Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-729-6
13x19.5 cm, 216 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 16,50 TL
İndirimli fiyatı: 7,50 TL
İndirim oranı: %54,55
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Norman Manea diğer kitapları
Holigan’ın Dönüşü, 2010
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ekim, Saat Sekiz
Özgün adı: October, Eight O'Clock
Çeviri: Nesrin Demiryontan
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2009

Daha beş yaşındayken, tüm ailesiyle birlikte Romanya'daki Transnistria toplama kampına götürülüyor Manea. İnsanlık tarihinin en büyük travmalarından biri olan İkinci Dünya Savaşı ve Yahudi soykırımı, böylece yazarın tüm hayatına ve eserlerine damgasını vuruyor. Daha çok totaliter bir devlette gündelik yaşam ve sürgün üzerine yazıyor. İnsanların iç dünyalarına odaklanıyor ve yalnızlıklarını, insan arayışlarını, beklentilerini, umutlarını anlatıyor.

On beş öyküden oluşan bu kitabı da toplama kampları ve savaş sonrası travmalar hakkında; hastalanan zamanı, mankenlik oyunlarını, büyülü yumakları, kirli bir küp şekere bağlanan umutları, beş yıl süren geceleri, geri dönen korkuları, yıllar sonra Kafkaesk kâbuslara dönüşen anıları sade bir üslup ve çarpıcı bir ironiyle anlatıyor.

Manea bu öyküleriyle ilk defa Türkçede.

İÇİNDEKİLER
Kazak
Ölüm
Dördümüz Bir Olabilseydik
Solmuş Yumaklar
Prost'un Çayı
Düğünler
Tam Saat
Büyülü Domuzun Hikayesi
Eğitmen
Yaz
Dönüm Noktası
Sarı Kayısı Ağacının Portresi
Paravan Duvarlar
Kuşlarla Deniz Manzarası
Ekim, Saat Sekiz
OKUMA PARÇASI

Açılış öyküsünden, Kazak, 9-17.

Her pazartesi gidip cuma günü dönerdi. Her defasında gözyaşları içinde, son kez elveda dermiş gibi. Bir sonraki hafta gidecek gücü bulamayabilirdi – bir hafta içinde öyle çok şey olabilirdi ki. Bir mucize olabilirdi, ve o zaman gitmesi, bizden ayrılması gerekmezdi. Gökyüzü birden açılabilirdi ve kendimizi, bizi dünyanın sonundaki bu boşluğa atmak için kullandıkları sığır vagonlarına benzemeyen gerçek bir trende bulabilirdik. Sıcak, pırıl pırıl ışıkları, yumuşak koltukları olan bir tren... nazik, sevecen hanımlar, öteki dünyadan dönen yolculara yakışacak biçimde, bize en sevdiğimiz yiyecekleri sunarlardı. Ya da belki, geri dönmesi gereken günden, yani cumadan bile önce, bu uçsuz bucaksız kül rengi gökyüzü bizi yutmak ya da kurtarmak için çatırdayarak üzerimize çökebilirdi; her şeyin sona ermesi için ilk ve son kez içine girmeyi beklediğimiz o gökyüzü.

Dumanlı bozkırda bir hayalet gibi belirdiğini görmek için pencerede beklerdik. Bir gölgeye benzerdi, solgun ve kasvetli. Gece gündüz çalışması sayesinde şişen çantasının ağırlığı altında iki büklüm, aceleyle, soluk soluğa yürürdü. Babanın işi bir günde çeyrek somun ekmek kazandırıyordu. O olmasaydı, daha baştan hızla yitip gitmiş olacaktık. Baba onun çalışmakta ısrar ettiğini, sonunda civardaki köylere gitmesine izin verilene dek yalvardığını biliyordu. Nasıl kaçabilirdi ki?

Ricalarını müstehzi bir iyi niyetle kabul ederek onu bırakmışlardı – yalnızca, aniden ve daha büyük bir zalimlikle son verme imkânına sahip oldukları zaman oynamaya değer buldukları bir oyundu bu.

Pazartesiden cumaya dek, dillerini bilmediği köylüler için örgü örerdi. Burada, bizi bırakıp gittiği barakalarda ya da birkaç patates, bir avuç fasulye veya un, hatta bazen biraz peynir, kuru erik, elma için sessizce çalıştığı sıcak evlerde, her an her şeyin sona erebileceğini çok iyi bilirdik. Bizi kurtarabilecek herhangi bir şeye sıkıca sarılırsak hayatta kalabileceğimize hâlâ inanan tek kişi oydu.

Cuma günleri bir bakıma yeni bir başlangıç olurdu, infazımız bir kez daha ertelenmiş gibi. Çantanın ağırlığı altında iki büklüm, sendeleye sendeleye bize doğru sürüklenirdi. Yeniden buluşmanın sevinci öylesine yoğun olurdu ki, hiçbirimiz konuşamazdık. Deli gibi heyecanlı olurdu, sanki bizi yeniden gördüğüne inanmazdı. Yanımıza gelmeksizin, bir duvardan ötekine doğru, çaresizce, telaşla koşuştururdu. Sonra kendini güçlükle toparlar, odaya girerken yere fırlattığı çantayı açmaya yetecek gücü bulurdu. Çantanın içindekileri ayırmak için eğilmesi sakinleştiği anlamına gelirdi.

Alışkanlıkla çantanın içindekilere uzandı ve her biri sonraki altı gün için olmak üzere, yerde altı öbek oluşturdu: patatesler, pancarlar. Üç elmayı bir kenara ayırdı. Kimse her zamankinden farklı bir şey beklemiyordu. Tükenmiş bir halde yere kıvrılmadan önce, elini alnına götürdü. "Başka bir şey daha getirdim." Bu ille de bir sürpriz anlamına gelmiyordu. Farklı bir şey beklemiyorduk: Başka armağanlar ummayı unutmuştuk; bu kadarını yapabilmesine bile şaşırıyorduk.

Çantanın dibinden güçlükle bir şey çekti, sanki onu kulaklarından ya da kocaman ön patilerinden tutarak, bitkinlikle kaldırıyordu. Kollarına alıp bize gösterecek gücü yoktu. İskeleti çıkmış ellerinden açık çantanın içine düşürdü. Orada daha da kalın, daha ağır görünüyordu.

Tabii bu yalnızca Baba için olabilirdi, ama fazla güzeldi – yani tam da bu nedenle, başkası için olsa bile, onu gören herkeste sahip olma isteği uyandırırdı. Renkleriyle göz kamaştırıyordu, sanki bizi kurtarması beklenen sihirbaz, neler yapabileceğini bize kanıtlamak istemişti. Dumanı, soğuğu ve karanlığıyla gece üstümüze iniyordu. Patlamalardan, çığlıklardan, muhafızların bağrışlarından, karga ve kurbağa seslerinden başka bir şey duymuyorduk. Böyle bir pırıltıyı uzun süre önce unutmuştuk.

Onu tümüyle görebileceğimiz biçimde açma şansını bulamamıştı ama bunun bir önemi yoktu: Şüphesiz gerçekti. Böyle bir mucizeyi görmek ve ona dokunmak bize bahşedildiği için, şimdi kurtuluşumuz bile daha yakın ya da en azından olanaklı görünüyordu.

Daha fazla dayanamadım, onu okşamak için sokuldum. Yumuşacık, esnek görünüyordu; ona şöyle bir sarınsanız dünya umurunuzda olmazdı. Elimle yenlerini ve yakasını okşadım. Onu sıktım, mıncıkladım, bir o yana bir bu yana çevirdim. Yere serip açtım, sonra Babaya vermek için yeniden katladım. Ağzını açıp duymak istediğim şeyi, onun aslında benim için olduğunu söylese o anda donakalır, yere mıhlanırdım.

Ama o herkesi cezbedebilirdi, ve Baba uzun süre önce tüm umudunu yitirdiği için, onu herkesten daha çok hak ediyordu.

Kalındı, kocaman görünüyordu, onun için yapıldığına hiç kuşku yoktu. Ona vermeliydim, beklemenin âlemi yoktu.

"Hayır, Baba için değil," diye fısıldamayı başardı, bir şeylerden suçluluk duyar gibiydi.

Gözlerimi kör eden renkleri ve sıcaklığıyla onu kollarımda tutarken, afallayarak durdum. Daha baştan ondan uzak durmuş ya da en azından durumu anlamış olmam gerektiğini fark ettim.

Zavallı kadın en sonunda kendisi için bir şey yapmıştı. Bozkırın karla kaplı yollarında, bunun bizden çok ona faydası olacaktı. Bunu nasıl düşünememiştim, giderken ne halde olduğunu nasıl unutmuştum – yalnızca bir çuval bezine bürünür, ayaklarına paçavralar sarardı. Bu kadar körlük, bu kadar aptallık bağışlanamazdı. Küçük düşmenin etkisiyle ağlamak üzereydim. Bırakmak istemiyordum, öyle yumuşak ve esnek görünüyordu ki; ama onundu, artık söyleyecek bir şeyim yoktu. Bir kez daha bakmak için onu yeniden açtım. Artık o kadar büyük görünmüyordu. Onu kendisi için yapmıştı, bir kez olsun neye ihtiyacı olduğunu düşünmüştü.

Döndüm ve odanın en sıcak görünen köşesine, iyilik perisinin kıvrıldığı yere doğru yürüdüm.

"Kazak Mara için," dedi.

Hava kararmıştı ve artık onu göremiyordum. Düşündüğüm gibi bana gülümsüyor muydu yoksa zaman zaman olduğu gibi yığılıp kalmış mıydı, bilemiyordum. Üzerime ve çevreme buz gibi, mor bir pus indi.

Kendime hâkim olamıyordum: Uzun süre hareketsiz kaldım, başımı ön tarafının ve yenlerinin yumuşaklığına gömüp bir daha asla ayrılmayacakmışım gibi sığınmıştım ona. Ama davetkâr, kalın yünün içinden, daha da ağırlaşmış olan, dayanılmaz hale gelen buz gibi sessizliği hemen hissettim; soluk alışlarını bile duyamıyordum.

Dönüp kararlılıkla Mara'ya doğru yürüdüm ve onu kızın kollarına yerleştirdim.

Ertesi gün ona daha dikkatli baktım. O kadar da olağanüstü görünmüyordu. Bir kere ilmek ilmekti, bunu görebiliyordunuz. Tersini çevirdim, ikna etmek için Mara'ya gösterdim: kalmış yün parçalarından yapılmış gibi, düğüm üstüne düğüm. Ve rengi – bazı bölümlerinin daha kırmızı olduğu doğruydu ama öteki tarafları karmakarışıktı, hiçbir şey seçilmiyordu. Beyazla gri, siyah, sarı bir leke, bir yeşil artığı ve koyu yeşilden başka bir artık; gri bir çizgi, bir erik morunun yanında berbat bir toprak rengi; bir tarafta jambon pembesi bir iz, yanında bir kuşun sarı-kırmızı gagası. Tabii ki bir kız için örülmemişti, bu çok açıktı. Ama ona söylemedim. Mara'nın durumu özeldi, öyle diyorlardı, ve ne pahasına olursa olsun öyle kalmalıydı.

Onu çok fazla seviyorduk. Kendimizden çok ona bakmaya gayret ediyorduk – bizi hep buna teşvik ediyorlardı. Onun için çok büyük olduğunu, erkek tipi hâkim yaka olduğunu Mara'ya söyleyemiyordum. Sonuçta bunu kendisi de anlayabilirdi –yeterince büyüktü– ama bunun için, arada bir üstünden çıkarıp ona bakması gerekirdi. Tabii Mara'ya her şey için izin veriyorlardı. Onu giymek isteyince izin verdiler. En azından ilk birkaç gün uyurken bile üzerindeydi, tamamen giyinik uyudu. Gece gündüz, ama özellikle geceleri ısırıcı bir soğuk olduğu doğruydu. Ama kat kat giyinmeye kalktığınızda, her defasında başınıza aynı bela geliyordu: bit. Soyun, yıkan, başka paçavraları, temiz olanları giy; paçavraları kaynatır ve tüm dikiş yerlerini kontrol ederdik, yoksa bir felaket olurdu. Benim art arda üç gece aynı giysilerle uyumama asla göz yummayacaklarını çok iyi biliyordum. Ama onu büyük bir kararlılıkla korumalarına karşın, izin verdiler. Barakaların öbür ucunda birinin hastalandığını duydukları anda, onu muayene etmeye başlarlardı; takıntılı biçimde alnına, boynuna dokunurlar, gözlerine, saçına, tırnaklarına bakarlardı. Kazara alnı ya da elleri sıcaksa, ama ne panik...

Her defasında, fısıltıyla, ne pahasına olursa olsun canlı olarak dönmeli, diye yinelerlerdi. Aramıza yanlışlıkla düşmüştü. Bu kadar insan geri dönse ve içimizden bir tek o yitip gitmiş olsa ne derlerdi? Yalnızca kendi postumuzu kurtarmaya çalıştığımızı düşünmezler miydi? Belki de annesi nerede olduğumuzu biliyordu ve elinde belgelerle hatayı düzeltmek için buraya gelmek üzere yoldaydı. Küçük kızın bizim üzerimizdeki lanetle bir ilgisi yoktu, o masumdu. Birkaç haftalığına eski bir aile dostuyla kalmak üzere, annesinin kabul edildiği hastaneden çok uzağa gönderilmişti. Felaketin tam ortasında kalmış, arada kaynamış ve buraya dek sürüklenmişti. İtirazlar kimseyi ikna etmemişti. Açıklamalar için zamanları yoktu, bize inanmamışlardı. Tabii kendi açımızdan biz de masumduk, umudu canlı tutmak için herkes bunu haykırıyordu. Ama bu konuğumuzun durumu hepimize çok daha ciddi geliyordu. Eğer durum açıklığa kavuşmaz da zavallıcık bu süre boyunca bizimle birlikte tutulursa, ne olursa olsun –bu konuda herkes hemfikirdi– sonuncu, herkesten sonra hayatta kalan o olmalıydı. Küçük kızın onları işitemeyeceği zamanlarda köşelerde fısıldaşırlardı, ona kimin bakacağı konusunda çekişirlerdi; onu mutlu etmek, zarardan uzak tutmak için ne yapacaklarını bilemezlerdi. Armağanın yalnızca onun için olabileceğini, onunla ne isterse yapmasına izin vereceklerini tahmin etmiş olmalıydım.

Ancak şimdi, dördüncü günde, ona sakin bir biçimde bakabiliyordum. Bir mucizeydi, artık bunu yadsıyamazdım. En azından bir geceliğine ödünç isteyebilirdim. İzin verirdi; hatta isteseydim temelli bana verirdi. Bana karşı her zaman iyiydi. Ama böyle bir şeye izin vermeyeceklerini biliyordum; yine de onu saatler boyunca hayranlıkla seyredebilirdim, bunun utanılacak bir tarafı yoktu. Sihirbazların en zekisi bile bundan daha muhteşem bir şey yapamazdı. Düğümler ısıyı alt kısımda yoğunlaştırıp artırırken, yüzeyin hafif ve yumuşak görünmesini sağlıyor, onu daha da güçlü hale getiriyordu. Renklere gelince –bir siyah, bir yeşil, bir mavi, tuhaf renk adaları– insan parmaklarını ve gözlerini canının istediği gibi gezdirebilir, içine daldırabilirdi; Afrika kumu kadar kırmızı bir beneğe, altından bir ışık huzmesinin değdiği kül rengi bir bulut parçasına, güneşe, çiçeklere rastlayana dek. Baş döndürücü biçimde sürekli değişen bu kıtaların tümünü keşfetmek için bütün bir gün yetmezdi. Ne ondan sıkılacak, ne de onu ödünç alıp aldırmaz hale gelene dek giyecek zamanım oldu.

Ertesi hafta Mara'nın yanakları ateşten kızardı. Sonunda Mara onu terk etti, pencerenin önünde bir köşede yalnız bıraktı. Ona baktım, onu düşündüm ama can attığım halde dokunmadım.

Mara'nın durumu kötüleşti; ölüyordu. Büyükbabamla büyükannemin hastalıklarından beri, bunun nasıl başladığını ve nasıl biteceğini biliyordum. Ölümü yakındı, ne yapsalar boştu. Kendine geldiği, bir kez daha mutlu ve konuşkan olduğu saatlerin yanıltıcı olduğunu biliyordum.

Öyleyse onu bana vermemek için hiçbir nedeni olamazdı. Hastalık ilerleyecekti. Günler daha da uzamıştı, sonu gelmez gibiydi; ölüm yaklaşıyordu, hissediyordum. Küçük, tatlı kızın birden katılaştığını göreceğim ânı dehşetle bekliyordum. Belki o sırada Mara onu bana verseydi... olayların seyrini değiştirebilecek bir savunma. Bu jestle kurtarılabilecek olsaydı, onu bana vermekte tereddüt etmezlerdi – ama benim suçum değildi, onun hastalığından ben sorumlu değildim; zaten onun için ilaç da bulamamışlardı.

Mara'yı sahip olduğu her şeyle birlikte ormanın kenarına, büyükannemle büyükbabamın yanına gömme zamanı geldiğinde, yaptıkları düzenlemelere ve hıçkırıklarına katılmadım. Hâlâ onu unutmalarını umarak sabırsızlıkla bekliyordum. Ama Anne onu köşeden kaptı ve vahşi bir hareketle öbür eşyaların üstüne fırlattı.

Hıçkıra hıçkıra, birbirlerine sarılarak ağlarken, küçük kızın yanında birkaç dakika daha durdular. Ailemizin bir üyesi olmasa da, Mara büyükannemle büyükbabamın ardından giden ilk kişiydi. Bizden biri gibi olmuştu. Tabutu evden taşıma vakti gelince, Baba kocaman eliyle uzanarak etrafı yokladı, onu buldu, bir kenara çekti ve arkasına bırakıverdi. Anne bunu gördü, ona uzun uzun baktı ama hiçbir şey demedi: Onun kurtarılmasını kabul etti.

Ormandan geç vakit, titreyerek döndük. Yağmur yağıyordu ve paçavralarımız çamur içinde kalmıştı. Islak toprak yığınları Mara'yı örtmüştü. Büyükbabamla büyükannemin gidişinden beri, onun da geri dönmeyeceğini biliyordum. Soğuktan korunmak için kollarıyla boynuma nasıl sarıldığını hatırladım. Onun ani, gür kahkahasına bayılırdık. Sessizce, çamurlu toprak zemine uzandık, gece bizi gafil avladı.

Yanına gitmedim, ona dokunmadım. Terk edilmiş, kasvetli bir halde, cansız uzandığı yere sadece bir-iki kaçamak bakış fırlattım. Ertesi gün oda daha da soğuk ve nemli olduğu halde, bana onu almamı söyleyen de olmadı. Pazartesi günü Anne yine gitti; o öğleden sonra, çalışmayı bitirdiğimiz zaman, Baba onu omuzlarıma koydu. Yenlerinin göğsüme doğru kaydığını hissettim, kollarımı sokup başımı sıcaklığına gömdüm. Bana özel yapılmış gibi üstüme rahatlıkla oldu. Kendimi göstermek için avluya çıkabilir, en azından odada gururla yürüyebilirdim, ama cesaret edemedim. Çömeldim, günlerdir istediğim şeyi sonunda elde etmiştim. Titriyordum, kendime hâkim olamıyordum artık.

Ne var ki sevincim kısa ömürlü oldu. Hemen ertesi gün yenlerinin omuzlarımdan sarktığını hissettim. Bu bir işaretti, hatırlıyordum. Büyükbabam ve büyükannemde, sonra da Mara'da her şey böyle başlamıştı. Hastalık etrafı kolaçan ediyordu; yavaşça, fark edilmeden sokuluyor, gıdım gıdım sızıyor ve akşama doğru birden patlak veriyordu; ateşler içinde yanan kurban titremeye başlıyor, olduğu yere yığılıp kalıyor, tek kelime etmeye mecali kalmıyordu.

Koşuşturma başlayacaktı: Komşulardan ilaç, en azından bir aspirin ya da biraz alkol istenecekti. Sonunda derece göründü. Bütün kamptaki tek dereceydi bu, deli bir kocakarı tarafından kirli bir kumaş parçası içinde saklanıyordu. Dereceyi ele geçirmek zordu, endişe içinde ısrar etmeniz gerekiyordu. Hastanın yatağına ulaştırılmadan önce, sakına sakına, bir tılsım gibi elden ele geçirilirdi. Kırılmasından, dolayısıyla hâlâ aitmişiz gibi yaptığımız normal bir evrenle son temasımızın ortadan kalkmasından hepimiz korkardık.

Sonra doktor görünürdü. Bu kez de öyle oldu ama verdiği hizmetten emin, ince gözlüklü, seçkin beyefendinin yerine, yorgun, hırpani, kambur, veremli biri gelmişti. Ona da "doktor" diyorduk, onun da küçük, beyaz elleri vardı ama artık onları, eskiden olduğu gibi her vizitenin başında ve sonunda yıkamıyordu. Jestler ve muayeneler asgariye inmişti.

Elini küçük kızın alnına koymuş, onun parmaklarına bakmıştı; sonra kalp atışlarını dudaklarıyla sayarak nabzına bakmıştı. İnce, sarımtırak bedenini soymuş, bir o yana bir bu yana çevirmiş ve her tarafını kaplayan döküntüleri göstermişti: Hastalık küçük bedeni tümüyle ele geçirmişti. Ellerini açıp, sadece birkaç gün daha sürecek olan belanın adını fısıldamaktan başka yapacak bir şeyi yoktu. Sadece bir mucize, sadece bir mucize... mucize için dua etmek üzere, herkes gibi ellerini tevekkülle bir kez daha açtı; sonra geldiği gibi iki büklüm ve mahcup dışarıya süzüldü.

Hava kararıyordu, ışığın giderek tükendiğini algılıyordum ama içime işleyen acı soğuğu daha çok hissediyordum. Akşam ayazı bastırdığı zaman bir tuhaflık hissettim, terk edilmiş gibiydim, sanki artık beni korumuyordu; şimdi hareketsiz, soğuk ve cansız bir halde, omuzlarımdan aşağı sarkıyordu. Hastalığı hep taşımış olmalıydı. Mara'ya da ihanet etmişti ama Mara, öldüğü zaman onu da yanında götürmeyi başaramamıştı. Şimdi sıra bendeydi. Onu üzerimden çıkarıp atmalı, yakmalı, uzaklara fırlatmalıydım. Ama artık çok geçti, bunların hiçbiri işe yaramazdı.
(...)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.