Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-756-2
13X19.5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 26,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bilgi Ağacı
İnsan Anlayışının Biyolojik Temelleri
Özgün adı: El Árbol del conocimiento
Çeviri: Mahir Ünsal Eriş
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2010
2. Basım: Ekim 2015

Şilili iki bilimadamı, Maturana ve Varela'nın 1984 yılında yazdığı Bilgi Ağacı, insanın bilişsel yetileri hakkındaki çığır açıcı kitaplardan biri oldu. Günümüzde sinirbilim, evrimci psikoloji, karmaşıklık ve bilinç alanındaki bilimsel gelişmelerin çoğu bu kitapta anlatılan "bilişsel inşacılık" kuramı tarafından öngörülmüş, dile getirilmişti. Geçen yıllar içinde Amerika'da üniversite, Şili'de lise seviyesinde ders programlarına dahil edilen Bilgi Ağacı'nın temel tezi şu: "Yapmak bilmektir, bilmek yapmaktır."

Yüzyıllardır filozofları, dış dünyanın zihinde temsil edilmesine dayanan bir ikiciliğin ya da tekbenciliğin kafesine girmeye mecbur bırakmış olan bilme problemidir bu. Maturana ile Varela, insan zihnini ve bilme fenomenini esasen bir doğa olayı olarak anlamlandırabileceğimizi savunuyorlar. Geliştirdikleri etkileşime dayalı "kendi kendini var etme" (autopoiesis) kavramıyla, bilmenin "dışarıdaki" dünyanın temsili değil, bizzat yaşama süreci içerisinde bir dünya ortaya koymak demek olduğunu gösteriyorlar. Büyük Patlama'dan tekhücreli canlıların oluşumuna, oradan da dil ve dolayısıyla bilinç sahibi varlıklar olarak insana kadar uzanan ufuk açıcı bir yolculuğa çıkarıyorlar bizi.

Bu yeni bilgi anlayışının bireysel, toplumsal ve ahlaki içerimlerine de değinen yazarlar, yolculuğun sonunda şöyle diyor: "Yaptığımız her şey ortak yaşam koreografisi içinde yapısal bir danstır. İşte bu yüzden bu kitapta anlattıklarımız sadece bilimsel araştırma kaynağı değil, aynı zamanda insanlığımızı anlamak için bir kaynaktır."

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Ağacın Dibinde, Rolf C. Behncke

Bilgi Ağacı
1. Bilmeyi Bilmek
2. Canlıların Organizasyonu
3. Tarih: Çoğalma ve Kalıtım
4. Hücre Birliklerinin Yaşamı
5. Canlıların Doğal Seyri
6. Davranış Alanları
7. Sinir Sistemi ve Bilme
8. Toplumsal Fenomenler
9. Dil Alanları ve İnsan Bilinci
10. Bilgi Ağacı
Sonsöz
Sözlükçe
Görsel Kaynaklar
Notlar
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-11.

Bu kitap bilmenin biyolojisine giriş niteliğindeki pek çok kitaptan biri değil sadece; anlamanın biyolojik kökenlerine dair alternatif bir bakış açısını ele alan kapsamlı bir çalışma. Okurları daha baştan uyarmak isteriz: Burada sunulan görüşler muhtemelen aşina olduğunuz görüşlerle örtüşmeyecektir. Zira burada bilmeyi "dışarıdaki" dünyanın temsili olarak değil de, yaşama sürecinin kendisi aracılığıyla dünyanın sürekli bir şekilde meydana getirilmesi olarak gören bir yaklaşım sunacağız.

Bu hedefe ulaşmak için sağlam bir kavramsal güzergâh izleyeceğiz: Her kavram bir öncekinin üstüne inşa edilecek, öyle ki sonuçta sıkı sıkıya bağlı bir ağ ortaya çıkacak. Dolayısıyla kitabı öylesine, bir orasından bir burasından okumanızı tavsiye etmiyoruz. Bunun karşılığında biz de okura zengin bir görsel malzeme sunmak için elimizden geleni yaptık; ayrıca metinde küçük kutucuklar halinde net bir şekilde açıklanmış temel fikirleri gösteren bir kavram haritası hazırladık. Böylece okurun yolculuk boyunca daima nerede olduğunu tespit edebileceğini umuyoruz.

Bu kitap çok özel durumlar sonucunda ortaya çıktı. 1980'de Amerikan Eyaletleri Organizasyonu (AEO) toplumsal iletişim ve bilgi aktarımında karşılaşılan pek çok zorluğu anlamanın yollarını arıyordu. Bu ihtiyacın farkında olan Rolf Benchke (o zamanlar ODEPLAN'da, Şili hükümetinin Planlama Bakanlığı'nda çalışıyordu) bizim bu konuya yaklaşımımızı –iletişimin temellerini insanın biyolojik varlığı olarak gören tutarlı bir formül biçiminde– AEO'ya sunmanın faydalı olabileceğini düşündü. AEO fikri kabul etti ve bir sözleşme imzalandı. Proje bu kitabın yazarlarının çoğunlukla sosyal hizmet görevlileri ve idarecilerinden oluşan bir dinleyici kitlesine sırayla verdiği bir dizi konferansla Eylül 1980'de başladı. Bu konferanslar kaydedildi, 1981-83 yılları arasında kapsamlı bir redaksiyondan geçti ve 1985'te AEO'nun kendi içinde dağıtılmak üzere kitap halinde özel olarak basıldı. Küçük düzeltmeler ve eklemeler haricinde bu kitap o ilk metnin ta kendisidir. Dolayısıyla AEO' ya, ilgisi, maddi desteği ve bize metni bağımsız olarak yayımlama konusunda sunduğu özgürlük için fazlasıyla minnettarız. Bu projenin gerçekleşmesi için canla başla çalışan Rolf Behncke'ye ise özel bir teşekkür borçluyuz. Son olarak, bu kitaptaki pek çok illüstrasyon üzerinde aylarca çalışan Francisco Olivares ve meslektaşlarına, çıkardıkları mükemmel iş için takdir ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu kişi ve kurumların biri bile olmasaydı bu kitabın yazılıp yayımlanması mümkün olmazdı.

Bu kitaptaki fikirlerin tarihi hakkında da bir-iki şey söylemek yerinde olur. Çıkış noktası Humberto Maturana'nın yerleşik biyoloji geleneğinden ayrılmaya başladığı 1960 yılına uzanıyor. Maturana canlı sistemleri çevreyle ilişkileri çerçevesinde değil, onları gerçekleştiren süreçler çerçevesinde tasarlamaya çalışmıştı. Bu keşif çabası sonraki yıllarda da devam etti ve 1969'da yayımlanan "Bilmenin Nörofizyolojisi"(1) adlı makalesinde ilk kez net bir şekilde ortaya kondu. Bu makalede canlı sistemlerin döngüsel organizasyonu hakkındaki kilit fikirlerden bazıları açıklanıyordu. 1960'ların ortalarında Francisco Varela, Maturana'nın öğrencisi olarak çalışmalarına başlamıştı; 1970 yılına gelindiğindeyse ikisi birlikte –artık meslektaş olarak– Şili Üniversitesi'nde çalışıyordu. Biyolojik fenomenleri yeniden formüle etme çabalarını sürdüren Maturana ile Varela, Autopoiesis: The Organization of the Living (Kendi Kendini Var Etme: Canlıların Organizasyonu) adlı küçük bir kitap yazdı. 1970-71 yılları arasında tamamlanan kitap ilk kez 1973'te yayımlandı.(2) Bu "temel" makalelerin ikisi de şu anda Autopoiesis and Cognition (Kendi kendini Var Etme ve Bilme) adlı kitapta mevcut.(3) 1973'te Şili'de yaşanan siyasi olaylar ikimizi de araştırmalarımızı uzak yerlerde ve kendi tarzımızda, yeni kuramsal ve deneysel zeminlerde sürdürmeye sevk etti.(4) Uzun süre sonra, 1980'de, koşullar uygun olduğunda ortaklığımızı Santiago'da sürdürdük. Bu kitap bütün bu yıllar boyunca birbirimizden bağımsız olarak veya birlikte geliştirdiğimiz fikirleri içeriyor. Bizim gözümüzde bu eser, Maturana' nın bundan çeyrek asır öncesine dayanan sezgileriyle başlayan ve zamanla ikimizin paylaştığı bir yaklaşımı, hayatla zihni yeni ve anlaşılır bir sentezde birleştiren bir yaklaşımı temsil ediyor.

Her şeyden öte, bu metin mutat kesinlikleri bir kenara bırakmaları ve böylece insan olmanın ne demek olduğu konusunda farklı bir anlayışa erişmeleri için okurlara yapılan bir davet niteliğini taşıyor.

Humberto R. Maturana

Francisco G. Varela

Notlar


(1) H. R. Maturana, "The Neurophysiology of Cognition", Cognition: A Multiple View, New York: Spartan Books, 1969. Bu makalenin son hali "The Biology of Cognition" adıyla Autopoiesis and Cognition içinde (bkz. not 3) yayımlandı. Yukarı
(2) H. R. Maturana ve F. G. Varela, De máquinas y seres vivos: Una teoría de la organización biológica, Santiago Editorial Universitaria, 1973. Yukarı
(3) H. Maturana ve F. Varela, Autopoiesis and Cognition: The Realization of the Living, Boston: D. Reidel, 1980. Yukarı
(4) Bkz. H. R. Maturana, "Biology of Language: Epistemology of Reality", Psychology and Biology of Language and Thought, G. Miller ve E. Lenneberg (haz.), New York: Academic Press, 1978; F. G. Varela, Principles of Biological Autonomy, New York: North-Holland, 1979. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yonca Cingöz, “ ‘Bilgi’nin ağacında yetişenler”, Radikal Kitap Eki, 11 Şubat 2011

‘‘Yapmak bilmektir, bilmek yapmaktır.” “Söylenen her söz, biri tarafından söylenmiştir.” Şilili iki bilim insanı, Humberto R. Maturana ve Francisco G. Varela Bilgi Ağacı isimli eserleriyle bu iki aforizmayı geliştirdikleri biyolojik teoriyle açıyor. Yazarlar ‘bilmenin biyolojisi’ni basit ve akıcı bir dille, bol örnekle anlatırken, aynı zamanda bizi biyoloji dünyasının ABC’sinde bir yolculuğa çıkarıyor... Şili’de liselerde, ABD’de üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan bu metin, içindeki derin biyolojik analizlere rağmen yalnızca biyologların veya yaşam bilimcilerin kavrayabileceği bir eser olmaktan uzak. Aksine bu kitap, bilime merak duymaya yeni başlamış bir okur için dahi cezbedici. Yazarlar her adımda önce konvansiyonel tanım ve fikirleri basitçe sunuyor, ardından kendi teorilerini bunlara eklemliyor. Böylece kitabın içeriğinde bu alanla iç içe olmayan okurun hevesini kıracak hiçbir engel kalmıyor.

Kitabın girişinde, “bilinçli düşüncenin kökeni (nasıl doğduğu, doğada nasıl ortaya çıktığı konusundaki) konusundaki bin yıllık cehaletimiz” ile tanışıyoruz. Yazarlara göre toplumsal yaşamın çıkmazlarını aşamamamızın, savaşları, kör çatışmaları durduramamamızın nedeni bu süregelen cehaletimiz. Türümüzü “toplumsal bir düşünümsel yaratıcılığa” taşıyamıyoruz. Çok güvendiğimiz akılcılığımızın sınırlarından çıkamıyoruz. “Bizler şüpheye yer bırakmayan, sıkı sıkıya bağlandığımız algılarımızın, kesinliğin dünyasında yaşama eğilimindeyiz: Kanaatlerimiz, gördüklerimizin gördüğümüz gibi olduğunu kanıtlar ve doğru bildiğimiz şeyin bir alternatifi söz konusu değildir. Bu bizim gündelik halimiz, kültürel duruşumuz, genel insanlık halimizdir.” Böylece sonunda kaçınılmaz çatışmalarımızla baş başa kalıyoruz. Bu çıkmazdan çıkmanın yolu ise, bilmeyi bilmek, nasıl bildiğimize dair önyargılarımızı yıkıp canlı olmanın, insan olmanın, dilin, zihnin ve bilincin anlamlarını, kısacası doğamızı yeni baştan öğrenmek.

‘Bilişsel totoloji’ bu demek...

Hikâyenin kökü büyük patlamaya kadar gidiyor. Güneş sisteminin oluşumunu, canlı organizmaların ortaya çıkışını anlatan Maturana ve Varela, ezberimizi ilk kez burada, ‘otopoiezi’ kavramını ortaya atarak bozuyor. Buna göre canlıların temel özelliği, ‘kendi kendini var etme’ özerkliğine sahip olmaları. Böylece bildiğimiz anlamda ‘hayat’ başlıyor... İnsan, “soyu tek hücreye dayanan hücre birliklerinden” doğan bir canlı türü olarak doğal seleksiyon ve evrim süreçlerinden geçerek bugünkü yapısını kazanıyor. Devamında şu sorulara yanıt aranıyor: Peki, insan soyunun bugünkü öğrenilmiş davranışları nasıl ortaya çıktı? Ve nasıl oluyor da insan kendi kendisini, kendi dilini, kelimelerini tanımlayabilen bir varlık? Kendi kendimizin bilgisine ve bildiklerimizin bilgisine nasıl sahip olabiliyoruz?

Bu soruya yalnız benlikle ve yalnız çevre ile açıklama getiren iki anaakım yaklaşıma karşın Maturana ve Varela üçüncü bir yolu işaret ediyor, kendi deyimleriyle ‘bıçak sırtında’ ilerliyorlar: Bilgi, bizi kuşatan nesneler dünyasından bize gelmez. Buna karşılık nesnelliğin olmadığı, her şeyin belirsiz olduğu bir dünyada, yalnızca kendi iç dünyamızın varlığıyla, dünyamızı tamamen icat ederek de yaşamıyoruz. Bilmek, tam da bilen ile bilinen arasındaki döngüsel bağ sayesinde özgüllük kazanıyor. ‘Bilişsel totoloji’ bu demek: Biz insanlar, bilginin içeriğinin bilginin ta kendisi olduğu bir bilgi alanında var oluyoruz.

Yazarlar, işe, ‘bilmek’ kavramını “canlının dünyasını yaratırken belirli bir ortamda varlığını sürdürmesine imkan sağlayan”, etkin bir eylem olarak tanımlayarak başlıyor. Buradan hareketle, “yaşamak, bilmektir(yaşamak, canlı bir varlık olarak varoluş içerisinde etkin eylemlerde bulunmaktır.)” İnsansı fosillerden bu yana insan evriminde gözlemlenebilen yoğun sosyal yaşantı insanı sinir sistemine sahip diğer sosyal omurgalılardan evrim sürecinde ayrıştırıyor. Biyolojik veriler, önce dilin temelini oluşturan davranışların, sonra bu davranışların sürekli tekrarı ve yeni nesillere aktarılmasıyla dilin oluştuğu fikrini kuvvetlendiriyor. Dilin ortaya çıkışı ise zihin, özbilinç ve benliğimizi mümkün kılıyor. Bugün dil içinde varolan özbilincimiz sayesinde biz insanlar, kendi kendimizin ve deneyimlerimizin tasvirlerini yapabilen canlılarız. ‘Bilgi Ağacı’nın yaklaşımıyla bu da tam olarak ‘insan olmak’ demek. Yani insan, “sürekli geri dönüp tekrarlanan bir işlemle toplumsal olduğu kadar (dil) kendi kendini var eden süreçlerden geçerek, sürekli kendimize ilişkin tanımlar üreterek” ‘insan’ oluyor. Zira, “Yaptığından başkasını bilmek mümkün değildir. O halde belki insan olarak varlığımız sürekli bir insan yaratısıdır.”

‘Bir arada yaşam’a ulaşabilmek

Nasıl bildiğimizi bildiğimizde ise, bu farkındalık bizi kaçınamayacağımız bir ‘etikle’ yüzleştiriyor. Diğer türdeşlerimizle ortak bir yaşam sürebilmenin koşulu, çatışmayı yenmek. Eylemimiz ile algımız arasındaki, bilme eylemi içindeki döngüselliği görmek, toplumsallığımız içinden bakarak bireyoluşlarımızı kavramak, “söylenen her sözün biri tarafından söylendiğini” hatırlamak zorundayız. Böylece sığınageldiğimiz kesinliklerimizin, tekdoğrucu fikirlerimizin konforlu kuyusundan çıkabilecek, bize ‘öteki’ gelen fikirleri anlama çabasını biteviye sürdürerek gerçek bir ‘bir arada yaşam’a ulaşabileceğiz.

Yazarlar biyolojik araştırmalardan derledikleri bilgilerle destekledikleri savlarını sonuçlandırırken umutlu. Zira insan, türünün ilk örneklerinden beri sosyal bir canlı ve dilini bulduğundan beri dünyasını oluşturma, betimleme ve betimledikçe değiştirme kudretini elinde tutuyor. Bilişsel alanımız genişledikçe, bu kudret çatışma alanlarından uzlaşı alanlarına yönelebilir. Bunun yolları çeşitli: “Mantık yürütme, düşünme, bir yabancıyla karşılaşma.” Bunun için ciddi bir yol da ‘sevgi’ yani “diğer kişinin yanımızda olmasını kabul etmek”. Sevgi, bu teze göre toplumsal olguların biyolojik temeli. Yazarlar bu fikirlerini şu sarsıcı cümlelerle özetlerken insanlığımızı sarsıyor:

“Sevgi yoksa, başka insanların yanımızda olmasını kabul etmiyorsak toplumsal süreç olmaz ve dolayısıyla insan olmak imkânsızdır. Başkalarını kabullenmeyi engelleyen her şey – yeterlilik olsun, hakikate erişim olsun, ideolojik kesinlik olsun – toplumsal sürece zarar verir çünkü bu toplumsal süreci oluşturan biyolojik sürece zarar verir. Kendimizi kandırmayalım: Ahlak dersi ya da sevgi vaazı vermiyoruz. Yalnızca biyolojik olarak sevgi olmadan, diğerlerini kabullenme olmadan hiçbir toplumsal fenomen olmayacağını ifade ediyoruz. Eğer buna rağmen bir şekilde bir arada yaşıyorsak sevgi görüntüsü altında kayıtsızlık ve yadsımayı yaşıyoruz demektir.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.