Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-785-2
13x19.5 cm, 400 s.
Liste fiyatı: 36,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mahremiyet ve Kamusallık
Kitle İletişim Aracı Olarak Modern Mimari
Özgün adı: Privacy and Publicity
Modern Architecture as Mass Media
Çeviri: Aziz Ufuk Kılıç
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2011
2. Basım: Mayıs 2017

Modernlikle birlikte mimari üretim sokaklardan fotoğraflara, filmlere, basılı yayınlara ve sergilere kaydı. Bu kaymaya paralel olarak duvarlardan ziyade imgelerle tanımlanan yeni bir mekân kavrayışı ortaya çıktı. Modernlik böylece mahrem olanın kamusallığı haline geldi. Modern mimarlık, mahrem ile kamusal arasındaki geleneksel ilişkiyi tamamen farklı değerlendiriyordu: Sonuçta mekân deneyimini de kökten değiştirmiş oldu.

Mahremiyet ve Kamusallık, modern mimarlık hareketinin iki önemli şahsiyetinden, Adolf Loos ve Le Corbusier'nin eserlerinden yola çıkıyor ve modern mimariyi "modern" yapanın, kitle iletişim araçlarıyla kurduğu yeni ilişki olduğunu öne sürerek, daha önce görülmemiş boyuttaki kitle iletişiminin geleneksel mekân ve öznellik anlayışlarını temelden sarstığını savunuyor. Mimari eleştiri de bu bakış farklılığından nasibini alıyor: Colomina modern mimariyi, onu kitle kültürüyle zıtlık oluşturan bir yüksek sanat biçimi olarak düşünen konvansiyonel eleştiriyle anlamamızın mümkün olmadığını öne sürüyor ve tersine çevrilmiş bir stratejiyle mimari üretimi yirminci yüzyılın kitle iletişim sistemlerine yerleştiriyor.

Arşivden şehre, modaya, savaşa, reklamcılığa ve müzeye kadar uzanan entelektüel bir yolculukta, mekânları algılama ve deneyimleme biçimlerimizdeki değişikliklerin izini süren kitap, mimari söylemi çizim, model, fotoğraf, kitap, film ve reklam gibi pek çok temsil biçiminin kesişim noktası olarak gördüğü için, mimari nesneye, yani artık başlı başına bir temsil mekanizması haline gelmiş olan "bina"ya başka gözlerle bakmayı öneriyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
İspanyolca Basıma Önsöz
Arşiv
Şehir
Fotoğraf
Reklam
Müze
İçmekân
Pencere
Notlar
Resimler
Dizin
OKUMA PARÇASI

İspanyolca Basıma Önsöz, s. 15-17.

Bu kitap ilk defa on altı sene önce İngilizce olarak yayımlandı, çok geçmeden de dört dile çevrildi. Peki daha önce İspanyolca, anadilimde yazmaya kalkıştığımda başıma bin bir türlü dert açıldığı halde, kitabı bu dilde yayımlama fikri de nereden çıktı şimdi? Sınırları bir kere daha aşmak için geri dönmek niye, yoksa İspanyolca ile İngilizce arasında koca bir okyanus mu var sınırdan ziyade?

Bu kitap aslında benim tezim; Paris'te araştırma yaptım, New York'ta 1980'lerde yazdım ve Barselona'da Ocak 1991'de, yani Körfez Savaşı sırasında savundum. Madrid'deki Uluslararası Barajas Havalimanı Irak'a giden Amerikan savaş uçakları nedeniyle saatlerce kapalı kalınca, hem tez savunmam ertelendi hem de bir sonraki kitabımın ne olacağı aklımda yavaş yavaş belirmeye başladı, adeta içime doğdu: Domesticity at War (Savaş Vakti Ev Hali).

1980'lerde mimari ile kitle iletişim araçları arasındaki ilişkiden bahsetmeye kalkışsanız, muhtemelen aforoz edilirdiniz. Le Corbusier Vakfı'nın arşivleri etraflıca incelendiğinde, Le Corbusier'nin zamanının yeni kitle iletişim araçlarıyla ne kadar yakından ilgilendiği ve bunları ne kadar akıllıca kullandığı açıkça görülür; yine de, aksini gösteren onca kanıta rağmen, bazı mimarlık tarihçilerinin nazarında bu durum mimar figürüne düpedüz bir saldırıdır. İşin aslı hiç de öyle değil tabii. Le Corbusier'nin döneminin en yeni kitle iletişim araçlarını böyle kullanmış olması takdire şayan bence. Belki de asıl mesele Le Corbusier'nin, destekçilerinin kabul edemeyeceği kadar modern olmasıydı. Le Corbusier mimari üretim için esasen kitle iletişim araçları alanını kullandı ve böylece mimariyi yirminci yüzyıla taşımış oldu.

Bu görüşün ihtilaflı bir tarafı yok artık. Başlangıçta muhalefet etmeye çalışanlar tarafından bile kabul görmüş durumda. Ancak son yıllarda hiç beklenmedik bir devrim, bize fotoğrafları, filmleri, resimli dergileri ve modern reklamcılığı getirenler kadar önemli bir devrim daha gerçekleşti. İnternet, e-posta, e-günlük, Google, Twitter, You-Tube, Facebook, vs. çalışma, yazma, analiz etme, etkileşime geçme ve ilişki kurma biçimlerimizi kökten değiştirdi. Mimarinin bütün bu olanlardan etkilenmemesini beklemek mümkün mü?

Mimarinin aşması gereken eşiği savaş belirliyor bir kere daha. Irak'taki askerler, YouTube'a ve WikiLeaks'e videolarını yüklüyorlar. I. Dünya Savaşı ilk medya savaşıysa (Marne Savaşı'nın telefon görüşmeleri sayesinde kazanıldığı söylenir, ileride bunu da konuşacağız), Vietnam Savaşı televizyonda yayınlanan ilk savaşsa, Irak'taki savaş da ilk internet ve YouTube savaşıdır. Olay mahalline ilk varanlar veya en ilgi çekici haberleri ulaştıranlar gazeteciler değil artık. Mesela Riverbend takma adıyla yazan şu genç Iraklı kadını düşünelim; 2003'ten 2007'ye, artık ne yapacağını iyice şaşırıp ailesiyle birlikte Suriye'ye gidene kadar, işgal altındaki Irak'taki yaşamı "Bağdat Yanıyor" isimli internet günlüğünden günbegün aktarmıştı. Ya da Amerikalı asker Colby Buzzell; o da 2004'te Irak'ın Musul şehrinde görev yaparken kendi gözleriyle gördüklerini internet günlüğüne yazmıştı. Ordunun baskısı yüzünden, birkaç hafta geçmeden günlüğünü kapatmak zorunda kalmıştı. Bu e-günlükler bize savaş konusunda, diğer kitle iletişim araçlarıyla duyduklarımızdan çok daha fazlasını aktardı.

Gazeteciler, eleştirmenler, sanatçılar seyircilerin kendisi artık. Irak'taki askerler videolarını kendileri çekiyor, yayın hazırlıklarını kendileri yapıyor. Riverbend'in internet günlüğü kitap haline getirildi, pek çok dile çevrildi ve birçok ödül kazandı; tiyatroya uyarlandı, BBC'de dizi olarak yayınlandı. Colby Buzzell da internet günlüğünü kitaplaştırdı, Esquire'da yazmaya başladı. Yeni kitle iletişim araçları eskilerin yerini işgal edip onları dönüştürüyor. İnternet gazeteciliğin, edebiyatın, tiyatronun, video sanatının yeni türlerini besliyor. Peki bu bağlamda mimari nerede duruyor?

Mimarların çoğu hâlâ Le Corbusier gibilerin I. Dünya Savaşı'nın peşi sıra geliştirdiği teknikleri kullanıyor, yeni nesil mimarların bazıları ise yeni kitle iletişim araçlarıyla denemeler yapıyor. İşte bu kitabı tekrar güncel kılan da bu gerçek belki.

Beatriz Colomina

New York, Haziran 2010

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ogan Güner, "Mahremiyet ve Kamusallık", Bilim ve Gelecek, 12 Haziran 2015

İnşaat çağında yaşıyoruz. Kentsel dönüşüm, emlak piyasası, AVM’ler, kamusal alan düzenlemeleri; her biri ana arterlere, köprülere yakın olmakla böbürlenen, kendi içine kapalı siteler, gündelik hayatımıza, politikayla etle tırnak kadar iç içe geçmiş saldırgan bir devinim kazandırıyor. Gazete sayfalarını çeviriyor ya da tv reklamlarını izliyoruz ve 3D animasyonlarla, maketlerle pazarlanan, 0 faizli sitelerdeki evlerden hangisine gücümüzün yeteceğini hesaplıyoruz. Bu evler içleri kadar, belki de içlerinden de ziyade, dış dünyaya kapalı “kamusal” alanlarının (“yaşam alanı” diyorlar) cazibesiyle pazarlanıyor. Ağaç var. Oyun alanı var. Alışveriş merkezi var. Spor salonu var. Bazen göl bile var. O da yetmezse “tema siteler” var. İster Venedik’te yaşayın, ister İstanbul’un periferisinde Boğaz yalılarında oturun. Yeni Türkiye’nin çekirdek ailesinin hafta sonundaki boş zamanları içinse AVM’lerimiz var. Dışarıya açılan pencerelerin olmadığı, herkesin içeriye odaklandığı, minimum tüketimle maksimum kamusallık tükettiği devasa granit yığınlarımız. Ve elbette iktidara korku salan kent meydanlarımız var. Onun karşısında ise TBMM’den daha büyük, oda sayısı resmi olarak henüz tespit edilememiş AkSaray’ımız var. Bunların hepsi mahrem ile kamusal olan arasında ideolojik ilişkiler inşa ediyor ve sürekli olarak bize bir şeyler söylüyor.

Beatriz Colomina’nın Mahremiyet ve Kamusallık kitabı ise bu güncel, neo-liberal inşaat furyasıyla ilgili değil, ama modern mimarinin, geleneksel mimari ile olan radikal kırılmasındaki en temel denklemlerinden birine odaklanıyor: Mahremiyet ve Kamusallık. Ancak bu karşıtlık üzerinden Colomina’nın geliştirdiği asıl iddia, kitabın altbaşlığında da geçtiği gibi, modern mimarinin kitle iletişim araçlarıyla (fotoğraf, film, reklamcılık, yayıncılık) kurduğu ilişki ve nihayetinde kendisinin de bir kitle iletişim aracına dönüştüğü. Charles Jencks gibi isimler 1970’lerden beri mimarinin bir iletişim biçimi olduğunu söylüyor zaten, ama Colomina, modern mimarinin görünüşte iki ayrı uçta yer alan ama detaylara inildiğinde birbirini tamamlayan iki büyük ismi üzerinden (Alfred Loos ve Le Corbusier) detaylı ve profesyonel olmayan okurları da cezbeden bir düşünsel yolculuk sunuyor.

Loos ve Le Corbusier kitabın iki rehberi olarak ilk sayfadan sona kadar Colomina’ya eşlik ediyor. Loos’un bilerek ve isteyerek arkasında arşiv bırakmama tavrı ile Le Corbusier’in saplantılı arşivciliğinin yarattığı tezatla başlayıp Şehir/Fotoğraf/Reklam/Müze/İçmekân ve Pencere olarak adlandırılmış bölümlerle sadece mimarinin değil modernist düşüncenin de mimaride somutlaşan alanlarına dalıyoruz.

Colomina’nın perspektifinden Loos ve Le Corbusier modern mimarinin iki ayrı ucu olarak konumlanıyor. Loos’un evleri, dış cephesinin dış dünyaya bir şey söylemek zorunda olmadığı, her şeyin içe dönük olarak tasarlandığı evler olarak karşımıza çıkıyor. Dibine kadar modernist diye tanımlanabilecek Alfred Loos’un “Kültürlü insan pencereden dışarı bakmaz” sözüyle doruğa ulaşan bu mahremiyet ve içe dönüklük, evin içinde yaşayanların deneyimi olmaksızın evin kendisine herhangi bir otantik karakter atfetmeyen yapılar. Bu yüzden Loos’un içmekânları fotoğraflanmaya direniyor, fotoğraflandıklarında aynılaşıyorlar. Süslemenin bir suç olduğu Loos anlayışında her şey modernist bir bakış açısıyla maskeleniyor, indirgeniyor ve ancak mekânı paylaşanların deneyimleriyle (bakışlarıyla) sonradan anlam kazanıyor. Loos’un mekânları o mekânın sahiplerinin sosyal kimliklerini barındırmak üzere var sadece, dolayısıyla geçmişe aktarılmak gibi bir misyon üstlenmiyorlar.

Diğer yanda ise mimariyi resimler ve manzaralar kurgulamak olarak gören Le Corbusier yer alıyor. Le Corbusier’in her alandaki ve tabii ki inşaat alanındaki teknolojik gelişmelere tutkuyla bağlayan ve mimariyi uzamın içinde bir anlatı, bir film gibi kurgulayan yaklaşımı karşımıza “kültürel bir prodüktör olarak mimar” kavramını çıkarıyor. Le Corbusier’in binaları bir manzara sunmak için tasarlanıyor. Geleneksel mimarinin temel sorunları ise en yeni teknolojilere havale edilmiş durumda. Bu açıdan Colomina, Le Corbusier’in, medyanın modern konumu ile hakiki bir ilişki kuran, reklam ve film gibi “alt sanattan” alabildiğine beslenen ilk mimar olduğunu vurguluyor. Nihayetinde Le Corbusier’in mimarisi, mahrem ile kamusal olanı içe kapalı duvarlarla ayıran Loos’un defansif tavrının tam zıttında, bina ile dışarısının iç içe geçtiği ve tek bir bütün oluşturduğu bir noktayı işaret ediyor.

Colomina kendi tezini geliştirirken, aslında geleneksel mimari eleştiriye de güncel bir yaklaşım getirme niyetinde. Mimariyi mimari öğeleriyle değerlendirilmesi gereken bir “yüksek sanat” olarak konumlandıran mimari eleştiri metodolojisinden saparak bir kitle iletişim aracı olarak kültürel bir araştırmanın konusu haline getiriyor ve diğer kitlesel iletişim araçlarıyla ilişki içinde inceliyor. Mimari bir eğitimi olmayan her sıradan insan gibi biliyoruz ki TV reklamlarındaki, gazete ilanlarındaki evler birer mimari obje olarak değil, birer “representation” olarak pazarlanıyor bize. Hangi köprüye, hangi havaalanına kaç dakika uzaklıkta yer aldığıyla ve içindeki 3D ailelerin hayaletimsi görüntüleriyle süzüldüğü bir kitle iletişim aracı olarak konuşuyorlar bizimle. Ama elimizdeki kitap, bu gündelik, sinir bozucu deneyimimizin altında yatan mimari ilişkileri kavramsal olarak daha yakından tanıma şansı sunuyor bize.

Kitabın bize sunduğu keyifli düşünsel yolculuğa getirilebilecek bir önemli eleştiri ise, tartıştığı kavramların (kitle kültürü, kitle iletişim aracı ve üretim gibi kavramlar başta olmak üzere) sosyal boyutunu es geçmesi. Kitapta Colomina’nın sık sık başvurduğu kişilerden biri Walter Benjamin, ama ondan ödünç aldığı kavramlardaki Marksist boyutları es geçiyor ve kitle kültürünü ve kitle iletişimini endüstriyel üretimin doğal bir çıktısı olarak alıyor ve bunun üzerinden ilerliyor. Bu bakış açısının kitabı light’laştırdığı öne sürülebilir; ama her durumda Mahremiyet ve Kamusallık derinlikli, keyifli bir okuma sunuyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.