Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-755-5
13x19.5 cm, 344 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İlaçla Tedavi Efsanesi
Psikiyatrik İlaç Kullanımına Eleştirel Bir Bakış
Özgün adı: The Myth of the Chemical Cure
A Critique of Psychiatric Drug Treatment
Çeviri: Tevfik Alıcı
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2010

Yazarının ifadesiyle bu kitap, "bir efsanenin yaratılışını ve gerçekliğin doğru bir tasviriymiş gibi nasıl kabul gördüğünü" anlatıyor. Söz konusu efsane, psikiyatrik ilaçların ruhsal bozukluk ve rahatsızlıkların temelinde yatan biyolojik aksaklıkları düzelttiği fikridir. Psikofarmokoloji alanının en saygın isimlerinden Joanne Moncrieff, yaptığı kapsamlı araştırmalara dayanarak bu efsanenin temelsiz olduğunu gösteriyor ve özellikle de uzun süreli psikiyatrik ilaç tedavisinin zararlı etkileri konusunda bizleri uyarıyor.

Peki bu efsaneden çıkar sağlayanlar kim? Çok sayıda araştırma ve deneyin yanı sıra psikiyatri mesleğinin tarihine de değinen yazar, bu efsanenin sadece ilaç firmalarına değil, bilimsel ve tıbbi bir görünüm kazandırdığı psikiyatri mesleğine, toplumsal kontrol mekanizmasına ve devlet ekonomisine de yaradığını savunuyor. Psikiyatrik ilaç kullanımının hızla yaygınlaştığına dikkat çeken Moncrieff, bizi her türlü ruhsal sorunu ilaçlarla çözmeye teşvik eden mevcut anlayışa alternatif olarak sunduğu yaklaşımı şöyle tarif ediyor:

"Bu yaklaşım psikiyatrik ilaçların mütevazı ve geçici faydalarını nesnel olarak değerlendirir ve zararlı etkilerini açıkça ortaya koyar. Sözde bilimsel yanıltmacalara başvurmadan, ilaçların iyi gelip gelmediği kararını insanların kendilerine bırakır. Tıbbi terimlerle maskelenen gerçeği, psikiyatrik ilaçların mucizevi şifalar değil normal beyin faaliyetlerini bozan psikoaktif maddeler olduğu gerçeğini gözler önüne serer. Ve nihayet, zorla verilen ilaçların bir tür kimyasal tahakküm olduğunu göstererek, psikiyatrik rahatsızlıklara daha dürüst ve insancıl bir müdahaleyi teşvik eder."

İÇİNDEKİLER
Teşekkür

Terminoloji Hakkında Birkaç Söz
1 Psikiyatride İlaç Etkisinin Hastalık-Merkezli Modeli
2 Alternatif İlaç-Merkezli İlaç Modeli
3 Fiziksel Tedaviler ve Hastalık-Merkezli Model
4 Yeni İlaçlar ve Çıkar Gruplarının Etkileri
5 "Antipsikotik" Fikrinin Doğuşu
6 Nöroleptikler Etkili ve Özgül müdür?
Delillerin Değerlendirilmesi
7 Nöroleptikler Gerçekten Ne Yapar?
İlaç-Merkezli Yaklaşımla Yeniden Değerlendirme
8 "Antidepresan" Kavramının Ortaya Çıkışı
9 "Antidepresan" Diye Bir Şey Var mıdır?
Delillerin Gözden Geçirilmesi
10 Antidepresanlar Gerçekten Ne Yapar?
11 Manik Depresyona Özel İlaç Fikri
12 Lityum ve "Duygudurum Düzenleyicilerin" Etkileri
13 Stimülan İlaçlar ve Dikkat Eksikliği
Hiperaktivite Bozukluğu
14 Psikiyatride Demokratik İlaç Tedavisi:
İlaç-Merkezli Yaklaşım
15 İlaçla Tedavi Efsanesi

Kaynaklar
OKUMA PARÇASI

Psikiyatride İlaç Etkisinin Hastalık-Merkezli Modeli, s. 13-17.

Psikiyatrik İlaçlara İlişkin Bazı Kavramlar ve Yanlış Kavramalar

Daha önce delilik, çılgınlık ya da nevroz olarak bilinen sorunların, 1960'lardan bu yana "akıl hastalıkları" olarak adlandırıldığı ve bu hastalıkların ilaçlarla tedavi edilebileceği fikrinin geçerli olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Burada "tedavi" ile demek istediğim, ilaçların hastalık belirtilerini ortaya çıkaran patolojik mekanizmaları düzelterek bu belirtileri ortadan kaldırdığı fikridir. Son yıllarda bu fikir hızla psikiyatrinin dışına taşmış, insanlar, kendilerini yetersiz buldukları her türlü durumda ilaçları bir çare gibi görmeye başlamıştır. Bu durumlar depresyon, distimik bozukluk, anksiyete, sosyal fobi, madde kullanımı, takıntılı alışveriş yapma, âdet dönemi keyifsizliği gibi tanıları içermekte ve bu tanıların tedavisi için ilaçlar yazılmaktadır. Psikiyatrik ilaçların belli akıl hastalıklarına ve belli belirti gruplarına yönelik özgül tedaviler olarak algılanmasının kısa tarihi ve bu algılamanın ne kadar doğru olduğu, bu kitabın konusunu oluşturmaktadır.

Geçmişte kullanılan psikiyatrik tedavi yöntemlerine temel oluşturan kuram ve fikirlerle, günümüzde kullanılanlara temel oluşturanlar arasında aslında gerçek bir ayrım olmadığını; insülin koma terapisi, elektroşok terapisi (ECT), radikal cerrahi, cinsiyet hormonu terapisi gibi pek çok garip müdahale biçiminin ortaya çıkmasında ve kabul görmesinde etkin olan bir gereksinimin, yani psikiyatrik durumların tedavi edilebileceği inancına duyulan gereksinimin, bugün psikiyatrik ilaçların ortaya çıkmasında ve kabul görmesinde en güçlü etken olduğunu savunacağım. Modern ilaç uygulamalarının özgül rahatsızlıklar için özgül tedaviler sağladığına inanmanın, insülin koma terapisinin şizofreni için etkin ve özgül bir tedavi yöntemi olduğuna inanmak kadar yanlış olduğunu ileri süreceğim. Bunu söylemek, psikiyatrik ilaçların hiçbir zaman işe yaramadığı anlamına gelmemelidir; bu kitapta aynı zamanda bu ilaçların ne zaman yararlı olabileceklerini belirlemeye yönelik bir çerçeve geliştirmeye çalışacağım. Fakat modern psikiyatrik ilaçların geçmişini daha önce kullanılmış olan psikiyatrik uygulamaların bir devamı olarak değerlendirince ilaçların yararı konusunda ihtiyatlı bir tavır takınmak gerektiği ortaya çıkacaktır. Psikiyatristlerin iyileştirmek adına hastalarını ne kadar aşağılayıcı, istilacı, zararlı ve hatta ölümcül işlemlere maruz bıraktıklarını ve bu işlemlerin gerçek niteliğini görmezden gelmeye ne kadar eğilimli olduklarını görmek için yalnızca yakın geçmişe bakmamız yeterlidir (Braslow 1997).

Psikiyatride İlaçla Tedavinin Yeri

İlaçlar günümüz psikiyatrisinde son derece merkezi bir rol oynar. Psikiyatri hastaneleri ve topluma yönelik akıl sağlığı çalışmaları çoğunlukla ilaç tedavisi ritüelleri etrafında döner. İngiltere'nin psikiyatri hastanelerinde yapılan bir tarama çalışması, yatan hastaların %98-100'ünün ilaç tedavisi gördüğünü ve bunların çoğunun birden fazla ilaç aldığını göstermektedir (Akıl Sağlığı Komisyonu 2007). İlaçlar, tıpkı 1940 ve 50'lerdeki elektroşok terapisi ve diğer fiziksel müdahaleler gibi, günümüz hastane hayatının odak noktası haline gelmiştir (Braslow 1997). Hastanede geçirilen günler, hastaların kendilerine ilaç verilen pencerelerin önünde uslu uslu sıraya girdikleri "ilaç saatleri" ile bölünür. Bir de bazı hastaların zorla zaptedilip iğneyle ilaç verildiği durumlar vardır. Hastane çalışanları enerji ve zamanlarının çoğunu hastalara verilen ilaçların doğru ilaç olup olmadığını ve hastaların bu ilaçları düzenli bir biçimde alıp almadığını tartışarak harcarlar. Doktorlar koğuşları gezerken ilaçların dozları artırılır, menüye yeni ilaçlar eklenir. İlaçların dozunun azaltıldığı ya da bırakıldığı nadirdir, ama başka ilaca geçmeden bir ilaca neredeyse hiçbir zaman son verilmez. Benzer şekilde, psikiyatrik servislere dışarıdan tedaviye gelen hastaların %90'ından fazlasına ilaç yazılır (Akıl Sağlığı Komisyonu 2007). İlaç uygulamaları bu hastalarla doktorları arasındaki ilişkide yine merkezi bir rol oynar. Halk sağlığında çalışan psikiyatri hemşirelerinin başlıca görevlerinden biri "depot" uygulamalarıdır (uzun süre etki gösteren psikiyatrik ilaçların kaslara enjekte edilmesi); bütün çalışanların en büyük kaygısı hastaların ilaçlar konusunda itaatkâr davranıp davranmadıklarıdır. Herhangi bir sorunla karşılaşıldığında, ortada hiçbir delil olmasa bile, akla gelen ilk neden hastanın ilacını almamış olabileceğidir.

1990'lardan sonra psikiyatrik ilaçlar hastalara çok daha fazla yazılmaya ve halk tarafından daha iyi tanınmaya başlamıştır. Prozac ve Ritalin gibi ilaçlardan her evde söz edilir olmuş ve bu ilaçları konu alan kitaplar çoksatanlar arasına girmiştir. Bu durumun bir nedeni, ilaç tüketiminde genel olarak gözlenen artıştır: İngiltere'de 1988 ile 2001 yılları arasında hastalara yazılan ilaçlar %56 oranında artmıştır. Ancak psikotropik ilaçların bu genel artışa katkısı diğerlerinden çok daha fazla olmuştur: 1990 ile 2000 yılları arasında yazılan antidepresanlar %243 oranında artmıştır (Ulusal Klinik Uzmanlık Kurumu 2004). İlaçlara ödenen paralar daha da fazla artmıştır, çünkü yazılan ilaçlardaki artışlar genellikle daha yeni ve daha pahalı psikiyatrik ilaçlar için gerçekleşmiştir. 1991 ile 2002 yılları arasında İngiltere'de antidepresanlara ödenen paralar %700 artmıştır. ABD' de 1997 ile 2004 arasında psikoterapötik ilaçlar için yapılan harcamalar 2,5 kat artmıştır. Satınalım sayısı %72, satın alan insan sayısı %55 oranında artmıştır (Stagnitti 2007). Antidepresanlar 2001 yılının en çok yazılan ilaç grubu olmuş, daha sonraki yıllarda antipsikotik, anti-anksiyete ve stimülanlarla birlikte listenin başlarında yer almaya devam etmiştir (Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü 2002). Bu türden ilaçların tüketim dağılımı da değişmiştir. Bir zamanların çoksatan psikotropik ilaçları olan Valium ve Librium gibi benzodiazepinlerin kullanımı azalmış, antidepresanların, antipsikotiklerin ve stimülanların kullanımı artmıştır (Pincus ve diğ. 1998). Bununla birlikte ABD'de daha geçen yıl yapılan bir tarama çalışması, diğer türden ilaçların yanı sıra, sedatifler, anksiyolitikler ve hipnotiklerin de daha fazla kullanıldığını göstermektedir (Stagnitti 2007). Ayrıca, en çarpıcı artışlar gençler ve çocuklarda gözlenmektedir (Cohen ve diğ. 2001).

İlaç kullanımında gözlenen bu enflasyon, öncelikle depresyon ve psikoz gibi iyi tanımlanmış hastalıkların sınırlarının genişletilmesiyle ortaya çıkmıştır. İkinci olarak, panik bozukluğu ve sosyal fobi gibi daha az bilinen tanılar yaygınlaştırılmış; üçüncü olarak ise, madde kullanımı ve kişilik bozuklukları gibi, ilaçların daha önceden işe yaramadığı düşünülen alanlara da girilmeye başlamıştır. Bir taraftan da ilaç tedavisinin şiddetli akıl hastalıkları için uzun süre gerekli olduğu vurgulanmıştır. Günümüzde şizofreni ve manik depresyon gibi başlıca psikiyatrik bozukluklarda ilaç tedavisinin ömür boyu sürmesi önerilmektedir. Depresyon gibi daha hafif durumlarda bile, belirtiler ortadan kalktıktan sonra en az altı ay boyunca ilaç tedavisinin sürmesi önerilmektedir (Kraliyet Psikiyatristler Birliği 2007).

Bugün kullanılan ilaçların neredeyse tümü 1950'lerden sonra psikiyatriye dahil edilmiştir. Ondan önce her ne kadar barbitüratlar, sedatifler ve daha az kullanılan stimülanlarla ilaç tedavisi yaygın olsa da bu konunun pek üzerinde durulmazdı, çünkü ilaç etkilerinin özgül ve hedefe yönelik olmadığı düşünülür ve ilaçlar genellikle hastayı kontrol altında tutmak amacıyla kullanılırdı (Braslow 1997). Ancak, 1950'lerden sonra psikiyatrik ilaçlar ilgi toplamaya başlamıştır. İlaç tedavisi, üzerinde bile durulmayan önemsiz bir uygulama olmaktan çıkıp, psikiyatriyi gerçekten bilimsel hale getirdiği düşünülen heyecan verici bir alana dönüşmüştür (Moncrieff 1999). Bu dönüşüm kısmen, ilaçların ne yaptığına ilişkin kuramların metamorfoz geçirmesiyle gerçekleşmiştir. Eskiden daha genel ve kaba etkiler gösteren ama yararlı maddeler gibi görülen ilaçlar, zamanla, özgül hastalıklara yönelik özgül müdahaleler olarak görülmeye başlamışlardır. Kısacası, hastalığın temel mekanizmasını onaran "şifalara" dönüşmüşlerdir.

İlaç Etkisinin Hastalık-Merkezli Modeli

Psikiyatride ilaçların bu kadar önemli olmasına ve her yerde kullanılmasına karşın, nasıl çalıştıkları ve ne yaptıklarına ilişkin yaygın görüşlerin altında yatan kuramsal varsayımlar yeterince sorgulanmamıştır. Belli bir anlayış, alternatif açıklamaların olabileceği hiç düşünülmeden, öylece kabul edilmiştir. Bu kitabın en temel konusu da zaten bu durumun neden böyle olduğudur. Ancak, önce, kabul gören bu anlayışın ne olduğunu anlamaya çalışalım.

Psikotropik ilaçların etkilerine ilişkin günümüzde geçerli olan görüşü, "hastalık-merkezli model" olarak adlandırdım ve bu modelin özelliklerini Tablo 1.1'de listeledim (Moncrieff ve Cohen 2005). Bu görüş, ilaçların, hastalığın temelinde yatan fiziksel süreçler üzerinde etki gösterdiği fikrine dayanmaktadır. İlaçlar bu bozuk işleyişleri tersine çevirerek bedeni daha normal bir biyolojik işleyişe kavuşturmaktadır. İlaçların etki mekanizmaları konusunda az karşılaşılan günümüz tartışmalarından birinde, önde gelen iki Amerikalı psikiyatristin söylediği gibi, "farmakoterapötik etkenler, klinik olarak yararlı etkilerini ancak anormal sinir sistemleri üzerinde gösterirler" ve bu etkiler "anormal patofizyolojik durumları ortadan kaldırır ya da bu durumlara karşı koyarlar" (Hyman ve Nestler 1996, 1997; alıntı 1997: 440).

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Alper Hasanoğlu, “Psikiyatrinin ‘deli gömleği’!”, Radikal Kitap Eki, 2 Nisan 2010

Diğer meslektaşlarım nasıl geçirdiler bilmiyorum ama ben psikiyatri ihtisasımın ilk yıllarında bir uçtan bir uca savrulup durdum. Psikiyatrist olmadan önce uzun yıllar fizyoloji alanında çalıştım. Deney hayvanları üzerinde depresyon ve stres alanında beyin araştırmaları yaptım. Bu nedenle psikiyatrideki ilk yıllarımda da beyindeki belli bölgelere etki eden maddelerin ruhsal bozuklukları düzelttiğine ve bütün meselenin doğru ilacı bulmak olduğuna inanmıştım. Sonra İsviçre’nin melankolik dünyasında psikoterapiyle tekrar karşılaştığımda, varoluşun derinliklerini açıklamanın yalnızca beyin hücreleri arasındaki ilişkiyi anlamakla mümkün olmadığına ikna olmuş ve ilaçlardan bir süre için soğumuştum.

Deneyim kazandıkça bu iki aşırı ucun da doğru ve yanlışlar barındırdığını fark ettim. Dahası her iki açıklamanın bir diğerini dışlamadığını, tersine tamamladığını ve insanın gerçekten biyo-psiko-sosyal bir varlık olduğunu çok daha iyi anladım. Yani, insanın doğuştan gelen biyolojik yapısıyla, gelişim sürecinde edindiği psikolojik özelliklerin sosyal çevreyle karşılıklı etkilişim içinde olduğunu ve insanı insan yapanın da bu etkileşim süreci olduğunu gördüm.

Roche ve Novartis gibi dünya devi ilaç şirketlerinin merkezi İsviçre Basel’de, psikiyatri ihtisasım boyunca çalıştığım klinikte, üzülerek tanık olduğum şuydu: 20. yüzyılın başından beri süren psikoterapi odaklı yaklaşımın, biyolojik bakışla yer değiştirmesi. Bütün yansız yaklaşma çabalarıma rağmen, ilaç firmalarının ‘mucizevi ilaç’ olarak tanıttıkları bütün yeni ilaçlara hep şüpheyle baktım ve hâlâ böyle bakmanın doğru olduğuna inanıyorum. Bu nedenle Joanna Moncrieff’in İlaçla Tedavi Efsanesi kitabı elime geçtiğinde, dağınık düşüncelerimi toparlayacak bir kitapla karşı karşıya olduğumu sandım.

Moncrieff, İngiliz bir psikiyatrist ve farmakolog. Neredeyse bütün akademik hayatını psikiyatrik ilaçların zararlı olduğunu kanıtlamaya adamış farklı bir bilim insanı. Kitabın giriş bölümünden son satırına kadar okuru inandırmaya çabaladığı şey, psikiyatrik ilaçların hiçbir etkinliğinin olmadığı ve neredeyse bütün psikiyatristlerin ‘safça’ ilaç firmalarının yalanlarına inandıkları ya da bu yalanlara farklı neden veya çıkarlarla alet oldukları.

“Elinizdeki bu çalışmayı, çıkarların ve politik koşulların bilgiyi nasıl çarpıttığına ve insanları yarım yüzyıldır başarıyla nasıl kandırabildiğine örnek olsun diye sunuyorum.” “Bir zamanlar yalnızca insanları susturma ve kontrol altına alma yöntemi olarak görülen ilaçların, zamanla hastalığı tamamıyla ortadan kaldıran tedavi yöntemleri olarak görülmesinin ve psikiyatrik tedavinin tam merkezine yerleşmesinin ardında güçlü çıkarlar bulunduğunu anlamış bulunuyoruz.” Eğer uzun süredir psikiyatri pratiği içinde olmasam, insanlara ilaçla ya da ilaçsız yardım etmeye çabalamamış olsam, okuduklarımdan dehşete düşerdim. Bir psikiyatrist gördüğümde nasıl bu kadar cani olabildiğini ‘kızgınlıkla’ sorar ve yakınlarımdan biri ‘mazallah’ psikiyatriste gitmeye kalksa vazgeçirmek için elimden geleni ardıma koymazdım. Psikoterapi ağırlıklı çalışan bir psikiyatrist olarak kendimi ilacın olumlu etkilerini savunur bulmak, benim için şaşırtıcı aslında. Moncrieff’in kitabıyla başarabildiği en olumlu şey de bu zaten. Bir refleks uyandırarak psikiyatriyle profesyonelce uğraşan benim gibileri, yanlış bilgilenmenin önüne geçmek için, gayrete getirmek.

Bilimsel bir eser olma iddiası taşıyan kitap, ilaç kartellerinin maşası olmakla suçladığı biyolojik psikiyatrinin kendisi kadar taraflı ve ideolojik bir bakış benimsiyor. Moncrieff antidepresanlardan şizofrenide kullanılan ilaçlara kadar bütün psikiyatri ilaçlarının zararlı olduğunu ve insanı insanlıktan çıkararak etki ettiğini savunuyor. Yazara göre, psikiyatri tek bir hastalığın bile tedavisinde başarılı değil ve eğer hastalar tekrar normal hayata dönüyorsa bu kendiliğinden oluyor. Psikiyatrik ilaçların etkisi ise, bu kendiliğinden gerçekleşen iyileşme sürecini geciktirmek ve çoğu durumda da psikiyatrik bozukluğu olduğu iddia edilen kişinin beyninde kalıcı hasar yaratmak.

Antipsikiyatri hakkında

Moncrieff’i okumaya başladığımda aklıma ilk gelen, Moncrieff‘in antipsikiyatriden haberi olup olmadığıydı. Tabii ki haberdar olmaması mümkün değil. Çünkü antipsikiyatrinin en önemli teorisyenlerinden Thomas Szasz ve Ronald D. Laing’ten alıntılar yapıyor. Ama beni şaşırtan yazarın, antipsikiyatrinin psikiyatri tarihindeki haklı çıkışından beri köprülerin altından çok suların akmış ve antipsikiyatrinin misyonunu doldurup tarihteki yerini almış olduğunu fark etmemiş olması. Antipsikyatri, 68 hareketinin de etkisiyle psikiyatrik tedavinin demokratikleşmesine olağanüstü katkılarda bulunmuş ve psikiyatri hastalarının etiketlenmesinin önüne geçilmesine sağlamış önemli bir karşı çıkış hareketidir. Ama sonraları ne yazık ki, psikiyatrik hastalık diye bir şey olmadığını, psikiyatri hastanelerinin birer hapishane, psikyatristlerin de ‘gardiyan’ olduğunu söyleyecek kadar çığrından çıktı. Ve daha da kötüsü, o dönemde psikiyatri hastalarının bakımsız ve tedavisiz kalmasına ve sokaklarda kimsesiz insanlar olarak ölüp gitmelerine de neden oldu. Thomas Szasz psikyatrik hastalıkların olmadığı iddiasını öyle ileri götürdü ki, sanrıları ve varsanıları nedeniyle başkalarına zarar veren insanların yaptıklarından sorumlu tutulmaları ve diğer suçlular gibi yargılanıp cezaevine kapatılmaları gerektiğini bile söyleyebildi.

Senelerdir insanlara psikoterapi ve psikyatri hastalarına ilaç tedavisiyle yardım etmeye çalışan biri olarak, Moncrieff’in iddia ettiği gibi insanların ilaçla tedaviden zarar görmediklerini rahatlıkla söyleyebilirim. Ağır depresyon nedeniyle ölüm dışında hiçbir çıkış yolu görmeyen bir sürü insandan, depresyondan çıktıktan sonra kendilerini öldürmelerine engel olduğum için ne kadar minnettar olduklarını duydum. Bu, ‘insan beynine zararlı’ ilaçları vermeyip onların ölmesine göz mü yummalıydım acaba? Ya da sanrıları nedeniyle testislerini kesmesi gerektiğini düşünen bir hastaya sanrılarını engelleyen o ‘korkunç ilaçlardan’ vermeyerek, dediğini yapmasına izin mi vermeliydim? Veya 15 yıldır kendisini bilgisayarlar aracılığıyla izlediğini düşündüğü eski sevgilisini, artık canına tak ettiği için, bıçaklamaya kalkan şizofreni hastasının, cezaevine kapatılmasına göz mü yummalıydım?

Kişisel olarak psikiyatrik ilaçların günlük olaylarda dahi üzüntü giderici olarak kullanılmasına, en ufak bir stres durumunda yaşanan anksiyeteye katlanmamak için şeker gibi alınmasına karşıyım. Çünkü sevinç ya da mutluluk nasıl hayata dairse keder, üzüntü ve hüzün de hayata o kadar dahil. Ve bunlar insan olmamızı sağlayan duygulardır. Ama televizyon ekranından izlendiğini düşündüğü için büyük bir korkuya kapılıp kendine ya da bir başkasına zarar vermeye kalkan bir insana ilaç vermenin de bir o kadar doğru olduğunu düşünüyorum.

Hayat, ruhsal sıkıntıları olan insanlar için zaten yeteri kadar zor. Bu nedenle onların kafalarını daha da karıştırıp hayatlarını daha fazla zorlaştırmanın hiçbir manası yok. Biz ‘sağlıklı’ insanlara düşen en önemli görev, bu olmalı.

Devamını görmek için bkz.

“Psikiyatra gidip ilaç alan bu kitabı okusun”, Bianet, 13 Mart 2010

Eleştirel psikiyatr Moncrieff, psikiyatrik ilaçların, giderek yaygınlaşan antidepresanların yararını sorguladığı "İlaçla Tedavi Efsanesi"nde, uzun süreli psikiyatrik ilaç tedavisinin zararlarıyla ilgili bizi uyarıyor.

Britanyalı psikiyatr, Eleştirel Psikiyatri Ağı'nın eşbaşkanı Joanna Moncrieff, bizi giderek yaygınlaşan psikiyatrik ilaçlarla ilgili uyarıyor: Bu ilaçların gerçekten yararlı olduğu konusunda yeterli kanıt bulunmadığını, tersine ilaç şirketleri ve psikiyatrların ortaklaşa bir efsane yarattığını ortaya koyuyor.

Metis Yayınları’ndan çıkan İlaçla Tedavi Efsanesi, Psikiyatrik İlaç Kullanımına Eleştirel Bir Bakış kitabında Moncrieff, birçok psikiyatrik ilacın, plasebo, yani kişinin ilaç olduğu düşündüğü "kandırmaca ilaç"lardan daha yararlı olmadığını gösteriyor.

Sıradan sıkıntılardan en ciddi travmalara kadar her yerde antidpresan

Psikiyatrik ilaçların kişinin sorunlarıyla yüzleşmesini engelleyip onu uyuşturarak belirtilerini durdurduğuna dikkat çeken Moncrieff şunları söylüyor:

"Satış kampanyaları özellikle Batı ülkelerinde yaşayanların büyük çoğunluğunu günlük yaşamın sıradan sıkıntıları için bile antidepresan almaya ikna etmiş durumda. Ayrılıklardan iş hayatındaki zorluklara, cinsel tacizden en travmatik deneyimlere kadar her şey beyin kimyası sorunlarına dönüştürülmüştür.

"Kendi hayat hikâyeleri ve kişisel özellikleriyle tek tek bireyler, basit biyokimyasal mekanizmalara indirgenmiş ve bu sayede insan deneyiminin ve ıstırabının gerçekliği inkâr edilmiştir."

Moncrieff, sorunlarımızı ilaçla çözebileceğimiz mesajının çocuklara kadar uzandığına da dikkat çekiyor ve çocukların giderek "pazarın" daha büyük bir kısmını oluşturduğunu söylüyor.

Ancak bu efsanenin yaratıcısı yalnızca ilaç şirketleri değil, Moncrieff'e göre. Moncrieff şirketlerin ilaçları tarihsel olarak nasıl pazarladıklarını ortaya koymasını yanı sıra, tıp ve hekimlik alanında daha fazla alan, "uygun yer" isteyen psikiyatri kurumunun da sorumluluğunu ifşa ediyor.

İlaç merkezli, dürüst yaklaşım

Joanna Moncrieff, bu "hasta merkezli" yaklaşım yerine ilaç merkezli yaklaşımı öneriyor.

"Bu yaklaşım psikiyatrik ilaçların mütevazı ve geçici faydalarını nesnel olarak değerlendirir ve zararlı etkilerini açıkça ortaya koyar. Sözde bilimsel yanıltmacalara başvurmadan, ilaçların iyi gelip gelmediği kararını kendilerine bırakır. Tıbbi terimlerle maskelenen gerçeği, psikiyatrik ilaçların mucizevi şifalar değil, normal beyin faaliyetlerini bozan psikoaktif maddeler olduğunu kabul eder. Ve nihayet zorla verilen ilaçların bir tür kimyasal tahakküm olduğunu göstererek psikiyatrik rahatsızlıklara daha dürüst ve insancıl bir müdahaleyi teşvik eder."

Moncrieff bir röportajında bu efsaneyle ilgili şunları dile getiriyor:

"Bu ilaçlarla insanları uyuşturuyoruz. Bu belirtileri baskılayabilir, ama ters etkileri de oluşur. İlaçlıyken yavaşlarsınız, duygusal duyarlılığınız düşer. Psikiyatrlar bu konuda daha dürüst olmalı; ama toplum ve politikacılar da dürüst olmalı. İnsanları tedavi ediyormuş, iyileştiriyormuş gibi davranıyoruz, çünkü bu insanları denetim altında tutmakla ilgili bizi rahat ettiriyor. Bazen gerçekten ruh sağlığı söz konusu olduğunda insanları denetim altında tutmaya ihtiyaç vardır, ama en azından ne yaptığımızla ilgili dürüst olmalıyız. İlaç şirketleri bizim dürüst olmayışımız üzerinden para kazanıyor."

Devamını görmek için bkz.

Sefa Kaplan, "Psikiyatri bizi kandırıyor mu?", Hürriyet Gazetesi, 29 Mart 2010

Geçtiğimiz günlerde yaptığımız, “Kafayı mı yiyiyoruz, kafayı mı buluyoruz” başlıklı haberde, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de antidepresan ve antipsikotik ilaç kullanımında kelimenin gerçek anlamıyla bir patlama yaşandığını ortaya koymuştuk. O zaman, bu ilaçların faydalarına dair kuşkularımızı da dile getirmiştik. İngiliz psikiyatr Joanna Moncrieff, İlaçla Tedavi Efsanesi isimli kitabında bu konudaki bütün endişeleri doğruluyor.

Önce şu rakamlara bir bakalım: 2003’te tüketilen antidepresan 14 milyon kutu, 2007’de ise 26 milyon. Bir de parasal karşılığı var elbette bunun: 2002’de 4.8 milyar, 2008’de ise 12.1 milyar lira!

Hiç şüphesiz ‘modern toplum, yalnızlık, depresyon, güvensizlik, kötü geçmiş çocukluk, ergenlik sorunları, ailevî meseleler’ gibi binlerce mazaret bulunabilir bu durum için. Bulunuyor da zaten. Bulanlara ise ‘psikiyatr’ deniliyor. İlaçları burnumuza dayamaya hakkı ve yetkisi olanlar da onlar. Peki faydalı mı, işte orası psikiyatrideki en derin tartışma ve ayrışma konusu.

İngiliz psikiyatr Joanna Moncrieff, sözünü sitemini hiç esirgemiyor.İlaçla Tedavi Efsanesi, Pskiyatrik İlaç Kullanımına Eleştirel Bir Bakış isimli kitabının daha ilk sayfalarında, “Modern ilaç uygulamalarının özgül rahatsızlıklar için özgül tedaviler sağladığına inanmanın, insülin koma terapisinin şizofreni için etkin ve özgül bir tedavi yöntemi olduğunu inanmak kadar yanlış olduğunu ileri süreceğim” (s. 14) diyerek net bir biçimde koyuyor tavrını ortaya. Gerekçesi de hayli sağlam Dr. Moncrieff’in:

“Psikiyatristlerin iyileştirmek adına hastalarını ne kadar aşağılayıcı, istilacı, zararlı ve hatta ölümcül işlemlere maruz bıraktıklarını ve bu işlemlerin gerçek niteliğini görmezden gelmeye ne kadar eğilimli olduklarını görmek için yalnızca yakın geçmişe bakmamız yeterlidir.” (s. 14)

Hiç kuşkusuz, Michel Foucault’dan bu yana bu durumun nasıl bir iktidar tarzı olarak kullanıldığını gayet iyi biliyoruz. Gerek Deliliğin Tarihi (İmge Yayınları) gerekse Büyük Kapatılma (Ayrıntı Yayınları) bu konudaki yetkin örneklerdir. Dr. Moncrieff ise bir adım daha ileri giderek, hastanelerin psikiyatri servislerine dışarıdan gelen hastaların yüzde 90’ından fazlasına ilaç yazıldığını, 90’larla birlikte bu eğilimin daha da arttığını söylüyor İngiltere Akıl Sağlığı Komisyonu verilerine dayanarak. Daha çarpıcı olan ise şu: Bu artış asıl gençler ve çocuklar cephesinde yaşanıyor. “Depresyon gibi daha hafif durumlarda bile” diyor Dr. Moncrieff, “belirtiler ortadan kalktıktan sonra en az altı ay boyunca ilaç tedavisinin sürmesi önerilmektedir.” (s. 16)

Bu kitabı hararetle tavsiye ederek, Dr. Moncrieff’in şu satırlarıyla bitirelim bu kısa tanıtma yazısını: “Psikiyatride, ‘hastalık-merkezli model’ ve ‘ilaç-merkezli model’ olmak üzere iki karşıt akımın sürekli bir mücadele içinde olduğunu vurgulayan Dr. Moncrieff, “Etkisi tümüyle hastalığı ortaya çıkaran temel süreçlerle sınırlı tıbbi bir ilaç bulunmamaktadır” diyerek de, neredeyse bütün psikiyatri hastalarından gizlenen önemli bir gerçeğin altını çiziyor: “Bu ilaçların hiçbiri hastalığın en temelde nedeni olan mekanizmaya dokunmamaktadır. Bu ilaçları, teknik olarak, hastalığı ortadan kaldırmak anlamında ‘tedavi’ olarak sınıflandırmak belki de doğru değildir.” (s. 21)”

Akıl hastalığı hastalık mıdır?

“Gerek psikiyatri gerekse psikiyatrideki temel fikir, yani delilik ya da ruhsal sıkıntıların fiziksel süreçlerle anlaşılabilir ve tedavi edilebilir tıbbi hastalıklar olduğu fikri, çok uzun zamandır eleştirilmekte ve tartışılmaktadır. Eleştiriler felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi akademik disiplinlerin yanı sıra psikiyatrinin kendi içindeki muhalifler ve bizzat bu tür tedavileri görmüş insanlar tarafından dile getirilmektedir. Bu eleştirilerin çoğu, akıl hastalığı kavramına ilişkin mantıksal çelişkiler ve bu tür rahatsızlıkların ortaya çıkmasındaki toplumsal etkenler üzerinde durmaktadır. Örneğin psikiyatrist Thomas Szasz akıl hastalığı kavramını bir efsane ya da metafor olarak gördüğünü söylemiştir. Szasz, fiziksel bir hastalık tanısının genellikle belli bir patalojiyi ifade ettiğini, ama akıl hastalığı tanılarının sıra dışı davranışların tarifinden başka bir ifade içermediğini savunmaktadır. Foucault da benzer şekilde psikiyatri ve genel tıp arasındaki ‘ayrışıklıktan’ söz etmiştir.” (s. 272)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.