Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-782-1
13x19.5 cm, 320 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Martin Vialon
Yabanın Tuzlu Ekmeği
Erich Auerbach’tan Seçme Yazılar
Çeviri: Sezgi Durgun, Cevdet Perin, Fikret Elpe, Haluk Barışcan
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, Tuncay Birkan, Haluk Barışcan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2010

Alman filoloji geleneğinin son halkası sayılabilecek olan Erich Auerbach, tartışmasız en önemli eser olan Mimesis'i ve çok sayıda önemli makalesini, Nazi Almanyası'ndan kaçarak 11 yıl kaldığı İstanbul'da yazdığı halde ülkemizde yeterince tanınmıyor.

Tıpkı Auerbach gibi uzun yıllardır İstanbul'da yaşayan Martin Vialoun'un hazırladığı bu seçkiyle, Auerbach'ın bir kısmına sadece Türkçede ulaşılabilen on dört yazısını ve bir kısmını İstanbul'dan yazdığı birkaç mektubunu Türkiyeli okurların gündemine taşıyoruz. Bu yazılarda Auerbach, Montaigne, Pascal, Montesquieu, Voltaire, Vico ve Rousseau gibi düşünürlerin çalışmalarını, Dante, Flaubert, Stendhal ve Proust gibi yazarları, Mimesis'te de kapsamlı bir biçimde ele aldığı gerçekçilik meselesini ve son dönemlerde çok tartışılan "dünya edebiyatı" kavramını incelikli bir biçimde ele alıyor. O zamanki hayatını ve düşünsel ilgilerini yansıtan mektuplarının, özellikle de Walter Benjamin'e yazdığı ve Türkiye'nin o zamanki siyasal konumuna dair kısa ama tok gözlemler içeren mektubun özel bir ilgiyi hak ettiğini düşünüyoruz.

Martin Vialon da seçki için yazdığı kapsamlı sunuş yazısında Auerbach'ın hayatını, eserlerini ve mirasını değerlendiriyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş: Erich Auerbach'ın İstanbul'daki Hümanizmi, Martin Vialon

Metinler için Kaynakça

Biyografik ve Tarihsel Kronoloji

YABANIN TUZLU EKMEĞİ
Dante ve Vergilius
16. Yüzyılda Avrupa'da Milli Dillerin Oluşumu
Yazar Olarak Montaigne
17. Yüzyılda Fransız Kamusu
Kötünün Zaferi: Pascal'in Politik Kuramı Üzerine Bir Deneme
Montesquieu ve Özgürlük Fikri
Voltaire ve Burjuva Zihniyeti
Giambattista Vico ve Filoloji Düşüncesi
Rousseau'nun Tarihsel Konumu Üzerine
Gündelik Olanın Ciddiyetle Taklidi Üzerine
19. Yüzyılda Avrupa'da Gerçekçilik
Romantizm ve Gerçekçilik
Marcel Proust: Kayıp Zamanın Romanı
Dünya Edebiyatının Filolojisi
Mektuplar

Sunuş, Martin Vialon
Adlar Dizini
OKUMA PARÇASI

Mektuplar için Sunuş, Martin Vialon, s. 293-298.

Erich Auerbach 20. yüzyılda Alman dilinde mektup yazımının büyük ustalarından biridir. Sanatının kökleri, mektubun Goethe zamanında ve Alman idealizmi döneminde düşünsel alışverişte edebi bir tür olarak doğal bir rol oynadığı 19. yüzyılın burjuva kültürüne uzanır. Heinrich Heine, Karl Marx, Friedrich Nietzsche gibi önceki kuşaklardan ya da Thomas Mann, Hugo v. Hofmannsthal, Walter Benjamin, Hannah Arendt, Ernst Bloch, Theodor W. Adorno, Karl Jaspers gibi Auerbach'ın çağdaşı önemli mektup yazarları, bu edebi tür içerisinde iç seslerine çok yönlü bir ifade kazandırma yeteneğine sahip insanlardı. Tıpkı bu yazar ve filozoflar için olduğu gibi Auerbach için de mektup sanatsal ve bilimsel biçimleri tamamlayan ve yaşanan tarihe, kişisel konuşmalara, arkadaşlıklara ve bunların incelenmesine ilişkin düşünme sürecine şahit olmamıza olanak tanıyan bir ortamdır.

Auerbach'ın mektuplarında, ince işlenmiş düşüncelerine denk düşen ince ve işlenmiş bir yazma tarzıyla karşılaşırız; ifadelerinin özlü sözlere yakınlığı gözden kaçmaz. Ördüğü cümleler, desenlerinde tek tek iplikleri bütünlüklü bir resim oluşturacak şekilde birbirine düğümlemiş olan sabır dolu kişiliği de görebileceğimiz bir halı gibi durur karşımızda. İfadesindeki çarpıcılık okurun artık kaybolmuş olduğu varsayılan, düşünsel ve mazide kalmış bir dünyanın içine dalmasını sağlar. Sürgündeki mektup örme sanatının anlaşılabilmesi için bilinmesi gereken belirleyici bir nokta vardır: İstanbul Üniversitesi ile yapmış olduğu iş anlaşması uyarınca Auerbach kamuoyu karşısında Mustafa Kemal Atatürk'ün genç cumhuriyetini siyasal olarak güç duruma düşürecek hiçbir açıklama yapmamaya söz vermişti. Yaşadıklarını sadece kişisel konuşmalarda ve mektuplarda dile getirebiliyordu.

Auerbach'ın mektupları büyük bir yapının taşları olarak görülebilir. Bu kitaptaki beş mektup dünyanın her köşesine dağılmış bir hazinenin içinden seçilmiştir. Toplam olarak elli kişiye yazılmış 550 mektup bulunmuştur ve bunlar Erich Auerbach: Gesammelte Briefe: 1919 bis 1957 adı altında iki cilt olarak Göttingen'deki Wallstein Verlag tarafından yayımlanacaktır. Bu seçkideki mektuplarda Türk üniversitelerinin Avrupalılaştırılması sürecinde sorumluluk üstlenmiş bir akademisyen, oluşumun içinden bir bakış açısıyla kültürel sorunları kaleydoskopik bir şekilde yansıtmaktadır. Bu bağlamda Auerbach kendi tarihinden ve anadilinden kopmanın getirmiş olduğu yabancılaşma sorunlarına da değinir. Leo Spitzer'den devralmış olduğu asistanı Traugott Fuchs'a yazdığı mektupta açık yüreklilikle bir öğretmen olarak ne öğretmesi gerektiğini bilmediğini ifade eder. Bu Sokratik yaklaşımı pedagojik bir araç olarak kullanır. Sürgündeki filolojik çalışma, kendi güçlerine yeniden yoğunlaşmayı gerektirir; hedef yabancı bir dünyadaki dış koşulları dengeleyecek üretici bir süreç oluşturmaktır. Varoluşsal önem taşıyan bu sorun, Auerbach' ın İsviçreli klasik filolog ve Romanist Johannes Oeschger'e yazmış olduğu gibi, göçmenlerin Alman Nasyonal Sosyalist Partisi'nin yurtdışı kolu ve İstanbul'daki pantürkist ve Yahudi düşmanı akımlar tarafından izlenmesi yüzünden güçleşmiş durumdadır.

Çalışma koşullarının zorlaşmasına Auerbach'ın yanıtı geleneğe kaçış olmaz. Gelenek anlayışı tutucu değildir; Batı'nın yazılı geleneğini entelektüel yönelimin ve "çıkış noktası"nın bulunmasında kullanılabilecek bir başvuru mercii olarak görür. Gerek bu kavram gerekse mektuplarında yer alan "tekil fenomen", "somutlaşma", "tarihi güçler" gibi diğerleri, metin iletiminde yöntemsel olarak kullandığı temel epistemolojik-eleştirel araçlardır. Böylelikle geçmişe edilgen bir şekilde geri dönmek yerine güncel tarihi zamanın kavramı ortaya konur: Metin üzerinde çalışma olarak kavram üzerinde çalışma, sürgünde yaşamış olduğu güncel yabancılaşma olgularının yorumlanmasını mümkün kılar. Edebi dönemleri küçük ama örnek teşkil eden belirtilerden yola çıkarak kavramak şeklindeki yaklaşımı metodolojik olarak geleneğin birikimlerini kurtarmaya ve bilinç kazandırmakta kullanmaya yönelik bir çaba olarak görülebilir. Bu eleştirel yaklaşımın kurtarıcı yönü aktarılmış bulunanları unutulmanın elinden almasında, bilinç kazandırıcı yönü ise modern olanın antik ve Yahudi-Hıristiyan geleneği olmaksızın anlaşılamayacağını vurgulamasındadır.

Özellikle Marburg'daki doktora öğrencisi Martin Hellweg'e yazılmış olan mektupta, "tekil fenomen"in ele alınan konunun filolojik açıdan incelenmesinde mutlaka gerekli bir monadolojik ilke olduğu gözler önüne serilir. "Tekil fenomen"de tarihi-filolojik ve hermenötik yaklaşımın temelini oluşturan araştırma nesnesi baştan verilidir. Bir yazarın eserlerinin bağlamından bir metin parçası seçilip ayrılır ve o edebi dönemin tarza ve sisteme ilişkin yönlerini belirlemek için sentaktik ve semantik açıdan yorumlanır. Yine mektuplardan Auerbach'ın metodolojisinin, daha ilk dönemlerinde kaleme almış olduğu Boticelli çalışmasında (1893) yorumda tümevarımcı yaklaşımı benimsemiş ve sanat eserini tarihsel bağlamı içine yerleştirmiş olan sanat tarihçisi Aby Moritz Warburg'un okuluna yapısal bir benzerlik gösterdiğini anlarız. Auerbach metin incelemelerinde, Mimesis'de övdüğü yukarı Fırat yöresi doğumlu Yunan yazar ve filozof Samsatlı Lukianos'un tarzını örnek alır. Lukianos Ölülerin Diyalogları (166-7) adlı eserinde geçmişin seslerini hazırcevap ve esprili bir üslupla 2. yüzyılın Roması'na aktararak halkın saflığını kötüye kullanan din çılgınlığını eleştirir. Auerbach da mektuplarında güncel koşulları keskin görüşüyle eleştirmek için dolaylı olarak ironiye başvurmuştur.

Auerbach'ın kültür alanındaki güncelliği mektuplarında kendini çeşitli şekillerde dışa vurur. Ege adalarına yapmış olduğu, Oeschger'e mektubunda sözü geçen geziler, Mimesis'e hâkim olan ve Homeros ve Eski Ahit'ten Marcel Proust'a uzanan Avrupa tarihi temelli bakış açısının arka planını oluşturur. Avrupa geleneğine bu yoğunlaşma Mimesis'den önce kaleme almış olduğu mektuplarında da belirgindir: Auerbach İstanbul'un, Bursa'nın ve Anadolu'nun coğrafya açısından olmasa da antik-Hıristiyan, Yahudi-Müslüman, Hıristiyan-Ortodoks katmanları açısından Avrupa'ya ilişkin olan çok yönlü kültürel zenginliklerini ele alır. Ayrıca Atatürk'ün, bir yandan laik ve tutucu güçler arasında gerginliğe yol açarken öte yandan demokrasi anlayışındaki eksikliği dışavuran ve azınlıklar ve Yahudilere ilişkin sorunları beraberinde getiren devleti Türkleştirme girişimleri konusunda da eleştirilerini dile getirir. Düzeyine erişilmesi gereken modernleşme sürecinin ilk adımları olarak 1923'te padişahlık, 1924'te halifelik kaldırılarak laik ve milli bir devletin temelleri atılmıştı. Walter Benjamin'e mektupta yer alan Atatürk'ten yapılmış olan alıntı, Auerbach'ın burada tarihin kazananlar tarafından yazılışının bir örneği ile karşılaştığımızın ne denli farkında olduğunu gösterir. O ise bu tür tek yanlı tarihyazımının karşısına, çıkış noktası zamanın şimdisi ile buradası olan ve Türkiye'nin devrimci modernleşme sürecinde oluşan kırılmaları görmezden gelmeyen kendi özgün deneyimini koyar.

Dil tarihi açısından özellikle 1928'de gerçekleşen ve Benjamin'e ve Oeschger'e yazdığı mektuplarda barbarlaşma ile karşılaştırdığı dil devrimini ele alır. Dili standartlaştıran bu girişim her ne kadar herkesin dile ulaşımına eşit imkân sağladıysa da Osmanlı'nın kültürel mirasına erişmek ancak küçük bir azınlık için mümkün olmaktadır. Bu eleştirinin temelindeki düşünce, tarihi olarak Napolyon sonrası Almanyası'nda yükselen milliyetçilik sonucunda dilin Fransızcadan ve diğer dillerden gelen etkilerden arındırılmasını savunan anlayışa karşı gelişen girişimlerle karşılaştırılabilir: "Kutsal İttifak" döneminde beliren "milli edebiyat" kavramına Goethe dünya edebiyatı görüşüyle, Wilhelm von Humboldt da dilin gelişimine ilişkin yaratıcı kuramıyla karşı çıkmışlardı. Auerbach, bütün dillerin Türkçeden gelişmiş olduğunu savunan Güneş Dil Teorisi desteğinde "hayali bir kadim Türklük ile kurulan bağlantı"nın hiçbir temeli olmadığına işaret eder. Bu çabanın tek işlevi modern Türk milletinin kuruluşuna bir mit sayesinde haklılık kazandırmaktı. Buna karşıt olarak Auerbach Giambattista Vico'nun felsefesi hakkındaki makalesinde dilin kökeninin "sensus communis"e ve insanların çok çeşitli alanlarda kendini gösteren eylemlerine dayandığını göstermiştir.

Auerbach'ın dil reformu gibi tek bir olguyu ele almak suretiyle sergilediği monadolojisi, tıpkı onun gibi Erwin Panofsky ve Hamburg'daki Warburg çevresi ile kişisel ve mesleki arkadaşlık ilişkisi bulunan Walter Benjamin'in metodolojik yaklaşımına benzerlik gösterir. Benjamin'in Paris'teki sürgünü sırasında yazmış olduğu Eduard Fuchs. Der Sammler und der Historiker (1937) ve bölümler halinde elimize kalan, Avrupa'nın 19. yüzyıldaki başkentini kültür tarihi açısından çözümleyen Passagenwerk (1929-40) adlı eserleri özellikle tümevarım yönteminin kullanımına örnek oluşturur. Auerbach, Benjamin'in "pasajlar projesi" üzerinde çalışmakta olduğunu yirmili yılların sonlarından beri biliyordu. Pera'nın modernleştirilmesine ilişkin olarak Benjamin'e iletmiş olduğu minyatürler, Georges-Eugenè Haussmann'ın önderliğindeki doludizgin şehirleşmeyle 19. yüzyıl ortalarından itibaren Paris'te belirmeye başlayan değişikliklerin Şarki-Avrupai yansıları gibidir. Auerbach ile Benjamin'i düşünsel olarak birbirine bağlayan ortak nokta, ilerleme konusunda tarihsel materyalizmin ortodoks anlayışına aykırı düşen eleştirel tavırdır.

Benjamin, Moskova duruşmaları (1936-38), Auerbach'ın mektupları ve Alman-Sovyet saldırmazlık anlaşması (23 Ağustos 1939) dönemine denk düşen "Tarih Felsefesi Üzerine Tezler" (1940) adlı eserinde Karl Marx ve Alman sosyal demokratlarının ilerlemeye tapınmalarının bir felaket olduğunu yazar. Bu felaket devlet sosyalizmi siyasetine ihanete ve teknik ilerlemenin ve onun sömürü mantığının –gerek savaş girişimleri gerekse endüstriyel olarak tasarımlanmış cinayet fabrikaları olarak iş gören toplama kamplarıyla– 20. yüzyılın ilk yarısında merkezi Avrupa'daki kapitalist doruğunu oluşturan Nasyonal Sosyalizme ilişkindir. Bu felaketin tanınmış ve tanınmamış kimi kurbanları Auerbach'ın mektuplarında anılır; bunlar dünyanın henüz ırkçılık çılgınlığına kapılmamış olduğu dönemden arkadaşlarıdır. Aralarından pek azı yakın dostu Werner Krauss gibi Nazi barbarlığının çılgınlığına karşı durma cesaretini göstermiştir. Mektupların yüzeyinin altında beliren ve Alman ya da Alman-Yahudi entelektüel hayatının bir neslini oluşturan bu isimleri günümüz okurları ya pek az tanır ya da hiç duymamıştır. Auerbach' ın mektupları bu nesle unutulmuş seslerini yeniden kazandırır. Sürgünün zor şartlarına rağmen dostlukları sürdürme becerisine mektuplarının her birinde şahit oluruz. Özellikle Benjamin'e yazmış olduğu mektuptaki Ernest Bloch'a ilişkin bölüm, bir dönem örselenmiş bir dostluğun tekrar kurulmasına uzaktan arabuluculuk etme çabası olarak görülebilir.

Mektupların sonunda yer alan yorumlar bu seslere ve hayatlara daha büyük bir alan sunar. Burada kişilere, bilimsel açıklamalara ve adı geçen yazarların düşünsel mirasları sayılan eserlere yer verilmiştir. Bir-iki yerde yorumlar mektupta bahsi geçen konuyu derinleştirmektedir, yayıma hazırlarken orjinal mektuplar esas alınmış, sadece çoğu isimlerden oluşan kısaltmalara müdahale edilmiştir. Auerbach'ın altını çizdiği kelimeler bu şekilde korunmuş ve her mektubun ilk kez nerede ve hangi dilde yayımlanmış olduğu da ayrıca belirtilmiştir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Beyaz Arif Akbaş, "Dünya edebiyatının filolojisi", Birgün Kitap Eki, 27 Kasım 2010

Alman filolog ve edebiyat tarihçisi Erich Auerbach ikinci dünya savaşı sırasında İstanbul'a bir mülteci olarak gelmiştir. Harp esnasında Roman Filolojisine Giriş isimli muazzam eserini buradayken tamamlamıştır. Aslında daha sonraları bir klasik başyapıt olacak Mimesis Dargestellte Wirklichkeit in der abendländischen Literatur (Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili, 1946) kitabını yine on bir yıl kaldığı İstanbul'da yazmıştır. Auerbach 1910-13 yılları arasında hukuk öğrenimi görmesine rağmen 1914'te Roman filolojisi alanına geçmiştir. I. Dünya Savaşı yüzünden kesintiye uğrayan filoloji öğrenimine 1918'de tekrar dönerek 1921'de bu alanda doktorasını aldı. 1929'da yayımladığı Dante als Dichter der irdischen Welt (Seküler Dünyanın Şairi Dante) adlı çalışmasıyla Marburg Üniversitesi'ndeki filoloji fakültesinde öğretim üyesi oldu. Ancak Nasyonal Sosyalizmin yükselişi yüzünden 1935'te buradan ayrılmak zorunda kalmıştır. Yanlış bilmiyorsam ilk defa 1936'da Türkiye'ye gelerek İstanbul Üniversitesi'nde çalışmaya başlamıştır. 1947'de ABD'ye göç etmiş ve önce Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nde, sonra da Princeton Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmıştır. Princeton Üniversitesinde onun yaşayan bir öğrencisiyle birkaç yıl önce bir yazışma fırsatım olmuştu. (İsmini şu an hatırlayamıyorum.) Dediğine göre Sayın Auerbach'ın eleştirel yönteminin özgünlüğünün sırrı onun filoloji, edebiyat eleştirisi ve tarih disiplinlerini birleştirip ilk kez ansiklopedik ve mikroskobik düzeyde metinleri tetkik etmesiyle açıklanabilirdi… Daha sonra Auerbach, 1950'de Yale Üniversitesi'nde Fransız Edebiyatı profesörü oldu ve 1957'de ölene dek bu görevini sürdürdü. Sağlığında tamamladığı ikinci önemli eseri Literatursprache und Publikum in der lateinischen Spätantike und im Mittelalter 1958'de yayımlandı. (Geç Antik Dönemde Ortaçağ Latin Edebiyatı ve Dili) Yani bu kitap büyük filologun yayımlanan son eseri olmuştur.

Eskiden takip ettiğim bir dergi olan Çağdaş Eleştiri'de Enis Batur, 80'li yıllarda Mustafa Nihat'ın Türkçede Roman'ı için bir yazı yazmıştı. Batur, Mustafa Nihat'ı değerlendirirken yazının bir yerinde şöyle diyor: "Mustafa Nihat'ın yazınsallığı konu edinişinde yöntembilimsel ya da çözümleyici bir perspektifin yer almaması şaşırtıcı değildir: Rus Biçimcileri'ni ve çağdaş Frankfurt Okulu üyelerinin henüz geniş etkinlik alanı kuramamış çalışmalarını saymazsak, eleştirel sözbilimsel bir söylem kalıbına Batı'da da henüz kavuşulamamıştır. Ülkemizde birkaç yıl kalan Spitzer ve Auerbach'ın da Türkçede Roman'ın kaleme alındığı dönemde estetik girişimlerini henüz çerçevelememiş oldukları düşünülürse, Mustafa Nihat'ın Köprülü'den öğrendikleriyle nasıl bu derece bilimsele yönelik bir harç kurduğu üzerinde bir gün uzun uzadıya düşünülmelidir." Mustafa Nihat'ın bu çabası hariç tutulursa o günlerde Auerbach kitabını yazdığında bile bizim edebiyat çevrelerinde fazla bir ilgi görmemiştir. Kitap (Mimesis) harp esnasında yazıldığında "Dünya Edebiyatı Filolojisi" hakkında yeni araştırmalar ve daha etraflı bilgi toplamak, bibliyografyayı tamamlamak için lazım olan eserlere ve dergilere ne yazık ki yazarın ulaşma şansı olmadı. Aslında böyle olması sayesinde bu farklı tetkik metodunun (yorumbilimsel) geliştiğini de söyleyebiliriz. Bizim fakültelerin hala bu metottan bihaber olduklarını düşünüyorum. Kitap yazılalı 50 küsur yıl olmasına rağmen hâlâ çevrilmemiş olması da bize bunu göstermiyor mu? Mimesis'i ve çok sayıda önemli makalesini, Nazi Almanyası'ndan kaçarak yıllarca kaldığı İstanbul'da yazdığı halde ülkemizde yeterince tanınmıyor yazar. Bu aslında bizim edebiyat çevrelerine uygun bir vefasızlıktır.

Mayıs 2010'da, İstanbul'da Goethe Enstitüsü tarafından Alman Dil ve Edebiyat Akademisi işbirliğiyle "Sürgün-Edebiyat -Kültürün Bugünü" başlıklı bir konferans düzenlenmişti. Martin Vialon, Erich Auerbach'ı konu alan bildirisinde Mimesis'i değerlendirirken; "Auerbach, bu kapsamlı çalışmasında Homeros'tan Eski Ahit'e ve Proust, Woolf gibi modernist yazarların eserlerine uzanan bir yelpazede, pek çok yapıtı değerlendirir. Yazın incelemesinde yorumbilimsel yöntemi benimseyen Auerbach, çalışmasında bu yönteme paralel olarak yazarların yaşadığı dönemin gerçeklerini, tarihini kavramaya, kendini yazarın yerine koyarak metinleri yorumlamaya çalışmıştır," demiştir. Edward Said 2004'te İngilizce olarak yayımlanan Mimesis adlı esere uzun bir önsöz yazmıştır. Bu önsözde kendisi; Auerbach'ın kitabının başarılı olmasını, "...öncelikle Auerbach'ın alçakgönüllü bilim adamı kimliğine bağlayarak, onun tüm heyecanlarını ve sorunlarını sergilemekten kaçınmayan, okurlarıyla doğrudan iletişim kuran bir yazar olmasına..." bağlar.

Daha sonra bu konferans bu yakınlarda Metis Yayınları'nca bir seçki olarak basıldı. Martin Vialon'un hazırladığı bu seçkiyle, Auerbach'ın bir kısmına sadece Türkçede ulaşılabilen on dört yazısı ve bir kısmını İstanbul'dan yazdığı birkaç mektubu Türkiyeli okurlara sunuldu. Bu yazılarda Auerbach, Montaigne, Pascal, Montesquieu, Voltaire, Vico ve Rousseau gibi düşünürlerin çalışmalarını, Dante, Flaubert, Stendhal ve Proust gibi yazarları, Mimesis'te de kapsamlı bir biçimde ele aldığı gerçekçilik meselesini ve son dönemlerde çok tartışılan "dünya edebiyatı" kavramını incelikli bir biçimde ele alıyor. O zamanki hayatını ve düşünsel ilgilerini yansıtan mektuplarının, özellikle de Walter Benjamin'e yazdığı ve Türkiye'nin o zamanki siyasal konumuna dair kısa ama tok gözlemler içeren mektubun özel bir ilgiyi hak ettiğini düşünüyorum. Yabanın Tuzlu Ekmeği kitabında Martin Vialon yazdığı kapsamlı sunuş yazısında Auerbach'ın hayatını, eserlerini ve mirasını değerlendirmiştir. Aslında kendisinden bu alanda bir uzman olarak Mimesis'in çevirisini de beklediğimizi söylemek iyi bir istek olurdu.

Kitabın sunuş yazısı: "Erich Auerbach'ın İstanbul'daki Hümanizmi" isimli bir başlık taşıyor. Sunuş yazısından sonra okuyucuya yararlı olabileceği düşünülerek biyografik ve tarihsel kronolojide hazırlanmış. Kitapta sırasıyla; Dante ve Vergilius, 16. Yüzyılda Avrupa'da Milli Dillerin Oluşumu, Yazar Olarak Montaigne, 17. Yüzyılda Fransız Kamusu, Kötünün Zaferi: Pascal'in Politik Kuramı Üzerine Bir Deneme, Montesquieu ve Özgürlük Fikri, Voltaire ve Burjuva Zihniyeti, Giambattista Vico ve Filoloji Düşüncesi, Rousseau'nun Tarihsel Konumu Üzerine, Gündelik Olanın Ciddiyetle Taklidi Üzerine, 19. Yüzyılda Avrupa'da Gerçekçilik, Romantizm ve Gerçekçilik, Marcel Proust: Kayıp Zamanın Romanı, Dünya Edebiyatının Filolojisi bölümleri var. Bu yazılar içinde en çok Dünya Edebiyatının Filolojisi dikkatimi çekti. Bu ifade sanırım Auerbach'ın yapmak istediği işi en layıkıyla anlatıyor. Kitabın sonunda Auerbach'ın Mektupları yer alıyor.

Auerbach'ın Benjamin'e yazdığı mektubu değerlendiren Vialon; "Dil tarihi açısından özellikle 1928'de gerçekleşen ve Benjamin'e ve Oeschger'e yazdığı mektuplarda barbarlaşma ile karşılaştırdığı dil devrimini ele alır. Dili standartlaştıran bu girişim her ne kadar herkesin dile ulaşımına eşit imkân sağladıysa da Osmanlı'nın kültürel mirasına erişmek ancak küçük bir azınlık için mümkün olmaktadır. Bu eleştirinin temelindeki düşünce, tarihi olarak Napolyon sonrası Almanyası'nda yükselen milliyetçilik sonucunda dilin Fransızcadan ve diğer dillerden gelen etkilerden arındırılmasını savunan anlayışa karşı gelişen girişimlerle karşılaştırılabilir: 'Kutsal İttifak' döneminde beliren ‘milli edebiyat' kavramına Goethe dünya edebiyatı görüşüyle, Wilhelm von Humboldt da dilin gelişimine ilişkin yaratıcı kuramıyla karşı çıkmışlardı. Auerbach, bütün dillerin Türkçeden gelişmiş olduğunu savunan Güneş Dil Teorisi desteğinde 'hayali bir kadim Türklük ile kurulan bağlantı'nın hiçbir temeli olmadığına işaret eder. Bu çabanın tek işlevi modern Türk milletinin kuruluşuna bir mit sayesinde haklılık kazandırmaktı. Buna karşıt olarak Auerbach Giambattista Vico'nun felsefesi hakkındaki makalesinde dilin kökeninin 'sensus communis'e ve insanların çok çeşitli alanlarda kendini gösteren eylemlerine dayandığını göstermiştir." Zamanla bu teori sayesinde insanlar, uyduruk kelimeler yüzünden birbirlerini dahi anlayamaz hale geldi. Güneş Dil Teorisi galiba bir Babil efsanesi gibi olduğu için tozlu raflara kaldırıldı. Okuduğum eski bir gazete ilanında TDK'nın kelime bulana 10 kuruş verdiğini hatırlıyorum..

Devamını görmek için bkz.

Gökçe Gündüç, “Türkiye'de dil devrimine tehlikeli bir yönsüzlük hâkimdi”, Radikal Kitap Eki, 30 Ekim 2010

1936- 1947 yılları arasında Türkiye’de yaşayan Alman filolog ve edebiyat tarihçisi Auerbach, Princeton ve Yale’de ders vermeden önce İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi. “Avrupa’nın güney ülkelerinde yaşayanlardan daha katı, daha teklifsiz, daha sevimsiz ve daha boyun eğmez türde insanlar bunlar; yine de hoş ve hayat gücüyle dolular, köleliğe ve zor işlere alışıklar, bir de yavaş çalışmaya” derken yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayanları anlatıyordu. O bizi böyle tanımıştı, şimdi Yabanın Tuzlu Ekmeği’yle biz onu tanıyacağız.

Baharatlı ve tarih dolu bir şehirden

Edebiyat sosyologu Erich Auerbach, 1958’de “Ancak yeterli sayıda bir kültürlü azınlık oluştuktan sonra antik çağınkiyle karşılaştırılabilecek (kültürlü bir kamuoyuna ve böylesi) bir zihniyete ulaşılmış olur ve toplumsal bir tabaka olarak böyle bir azınlık da ancak anadili eğitimin asıl ve temel aracı haline geldiğinde oluşabilir” diye yazarken, hiç şüphesiz aklında Kürtleri anadilde eğitim için mücadeleye teşvik etmek yoktu. Ama biliyoruz ki, 1938’de Müsteşar Karl Vossler’e yazdığı mektupta “Eğer sürgüne gitmek kaçınılmazsa böyle güzel, baharatlı ve tarih dolu bir şehirden daha iyisi olamaz; hiç değilse ABD’den daha iyi, en azından yüreğim için” derken, İstanbul’u anlatıyordu. Çünkü o tarihte İstanbul’a taşınalı iki yıl olmuş, İstanbul Üniversitesi’nde Fikret Elpe, Safinaz Duruman ve Mina Urgan’ın da aralarında bulunduğu yüzlerce öğrenciye edebiyat dersi vermiş, Sabahattin Eyüboğlu’yla dergi çıkarmaya başlamıştı. 20. yüzyıl edebiyat eleştirisinin en önemli eserlerinden sayılan Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili adlı kitabını burada yazmış, Walter Benjamin başta olmak üzere birçok meslektaşına İstanbul’dan mektuplar yollamıştı. İşte, bu mektupları ve Auerbach’ın hayatta olduğu dönemde Türkçe olarak yayımlanmış metinlerini Yabanın Tuzlu Ekmeği’nden okumak mümkün. Kitabı hazırlayan Yeditepe Üniversitesi öğretim üyesi Martin Vialon, bu metinlerin bir kısmını Beyazıt Camii çevresindeki, Kadıköy’ün merkezindeki ve iç bölgelerinde sahaflarda ve İstanbul’un her iki yakasında yaptığı uzun gezintiler sırasında rastladığı seyyar kitap sergilerinde bulmuş.

1892’de Berlin’de doğan Auerbach, İstanbul sahaflarında bulunabilen bu metinleri yazmış, 1947’de ABD’ye göç edene dek Türkiye’de yaşamıştı çünkü Alman Nasyonal Partisi’nin yükselişiyle birçok Yahudi meslektaşı gibi o da Almanya’da ders verdiği üniversiteden ayrılmak zorunda bırakılmıştı. Fakat o, pek çok meslektaşının aksine batıya değil, doğuya gitmeyi yeğlemişti. Çünkü Fransa’ya, ABD’ye ve İsviçre’ye göç eden ve çoğu yoksulluk içinde yaşayan göçmenlerin aksine Türkiye’de Yahudi bilimcilere işgücü olarak ihtiyaç duyuluyordu. Yeni kurulan Cumhuriyet, eğitim politikasını oluşturmaya, bir yandan düşman belleyip, diğer yandan örnek aldığı Avrupa’ya benzemeye çalışıyordu. Üstelik bu yeni Cumhuriyet, yabancı uyruklu öğretim görevlilerine, Türkiyeli bir profesör 150 lira aylık alırken, 500- 800 lira ödüyordu. Bu miktar dönemin milletvekili maaşlarının üç katıydı. Yine de hayat Auerbach için pek o kadar kolay değildi. Zira Alman Nazi makamları tarafından izleniyor, Almanya’daki hükümet Türkiye’deki Eğitim Bakanlığı’nın kültür politikasına müdahale ediyor, göçmenleri pasaportlarını iptal etmek ve vatandaşlıktan atmakla tehdit ediyordu. Yabanın Tuzlu Ekmeği’nin sunuşunda Martin Vialon’un dediği gibi, “bu açıdan bakıldığında İstanbul Üniversitesi büyük ölçüde bir göçmen üniversitesi iken Ankara Üniversitesi daha çok Nazi Almanyası’ndan bilimcilerin görev yaptığı bir kurum olarak görülüyordu.”

Bir milletin tarihinde dil

Atatürk, sempatik bir otokrat Avrupa’da Latince’nin yaygın kullanımıyla çağlar boyu dini bilgiden ve edebiyattan mahrum bırakılan halk ilk kez Dante’nin İlahi Komedya’sıyla anadiliyle barışmaya cesaret etmişti. O dönem üzerine pek çok akademik çalışma yapan Auerbach da Türkiye’de verdiği bir konferansta “Bir milletin tarihinde dil reformlarının ve yabancı dillerden sözcük almanın kaçınılmaz olduğu anlar vardır. Fakat bu reformların çok çabuk ya da geniş olmamaları gerekir. Her milli dilin temeli gerek bilimsel gerek edebi bakımdan halkın konuştuğu dildir” diyordu. Dönemin koşulları dikkate alındığında 1930’ların Türkiyesi Auerbach için yıllarca üzerine teoriler yazdığı dil devriminin pratikte nasıl uygulandığını gözlemleyebileceği bir cennetti aslında. Çünkü Latin alfabesi henüz kabul edilmiş, Türk Dil Kurumu Türkçenin yabancı sözcüklerden temizlenmesi için çalışmaya başlamıştı. Auerbach tam da bunu yapmış, gözlemlemişti. Alman edebiyat eleştirmeni Walter Benjamin’e 1937’de yazdığı mektubunda da Mustafa Kemal Atatürk’e ilişkin gözlemlerini yazmıştı: “Ülke tamamen ve kesin olarak Atatürk ve ona bağlı Anadolu Türkleri tarafından yönetiliyor. Büyük Şef, sempatik bir otokrat, zeki, cömert ve esprili biri. Avrupalı meslektaşlarından tamamen farklı: Bu toprağı bizzat bir ülke haline getirmiş olması, ayrıca da kesinlikle uzun söze kaçmaması itibariyle; anıları şu cümleyle başlıyor: ‘19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım.’ Fakat bütün yaptıklarını bir yandan Avrupa demokrasileri ile diğer yandansa eski Müslüman- Panislamist Saray ekonomisine karşı savaşarak gerçekleştirmek zorunda kalmış; sonuçta ortaya çıkan da fanatik bir gelenek karşıtı milliyetçilik olmuş: Var olan İslam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim Türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan Avrupa’yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda Avrupa zihniyetiyle modernleşme. Sonuç: Had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı.”

On bir yıl İstanbul’da sürgün

İslam kültürü küçük görülüyor 1938’de Johannes Oeschger’e yazdığı mektupta ise dil devrimini “tehlikeli bir yönsüzlük” olarak niteleyen Auerbach, sözlerini “Eski yazı yürürlükten kaldırılarak, Arapçadan alınmış kelimelerin atılıyor ve yerlerine Türkçe ya da kısmen Avrupa dillerinden alınmış kelimeler konuluyor. Bu yolla dindarlığa karşı mücadele ediliyor, İslam kültürü Arap kökenli bir yabancılaşma olarak küçük görülüyor” diye sürdürüyor.

65 yıllık ömrünün 11 yılını İstanbul’da geçiren Auerbach, Türkiye’ye göç eden otuz profesörün (Dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip onlara şöyle seslenmişti: “500 yıl önce İstanbul’u kuşattığımız zaman Bizanslı bilginlerin İtalya’ya göç etmelerini önleyememiştik; işte bugün Avrupa’dan rövanşı alıyoruz”) durumunu, kendisini de dâhil ederek “iyi” diye tanımlıyor. Üstelik henüz 1938’de bu durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini yazıyor. Boğaziçi’nin “büyüleyici güzelliğine” de değinerek, mektuplaştığı dostlarını İstanbul’u görmeye davet ediyor. Auerbach’ın gördüğü Türkiye’yi, kendisi gibi göçmen diğer akademisyenlerin de aşağı yukarı benzer şekilde algıladığını düşünmek yanlış olmaz. Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili adlı başyapıtını Türkiye’de yazması da tesadüf sayılamaz elbette. O dönem akademik çalışmalar için yeterli kaynak, kapsamlı bir kütüphane temin edemeyen Cumhuriyet, verdiği gözlem imkânıyla açığını kapatmıştı belki de... Bu arada bir kısmı Martin Vialon’un, bir kısmı Boğaziçi Üniversitesi’nin arşivinden alınmış fotoğraflar da “Erich Auerbach neye benzer, nerede yatıp kalkar, nerelere gider” sorularına şüphesiz yetersiz ama güzel bir yanıt. Vialon’un dediği gibi “bu seçkiye göz atan okur, içinde geç antik çağdan Proust’un roman dünyasına uzanan geniş bir zaman dilimine ilişkin çalışmaların verimlerinin yer aldığını görecek ve Mustafa Kemal Atatürk’ün başlatmış olduğu reformlara dayanan modernleştirme çabalarına kâh olumlu kâh şüpheci bir açıdan yöneltilmiş gözlemleri okuyacak.” Onun bizi tanımak için epeyce zamanı olmuştu, şimdi sıra bizde.

Devamını görmek için bkz.

Yücel Kayıran, “Tin ulusal değildir”, Radikal Kitap Eki, 18 Aralık 2010

Erich Auerbach, 1937 yılının Ocak ayında, İstanbul’dan Walter Benjamin’e yazdığı mektupta dönemin Türkiye’sini şöyle betimliyor: “Var olan İslam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim Türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan Avrupa’yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda Avrupa zihniyetiyle modernleşme. (...) Had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı.” (s. 301) Bir buçuk yıl sonra 1938 yılının Mayıs ayında, bu sefer Johannes Oeschger’e yazdığı mektupta ise Auerbach’ın gözlemleri daha da netleşiyor: “Her şey kötü bir biçimde modernleştirilmiş durumda. (...) Yoksul ve çalışmaya alışkın olmayan ülke... (...) Dindarlığa karşı mücadele ediliyor ve İslam kültürü Arap kökenli bir yabancılaşma olarak küçük görülüyor; hem modern hem de saf Türk olma isteği söz konusu. Bu çabalar, eski yazının yürürlükten kaldırılması, Arapçadan alınmış kelimelerin atılması ve yerlerine ‘Türkçe’ ya da kısmen Avrupa dillerinden alınmış kelimelerin konması yoluyla dilin tümüyle bozulmasına kadar vardır: Eski edebiyatı okuyabilecek tek bir genç bulamazsınız, düşünsel alanda son derece tehlikeli bir yönsüzlük söz konusu.”

Sağcı değil, Marksist de değil

Türkiye’nin kendine özgü siyasal gerilimi açısından bakıldığında, Auerbach’ın betimlemesinin, bugün oldukça sağcı bir değerlendirme olduğunu söylemek mümkün gibi görünebilir; hatta bu betimleme içinde yer alan “Avrupa’yı kendi silahları ile vurmak” tespiti olmasa, bu genel betimlemenin, dönemin İslamcılık anlayışıyla ıralı bir izlenim olduğunu ileri sürmek de mümkün. Ama ne yazık ki, Erich Auerbach, sağcı değil, Marksist de değil ama “sol liberal bir aydın” (Martin Vialon). Diğer taraftan, biyografisini hesaba katarak baktığımızda, Auerbach’ın bu betimlemeyi, Almanların artık bir “felaket” olarak adlandırdıkları Nazizm’in gelişimine duyduğu tepkinin etkisinde yaptığı düşünülebilir. Ama değil, tam olarak değil, Auerbach’ın yaklaşımının kökenindeki neden, siyasal olmaktan çok filolojik ve kültürel-felsefi temellerden kaynaklanmaktadır. Seçkide yer alan “Dünya Edebiyatının Filolojisi” başlıklı denemesinde bu problemin açaıklamasını bulmak mümkün.

Siyasal bir perspektif

Auerbach’a göre, kültürel çeşitlilik açısından, 20. yüzyılda beliren en önemli tehlike, insan yaşamının, bütün gezegende birörnek hale geliyor oluşunda ortaya çıkmakta; standartlaşma yaygınlaşmaktadır. Kültürel ve dilsel, dolayısıyla edebi çeşitlilik, yerini tek bir edebi dilin hayatına bırakmaya doğru ilerlemektedir. Ona göre, edebi çeşitlilik, varlığını, tarihsel olarak, örneğin Avrupa’da, ulusal edebiyatların Latinceye üstünlüklerini ilan edip özbilinçlerini kazanmalarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Auerbach’a göre, tinsel olanın varlığını uzun süre devam ettirebilmesinin koşulu, onun, alışkanlık ve kurum haline gelmesiyle mümkündür. Geleneğin, kültürün ve tinsel olanın devamlılığı, okuma, eğitim ve alimlikle, yani tarihsellik zemini oluşturanla olanaklılık kazanır. Dolayısıyla kendimize ilişkin bilincimizin oluşmasına en fazla nüfus eden içsel tarihtir. Tin, ulusal değil, tarihseldir. Bu nedenle, Auerbach’a göre, 20. yüzyılın başında, ulusal irade, her ne kadar her yerde her zamankinden daha güçlü bir görünüm arz ediyor ise de, ne yazık ki her yerde modern yaşama biçimlerine, yani bir örnekleşmeye doğru yönelmektedir. Modern yaşama biçimi, birörnek yaşama biçimidir. Her ne kadar ulusal iradenin kendisinden ve gelişiminden söz edilse de, temelde tinsel olanın tarihsel devamlılığı gibi ulusal mevcudiyetin iç dayanakları her yerde parçalanmaktadır. Tıpkı, Auerbach’ın, 30’lu yıllarda, Türkiye’de ulusallaşma adına tarihsel ve tinsel olanın devamlılığının kesilip koparılması örneğinde olduğu gibi.. Dolayısıyla 1937’de ve 38’de, Auerbach’a, yukarıdaki betimlemeyi yaptırtan bakış tarzının nedenleri, bu düşünsel temele dayanmaktadır. Siyasal ve ideolojik bir perspektifte değil, düşünsel temelleri olan mesleki bir zeminde durmaktadır Auerbach.

Ulusal irade veya ulusal devlet söyleminin fiili olarak Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde ortaya çıktığını hesapta tutmamız gerekir. Dolayısıyla birinci savaşın sonuçlarının etkileri, entelektüel gereksinim bakımından daha etkili olmuş gözüküyor; hem Fransa’da hem de Almanya’da. Her iki ülkenin de entelektüel birikimi, bu savaşın sonucunun etkileri bağlamında yetişmiş ve yeni bir başlangıçla ortaya çıkmış izlenimi veriyor; ama bir farkla: İkinci savaş, Fransız entelektüellerini ulusun/ülkenin etrafında toplanmasını sağlarken, Almanya’da durum tam tersi olmuş ve entelektüellerinin, sanki merkez kaç kuvveti esasınca, ve tabii ki Nasyonal Sosyalist politikanın bir sonucu olarak ülkenin dışına, Almanya’dan dünyanın değişik yerlerine doğru dağılmalarına yol açmış. Fransız düşünürleri daha cilveli, hemen hemen hepsi, neşe ve haz içinde oldukları bir anda ve ulusal bir fon önünde camera lucidaya poz vermekten geri durmamışlardır; Almanları böyle bir karede yakalamak mümkün olmadı sanırım, ve daha derindirler, kavramın her iki anlamında da.

Mimesis’i okumak gerekir

Türkçedeki kullanımlarını hesaba katarak baktığımızda, Erich Auerbach’ın önemini, filolog ve edebiyat tarihçisi kavramlarından hareketle anlamak pek mümkün değil. Auerbach’ın yönteminin ayırıcı özelliği, edebiyat eleştirisini, felsefe, filoloji ve tarih zemini üzerine kurmuş olmasında ortaya çıkıyor. Bu yöntem anlayışı, onun, bir başka düşünürü rehber edinip onu takip etmesinin değil, Dante ve Vico üzerine kendi eleştirel çalışmalarının sonucunda ulaştığı bir sentez. Auerbach, buna felsefi filoloji adını veriyor. Ona göre, felsefi filoloji, tek şeyle ilgilenir: “bizimle, dünya denen gezegendeki insanla.” Burada, ikinci savaş öncesi Almanya’sında gelişen fakat ikinci savaş sonrasında terk edilen ama Türkiye’de Takiyettin Mengüşoğlu tarafından geliştirilen felsefi bir anlayıştan da söz etmek gerekir. Felsefi Antropoloji’dir bu. Dolayısıyla Auerbach’ın, felsefi filoloji dediği şeyin, hümanizmden çok felsefi antropolojiye yakın olduğu kanımı da belirtmek isterim. Kuşkusuz Mimesis’i okumak gerekir.

Erich Auerbach, Nasyonal Sosyalizmin yükselişi yüzünden 1936 yılında, Yahudi mülteci olarak Türkiye’ye gelerek İstanbul Üniversitesinde on bir yıl boyunca ders vermiş, Alman filoloğu ve edebiyat tarihçisi. 1892 doğumlu olan Auerbach, Yahudi cemaatinin geleneklerine uygun bir eğitim almış laik aydın olarak tanımlanmakta. Roman filolojisi aldığı yıllarda, Ernst Bloch, Walter Benjamin, Georg Lukacs’la tanışmış ve ömür boyu bu dostluk ilişkisini kurumuş. Sebahattin Eyüpoğlu, Safinaz Duruman, Mina Urgan, Abidin Dino, Güzin Dino, Azra Erhat’ın da hocası olan (yani İlyada ve Odysseia çevirileri rehbersiz değil) Auerbach, başyapıtı olan Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili’ni (1946), Türkiye’de bulunduğu yıllarda yazmış. İspanyolca (1950), İngilizce (1953), İtalyanca (1956), İbranice (1958), Danca (1966), Romence (1967), Fransızca (1968), Lehçe (1968), Sırpça (1968), Japonca (1969), Portekizce (1971), Rusça (1976), Hollandaca (1991), İsveççe (1998), Norveççe (2002), Litvanca (2003), Hırvatça (2004), Yunancaya (2005) çevrilen bu başyapıtın, Türkçeye tercüme edilmemiş olması, birçok bakımdan dikkat çekici olmasından öte, bizdeki ‘entelektüel vefa’ duygusunun neliğiyle de ilgili olsa gerek. Başta Martin Vialon olmak üzere, bu seçkinin yayınlanmasında rolü ve emeği olanlara, ben kendi adıma teşekkür ediyorum.

Devamını görmek için bkz.

Emre Ayvaz, “Mimesis’in eksikliği olsa da...”, Kitap Zamanı, 1 Kasım 2010

Alman filolog ve edebiyat tarihçisi Erich Auerbach, çok önemli ve hâlâ Türkçeye çevrilmemiş kitabı Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili’ni 1936-1947 yılları arasında bulunduğu İstanbul’da yazdı. Tabii “bulunmak” fiilinin sükunetine aldanmamak gerek: 1935’te, Nazi iktidarı tarafından filoloji profesörü olduğu Marburg Üniversitesi’nden atılmış ve Türkiye’den davet alınca, çaresiz kabul etmişti.

Kendisi de bir Türk üniversitesinde Alman edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat dersleri veren Martin Vialon’un, büyük bir emek vererek yayına hazırladığı “Erich Auerbach” seçkisi Yabanın Tuzlu Ekmeği’nin başındaki uzun sunuş yazısından, Auerbach’ın Nazilerden İstanbul’da da tam olarak kurtulamadığını öğreniyoruz: “Auerbach İstanbul’daki göç yılları süresince Alman Nazi makamları tarafından izlenmişti. Nasyonal Sosyalizm’in İstanbul’daki temsilcileri Alman Lisesi gibi kültür kuruluşları ve Alman konsolosluğu idi. (...) İstanbul’da Almanca olarak yayımlanan Türkische Post adlı gazete Nazi çizgisine getirilmişti ve Alman büyükelçisi Franz v. Papen Türk basınında Alman yanlısı bir atmosferin oluşması için maddi kaynak sağlıyordu.” Buna bir de İstanbul kütüphanelerinin Batı edebiyatı araştırmaları açısından –hele Auerbach gibi çok dilli bir âlim için– yetersizliğini eklemek gerek.

Mimesis’i zengin bir kütüphaneden mahrum olmaya borçluyum”

Ama bu yetersizliğin aslında Mimesis’in yazılabilmesini mümkün kılan şey olduğunu Auerbach kitabının sonsözünde kendisi söyler: “Şunu da eklemeliyim ki, bu kitap, savaş sırasında, kütüphaneleri Avrupa araştırmaları için pek yeterli olmayan İstanbul’da yazıldı. Uluslararası haberleşme engelleniyordu; yazdıklarım için ihtiyaç duyduğum süreli yayınların, yakın zamanda kaleme alınmış araştırmaların ve ele aldığım metinlerin güvenilir eleştirel edisyonlarının hemen tamamından mahrumdum. (...) Öte yandan, bu kitabın varlığını böyle zengin ve uzmanlaşmış bir kütüphaneden mahrum oluşuma borçlu olduğu da söylenebilir. Onca konu hakkında yapılmış onca çalışmaya erişimim olabilseydi, hiçbir zaman kitabı yazmaya başlayamayabilirdim.”

Homeros’tan Virginia Woolf’a kadar bütün bir “Batı edebiyatı”nı, gündelik gerçekliğin edebiyat aracılığıyla temsil edilişindeki dönüşümü takip ederek elden geçiren beş yüz sayfalık Mimesis’in çok gecikmeden “okunmayan meşhur kitaplar” arasında yerini almasının sebepleri arasında, bir bilgi alanı olarak filolojinin devrinin geçmiş olması gösterilebilir. Auerbach, geçmişin ve şimdinin bilgisine dikkatle ve huşu içinde yaklaşan, onu bir insanın asla tek başına sırtlayamayacağı ama sanki –Mimesis’in başına epigraf olarak koyduğu Andrew Marvell alıntısıyla söylersem– “yeteri kadar yeri ve vakti” olsa pekâlâ sırtlayabileceğine inandığı devasa bir kütle olarak gören sabırlı ve çalışkan bir âlimler kuşağına mensuptu. Edward Said’in 1960’larda İngilizceye çevirdiği ve çok sık atıfta bulunduğu –ve Yabanın Tuzlu Ekmeği’ndeki son yazı olan– “Dünya Edebiyatının Filolojisi”nde, Auerbach bu devasa kütleyi sırtlanmanın yolunun “ansiklopedik bilgiyi” depolamaktan değil, ona doğru şekilde yaklaşmaktan geçtiğini söyler (filoloji geleneğinin önemli halkalarından Nietzsche’nin “perspektivizm”ine gönderme yapar burada.) Kritik karar anı –aslında “karar” kadar rasyonel de olmayan o kalkış noktası, Almancasıyla Ansatzpunkt– işe nereden ve nasıl başlanacağıdır. Bu başlangıç, Mimesis’in birbirini kronolojik olarak takip eden yirmi bölümünde de, ele alınacak temsil edici metinden yapılan uzun bir alıntıdır. Öğrencilerinden Martin Hellweg’e İstanbul’dan yazdığı mektupta (22 Mayıs 1939) Auerbach bu kalkış noktasının –doğru alıntının– önemini anlatır: “...çalışma tekniğinde genel bir sorundan değil, iyi seçilmiş, sınırları belirli tekil bir fenomenden yola çıkarsanız iyi olur; örneğin bir sözcüğün tarihi veya bir bölümün yorumu gibi. Tekil fenomen ne kadar küçük ve ne kadar somut olursa o kadar iyi. Ayrıca hiçbir şekilde bizim veya diğer uzmanların kullanıma soktuğu bir kavram değil, konunun kendi sunduğu bir şey olmalı. Aksi takdirde malzemeyi işe yarar hale getirmekte büyük güçlüklerle karşılaşılır ve bunların üstesinden gelebilmek ancak zorlama yoluyla olur.” Auerbach’a ve hem sürdürücüsü hem de yenileyicisi olduğu Alman hermenötik geleneğine göre, konuya derin bir hakimiyet ve keskin bir sezgiyle yakalanacak bir tür ipucu ya da iz aracılığıyla, o ana kadar dilsiz olan metin, alime kendi anlamının yolunu açacaktır. Filoloji dille sadece dilin kendisi için değil, tarih dilin içinde saklı olduğu için ilgilenir; dolayısıyla filolog aslen tarihçidir ve dil üzerine düşünürken yapmaya çalıştığı şey de aslen geçmişin ne olduğunu, bizzat geçmişin temin ettiği araçlarla açığa çıkarmaktır.

Son yılların en heyecan verici kitaplarından biri

Auerbach’ın “Dünya Edebiyatının Filolojisi”nde bir tehlike olarak dikkat çektiği “akademik uzmanlaşma”nın çözmeye çalıştığı ve çözemediği bir iç çelişki vardır burada ve yine Edward Said, yayımlanışının ellinci yıldönümü vesilesiyle Mimesis’e yazdığı önsözde buna değinir: “Mimesis’in başarısı da, kaçınılmaz ve trajik kusuru da buradadır: Tarihsel dünyanın edebi temsillerini inceleyen insan zihni, bunu ancak diğer bütün yazarların yaptığı gibi yapabilir –yani kendi devrinin ve kitabının sınırlı perspektifinden.” Daha başlığından itibaren kendisini günümüzde çoktan otoritelerini kaybedip delik deşik edilmiş “Batı”, “gerçeklik”, “temsil” gibi büyük kavramlara dayandıran bir kitaptır Mimesis (Said böyle iddialı bir başlığın, Mimesis hâlâ bu kelimelerin hakkını en iyi veren kitaplardan biri de olsa, aslen ihtiyaç duyduğu kaynaklardan mahrum olan Auerbach’ın kitabının akademik açıdan eksik ve kusurlu bulunması ihtimaline karşı aldığı bir önlem olduğunu söyler.) Ama bu Auerbach’ın düşüncesini ve büyük kitabını, aradan geçen zamanın da gösterdiği gibi, ne geçersizleştirmiş ne de değersizleştirmiştir.

Mimesis’i okumaya, ele aldığı Dante, Proust ya da Virginia Woolf’un kitapları kadar ihtiyacımız var. Zaten, Auerbach’ın Türkiye’den yazdığı mektuplar (özellikle Walter Benjamin’e yazdığı 3 Ocak 1937 tarihlisi), çok önemli on dört yazısı ve Martin Vialon’un “âlimâne” önsözü ile son yılların en heyecan verici kitaplarından biri olan Yabanın Tuzlu Ekmeği de, bütün tatminkârlığına rağmen, sonunda dönü Mimesis p dolaşıp’in eksikliğini hatırlatıyor: 1940’lar İstanbul’unda, büyük kısmı Bebek-Beyazıt tramvayında hayal edilmiş bir kitap olması bile çoktan bir çevirmenin Mimesis için kolları sıvamasına yetmeliydi.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Tüleylioğlu, “Eskimeyen Yazılar”, Milliyet Sanat, Kasım 2010

Alman filoloji geleneğinin son halkası sayılan, Erich Auerbach’ın (1892-1957) makale ve mektuplarından oluşan bir seçki, ölümünün üzerinden elli yılı aşkın bir süre sonra yayımlandı.

Auerbach, en önemli eseri olan Mimesis'i ve çok sayıda önemli makalesini, Nazi Almanyası'ndan kaçarak 11 yıl kaldığı İstanbul’da yazmıştı.

Almanya Nasyonal Sosyalizm felaketiyle sarsıldığında, Yahudi göçmeni Erich Auerbach ters yönde yol alarak Türkiye’de ikinci vatanını bulmuştu. Auerbach 1936 yılında yeni kurulmuş olan İstanbul Üniversitesi’ne geldi ve Türkiye’deki üniversitelerin Avrupa standartlarına uygun bir şekilde modernleştirilmesi çabalarına katıldı. Auerbach, İstanbul’daki göç yılları süresince, sürülme, vatandaşlıktan atılma ve Nasyonal Sosyalist Parti’nin dış kanatlarınca gözetlenme gibi baskıları yaşadı.

Çoğu ilk kez Almanca’dan Türkçe’ye çevrilen metinlerden oluşan seçki, geç antik dönemden ortaçağa, oradan da yeni çağ ve Aydınlanma üzerinden 20. yüzyılın modernizmine uzanıyor. Bu yazılarda Auerbach, Montaigne, Pascal, Montesquieu, Voltaire, Vico ve Rousseau gibi düşünürlerin çalışmalarını, Dante, Flaubert, Stendhal ve Proust gibi yazarları, Mimesis'te de kapsamlı bir biçimde ele aldığı gerçekçilik meselesini ve son dönemlerde çok tartışılan "dünya edebiyatı" kavramını incelikli bir biçimde ele alıyor. O zamanki hayatını ve düşünsel ilgilerini yansıtan mektuplar ise kronolojik olarak, Mustafa Kemal Atatürk’ün reformlarına ve İsmet İnönü dönemine ilişkin bir tarihi tanıklığı içeriyor. Mektuplarda, kendi tarihinden ve anadilinden kopmanın getirmiş olduğu yabancılaşma sorunlarına da değinen yazar, Türk üniversitelerinin Avrupalılaştırılması sürecinde sorumluluk üstlenmiş bir akademisyen olarak, oluşumun içinden bir bakış açısıyla, kültürel sorunları kaleydoskopik bir şekilde yansıtıyor.

Seçkiyi hazırlayan, tıpkı Auerbach gibi uzun yıllardır İstanbul’da yaşayan Martin Vialon, yazdığı kapsamlı sunuş yazısında Auerbach’ın hayatını, eserlerini ve mirasını değerlendiriyor: “Auerbach’ın ‘gerçek olana yaklaşımları’ sayesinde filoloji, konusunun tek tek anlarının ayrıntılı analiziyle, tarihi olaylarda, salt evrensel-tarihsel bir bakışla dikkate alınmayacak kristallerin keşfedilmesini mümkün kılan estetik ve tarihi bir temel bilim olarak öne çıkar.”

Martin Vialon, Auerbach’ın temsil ettiği düşünsel tavrın çok yönlü olduğunu söylüyor: “Antik hümanizme, Yahudi-Hıristiyan İncil eleştirisine, Montaigne’in şüpheciliğine, Vico’nun duyumsalcılığına ve ortak duyumuna, Montesquieu’nün yasalarının ruhuna, Rousseau’nun ütopyacılığına ve mülkiyet eleştirisine, Voltaire’in etkin akılcılığına ve Pascal’ın Augustinus yorumuna dayanır.”

Auerbach, “Yazar Olarak Montaigne” denemesinde “İçindeki yalnızlığı hep savundu” der ve ardından sorar: “Peki ne vardı orada, yalnızlığını bunca değerli kılan neydi?” Auerbach, bu soruyu şöyle yanıtlar: “Montaigne burada kendini kendine teslim eder. İçindeki güçleri serbest bırakır; bunlardan kasıt sadece tinsel güçler değildir, bedenin de söyleyecek sözü vardır, düşüncelerine ve yazmaya başladığı sözcüklere karışma hakkına sahiptir.”

“Romantizim ve Gerçekçilik” denemesinde, endüstrileşme döneminde yaşanan toplumsal değişim süreçlerinin estetik alanını inceler. Okuyan yüzyılın giderek seyreden ve dinleyen bir yüzyıla dönüştüğünü, sanat eserinin de metaya dönüştüğünü vurgular. Auerbach aynı denemesinde roman ve filmin anlatı perspektiflerine ilişkin imkanlarının farklılığına değinir: “Romanda, hatırlayan, cismani dünyayı kendi içinden dışarı yansıtan bilincin aydınlatılışı; bu şekilde ortaya çıkan dünya, sınırları titrek, her an kendini yok eden ve yeniden yaratan, ilk bakışta karmaşık ve garip tematik imalarıyla, ancak sezilen bir düzeni vaat eder ve ona atıfta bulunan bir dünyadır. Sinemada, dış dünyanın yeniden kuruluşu, ki bu, çoğul ve eşzamanlı olanın bir araya getirilmesi, bunlara hakim olunması ve çeşit çeşit olayların iç içe geçirilmesi yoluyla zaman ve mekânı şimdiye dek görülmemiş bir biçimde alt eder ve bütün estetik gelenekleri her ne kadar yıkmasa da sarsar ve yeni formülasyonlara zorlar.”

Erich Auerbach, bu seçkide yer alan yazılarıyla, dünyanın her köşesine dağılmış bir hazinenin içinden seçilmiş beş mektubuyla kültür alanındaki güncelliğini sürdürüyor.

Devamını görmek için bkz.

Ali Galip Yener, “Edebiyat, hümanizm ve filoloji: E. Auerbach’ı nasıl okumalı?”, Evrensel Kültür, Haziran 2011

Okumaya başladığınız denemede başyapıtı Mimesis’i Türkiye’de yazan büyük filolog Erich Auerbach’tan (1892-1957) Türkçeye kazandırılan Yabanın Tuzlu Ekmeği adlı seçkiye ilişkin eleştirel okuma notlarına yer vermek istiyorum.

Auerbach’ın makale ve mektuplarından oluşan nitelikli bir seçki Türkçede yazarın ölümünden yarım yüzyıl geçtikten sonra yayımlanabildi. Önce derlemeyi yayına hazırlayan Martin Vialon’un sunuşuna bir bakalım. Auerbach, bireylerin toplumsal değişim süreçleri sırasında kültürel yaşantıyı kavrama hususunda nasıl zorlandığını şöyle tanımlar: “[İ]nsani yaşam biçimlerinin çeşitliliğine ilişkin somut bir deneyime sahibiz hâlâ. Ancak bu çeşitlilik, her ne kadar şu an var olan halklar arasında çatışmalarla kendini belli ediyorsa da, kaybolup gitme yoluna girmiştir. Nisbeten kısa bir süre içinde uygarlıkların ya yok olacağını ya da birörnek hale geleceğini şimdiden söyleyebiliriz.” (E. Auerbach, Yabanın Tuzlu Ekmeği, Haz. M. Vialon, Metis Yay. 2010, s. 11. Yazıda sayfa numarası belirtilen bütün alıntılar –aksi söylenmedikçe– bu kitaptandır)

Auerbach’ın kehanete benzer nitelikteki bu temel saptaması günümüzde kültürün endüstrileşerek birörnekleşmesi bağlamında doğrulanmış görünüyor. Sol liberal çizgide, dilbilimi, akademik kurulukta sekter bir uğraş değil, insanın kendi kendine düşünmesi için bir kılavuz olarak algılayan Auerbach, başyapıtını yazdığı İstanbul’da, 1936-1947 arasında 11 yıl kalır. Resmi olarak Atatürk’ün modernleşme ve reform programını üniversitede kendi alanında uygulamakla görevlendirilmiştir.

Vialon’a göre Auerbach’ın yapıtlarına dört ayrı noktadan yaklaşmak mümkündür: 1- Figüral yorumlama olarak Dante’nin dünyası. 2- Anlayan tarih filozofu olarak G. Vico. 3- Romandan filme, gerçekçiliğe ilişkin ilk çalışmalar bağlamında Mimesis. 4- Tarih felsefesi olarak edebiyat sosyolojisi. Auerbach’ın bütün çalışma programında edebiyatta hümanizmin izlerine rastlanır. Örneğin figüral yorumlamayı yazar, “iki olay ya da kişi arasında, bunlardan birinin yalnızca kendisine değil, aynı zamanda ötekine de delalet ettiği, ötekininse diğerini çevrelediği ya da doldurduğu bir bağlantı” olarak yorumlar. Buna göre: “figürün iki kutbu zamansal olarak birbirinden ayrıdır ama gerçek süreçler ya da varlıklar olarak zamanın içerisinde yer alırlar; her ikisi de (…) akıp giden tarihsel hayatın içindedir ve yalnızca anlayış tinsel bir edimdir.” (s. 55)

Bilindiği gibi Vico, insanlığın başlangıcındaki hayvansılığı kavrayan ve ilerici adım ve dönüşümlerin ardından pekâlâ barbarlık ve şiddetin gelebileceğini iddia eden ilk düşünürdür. Bu döngüsellik fikri ve insanın antropolojik temelinde mevcut olan akıl ve hayal gücünün esasen iyiye doğru bir yönelimi zorunlu kılmaması düşüncesi Auerbach’ı da etkilemiştir. Vico’nun Yeni Bilim’inin meydana çıkardığı “tarih felsefesi” ile Auerbach’ın öne sürdüğü “anlayan filoloji” arasındaki bağı nasıl tanımlayabiliriz? Vialon’a göre, Vico’nun yaklaşımı aynı anda seküler ve teolojik nitelikleri barındırır. Auerbach, Vico’nun Tanrısal planla insanın özerk eyleminin beraber varoluşu şeklinde dile getirdiği ikili niteliğin önemine inanır. Tanrısal güdüm ve insani etkinlik tarihte yan yanadır. Vico, sonuçta Marx gibi dinin kaldırılması talebine varmaz. Auerbach, aklı tarihin tek aktörü olarak görmeyip, insanın hayal gücünü ve içgüdülerini eylemin itici gücü olarak ele alarak Vico’nun tarih felsefesini antropolojik açıdan yorumlamaya çalışır. Bir başka deyişle, filolog, “Vico’nun filoloji ve tarih kavramlarını, ‘mimesis’in sanatsal ve edebi biçimlerinin hayata geçirilişinde hayal gücü ile akıl arasındaki yaratıcı etkileşimin kendini gösterdiği yaratıcı etkinlik olarak tanımlamıştır.” (s. 67-68)

Vialon’a göre, Auerbach Vico’dan etkilenerek, genel anlamda sanatçı tarafından bireysel olarak yapılmış düzenlemeleri gerçekliğin mimetik temsilleri biçiminde görür ve başyapıtını Marcel Proust’tan yaptığı “Evren hepimize gerçek olarak görünür, ama herkese farklı şekilde” ifadesi doğrultusunda oluşturur. Proust’tan yapılan alıntı, bu bağlamda, filologun perspektif temeline dayanan yöntemini ortaya koyar. Böylece Mimesis’in kurucu yöntemi ile yazar, çeşitli anlamsal ilişkileri tümevarımsal olarak değişik çağlarla ilişkilendirir. Ve bu çağların toplumsal tarihe ve üsluba ait özellikleri yeniden değerlendirilir. (s. 70-74) Auerbach’ın tarih felsefesi olarak edebiyat toplumbilimine yaklaşımında, onun egemen düşüncenin aynı zamanda üretim güçlerinin gelişim düzeyine denk düşen hegemonik maddi ilişkileri ifade ettiğini dile getiren klasik ideoloji kavramını reddetmediği, ancak Marksist altyapı-üstyapı şemasına göre biraz daha farklı bir yaklaşımı benimsediği anlaşılır. Onun, hayat şartlarının insanileştirilmesini idealize eden ve sınıfsal-politik olandan kendini soyutlamış görünen Sokratik yöntemi, edebiyat toplumbilimine yaklaşımını belirler.

Filologun seçkide yer alan makalelerinden bazı önemli saptamalara yer vermeden önce “sol liberal” bir aydın olarak tanınan yazarın Türkiye’deki işini nasıl yaptığına bir bakalım. Vialon, eğitimli bir burjuva sınıfından yoksun olup, jakoben bir güç devleti olarak Rönesans hümanizminin yanı sıra bir burjuva hukuk devleti olma yolunda çabalayan Türk devletinde Auerbach’ın sürgün kaldığı 11 yıl boyunca eğitimli bir tabaka olarak burjuvazinin oluşumuna hizmet ettiğini belirtir. O, filolojiyi, burjuvazinin üniversitelerdeki üretim sürecinin katalizörü olarak görür ve kaldığı sürede öğrencilerine tarih felsefesi, siyaset ve teoloji yüklü bir filoloji eğitimi verir. (s. 83)

Auerbach’ın bütün makalelerinde filoloji öğretiminde teolojik olanın rolünü gözettiği saptanabilir. Birkaç örnekle yetinelim. Voltaire’de burjuva zihniyetinin belirmesini işlediği yazıda, Voltaire’in bütün marifetinin maddi bir refaha kavuşmayı meşru bir ideal olarak arzulayan burjuvazinin eğilimlerine pratik bir yön vermekten ibaret olduğunu saptar. Pratik ahlâk ve zenginliğe ulaşmayı kolaylaştıran yararcı idealizmi bir erdem durumuna getirme düşüncesini “nükteci bir din” durumuna dönüştüren Voltaire’in yaklaşımını aşağılık olarak betimler. (s. 192-194) Demek ki, Auerbach’ın burjuvazi eleştirisi sınıfsal-politik olan bağlamında değil, teolojik-idealist bir çerçevededir.

“Gündelik Olanın Ciddiyetle Taklidi” başlıklı makalede ise Auerbach, bu kez gündelikliğin tarihine filolojideki teolojik olanın verdiği eleştirel imkândan yararlanarak bakar. Toplumsal katmanların 1789-1848 arasındaki altüst oluşunun, gündelikliğin tarih-içi doğasının anlaşılmasını sağladığını ve bu temel üzerinde başta Flaubert olmak üzere sanatçılar için ciddiyetle taklit edilen bir nesneye dönüştüğünü yazar. Böylece gündeliklik tarihsel bir yapı olarak görülünce, insanın kendine bakışında bir dönüm noktasına gelinir. Hayatın kapsamı ve zenginliği belirir, hayatın içeriği devamlılık, eşzamanlılık ve çok yönlü birliğe kavuşur. Bu konuda eleştirel nokta ise şudur: Kapitalizmin gelişiminin Avrupa’nın her köşesinde toplumsal ve ekonomik koşulların birbirlerine benzerliğini arttırması, modern hayat tarzının aynılaşması ölçüsünde gündelik olanla kurulan dinsel ilişki biçimi zayıflar. Auerbach’ın dinsel ilişki biçiminin zayıflamasının “hakikilikten uzaklaşma” anlamına geldiğini ileri sürmesi, kendisinin idealist-hümanist eleştirel tutumuyla uyumludur hiç kuşkusuz. (s. 242–243)

Auerbach, dünya edebiyatının durumuna bakarken tarihsizleşmiş bir kültür ve eğitimin getirdiği yoksullaşma meselesine dikkati çeker. Kültürlerin eşitlenişinin Goetheci bir hümanistin hoşuna gideceği evreyi aştığını ve yeryüzü kültürünün standartlaşmasının kaçınılmaz olduğunu belirtir. Yazarın dünya edebiyatının filolojisi meselesine yaklaşımı ise şöyle biçimlenir: “Ne olursa olsun filolojik vatanımız yeryüzüdür; ulus olamaz artık. Tabii ki filolojinin miras aldığı en değerli ve en vazgeçilmez şey ulusunun dili ve kültürüdür hâlâ; ama bu ancak kopuş ve aşma ile etkinlik kazanır. Değişmiş koşullar altında, ulus öncesi ortaçağ eğitiminin sahip olduğu düşünceye dönmek zorundayız, tinin ulusal olmadığı düşüncesine.” (s. 291)

Auerbach tinin ulusal olmadığını ileri sürdüğünde, hümanist eğitim pratiği bağlamında evrensel estetik ile ulusal kültüre ait olan arasındaki gerilimden bahsedildiğini söylemek mümkündür. Edward Said’in hümanizmini yorumlayan bir makalede Orazio Irrera, çeviri ediminin Saidyen hümanizmlerin kalbinde bulunduğunu ve “hümanist direnişin” kimlik ve milliyet meselesinin ortaya çıktığı milliyetçi dünyanın içine eleştiriyi yeniden sokma gücünü taşıdığını belirtir. Böylece çeviri edimiyle kültürlerin birbirini tanıması, hümanist eleştirinin, Said’in “milli” ve “estetik” dediği şeyler arasındaki gerilimi içererek devamına imkân tanıyan bir dizi etik ve politik itirazı biçimlendirir. Kısaca söylersek, okuma, filolojik alımlama ve çeviri etkinliği, Said’in hümanizmini, evrensel değerlerden uzakta kendi pratik ve etik doğasını göz önüne alan bir şey olarak, homojen kültürel pratikler içinde sunar. Çeviri sürecinde çok önemli olan ama çoğu kere es geçilen şey ise, yalnızca temsil edilen özne ya da temsilin öznesi olarak değil, aynı zamanda belli temsillerin çağırdığı öznellik olarak, temsil sürecine içerilenlerin etik ve politik inşasıdır. Said’in bütün yazılarında tanımlanan inşa faaliyetinin izleri vardır. (Orazio Irrera, “Edward Said’in Hümanizmi”, Çev. F. Genç, http: //transeuropeens.eu/tr/articles/ajax_voir/94/tur/simple)

Edward Said, Hümanizm ve Demokratik Eleştiri adlı kitabında Mimesis’i okuma notlarında Auerbach’ın hümanizme yaklaşımını ayrıntılı bir biçimde ele alır. Said, hümanist için okuma edimini, her şeyden önce onu yazarın konumuna yerleştiren bir eylem olarak görür. Böylece edebi bir metnin yakın okunmasının, pratikte metni, ana hatları ve etkileri metnin içinde belirleyici bir rol oynayan bütün bir ilişkiler ağının parçası olarak kendi zamanının içine yerleştireceğini vurgular. (E. Said, Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, Çev. O. Akınhay, Agora Kitaplığı, 2005, s. 110-152)

Said’in okuma edimiyle filologun çeviri edimini birbirine bağlayan ilişkinin “empatik bir ilişki” olduğunu ileri sürmesi nasıl yorumlanmalıdır? Irrera, bu empatik ilişkinin, filologla yazarlar arasındaki mesafeyi azaltan bir şey olarak değil de, entelektüelin içinde metinlerini yorumlamaya alışkın olduğu kültürel ufuk karşısında bir eleştirel mesafe koyan pratik olarak anlaşılması gerektiğini vurgular. Bu duruma Auerbach, “Ansatzpunkt” (başlangıç noktası) der. Sonuçta bilgelik ve empatinin bileşimi olan filolojik pratik, sınıfsal-politik olan bağlamında burjuva kültürüne içkin bir benlik pratiği ve tinsel bir egzersizdir.

Auerbach’ın başta Mimesis olmak üzere bütün yazı faaliyetinde somutlaşan şey ise, bu çerçevede çileci bir okuma ve yorumlama pratiği ile bir ahlâki mükemmeliyetçilik paradigmasının tesisidir. Yine Auerbach’a göre, bir filologun verasetinin en değerli bölümü kendi ulusunun kültürü olmakla birlikte, bu verasetten kopup onu aştığında, ancak bu koşulda veraset sahiden etkinleşir. Bunu sağlayan ise çileci boyutta yineleyen okuma, alımlama ve çeviriye ait tinsel egzersizlerdir. Çileci okuma, çeviri ve yazma edimini kalıcı bir yapıta dönüştürmeyi, eleştirmenlerin deyişiyle “kendisinin hem en iyi öğrencisi, hem de en iyi öğretmeni” olan Auerbach başarmıştır. Bu başarıda, öğrenme / öğretme özdisiplini ile Said’in sonraları adını koyduğu özgül bir etik/politik öznellik modeli etkili olmuştur.

Elbette Auerbach’ı okuma notlarını bir denemeye sığdırmak imkânsızdır. Filologun Walter Benjamin’e yazdığı 3. 1. 1937 tarihli mektubundaki çok ilginç ve keskin Türkiye gözlemlerinden söz ederek yazıyı sonlandırmak istiyorum. Auerbach, ülkenin “sempatik bir otokrat, zeki, cömert ve esprili biri” olan Büyük Şef (Atatürk) tarafından yönetildiğini yazar. “Büyük Şef”, bütün mücadelesini bir yandan Avrupa demokrasilerine, diğer yandan eski Panislamist saray ekonomisine karşı vermiş, sonuçta fanatik bir gelenek karşıtı milliyetçiliğin doğmasına yol açmıştır. Türkiye’de ortaya çıkan durum şudur: “Var olan İslam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim Türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan Avrupa’yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda Avrupa zihniyetiyle modernleşme.” (s. 301)

Peki filolog, yukarıdaki gözlemlerden nasıl bir sonuç çıkarır: “Sonuç: Had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı. (…) Bir yandan hayal ürünü bir kadim Türkçeye dayanan (Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtulma) öte yandan da modern-teknik bir özellik gösteren dil reformu, 25 yaş altındakilerin on yıldan eski hiçbir dini, edebi ya da felsefi metni anlayamamasını ve dilin kendine has özelliklerinin bundan birkaç yıl önce zorla kabul ettirilen Latin alfabesinin zoruyla hızla yıpranmasını sağlamayı becermiş durumda.” (s. 301) Hümanist geleneğe bağlı, çok zeki bir bilim insanı olan Auerbach’ın sürgün yıllarını geçirdiği ülkede, daha gelir gelmez gözlediği “tarihsel milli karakterin tahribatı”ndan kültürel anlamda kederlendiğini okuruz. Hiç kuşkusuz, günümüz Türkiye’sindeki kültürel ortamın eleştirel çözümlemesinde filologun çarpıcı gözlemlerinden yararlanmak hâlâ mümkündür. Sonuç olarak, Auerbach’ın burjuva kültürüne içkin önemli edebi birikimi, okura, üzerinde eleştirel anlamda durmayı gerektiren önemli bir katkı vaat etmektedir.

Devamını görmek için bkz.

Levent Yılmaz, "Auerbach ve her köşede karşımıza çıkan 'Tek Adam' totemi", Taraf, 18 Temmuz 2012

Eric Auerbach, Almanya’nın yetiştirmiş olduğu en ünlü filologlardandı. Yahudiydi. 9 Kasım 1892’de Berlin’de doğmuş, 1921’de Greifswald Üniversitesi’nde "Erken Rönesans Dönemi İtalyan ve Fransız Romanında Teknik Üzerine" başlıklı bir doktora yapmış, 1923-29 arasında Berlin’de Preußischen Staatsbibliothek’te kütüphaneci olarak çalışmış, 1929’da Marburg Üniversitesi’nde "Leo Spitzer"’in öğrencisi olarak habilitasyonunu tamamlamış ve aynı yıl aynı üniversitede ders vermeye başlamıştı.

15 Eylül 1935 yılında NSDAP yani Alman Nasyonal-Sosyalist İşçi Partisi’nin 7. yıllık toplantısı sırasında Reichstag yani Meclis, Nürnberg’de olağanüstü toplandı. Üç kanun çıkarıldı. Biri Alman bayrağı hakkında, diğeri iki yıldır aralıksız süren bir faaliyetin sonucu olarak “Alman onuru ve kanını koruma” hakkında, üçüncüsü ise “Reichsbürgergesetz” yani Reich Vatandaşlık Kanunu.

Ancak, iki yıl öncesinden başlayarak, yani daha 1933’te, yeni seçilmiş hükümet ve Führer, bir “Memurin Kanunu” hazırlamış ve 11 nisanda yürürlüğe giren bu kanunla Yahudiler kamu görevlerinden yavaş yavaş temizlenmeye başlamıştı. Kanun, ana ya da babası Yahudi olan, ya da büyükanne- büyükbabalardan biri arasında bir Yahudi bulunan herhangi birini Ari ırktan kabul etmiyordu. Yani yarım Yahudi, çeyrek Yahudi olduğu söylenenler sadece Ari olanlara hasredilmiş olan kamu görevlerinde bulunamıyor, zaten o görevdeyseler, görevden alınıyorlardı. Tam Yahudilerden hiç söz etmeyelim.

İşte iki yıl sonra Nürnberg’de kabul edilen kanunlar bu durumu artık geri dönüşsüz bir biçimde, kökten çözmeye çalıştı. Alman vatandaşlarının Yahudi ve zencilerle evlenmesi yasaklandı. Buna yasağa karşın, yanlış bildirimle evlenenlerin akdi iptal edilecek, başka bir ülkedeki evlilikler de yok hükmünde kabul edilecekti. Mesele burada da kalmıyor, evlilik dışı cinsel ilişki de yasaklanıyordu. Kanun geriye yürümez hükmü de geçersiz kılınıyor, gerçekleşmiş evlilikler de bu kanuna uygun olarak iptal ediliyordu.

Eric Auerbach, bu yasalar yüzünden Almanya’dan 1936 yılında ayrıldı ve eylül ayında 33 reformunu yaşamış Darülfünun’da, yani yeni İstanbul Üniversitesi’nde işe başladı.

Victor Klemperer, İngilizceye Tanıklık Edeceğim (I Will Bear Witness) başlığıyla çevrilen anılarında, İstanbul’daki bu iş olanağını bulmasından basbayağı kıskançlıkla söz eder ve bunun mümkün olabilmesini Benedetto Croce’nin desteğine bağlar. Klemperer, Karl Vössler’in tavsiye mektubuyla kendisine başvurup Almanya’da iş arayan Floransalı kitapçı, Croce’nin dostu Edmondo Cione’nin kendisine şunları anlattığını aktarır: Auerbach Floransa’da Croce’nin yanında bir süre kalmış ve “Fransızcası zayıf” olmasına rağmen onun desteğini arkasına almıştır; bu sayede de Spitzer’den boşalan kürsüye o atanmıştır. Anlaşılan bu kadroya Klemperer de adaydır ve bu atama onu çok yaralamış, hatta Auerbach’a açık destek veren Vössler’le ilişkisini bile bu yüzden kesmiştir.

Hâlâ Yeditepe Üniversitesi’nde mi, bilmiyorum, ama Martin Vialon inanılmaz hayırlı bir iş yaptı ve Auerbach’ın kıyıda köşede kalmış yazılarını topladı. Yabanın Tuzlu Ekmeği adlı kitap iki yıl önce Metis’ten yayımlandı. Bu müthiş derlemeye müthiş de bir önsöz yazdı Vialon. Auerbach’ın başyapıtı Mimesis’in yayımlanmasını beklerken okumaya doyamayacağımız bir derleme bu. Bu kitapta, ayrıca, sonlara doğru, Auerbach’ın dostu Walter Benjamin’e İstanbul’dan yazdığı bir mektup da var. 1937 yılının ocak ayında yazılan bu mektup, Nazi çılgınlığını yaşamış olan Auerbach’ın İstanbul’da bir başka çılgınlıkla, totaliterlikte hiç de aşağı kalmayan bir çılgınlıkla karşılaştığını gösteriyor: “Var olan İslam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim Türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan Avrupa’yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda Avrupa zihniyetiyle modernleşme. (...) Had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı.” 1938 yılının mayıs ayında, bu sefer Johannes Oeschger’e yazılan bir mektupta, olan bitene ilişkin gözlemlerini daha da keskinleştiriyor: “Her şey kötü bir biçimde modernleştirilmiş durumda. (...) Dindarlığa karşı mücadele ediliyor ve İslam kültürü Arap kökenli bir yabancılaşma olarak küçük görülüyor; hem modern hem de saf Türk olma isteği sözkonusu. Bu çabalar, eski yazının yürürlükten kaldırılması, Arapçadan alınmış kelimelerin atılması ve yerlerine ‘Türkçe’ ya da kısmen Avrupa dillerinden alınmış kelimelerin konması yoluyla dilin tümüyle bozulmasına kadar vardır: Eski edebiyatı okuyabilecek tek bir genç bulamazsınız, düşünsel alanda son derece tehlikeli bir yönsüzlük sözkonusu.”

Auerbach’ın İstanbul macerasının bir diğer ilginç yanı, Mimesis’i yazarken sık sık kullandığı Vatikan Konsolosluğu’nun kütüphanesinde arkadaşlık kurduğu Apostolik Elçi Angelo Guiseppe Roncalli’nin 1958 yılında Papa XXIII. Johannes olacak olması. Acaba daha sonra karşılaştılar mı? Roncalli ne düşünüyordu acaba Türkiye’nin hâl-i pür melali hakkında? Auerbach İstanbul’da, kaçtığı Almanya’nın “kan ve toprak” kutsallaştırmasının daha da boğucu bir versiyonuyla karşılaşacağını herhalde bilemezdi. Führer’den kaçıp geldiği yerde insanın kafasını çevirdiği her köşede “Tek Adam” totemiyle karşılaşması hiç hoş olmasa gerek. Şimdilerde ise başımıza bir “Büyük Usta” totemi çıktı. Nedir bu çektiğimiz?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.