Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-675-6
13X19.5 cm, 94 s.
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kurşuni
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2008

"Gurur karın doyurmaz derler, doğrudur belki, ama gurur çırağın kamçısıdır bir bakıma. Dayağı, küfrü yedikten sonra hırslanan çıraklara bayılırım – deli gibi yapışırlar ustanın bıçkıda kestiği kalasa. Bir keresinde benim de gözüm dönmüştü, nasıl dönmesin ki – İsmail hayvanından boş yere zılgıtı yemişim, elim ayağım titriyor sinirden. O kısa, bodur ahmak, bıçkıya verdikçe kalasları, ben bütün gücümle asılıyorum, sonunda çaktı manzarayı, o an dokunsa bana, kurulu zemberek gibi boşalacağım üstüne – yok daha neler diyen çıkabilir ama cidden istim üstündeyim. Boynuzlu bücürün tuttuğu kalası şöyle oynatıversem ters yönde, bıçkı kesip atıverecek parmaklarını."

Düşle gerçeğin, kurmacayla hayatın iç içe geçtiği, daha çok da çarpıştığı bir roman Kurşuni. Yazma heveslisi yeniyetme bir bıçkıcı çırağının, artık öbür dünyaya göçmüş olan ihtiyar ustasının vicdanı olmaya soyunduğu bu romanda cinler, periler, kutsal kitap hikâyeleri ve filozof Berkeley de eksik değil.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 7-11.

İhtiyar'ı tanımış olduğum için kendimi şanslı sayıyorum yine de. Ölmezden önce diyorum, İhtiyar dünya değiştirmezden önce, onunla konuştuğum için diyorum, ben epey şanslıyım. Şans dediysem de – zenginlikle falan alakası yok bunun. Çok başka bir şey bu; İhtiyar'ın şahsiyetiyle alakalı. Ben işin daha çok, hani nasıl derler, mertlik tarafındayım. Ha, bu arada öyle hemencecik su koyuveren biri değilimdir. İhtiyar'ın beni ezmeye çalıştığını gizlemiyorum ama bu işler öyle uluorta dillendirilecek şeyler değil. Ayrıca yalakalığın y'si kapımdan içeri giremez. Benim derdim İhtiyar'la da değil aslında; dedim ya, onun şahsiyetiyle, yaşamıyla, hakkında duyduklarımla, açıkçası biraz hayal ettiklerimle yani. Ben bunlarla alakalıyım alakalı olmasına ya, hayat devam ediyor yine de. Nasıl etmesin ki – oysa hepsi daha dün gibi gözümün önünde.

İhtiyar dışında hepsi, hepsi hayatta. Öyle olduklarını sansınlar – oraya sonra geleceğim. Suskun bir yüreği canlandırmak güçtür, hani neredeyse imkânsızdır, ya içten içe kaynayan bir canı? O can, o beden, o ruhun sahibi on dördünde bir çocuksa? Tüm yaşananlardan sonra, üstelik hâlâ mızmızlanmayı bırakmamışsa ve hep öyleymişçesine kırık sesini koruyorsa. Numara yapmayı, kendine olduğu kadar, sevdiklerine de yediremiyorsa üstüne üstlük. Buyurmaz mısınız cenaze namazına; bu çocuk yakayı nasıl kurtaracak bunca işin arasından, dersiniz eminim duyacak olduklarınızdan sonra. Ama yine de kulak verin bana, en azından bir süreliğine. Mertliğimi göz önüne alın hiç olmazsa bunu yaparken.

Nasıl derler, hikâyem kısa. Ama bir o kadar da uzun. Uzun ile kısa arasında ne fark var o halde? Bana göre kısa diyeyim o zaman. Yoksa çok uzun her biri, her birinin hikâyesi. Benim anladığım diyorum, hikâyeleri o insanların her birinin öyle uzun, öyle gizli ki; kendi içlerinde bile birer nehir gibi uzuyorlar, şaşıp kalıyorum ben de bu işe. Görebildiğim kadarıyla bıçkıcıların hikâyeleri başkalarınınkine benzemiyor pek.

Kendimi ne kadar bıçkıcıdan sayarım bilmem ama ucundan kıyısından bulaştık bir kere. İyi mi ettik, kötü mü demeye kalmadan yarı yarıya kalfa oldum gitti! İhtiyar gördü beni, bıçkıda ağaç keserken; ara ara ustalar çırakları bıçkının başına geçirirler kendilerine güvenleri gelsin diye. İhtiyar da o gün, görmezden gelerek beni gördü. Bu yetti bana ama. İçim bir tuhaf oldu, yükselip alçaldı içimde bir şeyler, büyüdüm, uzadım sanki. İçim içime sığmaz oldu olmasına ya, bizim İhtiyar pek suratsızdı sağlığında. Tanrı günahlarını bağışlasın, doğru dürüst güldüğünü bir kez olsun gören olmadığını söylerler – başkasının yalancısıyım, diyeceğim ama ben de görmedim yeminle. Gülüyor mu ağlıyor mu belli değil diyeceğiniz insanlar vardır – hem şaşar, merak eder, hem de korkarsınız böylelerinden; ama yok, İhtiyar yanından bile geçmezdi bunların. Başka türlüsünden bir ifadeydi onun yüzüne oturan, yüzünden taşan, taştığı yeri allak bullak eden. Çünkü bir kez olsun görülmemişti herkes gibi güldüğü, gülüp ağladığı, salya sümük yalvar yakar olduğu, yalancıktan hain hain gözlerini kısarak sırıttığı ayrıca. Bu yüzden onu anlatırken çoğu zaman bir şair gibi görürüm kendimi. Bu, onun çok soylu biri olmasından kaynaklanmaz; bilakis bazılarına göre iyi adamdan sayılsa da İhtiyar, lanet herifin, inatçının, hatta paragözün tekidir. Böyle olmadığına bir ben inanmam belki – ama benim nedenlerim de çok farklıdır bilesiniz.

İhtiyar inatçıydı, hem de ne inatçı! Onun neden bir keçi olarak rüyalarıma girdiğini sorar dururum kendime de, adamakıllı bir cevap bulamam haliyle. O yaşlı tekeyi gündüz gözüyle de gördüğüm için midir yoksa? Yoksa rüya ile hayat arasında fark gözetmeyenlerin dediği gibi, hayaller, kelimelerin daima ötesinde miydi gerçekten de? Öyleyse, İhtiyar gibi yaşını başını almış bir tekenin, benim gibi bir oğlağı hor görmesi hayra yorulabilirdi pekâlâ. Dayağını yemedim belki, ama beni ezen sert bakışlarını da unutmam mümkün değil. Allah için, anneme bir gün olsun küfrettiğini işitmedim; İhtiyar'ın derdi belliydi çünkü. Anlatacağım onca insana rağmen İhtiyar'ın yerinin, benim nazarımda ne olduğunu anlamışsınızdır; o mızmız, geçimsiz adamın – bunları ben söylüyorsam, onu en iyi bu kelimelerle anlatabileceğimden. Daha ağırına gönlüm razı olmaz. Ha, yoksa üstüme çöken hayaletinden korktuğum falan yok yani.

Kirmasti'de cin, peri hikâyeleri pek meşhurdur. İnananı çoktur, inanmazmış gibi görünenine ninem bile güler. Cinden, periden bahsediyoruz, onlara bir de hayaleti ekleyin; varsın korkmadığını, inanmadığını söyleyen bir kez daha düşünsün. Ne oldu, kolay değilmiş değil mi, öyle bir çırpıda zeytinyağı gibi üste çıkmak, bilip bilmeden konuşmak? Bu laflarım, dinsiz imansızlar kadar, palavracılara. İhtiyar da zırnık kadar hazetmezdi onlardan. Bu yönünü düşündükçe İhtiyar'ın, Tanrı günahlarını bağışlasın, hatta Allah rahmet eylesin, diyesim geliyor – diyorum da bazen; ama işte gelin görün ki buralarda nefretler çabucak körelmiyor. Ölüm bile, bir dereceye kadar azaltsa da nefreti, kini –ne derseniz deyin– içten içe bir sızı rahat bırakmaz ruhunuzu. Çünkü öfke bir ateştir, eninde sonunda ne kadar kaçsanız da yanarsınız – daha fazla yanmamak için de yakarken buluverirsiniz kendinizi. Çünkü öfke, bulaşıcı bir hastalıktır burada; hummadan nasıl kaçılamazsa, öfkeden kudurmaktan da öyle. Bu yüzden, öfkeden kurtulmayı hiç düşünmedim desem yalan olmaz. Kendimi nefret dolu bakışlara, küfür dolu sözlere teslim ettim etmesine ama bundan ne ben kazançlı çıktım, ne de onlar. Hakaret ve küfür ne edenin yanına kâr kalıyordu, ne de edilenin. Ama öyle şeyler biliyorum ki duyanın kafasını karıştıracak, işte onları yeri gelince hiç çekinmeden söyleyeceğim.

Artık beni olduğu kadar başkalarını da rahatsız eden o insanlara geçeyim. İhtiyar'ın oğlu İsmail'i, onun karısı Zeynep'i, Tuğrul'u –ah, asıl onu anlatmalıyım, onun ne şeytan, ne cin olduğunu–, Emin'i. Öbür ağaç adamları sonra. Tomruk kokan, tomruk dolu o dünyaları. Aslında tek bir dünya vardı – hâlâ da öyle ya. Kimse kandırmasın kendini; yok kimsenin kimseden ne eksiği, ne fazlası. Herkes kötü, herkes kendini bilebildiği kadarıyla kötü. Ne kadar haset olduğunu bilen, üstelik de bununla böbürlenen –yeminle böylelerini tanıyorum– adamların dünyasına tanık oldum ben. Hani belki de sırf bu yüzden, yani, anlatılacak onca şey varken sadece onların hasetliklerini sıralasam kim bilir kaç tomruk heba olur söylemem gerekenlerin yazılacağı kâğıtlar için. Ben yine de atlamamaya özen göstereceğim – nasılsa elimiz kalem tutuyor şükürler olsun. Elimiz derken, kalem efendisinin eli demek istiyorum tabii ki. Başta İhtiyar olmak üzere çocuklara, Zeynep'e, deliye, hayvana ve bendenize can katmanın yolunun kitaplar kadar koca koca tomruklardan geçtiğini nihayet anlamış olan o şaşkının. En iyisi şimdilik ondan uzak durmak ama – nasılsa ileride karşımıza çıkacak, eli mahkûm!

İhtiyar'ın acıklı hikâyesini dinlediğimde, onun bir hikâyesinin daha olduğuna, olabileceğine aklım kesmedi. Aslına bakılırsa içimi bir üzüntüden çok, tuhaf sayılabilecek bir merak, hatta yadırganacak türden bir duygu kaplayıvermişti. O duygunun ne olduğunu söylemeye dilim varmıyor – ama öbür insanların kalbinde ve dilindekilerin yanında devede kulak misali, bahsi bile edilmez! İhtiyar'ın acısının, sonradan içimi burktuğunu itiraf edeyim. Ne de olsa İhtiyar'ın benden küçük çocuklarının, duyana ilk anda inanılmaz gibi gelen ölümleri, kasaba tarihinin en ilginç ölümleri sayılmalı. Ben böyle ölümleri hiçbir yerde duymadım, duyan olduğunu da sanmam.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ahmet Sait Akçay, “Kurşuni bakışların altında”, Sabah Kitap Eki, 16 Temmuz 2008

Kemal Selçuk, yeni romanı Kurşuni'de "görmeye" odaklanıyor. Gözün tahakkümünü, bakışların etkilerini usta çırak ilişkisinde öyküleştiren anlatıcı, romanın girişinde ustasının kendisindeki kalıcı imgesi olarak "ezen sert bakışlar"dan bahseder. Romanın adının "kurşuni" olmasının da bunun bağlantısı vardır; bakışlar kurşunidir, o derece etkilidir ki anlatıcı yaşamı anlatırken sıkça bu nitelemeyi yapar.

Roman monolog biçiminde kurgulanmış. Anlatıcı, on dört yaşında bir çocuk, bir çırak ve karmaşık, aldırış edilmeyen dünyasını, öznelliğini desek daha doğru olur, okurla paylaşıyor. Anlatıcının eğitimli sesi, ilk bakışta anlatıcının kendisiyle arasında bir çelişkiyi ortaya çıkarıyor. Neredeyse öznelliğin retoriği diyebileceğimiz bir anlatım biçiminin bir çırak üzerinden yansıtılması bir sorun olarak karşımızda. Anlatıcının, (bıçkıcı çırağı) ustasını ve ortamı anlatırken, kendiyle kurduğu ilişkinin sorunlu oluşunu, kıskançlık, iktidar hırs, görme, bakma, görünme bağlamında çözümlenebilir. Bir işçi hikâyesini anlatıyor Selçuk. İşçinin bakış açısını salt ezilme, hor görülme biçiminde kurgulanmaması, hikâyeyi gerçekçi kılıyor. Anlatımın odağında ustanın olması, bakılan açısından görmenin nasıl bir biçimde sunulduğunu gösteriyor. Selçuk'un hikâyeyi bir alt-üst biçimde betimlememesi, küçük öznenin yapısını sorunsallaştırması romanın çarpıcı yönleri olarak okunmalıdır. "Küçük insan" denilen öznenin yapısını, zaaflarını, jargonlarını, arzularını nasıl yönlendirdiğine odaklanıyor anlatıcı. Tahsin Yücel'in vatandaşı, Attila İlhan'ın sokaktaki adamı gibi, "yeraltı adam"ının serzenişini dillendiriyor görünmeyen özne.

Monolog tekniğinin başka eserlerinde de kullanan yazar, bununla bir gizemi romanı taşımanın yanında, klasik bir monologun ötesine gidememekte. Romanı üçünü kişinin bakışından okusaydık ne değişirdi diye bir soruya vereceğiniz yanıt, hiçbir şey değişmezdi biçiminde olacak. Çünkü anlatıcı kendisinden çok başkasına odaklanmış durumda, ustasıyla kurduğu sorunlu ve arzulu ilişki de ustasının başkalarıyla kurduğu iletişim yoluyla verilir.

Yeni ergen bir çırak olan anlatıcı dünyayı yeni yeni algılamaya başlar, Ustası, atölye çalışanları-romanda daha çok sinirli ağabeyler olarak söz eder- ustanın gelini Zeynep ve Deli Filozof Hikmet çocuğun zihninde yer eden isimler.

Deli filozofun menkıbeleri

İki oğlunu talihsiz bir kaza sonucu kaybeden İhtiyar'ın dünyasını anlamaya çalışan çırak, efendisinin bakışlarındaki sertliği, mendeburluğu, kötücüllüğü nasıl yatıştırdığına tanık olur. Deli Filozof'un durmadan anlattığı peygamber menkıbeleriyle bir anlamda terapi olan İhtiyar, "moruk, alakadar olduğu iş dışındakileri, her ne olursa olsun görmüyor, hatta düşünmüyor gibidir." Çünkü ihtiyar bıçkı atölyesi için kule gibi yığdığı tomrukların altında kalan iki çocuğunun acısını içinde derinden hisseder, anlatıcının deyişiyle hikâyelerle büyüleniverir.

Roman boyunca ustasının aynası olmaya çalışan çırak, satır aralarında atölyedeki hor görülmeyi, aşağılanmayı, gurur incinmesini ve bütün bunların nasıl kamçıya dönüştüğünü de anlatır. İhtiyarla olan gelgitli ilişkisini şu cümleler çok iyi anlatır: "İhtiyar gibi bir adamı tanımanın keyfin çıkardım ben her fırsatta-onun ekşi suratını görmekten hazzetmenin verdiği keyfi kaç kişi keşfetmiştir başka?" İhtiyarın acısını anlatmak anlatıcının hazzına dönüşüyor bir süre sonra. Ulaşılamayanın yapamadığına muktedir olmak çırağın yazma güdüsüdür, yazı da kendisi için bu şekilde bir terapiye dönüşür. Zeynep, İhtiyar ve Filozof Hikmet’le birlikte anlatıcı kendi benliklerini oluşturmak yollar denerler. Ustanın gelini Zeynep büyücü ve falcılarla, anlatıcı, Usta ve Hikmet ise hikâyelerle meşguldür: "Sanki hikayeler olmasaydı ne yapardı ademoğulları bunca zamandır? Yazmak da büyülenmek değil midir bir bakıma-öyleyse her hikâyenin yazarı, büyücü mü oluyor? Dayanılmaz evlat acısı bir yana, durmaksızın içinde yaşattığı tomruktan kulenin acılı yazarı mıydı İhtiyar gerçekte."

Haset ve arzu

Anlatıcı görüldüğü üzere büyü sözcüğünü sanatsal bir yaratıcılığın metaforu olarak kullanır. Romandaki ikinci vurgu ise Babil Kulesi... Tomruklardan yapılan kulenin Kutsal Kitap'taki Babil kıssasıyla bağını kurmak isteyen anlatıcı, anlattığı hikâyelerin çoğunu da lanet, tufan, gazap gibi günahkârların cezalandırılmasıyla ilgili olunca ister istemez okur da romanda bir günah keçisi arıyor. Bu beklentiye yanıt alamıyoruz.

Çırak, İhtiyara ve oğluna duyduğu, içine bastırdığı hasedi, gelini Zeynep'e arzu olarak yöneltir. Bilme ve iktidar arzusu diyebiliriz buna. Zeynep de roman boyunca kötücüllüğün kaynağı, femma fatale'dir ('baştan çıkaran fettan kadın'). Arzuyu üzerine toplayan bakışlarıyla kötücül kadın, sözünü ettiğim hikâyelerdeki felaketin habercisi gibi veriliyor. Çırağın arzuyu büyüterek kadında odaklanması, bastırılan öteki bakışların yansımasıdır. Çünkü anlatıcı "gördüğü her şeyde kalasta, örümcek ağında, bıçkıda, ampulde, talaşta, isli duvarda hep ama hep İhtiyar'dan bir bulur içi pır pır ederek."

Anlatıcı romanın sonunda İhtiyarın vicdanını duymaya başlar, ustasının yapamadığını, cesaret edemediğini yapmak ona gurur verecekti. Bu da görünmeyen öznenin üstüne layık gördüğü eylemi gerçekleştirmekle, kendini var etmiş oluyor: "Sonuçta onun yapamadığını yapmak bana gurur verecekti. Birazdan gözlerimi açacağım ve papazın (Berkeley) deyişiyle hiçbir şey benim algımın dışında var olmayacak! Buna öylesine inanıyorum ki ruhumla, canımla, cismimle-ancak çılgınlarda olabilecek bir cesaretle ama her şeyden önce ölümcül bir merakla, en alt sıradaki tomruğu tutan takoza ayağımı kırma pahasına tüm gücümle indireceğim tekmeden sonra –artık ne önemi var ki bunun- olacakları hayal etmek bile uçurmaya yetiyor beni."

Devamını görmek için bkz.

Ethem Baran, “Kurşuni yüzler”, Radikal Kitap Eki, 22 Ağustos 2008

Yazmak büyülemek idiyse, harflerin büyüsüne gereksinimi vardı yazarın. O halde canını dişine takıp bir hikâyenin içinde ve üstelik bir çırak olarak yer almalıydı yazar. Böylece hem öğrenecek hem de öbür hikâyelerin tadına varacaktı. Sonra anlatmaya başlayacaktı; maddenin var olmadığını söyleyen filozofa inat; gördüklerimizin, yaşadıklarımızın bize yetmediğini ta Nuh Nebi’den beri bildiğimiz için anlatıp durduğumuzu ve böylece maddeyi, eşyayı, hatta hayatı var ettiğimizi önce kendimize sonra herkese gösterebilmek uğruna.

Kemal Selçuk, öyküden sonra romana yöneldi ve Ay Aşkları, Hüznün Kantosu, Yeniyetmeler ve Başkaldırmadan Yaşamaksa Hayat adlı romanları yayımladı. Bu romanlarda aşkı, aşk acısını, kırgınlıkları, rastlantıların hayatımız üzerindeki etkilerini, dostluğu, hayata tutunma çabalarını anlatırken, bir yandan da diğer yazarların, kitapların, filmlerin dünyasında dolaştırmıştı okuru; yeni romanı Kurşuni’de de metnin yapısı gereği haklı olarak kitap ve yazar adı vermese de yine yazının dünyasında dolaşmaya devam ediyor.

Hayat hayaldir

Kurşuni’de anlatıcı, bıçkı atölyesinde çalışan bir çıraktır. (Doğal olarak bu çırağın bir ustası olması beklenir ki, o da, çırağın kalem efendisi olarak nitelediği, elimizde tuttuğumuz kitabın kapağında adı yazılı olan kişidir herhalde.) Anlatıcının derdi, kimsenin sevmediği İhtiyar’ı kötülemek değil, onun baş döndürücü hikâyesini anlatmaktır. Çünkü belki de hayatı anlamanın yolu İhtiyar’dan geçiyordur: “Onu tekrar tekrar düşünmekten, hatta onu bir kitapmışçasına bıkıp usanmadan okumaktan ve ona durmaksızın küfretmekten.” Kötülüğe karşı, hayatın kötü yanlarına karşı bizim de yapabileceğimiz bir şeyler olduğunu imlemektir belki de bu, kim bilir. Anlatıcı, İhtiyar’ın son zamanlarına yetişmiş (İhtiyar’ın öldüğü daha romanın başında söylenmiştir), daha çok onun oğlu İsmail’in yanında çalışmıştır. İsmail tam bir hayvandır, alıktır, salaktır, böndür, dallamadır, uyuzdur, enayidir; kısacası tek bir roman kişisinin bünyesinde olası bütün kötü ve olumsuz yönleri bir araya toplamıştır yazar. Bir anlamda olumlu tip olarak gösterilebilecek, İhtiyar’ın da saygıyla ağırladığı tek insan, metnin dokusuna sinen kutsal kitap hikâyelerinin anlatıcısı Hikmet’tir. Aslında bir ‘bilgin’ olan deli Hikmet. Anlatıcının belleğinde İhtiyar’ın yüzü kadar yer eden bir görüntü daha vardır; İsmail’in karısı Zeynep ve onun gözleri…

Bu kez aşkları, hüzünleri, başkaldırmaları anlatmıyor Kemal Selçuk. Gerçeğin mi yoksa hayalin mi daha gerçek olduğu sorusunun ardına düşüyor. Aslolan, hayali hayat karşısında ezdirmemektir ona göre. Hayatın bize sunulan kısmı yalnızca hayaldir çünkü. Bu yüzden kanmaya hazırızdır romanlara, hikâyelere, büyülere, rüyalara, masallara… “Hayal de, kurgu da yazı içindi; kabul, hayattan da öndeydiler, ona da kabul.”

Kutsal kitap hikâyelerinin yerini romanlar ve öyküler; o hikâyelerde adı geçenlerin yerini öykü ve roman kişilerinin aldığı düşüncesi Kurşuni’nin çıkış noktalarından biri olabilir mi? Bir insana bakarken gerçekte kaç kişi görüyoruz? Edebiyata yakışır bir soru değil mi bu? Bir roman kahramanının içinde kaç kişi gizlidir?

Hikâyeler olmasaydı ne yapardı insanlar bunca zamandır! “Yazmak da büyülemek değil miydi bir bakıma öyleyse her bir hikâyenin yazarı, büyücü mü oluyordu?” İnsan kılığına bürünmüş cinleri gösterebilmek olmalıdır büyücünün marifeti. Göstermeden gösterebilmektir hatta. Büyücü dediğin de kelimeleri konuşturandır. Sonunda anlatıcı itiraf eder; anlattığı kişilerinin hepsinin kendisi olduğunu. Sonra Berkeley’in, zihin dışında bir şeyin var olmadığı düşüncesine getirir sözü.

Kemal Selçuk’un yalın, başarılı anlatımı bu romanda da kendini gösteriyor. Kurşuni’de, anlatıcının (Çırağın) konuşma dilinde sürdürdüğü anlatım, bir farklılık olarak nitelenebilecek, cümle sonlarında virgül ya da nokta yerine konulan (–) işaretinin kullanılmasyla daha da akıcı hale geliyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.