Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-818-7
13x19.5 cm, 248 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mobius Dick
Çeviri: Özde Duygu Gürkan
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Resmi: Sara Fanelli
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2011

Fizikçi John Ringer'ın telefonuna bir mesaj gelir: "Beni Ara: H". Gönderenin kim olduğu belli değildir. Eski bir sevgili mi? Belki. Ringer bu gizemi çözmeye çalışırken, tuhaf olaylarla ve tesadüflerle dolu bir dünyada bulur kendini.

Tıpkı bir kara delik gibi okuru her sayfada biraz daha içine çeken; kuantum bilgisayarlarının, vakum enerjilerinin, paralel evrenlerin rüya âleminde dolaşan bir roman Mobius Dick. Schumann'dan Schrödinger'e, Nietzsche'den Melville'e kadar uzanan karakteriyle, farklı anlatıları ustalıkla birbirine bağlıyor. Çünkü aslında tek bir sorunun peşinden gidiyor: Gerçek, ne kadar gerçektir?

Çok ender yakalanan hassas bir denge görüyoruz Mobius Dick'te: edebiyatla bilimin zarif dansını. Yazar Crumey, birbirine zıt gibi görünen bu iki alanı bir bilimadamının titizliği ve bir edebiyatçının yaratıcılığıyla harmanlıyor. Böylece ortaya, ince göndermeleri ve yapbozu andıran olay örgüsüyle zekâyı kışkırtan eğlenceli bir roman çıkıyor.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, Beni Ara: H., s. 9-11.

Mesaj John Ringer’ın telefonuna üniversitedeki masasında çalışırken geldi. Bir bip sesi duydu, K-fon'unu cebinden çıkardı ve gizemli mesajı okudu. Beni ara: H. O kadar. H'nin kim olduğuna veya onunla nasıl bağlantı kuracağına dair hiçbir bilgi yok. Sadece "cevapla" tuşuna bastığında çıkan "kullanıcı bulunamadı" ibaresi. Hemen aklına Helen geldi.

Kullanma kılavuzunda "arama takibi" özelliği hakkında bir şeyler okuduğunu hatırlıyordu, ama yeni nesle hitap eden cihazının zil sesini değiştirmek bile onu aştığından, bu özellikten faydalanma ihtimali çok düşüktü. İncecik telefonu elinde tutup, ergen parmaklar için tasarlanmış minicik tuşlara beceriksizce basarak bir sürü menüye baktı (modern teknolojinin dikte ettiği gibi rasgele, deneysel takılıyordu) ve birkaç reklamla bir alışveriş kanalını geçtikten sonra, kampüsteki etkinlik listesine bakar buldu kendini. Öğle arası konferansı (Modern Edebiyat): Fasit Sikloidler.

Ringer H hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordu, edebiyat fakültesinin eğlence programı hakkında değil. Menülerden geri dönmeye çalışırken, kırklarında bir teorik fizik profesörü olarak bu "yeni nesle" ait olmayışına hayıflandı; o nesil ki, sadece bu zımbırtıları rahatça kullanmakla kalmıyor, bunu yaparken aynı anda sakız çiğneyip derslerde muhabbet etmeyi de beceriyordu. Arayanın Helen olamayacağına karar verdi. Eski sevgilisini yıllardır ne görmüş, ne de onunla konuşmuştu. Ama belki de mesajda kastedilen, "Beni ara, H hakkında" gibi bir şeydi. Önemli bir haber. Hatta belki de tekrar görüşme şansı.

Veya daha muhtemel bir olasılık: yolunu şaşırmış bir mesaj, yanlış numara. Başka bir insanın varoluşunun minicik, önemsiz bir parçası kazara onunkine çarpmış ve bundan bir anlam çıkarmaya zorlamıştı onu. Belli bir düzen, tekrar eden bir desen arayan bir türüz biz. Evrim bizi böyle yapmış.

Tesadüf ettiği konferansın başlığı gibiydi bu: Fasit Sikloidler. İlanı cep telefonunda yeniden buldu; bu da ona gönderilmiş gibi görünüyordu. Sikloid geometrik bir eğridir, edebiyat üzerine bir konuşmada duymayı bekleyeceğiniz bir şey değil. Belki de Ringer'ın telefonu (tıpkı beyni gibi), gelen verileri süzüp ilgisini çekebilecek bilgileri seçiyordu bir şekilde; sikloidin matematiksel güzelliğin klasik bir örneği olduğunu biliyordu: sanatla bilimin buluştuğu yer. Bundan Helen'a bahsetmiş bile olabilirdi.

Konferansa gitmeye karar verdi. Saat bire doğru yemek kabını yanına alıp fizik departmanından çıktı ve üniversitenin daha önce hiç gezmediği bir bölümüne yollandı. Kendi bilim diyarında son derece tanıdık olan Hubble fotoğrafları ve konferans afişleri yoktu buradaki duvarlarda, yine de ortam kendine has bir entelektüel gözdağı veriyor, dar koridorlar bir muayenehanenin kötü planlanmış labirentini andırıyordu. Seminerin yapılacağı odaya nihayet vardığında bir yer bulup oturdu –çevresi beşeri bilimler bölümünün öğretim üyeleri ve doktora öğrencileriyle doluydu, muhtemelen onlar da Ringer gibi öğle arasında yapacak daha iyi bir şey bulamamıştı– ve büyük umutlarla gösterinin başlamasını beklemeye koyuldu.

Konuşmacı –iri göğüslü ama hayal kırıklığı yaratacak ölçüde cazibesiz bir kadın, şu veya bu üniversitede okutman– hemen Moby Dick'i tartışmaya girişti. Kitabın doksan altıncı bölümü "tasfiye kazanları"yla ilgiliydi, balina gövdelerinden yağ çıkarmak için kullanılan kazanlarla. Kahraman –Ishmael– kendini bir kazanın içinde, parlak metal yüzeyi temizlerken buluyor ve kazanın özel bir kıvrıma sahip şekli kayda değer bir keşif yapmasına yol açıyordu. "Geometride," diyordu Ishmael, "bir sikloid boyunca kayan bütün cisimler, mesela benim sabuntaşım, hangi noktadan bırakılırsa bırakılsın tam olarak aynı zamanda aşağı iner."

Belli ki Melville sikloidi süpüren bir sarkacın şaşmaz bir zamanlaması olduğunu biliyordu. Ama ne yazık ki konuşmacı bu konuda pek fazla araştırma yapmamıştı. Dediğine göre bu pasajın asıl önemi, "sikloid"in şimdi manik-depresif ya da bipolar denen bir kişilik tipi için kullanılan eski moda bir sözcük olmasından geliyordu. Dolayısıyla Moby Dick'in doksan altıncı bölümü geometri hakkında değildi, akıl sağlığı hakkındaydı.

Bu noktada Ringer'ın dikkati dağıldı. Birdenbire konuşmacının disipliniyle kendisininki arasındaki farkı anladı. Kadın sözel bir tesadüf yakalamıştı ve meselenin iç yüzünü aydınlatan bir keşif muamelesi yapıyordu buna. Ringer'ın orada olmasının tek nedeni cep telefonundaki bir hataydı. Aynı rasgele sıçramalar bu kadının zihninin ve kariyerinin temelini teşkil ediyordu.

Helen'la olan ilişkisi de şans meselesiydi. Öğlen arasında tanışmışlardı; bir seminer odasında sandviç yerken değil de kalabalık bir üniversite kantininde. Aynı masaya oturmuşlardı, karşılıklı. İkisi de yemeğinin yanına bir kitap koymuş, birbirlerini görmezden gelerek kibar bir sessizlik içinde yemeye hazırlanmıştı. Helen'ınki Doktor Faustus'tu. Ringer'ınki Eğri Uzayda Kuantum Alanları'ydı.

Sonunda konuştuğunda, sebebi muhtemelen turtasından sıkılmış olmasıydı sadece. "Keşke şunu ben de anlayabilseydim," demişti birden, ağzı bir parça dolu, başıyla Ringer'ın kitabını işaret ederek. "Ama matematiğim hep çok kötüydü."

"Ben de romanlar konusunda pek iyi değildim," diye cevap vermişti Ringer.

Helen şaşırmış görünüyordu; pürüzsüz alnı şaşkın bir kırışıkla boğumlanmıştı. "Roman okumanın nesi zor ki?" diye sormuştu, cümlesinin ardından ağzını salatayla doldurarak; bu arada Ringer da balık ve patates kızartmasını yemeye ara vermiş, düşünüyordu.

"Beni sıkıyor," demişti. "Hiç yaşamamış insanlar hakkındaki bütün o uydurma hikâyeler yani. Gerçekler nerede? Fikirler nerede? Bir kitabın bana yeni bir düşünme biçimi göstermesini isterim ben; zaten bildiğim şeyleri yansıtmasını değil."

"O zaman bu romancıyı bir denesen iyi olur belki," demişti Helen, yanındaki kitaba çatalının tersiyle vurarak. "Thomas Mann. İçinde bir sürü fikir var, inan."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Metin Celâl, "Mobius Dick", Cumhuriyet Kitap Eki, 1 Eylül 2011

Romancı ve teorik fizik doktoru Andrew Crumey’in Mobius Dick’i kuantum fiziğinin temel teorilerinden yola çıkıp fizik, felsefe ve edebiyatı temel alarak paralel evrenlerde gelişiyor. Akıcı kurgusu ve yarattığı gerilimle hem postmodern hem de bilimkurgusal yanlar taşıyan bir roman.

Olaylar Fizikçi John Ringer'ın telefonuna gelen bir mesajla başlıyor; "Beni Ara: H". Ringer, bir an mesajın yıllardır görmediği sevgilisi Helen’den geldiğini umar ve gönderenin kim olduğunu anlamaya çalışırken tam olarak kullanamadığı yeni model cep telefonunun menüsünde çalıştığı üniveriste kampüsünün edebiyat fakültesinde yapılacak bir konuşmanın duyurusu ile karşılaşır. Konuşmanın konusu “Fasit sikloidler”dir.

“Sikloid geometrik bir eğridir, edebiyat üzerine bir konuşmada duyabileceğiniz bir şey değil” diye düşünen Ring bu konuşmayı dinlemeye gider. Konuşma aslında Melville’in Moby Dick’iyle ilgilidir. Kadın konuşmacı Moby Dick’teki balina gövdelerinden yağ çıkartmak için kullanılan kazanları temizlerken romanın kahramanı Ishmael’in kazanın özel bir kıvrıma sahip olduğunu keşfetmesini anlatmaktadır. Bu bir sikloid’dir ve “bir sikloid boyunca kayan bütün cisimler, mesela benim sabun taşım, hangi noktadan bırakılırsa bırakılsın tam olarak aynı noktada aşağı iner” tespitini yapar Ishmael. Konuşmacıya göre “sikloid” manik-depresif ya da bipolar denen kişilik için kullanılan eski moda bir sözcüktür ve Moby Dick’in bu bölümü geometri hakkıda değil akıl sağlığıyla ilgilidir. Ishmael yağlı balina dolu kazanı izleyip ölüm ve delilikle ilgili düşüncelere kapılırken dünya “büyülü bir şekilde tersine dönmüştür.” Bu şizofrenik bir durumdur ve psikiyatrist Möbius tarafından teşhis edilmiştir. Yani romanın adı Moby Dick değil “Mobius Dick” olmalıdır. Karmaşık görünen bu giriş bölümü aslında romanın konusunu da, getireceği tezleri de başlangıçta okuyucuya vermiş oluyor. Bu bölümde adları geçen Thomas Mann, E.T.A Hoffmann, Schumann, Schrödinger, Nietzsche ve Melville romanın kahramanları olacak, onların eserleri arasındaki bağlar “Gerçek, ne kadar gerçektir?” sorusunu sordurtarak sonuçta bizi kuantum fiziğinin temel teorilerinin tartışmasına yöneltecektir. Sanat, felsefe ve fizik arasındaki ilgilendikleri konular, cevap bulmaya çalıştıkları sorular açısından birbirlerini etkileyen sıkı bağ roman boyunca dikkatimizi çekecektir. Felsefenin cevap aradığı, edebiyatın konu edindiği birçok sorunun cevabının fizik bilimiyle bulunduğunu, fiziğin kanıtlamak istediği teorilerin cevaplarının ise sanatta olduğunu görüyoruz.

Eski öğrencisi Don’ın konuşma yapmak üzere Ring’i İskoçya’da Ardnahanish adlı bir köyün yakınlarındaki nükleer reaktöre davet etmesi ile roman hız kazanıyor. Bu davetteki esas amaç konuyla ilgili çalışmaları bilinen Ring’in Amerikalı yatırımcıların vakum enerjisi ile çalışacak kuantum bilgisayarı yaratma projelerine katılmasını sağlamaktır. Ring, Ishmael’in yağlı balina dolu kazanına benzeyen bu yapılarda üretilecek enerjilerin evrenin düzenini bozacağını paralel evrenlerin birbirine karışmasına neden olacağını ve Dünya’nın sonunu getirecek büyük felaketlere neden olabileceğini öne sürerek projeye karşı çıkar. Ama Ardnahanish’e geldiğinden beri zaten birçok gerçeklik birbirine karışmaya başlamış, Ring ruhen ve bedenen kendini hasta hissetmeye başlamıştır. Romanın yapısı da gelişmelere uygun olarak birbirine paralel dört ayrı öykü olarak akmaya başlar. Ring’in, kendisiyle aynı zamanda, aynı yerlerde yaşayan ve benzer hastalık belirtileri gösteren Harry’nin ve Schrödinger’in ünlü kuantum teorisini bulmasının ve Schumann’ın bir hastanede delirerek ölmesinin öyküsünü okuruz. Bu öykülerin hepsinin bir şekilde Thomas Mann, E.T.A Hoffmann, Nietzsche ve Melville’in, Goethe’in eserleri ile hatta Hitler ve Stalin’le bağlantısı vardır.

Ring, romanın macera unsurunu sağlamak için projenin hayata geçmesini engellemeye çalışırken sürekli içiçe geçen öykülerin birbirine bağlanıp bir sonuca ulaşmasını da sağlar. Biz okurlar da Andrew Crumey’in bu öyküler karmaşasından nasıl ustalıkla çıktığına, sanki tamamen rastlantılardan oluşan öykülerin “hiçbir rastlantı nedensiz değildir” gibi önemli bir teoriye ulaşmasına şahit oluruz.

Kitabın ingilizce orijinalinde de kullanılan ve aslında romanın tezini çok iyi ifade eden kapağı mizahi bir anlatı okuyacağımız yanlış mesajını verse de aslında Andrew Crumey’in Mobius Dick’i kuantum fiziğinin teorileri ile postmodern anlatının bileşiminden oluşan hemen her sayfasında fizik, psikiyatri, felsefe, müzik ve edebiyat ilişkileri hakkında değerli bilgiler veren macera ve edebi anlatımın dozlarını ustaca dengeleyen iyi bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu-Büke, "Algınızın ayarlarıyla oynamayınız!", Radikal Kitap Eki, 15 Temmuz 2011

Geçenlerde mutfakta yemek hazırlarken bir yandan da bilincinde olmadan girdiğim bir düşünce zinciri aklıma ‘Kral Oedipus’ trajedisini getirdi. Nasıl bir düşünce zinciriydi, oraya nasıl geldim bilmiyorum ama özellikle oyundaki bir sahne canlandı gözlerimin önünde. Aradan daha birkaç saat bile geçmemişken sohbet ettiğim bir arkadaşım, Sofokles’ten ve ‘Kral Oedipus’tan söz açtı. Ve sanmayın ki günlerim antik tragedyalar üzerine sohbetlerle geçiyor; yıllar önce sadece bir kez seyrettiğim oyunun aklıma gelmesi için hiç bir neden yoktu. Beni şaşırtan bu kadar bağımsız yollardan birkaç saat içinde alakasız biçimde bu oyunun karşıma çıkmasıydı.

Böylesi açıklayamadığımız deneyimler hepimizin başına gelir. Belki biraz şaşırtır ama sonunda kaderin cilveli rastlantıları olduğunu düşünerek rahatlarız. Fakat tabii rahatlamayanlar da çıkar. En başta İsviçreli psikiyatr ve düşünür Carl Gustav Jung, bu türden rastlantısal deneyimlerin aslında çok anlamlı olduğunu, insan varlığının özüne götüren önemli kapılardan birini açtığını düşünüyordu. Yakın dostu kuramsal fizikçi Wolfgang Pauli ile birlikte ortaya attığı ‘senkronite’ kavramı, Jung’un yaşadığı basit bir olaydan kaynaklanıyordu.

Jung’un kuşu

Jung bir keresinde rüyasında bir yalıçapkını (bir tür kuş) gördüğünü ve ardından yürüyüşe gittiğinde ölü bir yalıçapkını bulduğunu anlatarak örneklemişti bu deneyimi. Jung’un tezine göre, gelecekteki keşif geçmişteki rüyaya neden olmuştu. Aslında belki Jung rüyasında bir serçe görseydi, tezi bu denli inandırıcı olmayacaktı. Çok ender bulunan bir kuş türünün aynı gün içinde iki kez karşısına çıkmış olması, mistik hayaller kurmaya sürüklüyordu düşünürü. Jung’un bu kuramı bir yandan şarlatan kahinleri, medyumları, falcıları bilim adına aklar görünür. Öte yandan gerçekçi bir insan için sıradan rastlantıdan başka bir açıklaması olmayan bir deneyimi ontolojik bir düzeyde tartışmaya açar. Gerçeklik deneyimi üzerine öne sürülmüş en kışkırtıcı kuramların başında gelir her zaman.

Andrew Crumey’nin romanı Mobius Dick, Jung’un bu kuramını kurgu haline getiren çok ilginç bir eser. Aslında roman yanıltıcı derecede basit bir kurguyla başlar. Ringer adında bir fizik profesörünün cep telefonuna anlam veremediği bir mesaj gelir. Mesajda sadece “Beni ara: H” yazılıdır. İzini kaybettiği eski sevgilisi Helen’den gelebileceği olasılığı, yüreğini hoplatır fakat üst üste gelen mesajların kimden yollandığını çok gelişmiş K-fon’unda bir türlü çözemez. Bu arada profesör eski bir öğrencisi tarafından seminer vermek üzere İskoçya’ya davet edilir. İskoçya’daki gizemli araştırma merkezi, bir akıl hastanesinin yakınında kurulmuştur; profesörün karşısına bir de eski sevgilisi Helen’e çok benzeyen gazeteci bir kadın çıkar. Birlikte hem akıl hastanesinin, hem araştırma merkezinin hem de çözemediği telefon mesajlarının izini sürmeye başlarlar.

Mamafih olaylar bu basit başlangıçtan beklenmeyen şekilde karmaşıklaşır. İlk başta, Ringer’in gerçeklik algılarının bozulduğunu anlarız; sonra başka dönemlere ait, başka metinler araya girmeye başlar. Bunlar hafıza yitimine uğrayan bir karışık bir zihnin bilinç akışlarıdır. Mantıksal ya da anlamlı bir zincirle birbirlerine bağlanmazlar, aksine yanlış anladığı ya da anlayamadığı bir düşünce üzerinden bağlanırlar, yine de bazen aynı kapıya çıktıkları olur.

Bilimkurgu ve kurgulanmış bilim

Mobius Dick’in yazarı Andrew Crumey’nin, aynı zamanda matematik ve teorik fizik eğitimi görmüş bir bilimadamı olduğunu öğrenmek insanı şaşırtmıyor. Dinamik sistemler ve soyut boyutlu cebir üzerine doktora yapmış yazar, bu bilgilerini romana en güzel şekilde yansıtmış. Bir yandan Gottfried Leibniz’in ‘olası dünyalar’ kuramı, diğer yandan Jung’un senkronite kuramı ve bunlara ek olarak zamanda kaymalar, hafıza kayıpları, insan beyninin yapısı gibi konulara dalıyor. Ayrıca bunca kuramı, müzik ve edebiyat tarihini, akıcı bir roman içinde vermeyi başarıyor. Kitapta kullandığı metinlerin hepsi kurgusal fakat bunların arasına akıllıca bir biçimde gerçek yazarları ve eserlerini yerleştirmiş; romandaki örgü dokumalarının verdiği his, klasik metinleri ayna oyunlarıyla göz yanıltıcı bir şekilde deforme edilmiş olduğu. Gerçek tarihi karakterler uyduruk olayların içinde; bazen halüsinasyonların yarattığı karakterler çok gerçek olaylar yaşıyorlar.

İnce bir ironi

Crumey’nin romanı gerçekten çok ilginç –başka bir sözcük bulamıyorum. Çok renkli bir dokuda yazılmış. Edebi bir yapıt sayılabilir mi diye biraz tereddüt ediyorum fakat kesinlikle başarılı bir bilimkurgu. Hafıza kayıpları, gerçeklik kaymaları ve aynı karakterin farklı kişilikler ve isimlerle ortaya çıkması, bir miktar konu dağılmasına neden oluyor fakat bütün bu parçalanmaları romanın son iki bölümü müthiş bir hızda toparlayıp anlamlı kılıyor. Bir romanın içindeki bir romanın içinde yer alan bir roman okuduğunu ve tüm gerçeklik kriterlerinin bu romanın bile dışında bir yerlerde yazıldığını anladığında, bu romanın başka türlü yazılamayacağından görüyoruz. Ayrıca dikkatli okurun seveceği türden ince ironi sadece son bölümdeki bağlamada değil, roman boyunca da okuru eğlendiriyor. Örneğin yeni nesil cep telefonlarına K-fon adını verilmesi ya da metinlerin dipnotlarında basılan yer olarak ‘Britanya Demokratik Cumhuriyeti’ denmesi ya da kimsenin İskoçya başbakanın adını hatırlayamaması gibi tekrar eden espriler var. Özellikle bilimkurgu ve bilim ile ontolojinin örtüştüğü konuları seven okurların çok hoşlanacağı bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Zeynep Elif, "Ben uydurdum, oldu", Radikal Kitap Eki, 14 Ekim 2011

Bazı kitaplar vardır, onları anlatmak için kitabın içeriğinden bahsedersiniz. Bazı kitaplar vardır, içeriği anlatılamaz ve ancak okuyucuyla olan ilişkisi üzerinden açıklanabilir. Mobius Dick ikinci gruba girenlerden. Bu yazıyı okumaya başlamadan önce şu soruyu kafanızda iyi tartmanızı rica ediyorum: İyi uydurulmuş bir roman sizi mutlu etmeye yeter mi? Yoksa bir romanın sunduğu bilgilerin sizi ‘aydınlatması’ gerektiğine mi inanıyorsunuz? Daha basit bir şekilde ifade edecek olursam: Yazarın, romanı oluşturan bilgileri kendi çıkarlarına uyacak şekilde –ama kurgunun sınırları içinde kalarak– evirip çevirmesinden rahatsız olur musunuz? Bu sorular örneğin Da Vinci Şifresi tartışmasının temelinde yatan sorulardı ve bu yazının konusu olan Mobius Dick’in okuyucuyla ilişkisinin temelinde de bunlar var. Her iki yapıtta da yazar için şöyle bir açmaz söz konusu: İşinizi çok iyi yapar, okuyucuyu yazanların doğru olabileceğine inandırırsanız, bunun bir araştırma değil roman olduğunu unutup yazdıklarınızın gerçek olmadığını söyleyen/ispatlamaya çalışan kişilerle başınız belaya girecektir. Alternatifse daha kötü, okuyucuyu yazdıklarınızın gerçek olduğuna ikna edemezseniz romanınız başarısız olmuş demektir.

Neden uzun uzadıya bunları yazdığıma gelince... Bu romanın en etkileyici ve en sakıncalı tarafı roman içinde roman şeklinde ilerlemesinden ve gerçeklerle yalanları harmanlamasından doğan birtakım soru işaretleri. Ben romanda yalandan hoşlandığımdan gönül rahatlığıyla Mobius Dick bu yıl okuduğum en nefes kesici kitaplardan biriydi diyebiliyorum. Enfes bir çeviri, ilginç bir konu, güzel bir anlatım. Ama bu romana benim kadar kolay ısınamayacak okuyucular olacağını da tahmin edebiliyorum.

Kim, kimi arasın!

Mobius Dick, John Ringer’ın telefonuna kimden olduğunu ilk bakışta çözemediği bir mesajın gelmesiyle açılıyor: "Beni ara H." Sonraki birkaç paragrafla zaten bunun kim nerede ne yaptı kim gördü romanı olmadığını anlıyorsunuz çünkü yazar doğrudan kullanma kılavuzları, fizik kuramları, beceriksiz fizik profesörleri, eski sevgili (tesadüfi olmayarak ‘Helen’) ve çoğul evrenlerden oluşan bir dünyaya kayıyor. “Tesadüfler biz ne anlama gelmelerini istiyorsak o anlama gelir” diyor (“bütün tesadüfler anlamlıdır” aksiyomundan beslenen bir teori) ve ardından kendimizi “hayal kırıklığı yaratacak ölçüde cazibesiz” bir kadının ‘Moby Dick’ konferansında buluyoruz. Şöyle diyor cazibesiz kadın:

“Romanın doksan altıncı bölümü tasfiye kazanlarıyla ilgiliydi. Kahraman –Ishmael- kendini bir kazanın içinde yüzeyi temizlerken buluyor ve kazanın özel bir kıvrıma sahip şekli kayda değer bir keşif yapmasına yol açıyordu. ‘Geometride,’ diyordu Ishmael, ‘bir sikloid boyunca kayan bütün cisimler, mesela benim sabuntaşım, hangi noktadan bakılırsa bakılsın tam olarak aynı zamanda aşağı iner.’” Yukarıda yazdığım gerçek/yalan meselesinden sonra ‘Moby Dick’te bunların yazmadığını, yazarın uydurup Melville’e ‘sikloid’ dedirttiğini düşüneceksiniz –ama gerçek.

Kışkırtıyor...

Mobius Dick’e dönecek olursak. İyi yalancının yalanını yakalamak zordur, Crumey üstelik öyle konularda yalan söylüyor ki ipin ucunu yakalamanız mümkün değil. Gerçeğin nerede bitip kurgunun nerede başladığını tarihi ve fiziği (ve fizik tarihini) çok iyi bilmiyorsanız çözemiyorsunuz. Bir önemi de yok. Bir yazar, ikisi de birbirinden başarılı iki romanı ve üç dört evreni iç içe sunabiliyor. Örneğin bu romanlardan birinin kahramanı olan bilimadamını “kahramanımızın genç olduğunu söyledik ama genç kelimesi izafi bir anlama sahip. Dahası bu tür izafiyetler o zamanlar Einstein sayesinde son moda şarkılar kadar revaçta ve bir o kadar yüzeyseldi. Einstein kahramanımızdan sadece sekiz yaş büyüktü, bununla beraber uzun zamandır tüm dünyada deha olarak tanınıyordu” diye tarif ediyorsa o romanın “kot pantolon ve siyah gömlek giydiği için yaşlı gösteriyordu” diyen romanlarla aynı kefeye konulmaması gerektiği bellidir. (Bahsedilen genç bilimadamı Erwin Schrödinger, bu arada.) Zihnini kışkırtacak bir roman okumak isteyenlere...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.