Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-494-3
13x19.5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kedilere Dair
Özgün adı: On Cats
Çeviri: İnci Ötügen
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2004
3. Basım: Ekim 2017

Kedilere yakın yaşayan herkesin bildiği gibi onlar hakkında genelleme yapılamaz. Her biri apayrı karaktere sahip yaratıklardır kediler, basbayağı "birey"dirler. Has bir yazar olan Lessing de bunun gayet farkında olduğu için kedi ırkına bir güzelleme yazmak yerine, hayatına girmiş kedilerin hikâyelerini, hiçbir süslemeye başvurmadan anlatmayı tercih ediyor. Ama bazı kedilerin güzelliğiyle büyülenmekten de kendini alamıyor:

"Bej renkli, ... ön ayakların bitiminde gümüşe çalan patiler. Kenarları beyazla çerçevelenmiş olduğu için simli gibi duran kulaklar dikilip, öne arkaya oynardı; dinleyerek, algılayarak. ... Kuyruğu, ucu sanki diğer organlarının alamadığı mesajları alıyormuş gibi, bir başka boyutta oynardı. Hava kadar hafif, pür dikkat oturur, tüyleriyle, bıyıklarıyla, kulaklarıyla, bütün varlığıyla, bakar, işitir, hisseder, koklar, içine çekerdi. Eğer balık sudaki hareketin somutlaşmış, şekillenmiş haliyse, endamına bakılırsa kedi de hissedilmeyen havanın çizgiye dökülmüş ve biçimlenmiş hali.

Ah kedi; derdim, daha doğrusu tapınırdım: Güzeeeel kedi! Nefis kedi! Zarif kedi! İpek kedi! Tüylü baykuş gibi yumuşacık kedi, kelebek patili kedi, süslü kedi, inanılmaz kedi! Kedi, kedi, kedi, kedi."

İÇİNDEKİLER
Özellikle Kediler
Hayatta Kalan Rufus
El Magnifico’nun Yaşlılığı
OKUMA PARÇASI

Özellikle Kediler, s. 14-18

Düşünüyorum da, evde her zaman kediler vardı. En yakın veteriner yüz kilometre ötede, Salisbury'deydi. Hatırladığım kadarıyla kedilerin, hele dişi kedilerin "doktora götürülmesi" söz konusu değildi. Dişi kedi demek kedi yavrusu demekti; sık aralıklarla doğan bir sürü kedi yavrusu. Birisi bu istenmeyen yavruları ortadan kaldırmak zorundaydı. Mutfakta çalışan Afrikalılar mı acaba? Evde bulala yena sözlerinin ne kadar da sık duyulduğunu hatırlıyorum. (Öldür onu!) Evin ve çiftliğin yaralı, hasta hayvanları ve kuşları: Bulala yena!

Evde bir tüfek bir de tabanca vardı ve onları annem kullanırdı.

Mesela yılanların icabına çoğu zaman o bakardı. Etrafımızda hep yılanlar olmuştu. Kulağa feci bir şeymiş gibi geliyor bu, galiba öyleydi de; ama yılanlar birlikte yaşadığımız yaratıklardı. Yaşamımı bir eziyete dönüştüren, koskocaman, çeşit çeşit ve sayılamayacak kadar çok örümceklerden korktuğum kadar korkmuyordum onlardan. Kobralar, siyah mambalar, şişen engerekler ve gece engerekleri vardı. Bir de boomslang denilen çok kötü bir tür. Bu yılan bir dala, bir veranda direğine, yerden yüksek bir şeye dolanma âdetindeydi ve onu rahatsız edenin yüzüne tükürürdü. Çoğu zaman göz hizasında bir yerlerde durur, tükürdüğünü kör ederdi. Ama yılanlarla geçirdiğim yirmi yıl boyunca yaşanan tek kötü olay, bir boomslang'in erkek kardeşimin gözlerine tükürmesiydi. Yerli ilaçları kullanan bir Afrikalı, kardeşimi kör olmaktan kurtarmıştı.

Ama tehlike uyarıları eksik olmazdı. Mutfakta yılan var; yahut verandada; ya da yemek odasında; sanki her yerdeydiler. Bir defasında yün çilesi sanıp, bir gece engereğini tutuyordum az kalsın. Ama önce onun benden korkup tıslaması ikimizi birden kurtardı: Ben kaçtım; o uzaklaşıp kurtuldu. Bir başka sefer küçük gözleri kâğıt dolu yazı masasının içine yılan girdi. Yılanı vurabilmek için ürkütüp yerinden çıkartmak, annemle hizmetçilerin saatlerini aldı. Bir başka sefer de bir mamba yılanı, kiler barakasındaki buğday ambarının altına girmişti. Annem otuz santimetreden onu vurabilmek için yanlamasına yere uzanmak zorunda kalmıştı.

Odun yığınının içindeki bir yılan telaşa neden oldu; yılanı iki kütüğün arasında sürünürken gördüm dediğim için, çok sevdiğimiz bir kedinin ölümüne sebep oldum. Meğerse kedinin kuyruğunu görmüşüm. Annem kımıldayan grimtrak şeye ateş etti; kedi ciyaklayarak dışarı uğradı. Tamamen uçmuş yan tarafı kıpkırmızı cılk etti. Çığlık atarak odun yongalarının arasında kendini yerden yere vuruyor, kırılmış narin kaburgalarının arasından kanayan küçük kalbi görünüyordu. Kedi, annem bir yandan hıçkırıp bir yandan onu okşarken öldü. Bu arada kobranın birkaç metre ötedeki yüksek bir kütüğe dolanmış olduğu anlaşıldı.

Bir keresinde de haykırışlarla uyarılar birbirine karıştı; amber çiçeği çalılarıyla dikenlikler arasındaki taşlık patikada bir kedi, oradan oraya sıçrayan ince ve koyu renk bir yılanla dövüşüyordu.Yılan enli diken çitin içine süzülüp orada durdu ve parlak gözleriyle kendisine yaklaşamayan kediye bakmaya başladı. Kedi bütün öğleden sonra orada kaldı, yılanın saklandığı çitin etrafında dolaştı, miyavladı, yılana hırladı ve tısladı. Karanlık basınca yılan sinsice ve yaralanmaksızın uzaklaştı.

Aniden akla geliveren anılar, başı sonu olmayan hikâyeler. Tüküren yılanın tükürüğüyle gözleri şişmiş, annemin yatağında boylu boyunca yatıp acıdan miyavlayan kediye ne olmuştu? Ya da emilmemiş sütü yüzünden karnını yerde sürüyerek ağlaya ağlaya eve gelen kediye ne olmuştu? Ne olduğunu anlamak için alet barakasına gidip yavruların yattığı kutuya bakmış, onları bulamamıştık; hizmetçilerden biri kutunun etrafındaki izlere bakıp, Nyoka, demişti. Yılan.

Çocuklukta insanlar, hayvanlar ve olaylar belirir ve varlıkları kabullenilir, sonra ortadan kaybolurlar; hiçbir açıklama yapılmaz, hiçbir şey sorulmaz.

Ama şimdi kedileri, hep kedileri, onlarla ilgili yüzlerce olayı, kedilerle birlikte geçen sayısız yılları hatırladığımda, bu kedilerin ne ağır bir iş yükü anlamına geldiğini hayretle anlıyorum. Şimdi Londra'da iki kedim var; iki küçük hayvan için insanın bu kadar endişelenmesi, zahmet çekmesi ne kadar anlamsız diyorum sık sık.

Bütün bu işleri annem yapıyordu herhalde. Çiftlik işleri erkeklerin, ev işleri kadınlarındı; ev işleri şehirde yapılanlardan çok daha ağır olsa bile. İnsanın yapacağı işleri mizacı belirlediği için de bu işler onun göreviydi. Annem zeki, insancıl ve dirayetli biriydi. En önemlisi de her konuda pratikti. Dahası da var: Annem insanlığın, işlerin nasıl yürüdüğünü bilen takımındandı ve olayların gerektirdiği gibi davranırdı. Gayet sevimsiz bir rol.

Bu bakımdan babam da fena sayılmazdı; köylü çocuğuydu. Ama bir şey yapılacağı, harekete geçileceği, kesin bir karar alınacağı zaman babam olumsuz bir tavır takınır, gerekeni annem yapardı. Babam ironik ve aslında hayranlık dolu bir öfke ile, "Demek öyle! Öyle olsun bakalım!" derdi. Sonra yelkenleri suya indirir, "kontrol altında tutulduğu sürece doğaya itirazım yok," derdi.

Ancak doğayla aynı kumaştan dokunmuş, hatta onu bir görev ve sorumluluk olarak kabullenmiş olan annemin, duygusal felsefelerle kaybedecek zamanı yoktu. Annem üzüntüden ölse bile şakaya vurup "Sana göre hava hoş değil mi?" derdi; ama babama içerlerdi de tabii, çünkü kedi yavrularını boğan, yılanı vuran, hasta tavuğu öldüren veya beyaz karıncaların yuvasında kükürt yakan babam değil kendisiydi: Babam beyaz karıncaları sever, onları seyretmekten zevk alırdı.

İşte bu yüzden nasıl olup da o korkunç hafta sonu babam ve kırk kadar kediyle başbaşa bırakıldığımı bir türlü anlayabilmiş değilim.

Açıklama namına tek hatırladığım, annem için "Yufka yürekli oldu, kedi yavrusu boğmaya dayanamıyor," demeleriydi.

Bu laf tahammülsüzlükle, kızgınlıkla, kestirip atılarak ve –ben söylediğimde– acımasız, derin bir öfkeyle söyleniyordu. O zamanlar annemle çatışma halindeydim, sağ kalmak için yapılan, ölümüne bir savaş; belki de bu yüzden böyle konuşuyordum, bilmiyorum. Ama şimdi onun cesaretinin hangi nedenle kırıldığını müthiş merak ediyorum. Yoksa bir karşı çıkış mıydı bu? İçindeki hangi acılar kendilerini böylece dışavuruyordu.? Kedi yavrularını suda boğmayı reddettiği, öldürülmesi fena halde gerekli kedileri öldürmediği o yıl, aslında ne demek istiyordu? Üstelik sık sık verilen açık seçik gözdağlarından, sonunda ne olacağını pekâlâ biliyor olmasına rağmen, neden ikimizi ortada bırakarak çekip gitmişti?

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sedef Tekkan, "Kediler ve İnsanlar", Cumhuriyet Kitap Eki, 20 Ocak 2005

19. yüzyılın sonlarında İngiliz bilimci Francis Galton “kedi topluluk halinde yaşamayan tek hayvandır” demişti. “ Onu evde tutan şey, büyüdüğü evin rahatlığına olan olağanüstü düşkünlüğüdür.” Galton’ın düşüncesi bugün de geçerli, özellikle de insanlarla daha çok iletişim kurdukları için köpekleri tercih eden kişiler arasında.

Ama Doris Lessing bu kişilerden değil, kedilerle iletişim kurmayı tercih edenlerden. 80’lerini süren Lessing, Londra’nın kuzeyindeki, kitap ve kedi tüyü dolu, külüstür eşyalarla döşeli büyük evinde, hâlâ yaşlı kedisinin yalayamadığı postundaki kepeklerle, keçeleşmiş tüylerle uğraşıyor. Kedilere Dair’de de yaşamına girmiş kedilerle kurduğu iletişimin, kuralları çoğunlukla kediler tarafından konan iletişimin çeşitli boyutlarını anlatmak istemiş. Kitapta hikâyeleri anlatılan kedilerin ilki, Siyam kırması gri kedi, kuralları başka biri koyunca çok bozuluyor mesela. Daha çok insanların dostluğunu tercih ettiği için üst kattaki yavrularını terk edip alt kata inen kedi azarı işitiyor: “Mimikleri, beden dili açıkça ‘Çattık belaya!’ diyordu. Ona emrettim: Yukarı çık! Çıktı, surat asarak. Kulaklarını arkaya yatırıp, merdivenlerden yukarı ağır ağır çıktı – adeta azarlanmış ve gözden düşmüş bir köpek gibi: Ama köpeklerdeki gurursuzluktan onda eser yoktu: Tam tersi bana da sinir olmuştu, olup bitene de.”

“Özellikle Kediler” iki dişi hakkında.Yukarıda sözü geçen, annelikten hazzetmeyen Siyam kırması Gri Kedi ve eve sonradan dahil olduğu halde kolay pes etmeyen, “ikinci kedi” konumunu değiştirmek için her fırsattan yararlanan ufak tefek bir başka kırma, müthiş anaç Kara Kedi. İki kedi arasındaki gözde olma yarışını nefis ayrıntılarla anlatıyor bu bölümde Lessing. Mesela şurada: “Gri kedi beğeni toplamak için uzanıp yere yatar, biz güzel kedi, güüüüzzzeeeel kedi deyince, kara kedi onun yanına devrilip yatar, aynı pozu almaya çalışır. Gri kedi esner; kara kedi de esner. Derken gri kedi kanepenin altında sırtüstü kendini kaydırır, kara kedi işte şimdi bozguna uğramıştır, bu numarayı beceremez. O da kalkıp yavrularının yanına gider, zira oraya gelip ona da iltifat edeceğimizi çok iyi bilir.”

Hayatta Kalan Rufus’ta yazara yanaşıp evine yerleşen, evin iki erkek kedisini, Butchkin ve Charles’ı alt edip, birinci kedi olmaya çalışan ama bunu başaramayan hasta ve yaşlı bir erkek sokak kedisi anlatılıyor. “Hayvanlarla birlikte olan herkes bazı anlarda ortak bir dile sahip olmak için büyük bir istek duyar. İşte bu o anlardan biriydi. Başına ne gelmişti, plan ve hesap yapmayı nasıl öğrenmişti, nasıl olup da böylesine düşünebilen bir kedi haline gelmişti? Tamam doğuştan zeki bir kediydi, ama Butchkin’le Charles da öyleydi. [Hem çok aptal kediler de vardır.] Diyelim doğuştan belirli bir yapıdaydı. Ama ömrümde Rufus kadar düşünmeye, bir sonraki hamlesini hesaplamaya böylesine yetenekli bir başka kedi görmedim.” Lessing, Rufus’un insanlara karşı güvensizliğini şöyle açıklıyor: “Birisine duyduğu güven ve sevgide fena halde aldatılmış, bu yüzden de kendini bırakıp tekrar sevememişti.” Kimbilir, belki de Rufus’un sahibi Galton’un soyundan gelme biriydi. Bu bölüm “Kedileri tanıyıp, hayat boyu kedilerle birlikte olunca geriye insanlara karşı duyulandan çok farklı bir hüzün tortusu kalıyor: Onların çaresizliği karşısında çekilen acı, hepimiz adına duyulan suçluluktan oluşan bir tortu” sözleriyle bitiyor.

El Magnifico’nun Yaşlılığı ön ayaklarından biri kökünden kesilen bir erkek kedi hakkında. “Bir gün daha önce hiç duymadığım bir şekilde uluduğunu duyup dışarı baktım, üç ayağının üstünde dengede durmaya çalışıyor, ulumak için kafasını yukarı kaldırıyordu. Bu oynadığı tiyatrolardan biri değildi, yüreğinden gelen derin bir acının çığlığıydı, gerginliği, acısı, şaşkınlığı, kayıp bacağının utancı hafifleyince bir süre uzandı, ama sonra tekrar ayağa kalkıp bağırdı. Bu kanımı dondurdu, çaresizlikten çılgına döndüm, bir karabasan yaşıyor ve anlayamıyordu, ben de ona anlatamıyordum.” Kitap şu sözlerle bitiyor: “Sessizce birlikte oturmamızdan hoşlanıyor….. ona erişmek isteğimin farkında olduğunu bana incelikle belli ediyor, kediye erişmek, kedinin özüne, onun en iyi yönlerine. İnsan ve kedi, bizi neler ayırıyorsa onları aşmaya çalışıyoruz.”

Anlattığı kedilerin her birinin kendine özgü karakter özelliklerini bu tür anekdotlarla ustaca açığa vuran Kedilere Dair, her kediseverin başucu kitaplarından biri olacak. Kitap, yaklaşık 35 yıl önce yayımlanan Özellikle Kediler’in ve 15 yıl önce ona eklenen Hayatta Kalan Rufus’a, 2000’de yayınlanan El Magnifico’nun Yaşlılığı katılarak genişletilmiş hali bu arada. Böyle usta bir yazarın dönüp dönüp hayatına girmiş kedileri anlatma ihtiyacı duyması bile, kedilerle özel bir iletişimi olmayan, hatta çeşitli sebeplerle kedilerden hoşlanmayan ciddi okurların da ilgisini çekmek için yeterli aslında. Bir yandan iyi bir edebiyat metni okurken bir yandan da kedilerden uzak durarak kendilerini nelerden mahrum bıraktıklarını anlamış olacaklar; kedileri ayrı ayrı bireyler olarak “görmeyi” öğrenmiş olacaklar. Daha ne olsun!

Derleyerek çeviren:

Sedef Tekkan

Derlenen Kaynaklar:

-BBC radyosunda Doris Lessing’le yapılan söyleşinin metni: http://www.bbc.co.uk/radio4/discover/archive_interviews/36.shtml

-“One Cat Is Contrite, Another Calculating”, Christopher Lehmann-Haupt, 21 Ekim 1991.

Devamını görmek için bkz.

Erol Hızarcı, "Kedilere dair", Dünya Kitap, 4 Mart 2005

Dışarıdan gelen hayvanın çıkıp geldigi yer bir yansıtma mekanı olarak görülür. İnsana özgü durumların (ya da ilişkilerin) temsil edilmesi, aktarılması, sahneye konulması için uygun bir mekan. Bu açıdan hayvan ile, ister mit, ister masal olsun, anlatı arasında temel ve çok eski bir ilişki vardır. Kedilere Dair, sadece bir anlatı. Masalsılığı ise kedilerden, eskilerden...

Descartes’a göre hayvan bir otomattır, insanın ikizi olduğu düşünülebilir; insan sayılmasını engelleyecek hiçbir eksiği yoktur, ne hareketten, ne duyulardan, ne arzulardan yoksundur; elbette tanrısal bir esasa dayanan akıl dışında.

Georges Bataille ise Dinler Kuramı adlı eserinin ilk bölümünde, “Hayvanı da bir şey olarak görebildiğim için (hayvanı yediğimde –başka bir hayvan gibi değil de kendime özgü biçimde yediğimde-, tutsak ettiğimde ya da bilim nesnesi durumuna getirdiğimde) onun saçmalığı taşların ya da havanın saçmalığından aşağı kalmaz (daha doğrusu bunlara pek uzak değildir); ancak hayvan, her zaman şeylere atfettiğimiz alt düzey gerçekliğe indirgenmez ve bu asla tam anlamıyla olmaz. Hayvanlara özgü bu karanlıklarda hoş, gizli ve acı veren bir duygu içimizde samimi bir ışığın sürekli yanmasını sağlar gibidir...” derken, hayvanın kendisi için ne ifade ettiğini betimler.

Batı düşüncesi, yani hayvanlar (ister buradaki isterse başka yerlerdeki hayvanlar) konusunda bize ait olan düşünüş ekseni bu iki kutup arasında bulunur; birisi hayvanın diğerleri gibi doğal bir öğe olarak, istenilen biçimde kurcalanabilen, kullanılıp parçalanabilen bir şey olarak gördüğü soğuk, soyut bir kutuptur; diğeri daha duygusal bir kutuptur ve buradaki hayvan öteki insan olarak; dünyaya, şeffaf, görünmeyen şeylere aracı, bir rehber olarak, doğrudan doğruya başka insan olarak hissedilir.

Her kütürde genel biçimiyle tartışılan (ve her kültürün kendine göre yanıtladığı) sorulardan biri “duyusal” kutbun “soğuk” kutba dönüştürülmesi sorunudur...

Kedilere Dair’in anlatıcısı bu sorunla yaşıyor ve bu soruyla yazıyor. Okura sorulmayan, sessizce sunulan bir soru bu. Okur durup durup kendine soruyor. Kendini soruyor aslında. Yazar bunun farkında olmalı ki, anlatıcı bu konuda susuyor. Dillendirilmesi istenen, dillendirilmesi beklenen bir suskunluk bu. Okur da sessiz kalamıyor. Doris Lessing’in yarattığı da bu ses. Kedilere Dair bir vesile sadece. Her dönüp okumada, her durup düşünmede, okurun sesi ona kendini anlatıyor. Okumayı, sormayı, düşünmeyi bilene tabii.

Bilmek, kendini bilmek isteyene

Bizi çevreleyen doğa ve evimizde işleyen doğa yasaları. Dışarıdan gelen kediler ve içimizden geçenler. Sessizliğin karşısında düşünce. Biri dillendikçe, öteki susmaya meyilli. Bizi düşündüren kedilerin sessizliği ise, onları konuşturan ne?

Kedilere Dair, bunu anlatmak istediğini açık etmekten özenle kaçınarak kutsal alanını okura bırakıyor. Kedilerle başbaşa bırakarak. Düşünen, gözleyen bir anlatıcı ve kedi sessizliğinde bir yazar.

Evi çekip çekiştirir, yaşantılarını derleyip toparlayarak yaşamını sürdürürken, seyehatlere bile kedilerle çıkan bir kadın, kedilerle çevrelenmişliğini kendini geri çekerek anlatırken, evrensel bir çerçeveye kuyruk bağlayıp uçurmayı deniyor.

Okurun rüzgarı nereden eserse...

Öte yanda, çiftliğin çevresini kendilerine yurt edinmiş, kümesteki hayvanlara dadanan vahşi kediler ve yırtıcı kuşlara yem olmaktan kurtulamayan yavruları; ve tabii, akıbetleri kedi yavrularından farksız kuş yavruları. Beri yanda bahçedeki besinlerden sebeplenen, bahçede beslenen, eve sızmayı becerebilen, eve alınan, evde beslenen, evde doğup büyüyen kediler, bazen anneleri bazen de evin sahibesi tarafından ölümlerine göz yumulan yavruları.

Kediler kabullenmeyi öğretiyor öncelikle, ölümleriyle bile. Onlar karanlığa açılan kapılarımız. Ev yaşantısını bile bizimle paylaşan bu merkeze en yakın hayvanlar, bize kendi doğaları üzerinden unuttuğumuz doğayı belletip yadsınamaz kişiliklerini kabullendiriyorlar önce. Hayata dair sorular ve sorunların sonu gelmese de, bilmek kabullenmekle başlıyor. Kedilerin bilgeliğini kabullenmeye dek uzanan bir serüven bu.

Hayvanlara ilişkin tasavvurların alanında, ava dayalı, yani yetiştiricilikle uğraşan kültürler ile diğer kültürler arasındaki ideolojik devamlılıklar vardır... Avcıların, hayvanı, mitlerinde insana yakın görebilmeleri, bu yakınlığın hayvan yetiştirenlerin evcil hayvanlara tanıdıkları yakınlığa çok benzemesi şaşırtıcıdır... Ancak vahşi hayvan da simgesel sahneden pek o kadar dışlanmış değildir ve av da, rit niteliğinin yalnızca bir kısmından yoksundur. Hatta kimi kez av, rit içinde kaybettiğini mit içinde yeniden kazanır.

İnsanla hayvan arasındaki ilişki eğretilemeye dayalıdır. Bu ilişkiyi keşfetmek için Levi-Strauss’un formülüne göre dış benzerlikten iç benzerliğe geçmek gerekir... Ve ona göre geriye “çok sayıda olasılığı barındıran kavramsal bir araç” kalır. Hayvan, hayvan olarak geriye çekilir; bir düşünme biçimi, sunduğu birçok birleşme olasılığı sayesinde itibar kazanan, kavramsal bir araca dönüşür.

Kedilere Dair, hayata, insana dair bir kitap. Ardışık anlatılarda bir sürü kedi ve hepsi de edebiyatta eşine az rastlanır sahici karakterler: Eğretileme bilgisi sessizce deviniyor. Anlatıcının geri çekilmişliği, kedilerin kedi olarak geriye çekilmişliğiyle koşut. Usta yazar, karşılıklı iki sessizlik arasına kurulan hamakta okuru usul usul sallıyor. Okur ara ara gözünü açıp kendi kendine bir soru soruyor, sonra yine düşe dalıyor. Kitap bitip uyandığında, gördüğü kedi düşlerinden geriye ne kalırsa artık...

Uyanan kendisi, geriye kalan kedisi; ve başbaşalar.

Bu kitabın poromosyon olmayan bir armağanı var: sizden başka hiç kimsenin göremeyeceği bir kedi gölgesi; bazen kaçıp gidecek, bazen gelip kendini sevdirecek.

İlk anlatıyla karanlığa açılan kitap, doğadan eve, çiftlikten kente çekilirken, bu ikilikte sürekli gidip gelmeler, hastalanıp iyileşmeler, doğum ve ölümlerle, kedileri gözleyerek kendisi üstüne düşünerek, hissettirmeden aydınlığa yol alıyor, okura kedi merdiveninin basamaklarını tıpış tıpış tırmandırıyor; ve her basamakta aynı silinti başka bir renkte ışıldayıp sönüyor:

“Sorabileceğimiz zekice sorular ile kendimize verebileceğimiz makul yanıtlar arasındaki orantısızlıkla birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz.” Arnoldo Momigliano.

Kedilere Dair, bunu öğrenmenin sancısını, acısını alarak anlatıyor.

* İtalik yazılar, Philippe Borgeaud’un “Karşılaşma ve Karşılaştırma” adlı eserinin “Simgesel İşletici Olarak Hayvan” adlı bölümünden alınmıştır. Çeviren: Mehmet Emin Özcan, Dost Kitapevi Yayınları.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.