu yazmak kadar imgeleme gücüne gereksinim duyar,” ve “ Metin diye bir şey yoktur, metnin yorumları vardır yalnızca.” (agy, s. 155) Kabala’nın her şeyden önce okur özgürlüğünün önemini bildiğinin altını çizen Bloom, dile dayatma aracı gözüyle değil, seçme özgürlüğü gözüyle bakar. Gerschom Sholem’den şunu aktarır Bloom:

Yazılı Tevrat gizem dolu bir anlamdır, oysa sözlü Tevrat biricik hakiki Tevrat’tır. (agy)

Sholem bunu XIII. yüzyılda yaşayan kör haham İshak’tan aktarmıştı. İshak Tevrat’ı okumadığı, sadece duyabildiği için mutlu sayardı kendini: İşitme ve söyleşi sürecinde anlama duyulan inanç, okurun anlamı yadsıma özgürlüğü fikriyle elbet uyum içinde değildir, bu yüzden Kabalacılar arasında, bir yandan Benjamin, bir yandan da Derrida’ya kadar uzanan tartışmalar günümüze dek süregelmiştir.

Devamını görmek için bkz.

Ali Galip Yener, “Şairlerin ‘Etkilenme Endişesi’ Üzerine”, Evrensel Kültür, Mayıs 2010

Şairlerin diğer şairlerden etkilenme konusunda duydukları endişe, psikanalizden karşılaştırmalı edebiyat bilimine ve edebiyat teorisine kadar farklı disiplinlerde çalışan araştırmacıları çok uğraştırmış bir sorundur. Bu alandaki temel teorik yapıtlardan birine, Amerikalı eleştirmen Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’ne bir göz atmadan önce, “edebiyat ve endişe” alt başlığı ile yayımlanmış bir telif yapıta değinelim dilerseniz.

Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark adlı deneme yapıtında edebiyatta endişe kavramından yola çıkarak Türk edebiyatını çözümlemeye çalışır. Kitapta edebi ürünlere yön veren endişeden söz edilir. Yazar, edebiyatın önemini edebiyatçının işini yaparken tereddüt edebilme yetisine sahip olmasında bulur: “Bence edebiyat bize kültürel-sosyolojik belgeler sunduğu için değil; (...) içsel çatışmayla, tereddütle baş edebildiği, işini tereddüt edebilmesine rağmen yapabildiği, aslında tam da tereddüt ettiği için yapabildiğinden önemlidir. ‘Ben’ denen alanın vazgeçilmez bileşeni olan bölünmüşlükle, bölünmüşlüğün yol açtığı sıkıntıyla baş etme gücü olduğu için; hikâyesini bize bölünerek de anlatabildiği, daha önemlisi tam da bölünerek anlatabildiği için; hepimizin bölünmüş, endişeli yanına seslenebildiği için önemlidir. Her yapıt bir endişeye doğar.”(1)

Gürbilek, anılan çalışmada edebi ürünün oluşumuna ilişkin çok temel soruları endişe kavramı bağlamında ustaca sorar. Toplumsal cinsiyet yönelimli, ruhbilimsel ve psikanalitik verilere dayanan ve derinlik duygusunu gözeten okumalarıyla, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Oğuz Atay’a, Vüs’at O. Bener’den Leyla Erbil’e kalburüstü edebiyatçılara, sorduğu soruların çizdiği çerçevede titizce bakar. Ancak edebiyatı, birazdan göstermeye çalışacağım gibi, Bloom’un da ele aldığı ve Bloom’dan etkilenen bir biçimde, toplumsal-siyasal olan’dan soyutlar. Sınıf çatışmasının edebi ürünlerdeki etkisini yadsır ve edebiyatı metafizik-psikanalitik yönelimli bir uğraşa indirger. Eleştirilerini kaleme alırken, edebi ürünlerdeki kültürel-toplumbilimsel boyutları ihmal eder ve hatta zaman zaman yok sayar. Bu nedenle, değindiğim deneme kitabı belirgin zaaflar içerir.

Bloom, şimdiye kadar otuzdan çok kitap yazmış ve onlarca kitabın editörlüğünü yapmıştır. Türkçedeki ilk yapıtı Etkilenme Endişesi 1973’te yayımlanmıştır. Bu önemli yapıtın Türkçe çevirisinin başında, yazarın kaleme aldığı 1997 tarihli bir önsöz vardır. “Kirlenme Istırabı” başlıklı bu önsözde denemeci, Shakespeare’in kendi çalışmasına yaptığı etki ve bütün edebiyat tarihindeki yeri hakkında ayrıntılı bir çözümlemeye girişir.

Bloom Etkilenme Endişesi’ne ve ardından gelen kapsamlı çalışmalarına Shakespeare’i dahil etmediğini, oysaki son dört yüzyılın en etkili yazarını dışarıda bırakarak etkilenme sorununu çözümlemenin mümkün olmadığını öne sürer. Böylece önsöz ile kitabın bu konudaki açığını kapatmaya girişir. Emerson’un Örnek Adamlar (Representative Men, 1850) adlı yapıtındaki “Shakespeare ya da Şair” başlıklı denemeden yararlanır. Emerson’un şair ile ilgili ifadeleri Bloom’u çok etkilemiştir: “İcra yeteneği bakımından, yaratıcılık bakımından Shakespeare’in bir benzeri daha yoktur. Hiç kimse daha iyisini tahayyül edemez. O bireysel bir benlikle uyumlu inceliğin ulaştığı son aşamaydı – yazarların en incesi ve yazarlığın sunduğu olanakların en uç noktasıydı. Bu yaşam bilgeliğinin yanında tahayyül gücü ve şiirsel yetenekten de aynı oranda nasibini almıştır. (...) Shakespeare’in hiçbir kendine özgülüğü, ısrarla üzerinde durduğu hiçbir konu yoktur; her şeyi alelusul sunar; mizaç, tuhaflık yoktur: İnek resmi filan yapmaz, kuş gözlemekle ilgilenmez, böyle yapmacıklıklar umurunda değildir: Gözle görülür bir bencilliği yoktur: Büyük olanı büyüklüğüne yaraşır şekilde anlatır; küçük olanı da alttan alta.”(2)

Bloom, önsözde kitabın kapsamını Shakespeare’in yapıtı bağlamında sınırlar ve Etkilenme Endişesini, şairlerin / yazarların önceki kuşaklardan etkilenme ve yapıtlarını bu kuşakla mücadele halinde kaleme alma tutumlarını, neredeyse salt Shakespeare’in aşılamazlığı üzerinden değerlendirmekle yetinir. Shakespeare’in dünya kanonu olduğunu, hiçbir bağlamın hatta teatral bağlamın bile onu sınırlayamayacağını iddia eder. Böylece etkilenme endişesi kavramını bir ölçüde bu “dünya kanonu”nun mutlak etkisine indirgemiş ve çözümleme alanını en baştan daraltmış olur.

Bloom, önsözde kendisini bir şiirsel etkilenme teorisyeni olarak tanımlar ve Shakespeare’den nasiplenen endişeli biri olduğunu belirtir. Öylesine indirgemeci davranır ki, Shakespeare’in tarihselleştirilemeyeceğini yazmaya bile cüret eder; büyük bir özgüven duygusu içinde şairin etki alanından asla kurtulamayacağımızı iddia etmekten kendini alıkoyamaz: “Edebiyat, yani Shakespeare, başvurduğu bütün metaforlar sadece bilmeyle ilgiliymiş gibi yalnızca bilgi üzerinden düşünülemez. Shakespeare’in her yere yayılmış terimleri istek metaforlarıdır ve dolayısıyla yalan aleminin bir parçasıdır. İstenç anlayışlarımızın çoğu ondan gelir. Çünkü Freud’un Aşk ve Ölüm dürtüleri dediği bu istek metaforlarının bulunduğu alanı Shakespeare icat etmiştir. Shakespeare’le gerçek ilişkimiz şudur: Onu tarihselleştirmeye ya da siyasallaştırmaya çalışmak beyhudedir, çünkü bizler Shakespeare’den fazlasıyla ama fazlasıyla etkilendik.” (s. 16)

Bloom, esasen edebiyatı tarihsel-sınıfsal bağlamından kopartmakla kendini görevli duyumsayan bir eleştirmendir. Edebiyatın kendi ifadesiyle “politik doğruculuk” tavrıyla değerlendirilmesine sürekli itiraz eder. Edebiyatın köken, cinsiyet, ırk ve sınıf sorunu olarak anlaşılamayacağını ileri sürer. Şimdi Türkçeye başyapıtı çevrilince sol-liberallerden İslamcılara kadar pek çok eleştirmen ve yazarın baş tacı ettiği Bloom, anılan görüşleriyle edebi ürünleri, statükonun muhafazasının bir aracına indirgemiş, tutucu bir denemecidir gerçekte! Onun Shakespeare’i ele alış ve yorumlayış tarzı baştan sona sorunludur. Shakespeare’i tarihsel-sınıfsal bağlamından kopartmıştır. Brecht’in, tiyatro üzerine tuttuğu notlarda bir yerde Shakespeare’in yarattığı kahramanları tarihsel bağlamda eleştirirken söylediklerini anımsamanın tam zamanıdır: “Ruhlarımızın, salonun koruyucu karanlığında ‘kaba-saba’ bedenlerimizden ayrılıp sahnedeki o düşsel kahramanlarla özdeşleşmesi, onlarla birlikte ‘normal’ yaşamın bizlerden esirgediği doruklara kanatlanması, daha ne kadar sürecek bu? Bütün bu oyunların sonunda –salt çağının yürürlükteki geleneklerinin bakış açısından mutlu olan, o çağa göre uygun sayılan kadere götüren, düzenin korunmasını amaçlayan son!– düşsel bir celladın baltasının doruklara varma çabalarını ölçüsüz davranışlar diye suçlayıp parçalayıvermesi, bu, ne biçim bir kurtuluştur?”(3)

Yazar, yine önsözde eleştirinin ya edebiyatın bir parçası olduğunu ya da bir hiç olduğunu; büyük yazarların her zaman önceki yazarları güçlü ya da zayıf bir biçimde yanlış okumakla uğraştığını belirtir. Yazarın şiir teorisi ve diğer yapıtlarına egemen olan temel düşüncelere esaslı bir itiraz, meslektaşı Paul de Man’dan gelmiştir.(4) Bloom, Paul de Man’a karşı kendini savunurken, de Man’ın bir edebiyat yapıtı karşısında benimsenecek epistemolojik (bilgibilimsel) bir tutumun mecazlar labirentinden çıkmanın tek yolu olduğu şeklindeki savını reddeder. Epistemolojik bir tutumu tamamen diğerleri gibi bir mecaz olarak niteler: “İroni, esas anlamıyla, yani bir şey söylerken başka bir şeyi kastetmek (alegori) anlamıyla epistemolojik mecazların-mecazıdır ve Paul de Man için edebi dilin kendisinin koşulu –yapıbozumcuların inceledikleri şu ‘sürekli anlam parabasis’ini üreten koşul– da odur.” (s. 17) (Not: parabasis, antik Yunan komedyasında oyuncuların maskelerini çıkarıp seyircilerle tartıştıkları ve yazarın sözcülüğünü yaptıkları bölümdür.)

Yazarın şiir teorisinin ana savı “büyük şiirin başarılmış endişe olduğu” şeklindedir. Eleştirmen iddiasını şöyle somutlar: “Etkilenme, hepsi de doğası bakımından son kertede savunmacı nitelikte olan bir ilişkiler matrisini –imgeci, zamansal, tinsel, psikolojik– ima eden bir metafordur. En önemlisi (ve bu kitabın merkezi konusu da budur): Etkilenme Endişesi karmaşık bir güçlü yanlış okuma ediminden, benim ‘şiirsel yanılgı ya da yanlış okuma’ adını verdiğim yaratıcı bir yorumdan doğar. Yazarların endişe olarak yaşadıkları ve eserlerinin de ifşa etmek zorunda kaldıkları şeyler, şiirsel yanılgının nedeni olmaktan ziyade sonucudur. Güçlü yanlış okuma ilk sırada gelir; edebiyat eserine aşık olmak gibi bir şey denebilecek derin bir okuma edimi girmelidir işin içine.” (s. 20)

Eleştirmene göre Shakespeare ve şiirsel etkilenme neredeyse özdeştir.(5) Bu çerçevede Shakespeare ile Batı edebiyatı kanonunun aynı olduğunu belirten Bloom, Shakespeare’in çağdaşı büyük oyun yazarı Christopher Marlowe’dan ayrıldığı noktada şiirsel etkilenmenin esas zaferini bulur. Bu nokta, Marlowe’un bütün oyunlarında tek bir karakter yaratabilmesi, Shakespeare’in ise her oyunda apayrı (distinct) karakterler yaratmayı başarmış olmasıdır.

Bloom, yukarıda değinilen çerçevede bir şairin başka bir şairin doğuşuna nasıl yardım ettiği, bir şairin diğerini nasıl beslediği konusunda kullanışlı bir şiir teorisi geliştirir. Buna göre, şiir tarihi basit bir anlatımla söylemek gerekirse, büyük ve etkin şairlerin kendilerine imgesel bir uzam / alan yaratabilmek amacıyla başka bir şairi yanlış okumaları yoluyla oluşur.

Bloom, gerçek şiir tarihinin şairlerin şair sıfatıyla başka şairler yüzünden nasıl derin bir acı çektiklerinin öyküsü olarak okunabileceğini ileri sürer. Böylece etkilenme endişesinin şiir tarihindeki ve eleştiri disiplini içindeki yerini belirlemeye girişir. Bunu yaparken okura, Kitab-ı Mukaddes’ten, Lucretius’un Evrenin Yapısı adlı yapıtından, Aziz Pavlus’tan, Sokrates öncesi düşünürlerden ve William Blake’ten ödünç aldığı kavramlara ve mitolojik öğelere dayanarak kapsamlı bir metin sunar.

Kitapta altı revizyon (gözden geçirme) kategorisi halinde etkilenme endişesi teorikleştirilir. İlk kategoriyi oluşturan “clinamen” terimi Lucretius’tan ödünç alınmıştır. Şiirin yanlış okunmasını betimler. İkinci kategori, “tessera” bir tamamlama ve antitezdir. Bir şairin selefini antitetik (antitez oluşturan, karşıt) olarak tamamladığı saptanır. Bunu şair, ebeveyn-şiiri, terimlerini koruyup başka bir anlama gelecek şekilde, sanki selefi bu kadar ileri gitmeyi başaramamış gibi okuyarak yapar. Üçüncü kategori, “kenosis”te selefle sürekliliği koparmayı amaçlayan devinimin sözü edilir. Dördüncü kategori olan “daimonikleşme”, selefin Yüce’sine tepki olarak kişiselleşmiş bir Karşı-Yüce’ye ulaşma yönündeki devinimi gösterir. Bu sözcük, Yeni-Platoncu jargondan alınmıştır. Beşinci kategori olan “askesis”, şairin yalnızlık durumuna ulaşmayı hedefleyen kendini arındırma devinimini belirler. Yazar sözcüğü Empedokles gibi Sokrates öncesi Şamanların pratiğinden ödünç almıştır. Bununla sonraki şairin, “kenosis”te olduğu gibi gözden geçirici bir iç boşaltma işleminden değil, bir daraltma / küçültme işleminden geçmesi kastedilir.

Altıncı ve sonuncu kategori “apophrades” ise ölülerin dönüşü anlamına gelir. Sözcük, Atina’da ölülerin yaşadıkları evlere yeniden yerleşmek için geri döndükleri durumu betimlemek amacıyla kullanılmıştır. Bununla Bloom, sonraki şairin, kendi şiirini selefin şiirine çok açık tutmasını, neredeyse başladığı yere, çıraklığına geri döndüğüne okuru inandırabilecek duruma gelmesini, ancak başvurduğu ve yukarıda kısaca değinilen revizyon kategorileriyle kendi gücünü yeniden göstermesini kasteder.

Yazının sonunda, Bloom’un Paul de Man ve edebiyata toplumbilimsel verilerin ışığında bakan, politik okumalar yapan “radikal” eleştirmenlerle tutuştuğu kavgaya değinmekte yarar var. Bloom, bütün şiir teorisini dayandırdığı, Batı edebiyatı kanonu ile özdeş gördüğü ve aşılamaz konumda tuttuğu için yapıtını statikleştirdiği Shakespeare’in, günümüz radikal-politik edebiyat eleştirmenlerince içinde yaşadığı toplumsal koşullar bağlamında ele alınmasını öfkeyle yadsır. Bu tutum edebiyat eleştirisinde statükoyu savunmak anlamına gelir.

Bloom’un yapıtı edebiyatı toplumsal-sınıfsal koşullardan bağımsız davranan, burjuvazinin yönetiminden rahatsız olmayan şairlerin / yazarların aralarında oynadıkları bir etkilenme oyununa indirger. Marx’ın Proudhon’u eleştirirken başka bir bağlamda söylediklerinden, Bloom’un koşulsuz Shakespeare hayranlığının ve savunduğu muhafazakâr eleştirel tutumun kofluğunu teşhir etmek için yararlanabiliriz: “Belli bir ilkenin başka bir yüzyılda değil de neden tam 11. ya da 18. yüzyılda ortaya çıktığını kendimize soracak olursak, hangisinin 11. yüzyılın hangisinin 18. yüzyılın insanı olduğunu; bunların ihtiyaçlarının veya üretici güçlerinin ya da üretim tarzlarının hangisi olduğunu (...) ayrı ayrı irdelemek zorunda kalırız. Bütün bu sorunların temel nedenlerini saptamak, böylece insanın ayrı ayrı her yüzyıldaki dünyevi gerçek tarihini çizmek ve bu insanları kendi dramlarının hem yazarı, hem oyuncusu olarak sergilemek anlamında değil midir?”(6) Sonuç olarak, Bloom’un “radikal” olarak tanımlayıp öcüleştirdiği politik eleştirmenlerce derinliğine çözümlenmesinin çok önemli olduğunu; edebiyatı politik olan’dan soyutlayan ve sermaye düzeninin entelektüel açıdan tahkim edilmesine yarayan bu türden teorilerin öncelikle sınıf merkezli bakış açısından eleştirilebileceğini anımsatmakla yetinelim.

Notlar


(1) Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark, Metis Yay. 2004, s. 13 Yukarı
(2) Harold Bloom, Etkilenme Endişesi, çev. F. B. Aydar, Metis Yay. 2008, s. 12. (Yazıda ayraç içindeki rakamlar bu kitaptan yapılan alıntıların sayfa numaralarıdır.) Yukarı
(3) Bertolt Brecht, Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum, çev. Ahmet Cemal – Kayahan Güven, Günebakan Yay. 1976, s. 131 - 132 (Bu derlemede Brecht’in Tiyatro İçin Küçük Organon’u tam metin olarak yer almıştır. Alıntı bu metindendir.) Yukarı
(4) Paul de Man’ın Bloom’a itirazı için de Man’ın yapıtlarından hazırlanan, Körlük ve İçgörü başlıklı önemli seçkiye bakılabilir. (Körlük ve İçgörü, çev. C. Soydemir – F. B. Aydar, Metis Yay. 2008, Ek: A “Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi Üzerine Değerlendirme”. Ayrıca bkz: Benim bir denemem: “Paul de Man’ın Edebiyat Eleştirisine Katkısı Üzerine”, Virgül Sayı 131, Kasım-Aralık 2009) Yukarı
(5) Bloom, Shakespeare’den müthiş etkilenen teorisyenler arasında elbette ilk örnek değildir. Shakespeare’in kimliği (kim olduğu) tartışması bağlamında psikanalizin kurucusu Freud’un Shakespeare’den nasıl etkilendiği ve bu etkiyi nasıl yadsıdığı hakkında bir çalışma için bkz: Aleksandar Dimitrijevic’in “Freud ve Shakespeare’in Kimliği Tartışması”. Yukarı
(6) Marx’tan alıntılayan György Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci içinde, Belge Yay. çev. Yılmaz Öner, 2006, s. 250 - 251 Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.