Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-735-7
13x19.5 cm, 248 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Görme ve Cinsellik
Özgün adı: Sexuality in the Field of Vision
Çeviri: Ayşe Deniz Temiz
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Resmi: Barbara Kruger
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2010

"Bu kuşaktan eleştirmenler arasında, Jacqueline Rose'un bir benzeri daha yok. Edebiyatı kavrayışındaki zekâ parıltısı, yazı dilindeki berraklık, analizlerindeki ustalık insanın ağzını açık bırakıyor." - Edward W. Said

1986 tarihli Görme ve Cinsellik, popüler düzeyde genellikle bireyin ruhsal yaşamını anlamanın bir yolu olarak algılanan psikanalizin, kişiselliği aşan bir siyasallığa ve toplumsallığa sahip olduğunu vurgulayarak son derece etkili olmuş ve zaman içinde klasikleşmiş bir başyapıttır.

Jacqueline Rose, Lacancı psikanaliz teorisinden yola çıkarak, "kadınlık" ve "cinsiyet farkı" kavramlarının eleştirisi yoluyla, bu kavramların kendisinin zaten fantaziye dayandığını ve statükoyu desteklediğini gösterir ve tartışmanın odağına asıl meseleyi, öznellik meselesini getirir. Edebiyat, resim ve sinemadan örnekler üzerinden ilerleyen kitabın perspektifi şu paragrafta çok iyi dile geliyor:

"Kurumların ve öznelerin yüklü olduğu şiddeti nereye koymalı sorusu, psikanalizin toplumsalla ilişkisindeki temel mesele olarak bugün tekrar karşımıza çıkıyor. Yazıdan daha fazlası ancak olaydan daha az bir şey olan psikanaliz, dilin sonsuz oyununun yakalayamadığı, sınıf, ekonomi ya da iktidarla da açıklanamayacak bir uğrağa işaret etmeyi sürdürüyor. Psikanalizin hem siyasi öneminin hem de zorluğunun kaynağı daima bu olagelmiştir. Bunun en açık ifade edildiği yer ise feminizmdir. Öznellik, cinsiyet farkı ve fantazi terimlerinin, hem sabitlemeden hem de inkârdan kaçınılarak anlaşılmasının bugün hâlâ son derece önemli bir iş olduğu kanısındayım. Bu bir lüks değil, aksine tümüyle siyasi olan yazgımızı -kadınlar ve erkekler olarak- tecrübe eder ve sorgularken içinden geçtiğimiz kilit bir süreçtir."

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Giriş: Feminizm ve Ruhsal Olan

I. Kadınlık ve Temsil
1. Dora – Analizden Bir Parça
2. Kadın Cinselliği – Jacques Lacan ve Freud Okulu
3. George Eliot ve Seyirlik Kadın
4. Hamlet – Edebiyatın "Mona Lisa"sı
5. Julia Kristeva – Baştan Alıyoruz

II. Görüş Alanı
6. İmgesel
7. Sinema Aygıtı – Güncel Teorinin Sorunları
8. Semptom Olarak Kadın
9. Görüş Alanında Cinsellik

Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş’ten, s. 13-17.

Amerikalı kadın şair H.D. Freud'a İthaf'ında, 1933'te kendisiyle yürüttüğü kısa analiz sırasında Freud'un yasa koyduğu tek bir andan bahseder. Feminizmin henüz kozlarını paylaşmadığı bir patriyark görüntüsü arz eden birinden gelen bu yasa ("o yasa koymazdı, yalnızca bu seferlik – bir tek bu yasa"), aslında yasa değil, bir ricaydı; H.D.'nin, "hiçbir zaman, hiçbir koşulda" Freud'u ve yapıtını asla savunmaması yönünde bir rica. Freud "bir geometri dersi"ndeymişçesine, ya da "virüs bulaşmış bir sistemde hastalığın önlenemeyen seyri" üzerine bir izahat veriyormuşçasına bir kesinlikle ricasını açıklamayı sürdürür.(1) Geometrik kesinlik ile bir hastalığın seyri arasında salınan, hiçbir savunma yapılmaması yönünde bir rica biçimini alan bir yasa – bunlar, psikanalizi konu edinen veya kendisini onun terimleri içine yerleştirmeye çabalayan her tartışmadan bekleyebileceğimiz çelişkilerdir.

Gelgelelim, Freud'un psikanalizin savunusunun yapılmaması yolundaki talebinin, ve bu talebi savunmanın nefret, korku ya da önyargıyı derinleştireceği iddiasıyla gerekçelendirmesinin fütursuz bir yanı vardır, çünkü psikanalizin savunusu kadar eleştirisini de yapmaya olanak tanıyacak olan rasyonaliteyi muhalifinin elinden çekip alır.(2) Kadın hastasının Freud tarafından böylece savunmasız bırakılması, psikanalizi hışımla kendi pratiği içine geri çekerken H.D.'yi de bir açmazla baş başa bırakır. H.D. bu açmazı daha sonra edebi yazılar, anılar ve nihayet bir ithaf yazma yoluyla –kendi yöntemince, az çok– çözecektir. Denebilir ki ithaf, yasa koymaya verilebilecek karşılıklardan biridir, hatta belki mümkün olan tek karşılıktır.

Öte yandan, Freud'un buyruğu ve H.D.'nin bu buyruk karşısındaki konumu, aşağıda yer alan tüm denemeler için de bir o kadar bağlayıcı olan bir ikilemi ya da bir dizi sorunu açığa çıkarır. Öncelikle, psikanaliz hakkında, onun asli kurumsal ve sağaltımsal sahasının dışına taşan bir bağlamda yazmakla ilgili sorun. İkincisi, savunu kaldırmayan ve yasayı mütemadiyen çiğneyen bir şey –psikanalitik bilinçdışı kavramı– hakkında savunma tonunda yazma sorunu. Üçüncüsü, bir kadın olarak büyük oranda iki erkeğin –Freud'un ve ardından, kendisi de yapıtını Freud'a bir ithaf yahut geri dönüş, "bize emanet ettiği geleneğin" muhafazası olarak gören Fransız psikanalist Jacques Lacan'ın– söylem ve terimleri dahilinde yazma sorunu.(3) Zira Freud da Lacan da kendi devirlerindeki pek çok erkeğe göre birer skandal sayılsalar dahi, ruhsal yaşamımız düzeyindeki sinsi etkilerine meydan okumayla uğraştıkları patriyark imgesini cisimleştirirler.

Dolayısıyla bu girişin ele almaya çalışacağı soru, kendi özgül sahası dışında psikanalizin ederinin ne olabileceğidir. Daha tanımlı söylersek, feminizmle ilişkisi içinde psikanalizden yana konum alan ve ikisinin birlikte günümüz siyasi tartışmalarının genel terimleri açısından önemli olduğunu ileri süren bir argüman söz konusudur. Aslında psikanalizin –daha önce de olduğu gibi– edebi bir yöntem içerisinde eritildiği, öte yandan psikanaliz eleştirisinin akademi dışından feministler ve diğerlerince yenilenip yükselişe geçtiği bir âna tanıklık ediyoruz. Feminizmin miras alarak dönüştürdüğü, psikanalize yönelik bir dizi siyasal meydan okumanın uzun ve karmaşık tarihini de yine bu girişte izlemeye çalışacağım. Burada amaç, kitabın bölümlerini tanıtmak yerine, onları süregiden bir tarihin ve bugünün parçası olduğunu düşündüğüm bir dizi problemin çerçevesine oturtmak.

Lacan 1980'de okulunu lağvettiği sırada iki kadın tarafından yazılmış iki mektup, radikal Fransız gazetesi Libération'un sayfalarından birinde yüzleşiyordu. Bu iki mektup birlikte ele alınacak olursa, Lacancı psikanalizin Fransa'daki gelişiminin zeminini oluşturmuş olan kurumlar ve iktidar üzerindeki mücadeleler ve bunlar içinde kadının yeri konusunda bir fikir verebilir. Michèle Montrelay'den gelen ilk mektupta dile getirilen bir itirazdır: Lacan'ın tek taraflı olarak école freudienne'in (Freud Okulu) dağıtıldığını ilan etmesine, ve Lacan'a tekrar bağlanmaya itiraz. Bu itiraz, sevgiyle ("burada nasıl bir sevgi talep ediliyor?") ve onun fantazileriyle ("Lacan böylelikle kendini ne tür bir İsa'vari konumda buluyor?") olduğu kadar, beden ve onun güçleriyle de ("pek çok kişinin görmezden gelmeyi yeğleyeceği bir iktidarın körü körüne emrine giren, külliyat ve dogmaya dönüşmüş o devasa beden") alakalıdır.(4) Marie-Christine Hamon'dan gelen ikinci mektupsa, okulun lağvedilişini "iktidarı ele geçirme" ya da "dogmatik hoşgörüsüzlük"e delalet olarak değil, "söylemin özünde bulunan risk boyutunu" yeniden devreye sokmanın tek yolu olarak görmektedir.(5) Bunu da, hem Lacan'ın teorisinin bir tarza dönüşmesine (Lacancılığa) hem de "Yeni Fransız Feminizmleri" başlığı altında Fransa dışında böylesine etkin olmuş, teoriyi bizatihi bir erkek fantazisi addeden ve buna verilecek yanıtı salt kurumların değil, dilin kendisinin de lağvedilmesinde gören bakışa karşı savunur.

Ne var ki, bireysel olarak vardıkları kişisel kararların farklılığına karşın, her iki yazar için de dil ve dilin sınırları sorusunu düşünmekte kurumsal iktidar merkezi önem taşır. "On n'est fou que de sens" ("Yalnız anlamdır delirten" ya da "Anlam yoksa delilik de yoktur"), diye yazar Montrelay(6) – saf, sabit ya da kurumsallaşmış anlam biçiminde dondurulmuş olan dil karşısında, bilinçdışı yegâne savunmadır; cinsellik dediğimiz şey, özneyi yerinden etme yetisi sayesinde, sağduyunun tahammülü güç sınırlarına karşı bir set oluşturur.

Kalıtsal aktarım ve tarz gibi fosillere dönüştürmeksizin bilinçdışının etkileri hakkında konuşmamıza olanak tanıyan bir kurumu nasıl yaratmalı? François Roustang bu sorunun psikanalitik hareketin bütün tarihine nasıl damga vurduğunu anlatır.(7) Ancak eldeki durumda bilinçdışı sorusunun cinsiyet farkına ilişkin fantazi ve imgeleri beraberinde getirdiği aşikârdır. Bu, öncelikle şu tür bir soruya yol açar: Bir kadın olarak, tüm gücü ve ezici ağırlığıyla İsa'vari bir figür ile, aşırı kolay yolu seçerek dilin öte yüzünü yabanileşmiş, ilkel bir dişiliğe indirgeyen tutum arasında nasıl konum almalı? İçerisinde kendimizi en normatif biçimde tanımlayıp tanıdığımız dilin başka bir sahnesinin de mevcut olduğu, Freudcu psikanalizin temel dayanaklarından biridir. Ancak kurumların bağrında işlemekte olan kilit önemdeki fantazilerle bilinçdışının etkilerinin ne derece bağlantılı olduğu; bunların daha genel olarak kültürün etrafında döndüğü, cinsel farka ilişkin temel imgelerle nasıl ilişkilendiği (erkeğe hayranlık, kadına kaos ve dışlama) nadiren böylesine şaşırtıcı bir açıklıkla ortaya serilmiştir.

Analitik kurumun krizi böylece kurumun kendisinin de, Lacan figürünün de dışına işaret eder. Montrelay'in kendisi de eleştirisinin ne Lacan'ın "şahsına" ne de "öğretisine" yönelik olduğunun altını çizmiştir. Yine de Freud'un H.D.'den, Lacan'ınsa üyelerinden rica ettiği şey arasında, farklılıkların yanı sıra tuhaf bir benzerlik olduğunu fark ederiz: savunmaya tamamen son vermek ve bir okulun çöküşü – ikisi de nihai ve en imkânsız buyruğu içinde taşır. Fakat daha önemlisi, bu olay, bir kurumun kendi sınırlarını nasıl tanımladığı, hatta kendisini bir kurum olarak nasıl kurduğu sorusunun, cinsel fantazinin hüküm sürdüğü bir alanla ilişkili olduğunu gösterir. Bu iki etmen –kurumlar ve fantaziler– arasındaki yüzey, bilinçdışı kavramının tümüyle toplumsal bir anlam taşıdığını gösterir. Ancak bu iki kadın yazar arasındaki anlaşmazlık, tek yanlı bir iktidar kavramının, söz konusu toplumsallığın açılımlarını kapsamaya ya da karara bağlamaya yetmeyeceğini de gösterir. Zira iktidar her ne kadar önce Lacan'a oradan da Freud'a uzansa da, Lacan'ın okulunu feshetmesinin ardından Fransa'da onun adını ve imgesini mütemadiyen bölüşen pek çok analiz ekolünün türediği ve bunların çoğunun ona bağlılık iddiasında bulunduğu da bir gerçektir.

Bu örnekten psikanalizin siyasal anlamını ve zorluğunu çıkarsamak, sanıyorum ki, mümkündür. Lacan açısından tarih, Amerikan ben psikolojisinin eleştirisiyle başlar. Lacan bu yaklaşımı, bilinçdışı kavramının, kimliği düz anlamıyla alıp güçlendirmeye çalışan normatif ya da uyumlulaştırmaya dayalı bir psikolojiye indirgenmesi olarak görmektedir. Fakat bunun ardında Fransa'daki analiz topluluğunun parçalanması ve Lacan'ın 1953'te Société psychanalytique de Paris'den (başka şeylerin yanı sıra) otokratik idare biçimi nedeniyle ayrılması yatar. Otokrasi eleştirisiyle ben eleştirisi birlikte ele alınmalıdır; zira bilinçdışından gelen meydan okumayı savuşturmuş ya da basbayağı bilinebilir, denetlenebilir bir şeye dönüştürmüş olan bir ben, her şeyden önce otokratik olacaktır. Özellikle kadınlar için otokratların en âlâsı, kendisinden öte merci bulunmayan, sorgusuz sualsiz bir statünün sahibi olan babadır. Feminizm bu yapıyı ataerkil olarak tanımlar. Lacan'ın analiz kurumu içerisindeki otokrasinin etkilerini bertaraf etme çabaları, ve bu etkilerin tiksinti verici biçimde geri dönüşü göz önüne alındığında, Lacan'ın kendi simgesel statüsünün ve kadınların bu statüyle ilişkilerinde yaşadıkları krizin böylesine keskin bir tezatta ortaya çıkması hiç de tesadüfi değildir.
(...)

Notlar


(1) H.D., Tribute to Freud, Writing on the Wall (1944), Boston, 1974, s. 86. Yukarı
(2) A.g.y. Yukarı
(3) Jacques Lacan, "Intervention sur le transfert" (1951), Écrits, Paris 1966, s. 216; İng.: "Intervention on Transference", Feminine Sexuality, Jacques Lacan and the école freudienne içinde, Juliet Mitchell ve Jacqueline Rose (haz.), çev. Jacqueline Rose, Londra, 1982, s. 63. Yukarı
(4) Michèle Montrelay, "La passion de la perte", Des femmes analystes parlent, Libération, 19-20 Ocak 1980, s. 9. Yukarı
(5) Marie-Christine Hamon, "Les féministes sont misogynes!", Des femmes analystes parlent, Libération, 19-20 Ocak 1980, s. 9. Yukarı
(6) Montrelay, s. 9. Yukarı
(7) François Roustang, Un destin si funeste, Paris, 1976. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

İlke Kamar, “Görmeyi cinselleştirmek”, BirGün Kitap Eki, 3 Nisan 2010

1970’lerin sonuna doğru akademisyenlerin eleştirel yaklaşımları sonucunda psikanalitik teoriye karşı tavır oluşsa da günümüzde hâlâ bireyin ruh dünyasını anlamada psikanalizm bir yol olarak seçilebiliyor. Ancak kesin olan bir şey var ki psikanaliz, bireyin ruh dünyasını anlamanın ötesinde sosyal ve siyasal bir konuma da sahip. Güncel akademik çalışmalarda; Freud’un ve Lacan’ın psikanaliz kuramının etkilerinin diğer disiplinlerde de, –felsefe, sosyal teori, ideoloji, feminizm, edebiyat ve film çalışmalarında– bir zemin oluşturduğu gözlemleniyor. Bütün sosyo-kültürel fenomenleri psiko-seksüel açıklamalara indirgemesi ve fallogosantrik olması psikanalize yöneltilen eleştirilerin temel noktasını oluşturuyor. Oidipal dönemde cinsel arzuları uyanan çocukta annesine yoğun bir cinsel istek ve bağlılık gelişir. Onun bu isteği babasını kendisinin karşıtı, rakibi olarak görmesine yol açar. Babasını rakibi olarak görmesi aynı zamanda onda iğdiş (hadım) edilme korkusunu da geliştirir. İğdiş edilme korkusu erkek çocukta annesiyle cinsel bağ kurma arzusundan baskın çıkmaktadır. Bu durum erkek çocuğun babasıyla güçlü bir biçimde özdeşleşerek babayı ve böylelikle de diğer erkeklerle de ilişki olarak fallik (erkek cinsel organı) gücü ve iktidarı annelik bağına tercih etmesiyle gerçekleşir. İşte eleştiriler, Freud’un görüşlerinin, libidonun eril olması gibi ön kabullerinin erkek yanlısı olmasından yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu eleştiriler noktasında en önemli isimlerden biri de Jacqueline Rose.

Rose, 1986 tarihli ve bugünlerde Türkçeye çevrilen Görme ve Cinsellik’te, Lacancı psikanaliz teorisinden yola çıkarak, fantaziye dayanan “kadınlık” ve “cinsiyet farkı” kavramlarına eleştirel bir yaklaşımda bulunuyor. Çalışmalarında toplumsal cinsiyet kategorisini ve cinsel farklılığı sorgulamış olan Rose, cinsel kimliklerin verili olmadığını ama daha çok karmaşık toplumsal ve psişik yapılar tarafından üretildiğinin üzerinde duruyor. Ona göre, kadınlık ve cinsiyet farkı kavramlarının psikanalize dayanılarak eleştirilmesi baştan reddedilmelidir. Çünkü bu yaklaşım zaten özünde fanteziyi barındırır ve statükocu yaklaşımın uzantısıdır.

Edebiyatın Mona Lisa’sı...

Kitap, psikanaliz alanındaki tartışmaları, feminizmin günümüzde yüzleştiği temel meseleler olarak ele alırken; edebiyat ve sinema üzerindeki etkisine de vurgu yapıyor. Görme ve Cinsellik’te yazar, sanatı okuma biçiminin, kadınlardan mükemmel görünmelerinin ve dünyaya kusursuz bir imge sunmalarının beklendiği, bunun da farklılıkla yüzleştiğinde erkeğin eksikliğe dair herhangi bir ibareden sakınmasına olanak sağladığını ve bu durumda kadının sahip olduğu fantezi statüsünü belli bir görsel ekonomiye bağladığına işaret ediyor.

Rose, kitabında edebiyat ve resimden örnekler vererek karşı çıkışının teorisini ortaya koyuyor. Örneğin ‘Hamlet – Edebiyatın Mona Lisa’sı’ başlıklı bölümde T. S. Eliot’un Hamlet üzerine eleştirisinin psikanalizden beslendiğini bu eleştiri geleneğinin de tuzaklı olduğunu söylüyor. Eliot’a göre, Hamlet başarırsızdır çünkü gerçekleri aşan bir duyguya teslim olmuştur. Buna neden olan kişiyse oyundaki kadın karakter Gertrude’dur. İşte tam bu noktada Rose, oyunun estetik başarısızlığının bir kadın simgesinde yer bulması söylemine dikkat çekiyor: “Batı geleneğinin, Avrupa’nın zihni, Hamlet’in kendisi –her biri, kadına hem gereğinden az, hem de gereğinden fazla yer veren bir kültürel düzenin simgesidir. Ancak ürettiği kadın imgesine kayıtsız kalarak o düzeni yücelten ya da savunanların kendilerini sürekli kadınlık adı verdikleri bir sorunla karşı karşıya bırakmaları belki de garipsenmemeli. Çünkü bu olsa olsa, söz konusu düzenin üzerinde temellendirdiği kesinliklerin istikrarsız tabiatına dair bir hatırlatmadır”.

Rose, bu bakış açısının Freud’un ruhsal deneyime ilişkin olarak tanımladığı cinsiyet farkı dramının tekrarı olduğunu söylüyor. Bu yüzden de, bu dramda kadın temsil konusunda tam da bu türden bir başarısızlığın nedeni olarak görülür; yetersiz ve eksiktir. Rose’un üzerinde durduğu imge de Mona Lisa’dır. Yazar’a göre Mona Lisa’nın muammalı bir kadının timsali olması Freud ve Eliot’u aynı yaklaşımda birleştirir:

Eliot, Shakespeare’in Hamlet oyununda kadın karakterin kadınlığının gizemini yorum problemiyle ilişkilendirdiğini Eliot’tan aldığı şu cümlelerle okuyucuya sunar: “gülümsemesindeki bilmeceyi çözen, düşüncelerinin anlamını okuyan hiç kimse çıkmamıştır”, Eliot’un bu yorumuna dikkat çeken Rose, “erkeğin bin yıldan bu yana arzulaya geldiği şeyi dışa vuran bir mevcudiyetin dışında bir anlam içermesi bakımından Freud’un da kadınlık üzerine sorunlu tespitlerinden birinde aynı tonu benimsediğini söyler, Freud’a göre Mona Lisa, kadının erotik yaşamına hâkim olan tezatların mükemmel bir temsilidir. “Mazbutluk ve baştan çıkarma, en adanmış müşfiklik ve acımasızca talepkâr, erkekleri sanki yabancı bir yaratıkmışçasına tüketen bir duygusallık arasındaki tezat”

Rose, tüm çalışmalarında sanatsal ve teorik geçişlerin her bir noktasında cinsel belirlenimi içeren görsel uzamın; kültürel ürünler üzerinden aktarıma sahip olduğunu belirtiyor: “Saf biçimsel estetik, bakışın o kadar saf olmayan hazzı tarafından kapsanır, fakat bu haz da estetiğe dışsal bir siyasi alanın parçasıdır. Estetik ve cinselliğe olduğu kadar sanat ve cinsellik siyasetine de ait bir arenadır bu. Cinsellik ve imge arasındaki bağ, imgenin biçimsel işleyişi ile dışarıdan dayatılan bir siyaset arasında kurulan alışılageldik karşıtlığın büsbütün gizlemeye yetmeyeceği, tikel bir diyalog yaratır”. Ona göre imgeyle uğraşmak siyasi bir niyetin parçasıdır. Bu tür sanatçıların beslediği psikanaliz ve edebiyat kuramını da şekillendirmiş bir niyettir bu.

Devamını görmek için bkz.

Hande Öğüt, “Kadın mitleri ve dişil mistizm”, Radikal Kitap Eki, 5 Mart 2010

Beni arzuladığın için ben yokum...” Emily Dickinson’ın bu dizelerini hayatına tercüme ederken umutsuzca kendi olmak istiyordu Marilyn Monroe. Adı, sahne imajıyla uyuşmayınca zaten hiç varolamamış Norma Jeane ölmüş, Marilyn Monroe doğmuştu. Bu yeni isim ve kimliğin, sonun başlangıcı olduğunun farkındaydı; imge ona hayat verirken bir yandan da öldürüyordu. Nitekim “Merhaba Marilyn Monroe” adlı şiirinde şöyle yazmıştı: Tamamen başka bir isme alışmak/ Benim için çok zordu/ Marilyn’i hecelemeyi öğrenmek/ Bana cehennemi yaşattı.

Entelektüel zekâsını, fallokrasiyle mücadelesini, duygularını ve hassasiyetlerini de canlandırdığı rollerin ardına gizlemek zorunda kalan Marilyn’in tek arzusu, cinsiyetinden ve cinselliğinden azade kılınmaktı. Hollywood’un erkek egemen sistemi ise ona hiçbir zaman yalnızca bir oyuncu olarak yaklaşmadı. Kadını, dünyayı rasyonel olarak kavramaktan aciz gösteren aptal sarışın miti kadar seks tanrıçası imajı da, klasik Hollywood stereotiplerinin en yaygınlarıydı ve Monroe, arzu edilen kadının şablonuydu. Oynadığı tüm filmlerde nesneleştir ilerek cinsel kimliğe indirgenen Monroe, kurtulmak istediği ‘aptal sarışın’ kültünün içine kilitlendi. Marilyn’in sırrını çözmek için yazdığı Blonde adlı romanında Joyce Carol Oates’in söylediği gibi, “Onun sorunu sarışın ve aptal olmak değil, ne sarışın, ne aptal olmasıydı.” Oates’a göre Marilyn Monroe’nun 21 . yüzyılda hâlâ bir ikon oluşunun nedeni, erkek egemenliğinin kadınlara biçtiği kadınlık rolünü hiperbolik biçimde simgeleyişidir. Against Our Will adlı kitabında kadınların, erkeklere çekici gelebilmesi için kurbanı oynayabilmeleri gerektiğini belirten Susan Brownmiller ise Monroe’yu, üzerinde en çok çalışılmış, en güzel ve ünlü kurban olarak nitelendirir.

Sadece filmlerde değil yaşamı boyunca Marilyn Monroe adlı bir imgeyi oynayan, kendi kendinin replikası haline gelen ünlü yıldızı, Marilyn Monroe olma zorunluluğu mu öldürdü yoksa mücadele edemediği eril egemenlik mi? Kullandığı ilaçlar, sinemanın kurmaca dünyası, bitmek bilmeyen psikanaliz seansları, çocukluk travması mı yoksa külliyen kapitalist ataerki mi? Michel Schneider, Marilyn’i Kurtarmak adlı keyifli romanında bu soruların cevabını ararken, psikanalizle sinema arasındaki ölümcül bağı da sorguluyor. Schneider’a 2006 InteralliÈ ödülü kazandıran roman, Marilyn Monroe ile son psikanalisti Ralph Greenson arasında 1960 Ocak’ından, 4 Ağustos 1962’ye dek yaşanan Freudcu psikanaliz yönteminin sınırlarını aşan ilişkideki sır perdesini aralıyor. Marilyn’in rol yapması, ayakta kalabilmesi, sevebilmesi ve ölmemesi için Hollywood psikanalisti Greenson’a ihtiyacı vardır. Ama Marilyn’i içinden çıkarmaya çalıştığı girdaba, hergün bir adım daha yaklaşmaktadır Greenson. Bilmeden, ama şiddetle arzulayarak, ölümcül bir çekim oyununa dalar Marilyn ile birlikte. “Birbirlerinde benzerliklerden, koşut itkilerden öte bir şeyler bulan ve sadece bir yanlış anlaşılma yüzünden bir arada olan iki yabancının buluşmasıdır” bu; psikanalizle sinemanınkinin bir provası... Psikanalistlerin filmleri analiz ettiği, sinemacıların da bilinçaltını yorumlayan tedavi uzmanlarını beyazperdeye taşıdıkları 1960’larda, iki taraf da zengin, zayıf, nevrozlu, güvensiz ve hastadır. Bu tehlikeli birlikteliği şöyle tanımlar Schneider:

“Herkes karşısındakinin çılgınlığını paylaşıyordu. Tüm kusursuz buluşmalar ve kalıcı birliktelikler gibi, bu da bir hataya dayanıyordu: Psikanalistler görünmeyeni anlamaya çalışıyorlar, sinemacılarsa sözcüklerin dile getirmediği şeyi ekrana taşıyorlardı. Sinema psikanalizi kendi olmaktan çıkarmıştı. Bu öykü yaklaşık yirmi yıl sürdü. Hollywood’la bitti, ama hayaletler yaşamayı sürdürdüler ve sinema tıpkı analiz edilen hastalar gibi, uzun süre o bulanık anıların sıkıntısını çekti.”

Psikanaliz ve feminist film kuramı

Schneider’ın Marilyn Monroe ve imgesi üzerinden yaptığı sinema-psikanaliz birlikteliği eleştirisini Jacqueline Rose, Görme ve Cinsellik adlı kitabında feminist kuram çerçevesinden çözümlemeyi deniyor. Cinsiyet farkının, film teorisi içinde nasıl bir kaçış noktası işlevi yüklendiğine işaret etmeyi amaçlayan Rose, Lacancı psikanaliz teorisinden yola çıkarak, ‘kadınlık’ ve ‘cinsiyet farkı’ kavramlarının eleştirisi yoluyla, bu kavramların kendisinin zaten fantaziye dayandığını ve statükoyu desteklediğini gösteriyor:

“Yazıdan daha fazlası ancak olaydan daha az bir şey olan psikanaliz, dilin sonsuz oyununun yakalayamadığı, sınıf, ekonomi ya da iktidarla da açıklanamayacak bir uğrağa işaret etmeyi sürdürüyor. Psikanalizin hem siyasi öneminin hem de zorluğunun kaynağı daima bu olagelmiştir. Bunun en açık ifade edildiği yer ise feminizmdir. Öznellik, cinsiyet farkı ve fantazi terimlerinin, hem sabitlemeden hem de inkârdan kaçınılarak anlaşılmasının bugün hâlâ son derece önemli bir iş olduğu kanısındayım.”

Kitabın Sinema Aygıtı-Güncel Teorinin Sorunları başlıklı makalesinde film kuramı, feminizm ve cinsellik tartışmasını gündeme getirerek, film teorisi içindeki feminist sorunları irdeleyen Rose, feminizm içindeki cinsellik tartışmasında sinematik imgenin, cinsiyet farkının inşasını ve sürdürülmesini sağlayan temsil sürecinin modeli olarak görüldüğünü belirtiyor. Bu da, kadınların “görüntü” konusundaki her zamanki hassasiyetiyle feminizmin farkına vardığı, siyasi sorunu, imgenin inşası açısından tarif etme gereğiyle doğrudan bir süreklilik arz ediyor. Sorun, kadının seyirlik bir gösteri olması; sorunun odağındaysa bu tartışmaların cinsiyet farkı sorusundan hareket ederken, psikanalizden yardım istemesi var Rose’a göre. Zira psikanalizden sürekli ödünç alınan kavramlar, tam da cinsiyet farkı sorusuna karşı üretilmiş ve meşruiyet zemini bu sorudan beslenen kavramlar...

Psikanaliz, feminist film teorisinin ilk yıllarında ve uzun süre boyunca egemen paradigma oldu. Feminist eleştirmenler, göstergebilim ve psikanaliz gibi disiplinlerin yardımıyla ataerkil imgelemenin sapkın güçlerini irdeleyerek, klasik anlatımcılıkta cinsiyet farklılıklarının nasıl kodlandığını çözümlemeye çalıştılar. Kadının çoğunlukla bir tehdit olarak görüldüğünü öne süren Laura Mulvey’in bakış açısı, erkek egemen toplumun sinema üzerindeki etkisini göstermesi açısından psikanalizle ilişkiliydi. Mulvey ile aynı doğrultuda düşünen, sinemayı semiyotik bir gösterge sistemi olarak inceleyen Claire Johnston , Roland Barthes’ın “mit” kavramından yola çıkarak, klasik sinemadaki kadın mitini araştırdı. Mitin , kadınların sinemada kullanılmasındaki başlıca araç olduğunu, mitin cinsiyetçilik ideolojisini aktardığını ve dönüştürdüğünü ve onu görülmez ve bu nedenle de doğal hale getirdiğini öne sürdü Johnston. Klasik sinemadaki kadın mitini, dişil karakteri bir yapı, kod ya da uzlaşım olarak tanımlayarak inceleyen Johnston’a göre kadın göstergesi, erkekler için taşıdığı ideolojik anlamı temsil etmekte, kendiyle ilişkili olaraksa hiçbir şey ifade etmemekteydi. Teresa de Lauretis kadın izleyicinin, klasik olarak “uzamda durağan, sabit ve bir kare olarak algılanan perdedeki imge”yle ve dişille, özdeşleşme ile “zamansal, etkin ya da hareket halinde ayrımsanan” kamerayla ve erille özdeşleşme arasında bölündüğünü savundu. Kadın öznenin, özellikle de kadın seyircinin imgeye psişik yakınlığından bahsederek, dişil seyirciliği maskeleme açısından ele alan Mary Ann Doane’a göreyse dişil seyirci, imgenin tüketicisi konumunda olmaktan ziyade, bu imge tarafından tüketilmekteydi.

Eril idealleştirildiğinde, erile ait benlik imgesi de otoritenin simgesel figürüne dönüşür. Eril egemen söylem alanında, eril dilin bilinçdışı ikamet yeri olarak tanımlanan kadınların, kendi arzularının bilincine ulaşma ya da arzularını olumlama iddiasında olamayacakları ileri sürülür. Peki ya kadın kendisinin fetiş olma konumunu arzularsa ne olur? Jacqueline Rose’un bu sorunun izini sürdüğü Aimee Rankin ve Steven Fagin’in Kadın/Söylem/Kusur adlı filminde ‘yaygınlaşmış bir striptiz’ ve ‘kendisinin gördüğünü görmek’ olarak tanımlanan sinemanın sorunları, sinemada kadın imgesi probleminin özgüllüğü içinde ele alınır. Sinemanın zor yanının kadın imgesi meselesi olduğunu göstermeye çalışan filmde, kadın yönetmen Rankin’in kendi bedeninin filme alışını görür izleyici. Beden kendisini oluşturan bakışın ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştür ve git gide tanımlanır, kadrajlanır. Daha sonra onu gözden yitirdiğimizde, alışkın olduğumuz sinemasal uzamın çöküşüne neden olur. Kadının bedenine boydan soya yazılmış olan söylem, bir maskeleme olarak görülebileceği gibi hâkim bir söylemin cisimleşmesi anlamına da gelebilir.

Dişil kimlik ve öznellik

Kadının imge içinde, imgenin kargaşasına karşı bir güvence olarak bulunması, sinemaya ilişkin her tartışmanın odağını oluşturur kuşkusuz. Dişillik, Güzellik ve Şiddet Sarmalında Kadın ve Bedeni kitabının yazarlarından Nilgün Tutal Cheviron da sinemadaki kadın imgesinin ve temsiliyetinin yapısöküme uğratılmasının imkânlarını Luce Irigaray’ın dişil mistisizm kavramı içinde arıyor. Luce Irigaray’a göre erili yücelten, simgesel otorite ve iktidar konumuna yükselten fallusa dayalı sistem karşısında kadınların kendilerini dile getirecekleri yer, olsa olsa dişil mistisizmdir. “Cadılar Sevimli Olabilir” başlıklı makalesinde Hayao Miyazaki’nin filmlerinin feminist bir okumasını yapan Cheviron, doğa ve kültür ikiliğini sıkça eleştiren ve hatta bu ikiliği beklenmedik tarzda yıkan Miyazaki’nin kadın-erkek ikiliğini de radikal şekilde yerinden ettiğini belirtiyor. Dişil evren yanlısı politik bir duruşa sahip olan Miyazaki’nin dünyasında egemen erillik, eleştirilen evreni temsil eder. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin verili düzeninin ötesinde mutlaka bir başka olası yaşam biçimi vardır.

Irigaray’ın dişil soykütük, öteki olarak kadın ve farklılık kavramlarını referans alan Cheviron’a göre Miyazaki’nin filmlerinde, kadınlar için bir soykütük ilişkisi olasılığı mevcuttur. Irigaray’ın dişil kimliğin ve öznelliğin oluşabilmesi için gerekli olduğunu savunduğu, kadınları tinsel anneleriyle bağlantılandıran bu kültürel soykütüğü, ataerkil kültürlerin anne ile kızı birbirinden ayırarak kadınlarda yol açtığı bedensel ve tinsel yaraların tedavi edilmesi açısından önemlidir. Farklı kültürel söylem evrenlerinde konumlandırılmış ya da birbirine karşıt olarak tanımlanmış bedeni ve ruhu birleştiren tinselliğin oluşumu da yine dişil soykütüklerine bağlıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.