Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-847-7
13x19.5 cm, 112 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Geçmiş Zaman
Bellek Kültürü ve Özneye Dönüş Üzerine Bir Tartışma
Özgün adı: Tiempo Pasado
Cultura de la memoria y giro subjetivo Una discusión
Çeviri: Peral Bayaz Charum, Deniz Ekinci
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Abbas
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2012

Ülkesindeki askeri darbe döneminde en etkili muhalifler arasında yer alan, Arjantin'in önde gelen edebiyat ve kültür eleştirmeni Beatriz Sarlo, Geçmiş Zaman'da devlet terörü karşısında öznel anlatının sınırlarını araştırıyor.

Bir bireyin, bir toplumun, bir ulusun bütünlüğünün "hatırlama"ya –yani kendisine ve başkalarına ait olguları kaydetme, koruma, yansıtma yeteneğine– bağlı olduğunu kabul edersek, geçmişin bugün üzerinde sürekli etkide bulunacağını da görürüz. Dünyanın her yerinde devlet terörü büyük yıkımlara neden olmuştur: kaçırılan ve yok edilen kişiler, zorunlu sürgünler, işkence ve siyasal kovuşturmalar... Tarafsızlık iddiasında bulunmadan, acıları çoğaltmadan, kısaca kendimizi kandırmadan, toplumsal belleği nasıl oluşturabiliriz?

Demokrasinin yeniden inşası için kurbanların söz sahibi olup devletin çektirdiği acılara tanıklık etmeleri, hikâyelerinin kanıt işlevi görmesi önemlidir. Ancak "bellek endüstrisi"nin girdabına kapılmamak da bir o kadar önemlidir.

Beatriz Sarlo bir yandan Arjantin örneğinden hareketle gerçeğin kanıtı olarak kişisel deneyimin değerini incelerken bir yandan da zulümlerle ilgili bilgi ve belgelere doymuş bir dönemde, kültürün bekası için kuramın ve düşüncenin değerini savunuyor. "Anlamak hatırlamaktan daha önemlidir," diye uyarıyor, Sontag'a atıfta bulunarak "her ne kadar anlamak için mutlaka hatırlamak gerekse de."

İÇİNDEKİLER
1. Geçmiş Zaman
2. Tanıklığa Eleştirel Bakış: Özne ve Deneyim
3. Tanıklık Retoriği
4. Deneyim ve Akıl Yürütme
5. Postmemory ve Yeniden İnşa Etme
6. Deneyimin Ötesinde

Teşekkür
OKUMA PARÇASI

Geçmiş Zaman, s. 9-19.

Geçmiş, her zaman tartışmalıdır. Geçmişe gönderme yapma yetkisini bellek ve tarih aralarında paylaşamazlar. Çünkü tarih anılara her zaman güvenemez, bellekse hatırlama haklarını (yaşam, adalet, öznellik hakları) merkeze almayan bir yeniden inşadan kuşku duyar. Geçmiş üzerine bu iki bakış açısı arasında kolay bir anlaşma sağlanabileceğini düşünmek iyimser bir istek, hatta bir klişedir.

Geçmiş, kamusal ya da özel kararların ötesinde, adalet ve sorumlulukların ötesinde, kolay kolay baş edilemez bir şey içerir. Bu şey, her neyse, psikoloji, entelektüel ya da ahlaki patoloji tarafından bastırılabilir yalnızca, ama hep oradadır, uzak ve yakındır; en beklenmedik anlarda boy gösteren bir anı, hatırlanamayan ya da hatırlamak istenmeyen bir olayı sarmalayan sinsi bir bulut gibi bugünün peşini bırakmaz. Karar vererek ya da aklımızı kullanarak geçmişten vazgeçemeyiz; sadece iradeyle geçmişi hatırlamak da mümkün değildir. Geçmişin geri dönüşü her zaman kurtarıcı bir hatırlama ânı değildir, bugünün baş göstermesi, bugünün yakalanmasıdır.

İnsanın kendi kendine hatırlamama kararı vermesi, bir kokuyu duymama kararı vermesine benzer. Anılar tıpkı kokular gibi istenmese de aniden hücum eder. Nereden geldikleri bilinmeden uzaklaştırılmaları mümkün değildir; tam tersine insanı peşlerine düşürüp daha çok hatırlamaya zorlarlar, çünkü ilk andaki izlenim hiçbir zaman tam değildir. Anılar ısrarcıdır, çünkü bir noktada egemendirler ve (her anlamda) kontrol dışıdırlar. Başka bir deyişle, geçmiş kendiliğinden bugün olur. Anı bugüne muhtaçtır, çünkü Deleuze'ün Bergson'a dayanarak söylediği gibi, anının kendine özgü zamanı şimdiki zamandır: Demek ki hatırlamak için tek uygun zaman, yani anıların sahip çıktığı, anılara özgü zaman şimdiki zamandır.

Geçmişten söz edilmeyebilir. Bir aile, bir devlet, bir hükümet bu konuda yasak uygulayabilir, ancak anıları taşıyan özneler topyekûn yok edilmedikçe (ki bu korkunç sonu Nazilerin Yahudi kıyımı bile gerçekleştiremedi) anılar sadece belli ölçülerde ve biçimsel olarak yok edilebilir. Öznel koşullarda ve "normal" politikalar uygulandığında geçmiş her zaman bugüne geri döner. Bir zamanın (o zaman) başka bir zamanı (bugün) inatla istilası Nietzsche'yi rahatsız etmiş, bugünün itkilerini bastıran "anıtsal tarih"e ve tarihselciliğe karşı savaş açıp bu istilayı lanetlemiştir.

Oysa "bugün yüreğine baskı yapan yükten nasıl olursa olsun kurtulmaya ihtiyacı olan kişiye" uygun düşecek tarih, tam tersine, "yargılayan ve mahkûm eden", "eleştirel tarih"tir.(1) Nietzsche'nin ortaya attığı bu iddia (ki Walter Benjamin de Nietzsche'nin bu iddiasına kulak vermişti) simgesel iktidara dönüşen, düşüncenin belli bir yöne çekilmesine yol açan tarih anlayışına karşıydı. Anıtsal tarih, yaşamı üreten "tarihdışı" itkiyi, bugünün geçmişle değil gelecekle ilişki kurmasını sağlayan gücü, boğuyordu. Nietzsche'nin kendi dönemindeki hasımlarına karşı geliştirdiği tarihselcilik eleştirisi dikkat çekmek istediği mesele açısından bugün de geçerliliğini koruyor.

Son yirmi-otuz yıldır, içinde bulunulan "an"ın karşısında geçmişin egemenliği zayıflıyor gibiydi (postmodernitenin her şeyi "silip süpürdüğünden" dem vuran klişeleşmiş söylemler geçmişin feshedilişini ya kutsuyorlar ya da yasını tutuyorlar), buna karşılık aynı dönem bir yandan da müzeleştirme, heritage, gösteri olarak geçmiş, Potemkin köyleri ve tarihi "tema parkı" yılları oldu. Raphael Samuel buna "korumacı çılgınlık"(2) diyor: Tarihi romanların, 19. yüzyıldan Troya'ya uzanan çoksatar romanlarla filmlerin, çoğu zaman costumbrismo'dan, töre romanlarından ayırt edilemeyen özel hayat hikâyelerinin, kısacası Nietzsche'nin öfkeyle antikacılar tarihi diye adlandırdığı şeylerin şaşkınlık veren yeniden doğuşu. Charles Maier ise şöyle diyor: "Batı toplumları kendi kendilerini arkeoloji nesnesi yaptıkları bir dönem yaşıyorlar."(3)

Bu yeni-tarihselcilik ne tarihçileri ne de ideologları tatmin ediyor, tıpkı Victoria dönemi doğa tarihinin Darwin'in evrim teorisini savunanları tatmin etmediği gibi. Yine de, bütün bunlar tarih üzerine çalışmaların geç kapitalizmin simgesel pazarına etkin bir şekilde katıldığını gösteriyor, tıpkı tarihin 19. yüzyıl sonunda eğitim kurumlarında ayrıcalıklı bir yer bulmuş olması gibi. Her zaman aynı yönde olmasa da, akademik tarihin ve popüler tarihin konuları değişti. Bir yandan, toplumsal ve kültürel tarih, özne kavramını ve olayların önem sırasını değiştirerek çalışmalarını modern toplumların marjinal kesimlerine kaydırdı ve ayrıntının ve somutun poetikasına eklemlenen gündeliğin özelliklerini öne çıkartmaya başladı. Öte yandan, pazara yönelik bir tarih çizgisi artık sadece tarihçilerin gizlediği ya da dikkate almadığı kahramanlık öyküleri anlatmakla kalmıyor, aktörlere yakın bir bakış açısı benimsiyor ve böylece yaşamları yeniden inşa edecek bir hakikati açığa çıkardığına inanıyor.

Kullanılan kaynaklar değişmemiş olsa bu perspektif değişiklikleri gerçekleşemezdi: Sözlü tarihin akademik tarihçilerin nezdinde artık önemli bir yeri var, son yirmi-otuz yıldır sözlü tanıklıklar meşru (hatta zaman zaman "belirleyici") kaynaklar olarak görülüyor. Öte yandan yakın dönem geçmiş zaman öyküleri neredeyse tümüyle belleğin işleyişine dayanıyor, disiplinlerdışı bir ivme kazanarak kamusal iletişim alanına, siyasete yayılıyor, hatta bazı durumlarda devletten destek alıyor.

Geçmiş Manzaraları

"Geçmiş manzaraları" (Benveniste'nin ifadesine göre) birer inşadır. Geçmişte yaşanan zaman yok edilemediği, insanı kâh esir alan kâh azat eden acımasız bir takipçi olduğu için, geçmişin şimdiki zamana yaptığı akınlar ancak anlatı yöntemleri –ve bu yöntemler sayesinde anlamlı ve yorumlanabilir bir sürekliliği görünür kılan bir ideoloji– aracılığıyla örgütlendiği ölçüde anlaşılabilir. Geçmişten, bugünü askıya almadan ve çoğu kez geleceği de ima ederek söz edilir. Geçmiş hatırlanır, anlatılır; ya da hikâyeler, kişiler, onların isteyerek ya da istemeyerek, aleni ya da gizli, belli amaçlarla ya da bilinçsizce gerçekleştirdikleri eylemler aracılığıyla gönderme yapılır geçmişe; kişiler kendilerini denetimlerinin dışında kalan etmenlerden az çok bağımsız kılacak gruplar kurarlar. Söylemin böyle şekillenmesi belli bir toplum ve bunun sonucu olarak da belli bir doğa kavrayışı ima eder. "Geçmiş manzaraları"na belli bir ton katılmış olur böylece.

Yaygın dolaşıma giren popüler tarih anlatıları söz konusu olduğunda, kapalı bir yorumsama çevresi içinde, olayların yeniden inşasıyla anlamlarının yorumu birleştirilerek evrensel görüşlere dönüşmeleri sağlanır. 19. yüzyılın ünlü tarihçilerinin heves ettikleri bu sentezlerin bugün kimi zaman imkânsız, kimi zaman değersiz, genelde ise kavramsal olarak yanlış olduğu görüşü ağır basıyor. Evet, kırk yıl önce Hans-Robert Jauss'un da işaret ettiği gibi, artık kimse 19. yüzyıl filologları ve tarihçilerinin planladığı gibi genel bir edebiyat tarihi yazmayı düşünmüyor. Uzman olmayanların oluşturduğu okur kitlesine yönelik akademik olmayan anlatılar her zaman bir sentez öngörüyor.

Bir bilim dalı olarak tarihin yöntemini oluşturan kurallar (ki bunlar akademik iktidar kavgalarını da kapsar) geçmişi yeniden inşa kiplerini denetler, ya da en azından, ortaya konacak üretimin kabul edilir olmasını güvence altına alan epistemolojik bir ideal olarak görülürler. Yeniden inşa kipleri açıkça tartışılıyor olsa da, buradan yola çıkarak kamuoyunda çok ilgi çekecek bir tarih yazılacağı sonucuna varamayız. Böyle olması daha çok yazımına ve seçilen konuların sadece uzmanların dikkatini çeken konular olmamasına bağlıdır. Bunun yanı sıra, akademik tarihçinin dar kafalı bir bakışla yöntemin kurallarına sıkı sıkıya uyulması gerektiğini kanıtlamaya kalkışmak yerine, bu kuralların tam da daha iyi bir tarihyazımı sağladıkları için önemli olduklarını gösterebilmesi gerekir.

Buna karşılık, popüler tarih geçmişin bugüne saldırısını işlevselleştiren stratejilere duyarlıdır ve bunu gözler önüne sermenin tamamen meşru olduğuna inanır. Güncel kamusal alanda yanıt bulamazsa başarısız olmuş ve hiçbir önemi kalmamış demektir. Akademi dışında kalan çalışmalar (bu çalışmaları yapan kişiler akademik eğitim almış tarihçiler de olsa) bugünün sağduyusunu dikkate alır, kamunun inançlarına kulak verir ve kendini onlara göre yönlendirir. Bu, böyle çalışmaları basitleştirmez, sahteleştirmez, sadece çağdaş toplumsal imgelemle bağ kurmalarını sağlar. Toplumsal imgelemin baskıları bir sınırlama olarak değil bir avantaj olarak benimsenip kabul edilir.

Kamu üzerinde etkin olan bu popüler tarih de aynı açıklayıcı formüle başvurur; kökeni ve nedenselliği açıkladığı varsayılan erekselci bir ilke, somut olarak her bir parça için uygun olup olmadığına bakılmaksızın, geçmişin bütün parçalarına uygulanır. Akademik tarihin birçok ilke tarafından belirlendiğini düşündüğü olayların, tek bir basit düzenleyici ilke tarafından belirlendiği varsayılır. Hipotezler alanının böyle daraltılması kamuoyunun ilgisini sürekli kılar ve ileri sürülen savlara ve anlatılara akademik tarihte görülmeyen bir netlik getirir. Anlatıya başvurmakla kalmaz, (akademik tarihte sıkça ve kasıtlı olarak anlatının terk edilişinin tersine) onsuz yapması mümkün değildir; ancak anlatının düğüm noktaları ve çözülmeleri üzerine kurulu bir "zaman çizgisi" oluşturarak süreksizliğin bütünlüklü görünmesini sağlar.

Popüler tarihin büyük açıklayıcı şemaları, üzerine bir anlam hattı dayattığı geçmişin malzemesinden görece bağımsız olarak işler. Bu şemaların düzenleyici gücü denk düştüğü "sağduyu"dan beslenir. Okullarda öğretilen "ulusal tarih" de bu modeli uygular: Bu modele göre tarih anıtsal kahramanlar, dışlanmışlar ve lanetliler grubu ile günümüze dek uzanan birleştirici bir gelişim hattından oluşur. Kimi ülkelerde eğitim kurumlarının meşruiyetinin zayıflaması, kimilerindeyse işin içine yeni özneler ve perspektiflerin girmesi, geleneksel tarzdaki "ulusal tarihleri" etkilemiştir.

Akademik olmayan tarihyazımı çeşitleri geçmişin hücumuyla yüzleşirken mesleki pratikler ve yöntemlerden daha az etkilenirler ve güncel entelektüel, duygusal, etik ya da politik gereksinimlere göre şekillenirler. Arjantin'de (ve öteki Latin Amerika ülkelerinde) 1960'lar ve 1970'ler üzerine yazılanlar, özellikle de tanıklıklara dayanan tarihyazımı, bu türdendir. Bu anlatılar kamusal çevrelerde kabul görür, çünkü görünüşte geçmişle ilgili sorulara tümüyle yanıt verirler. Olayları anlamlandırdıkları için teselli sunarlar ya da eylemi desteklerler. İlkelerinin basit oluşu toplumsalı kavramayı kolaylaştırır ve okurların sağduyusuna ters düşecek çelişkiler içermez, tersine sağduyuyla beslenir ve onu besler. Saygın akademik tarihten farklı olarak bir varsayımlar sistemi değil, kesinlikler ortaya koyarlar.

Bu tür tarihyazımı, güçlü ve kapsayıcı açıklayıcı ilkelerin yokluğunda, geçmişin neden olduğu huzursuz edici güvensizliklere yanıt verir. Kuşkusuz tarihyazımının ticari biçimleri (çünkü medyanın egemen olduğu toplumlarda yayılma böyle gerçekleşir) çalışmalarını sadece yöntemin rutin işleyişine dayandıran profesyoneller arasında güvensizlik, eleştiri, hatta hınçlı çekememezlikler doğurabiliyor. İçinde yaşadığımız toplumların simgesel boyutu piyasa tarafından örgütlendiği için, ölçütler başarı ve tüketicilerin sağduyusuyla çakışmaktır. Bu yarışta kaybeden kullandığı yöntem nedeniyle akademik tarihtir; ama sadece bu yüzden değil, aynı zamanda kendi biçimsel ve kurumsal kısıtlamaları nedeniyle de mağluptur. Bu kısıtlamalar nedeniyle akademik tarihçi alanının dışında meşruiyet aramaktan ziyade, ki böyle bir eğilim meslektaşları arasında güvensizlik doğurabilir, disiplin içi kurallara kafa yormaya yönelir. Popüler tarihyazımının meşruiyeti ise piyasada elde ettiği başarıya bağlıdır.

Özneye Dönüş

Son yirmi-otuz yılda etnografyadan esinlenen birçok tarihçi ve toplumbilimci dikkatlerini büyücülük, delilik, şenlikler, popüler edebiyat, köylülük, gündelik stratejiler üzerinde yoğunlaştırarak sıradışı ayrıntıların, normalleşmeye karşı gelen o şeyin, bir anormallikle kendini gösteren öznelliklerin (deli, katil, hayalperest, cinli, büyücü) peşine düştüler; çünkü bu örnekler maddi ya da simgesel iktidarın dayattıklarının çürütülmesi anlamına geliyordu. Bu arada sadece çizilen toplumsal yol haritasını izlemekle yetinmeyip tartışmalara, ihlallere, değişimlere öncülük ettikleri anlaşılınca "normal" öznelere ilgi de arttı. Michel de Certeau, öncü ve yaratıcı toplumsal etnografya makalesinde(4) bir fabrikadaki işçilerin nasıl en ufak politik ve ideolojik değil de kültürel yenilik olanaklarını çıkarları doğrultusunda kullanarak stratejiler geliştirdiklerinden söz ediyor: patronun gereçlerini evlerinde kullanmak ya da ürettiklerinin küçük bir bölümünü gizlice götürmek gibi... Bu gündelik başkaldırılar, Certeau'nun deyişiyle "güçsüzün kurnazlıkları", gözlerini sadece önemli toplum hareketlerine, hatta genellikle sırf bu hareketlerin yöneticilerine diken okuryazarların dikkatinden kaçmıştır. Böylece tüm uygulamaların kültürel detaylarında kimliğin nasıl olumlanmaya başladığını da fark edememişlerdir. Beklenecek bir şeydir bu; madunların yaratıcılığıyla ilgilenmeyen bir "geçmiş manzarası" çizen bakış açısı, yönteminin kısırdöngüsü içinde gözlem yapma imkânı da bulamayacaktır çünkü.

Michel de Certeau'nun varsayımları, "yeni özne" tarihinin ideolojisiyle öylesine kaynaşmıştır ki bu ideolojiyi keşfeden kuramcılardan biri olduğundan çok az söz edilir (de Certeau'ya bugün Fransız tarihçiliği ya da Britanya materyalizminden çok Homi Bhabha' nın çevresi atıfta bulunur). Yeni geçmişin yeni özneleri kimler denecek olursa: ihtiyaçtan erdem doğuran, yaşam koşullarını fazla göze batmadan kurnazca değiştiren, farklı Marksist ekollerden esinlenen ideoloji, hegemonya ve maddi koşul kuramlarında varsayılandan çok daha bağımsız davranan şu "kaçak avcılar". Bu öznelerin alanında başkaldırı ve kimliği koruma ilkeleri baş gösterir; "kimlik politikaları"nın kendi kendini kurdukları için değer verdikleri iki özellik yani.

Akademik çevrelerde genellikle ortaklaşa ve monografi biçiminde üretilen "gündelik hayat hikâyeleri", özellikle konularının "romansı" niteliği nedeniyle zaman zaman daha geniş okur kitlelerine ulaşır. Geçmiş, bir gelenekler tablosu olarak geri gelir; bu tabloda değer verilen şeyler ayrıntılar, özgünlükler, kural dışı ve bugün rastlanmayan ilgi çekici şeylerdir. Konu gündelik hayat olunca kadınlar (ki özel ve kamusalın bu boyutunda uzmandırlar) tabloda önemli bir yer tutarlar. Geçmişin öteki tür anlatımında pek önemsenmemiş olan bu marjinal özneler kullanılacak yöntemlerde yenilikler gerektirir ve sistematik olarak "anı söylemleri"ne –günlükler, mektuplar, fıkralar, menkıbelere– kulak verme eğilimi doğar.

Geçmiş ve geçmişteki kişilerin ideolojik ve kavramsal yeniden düzenlemesi, kültür sosyolojisi ve bugünle ilgili kültürel çalışmaların gerçekleştirdikleri tematik ve yöntemsel yeniliklerle örtüşür. Richard Hoggart'ın öncü kitabı The Uses of Literacy'de (Okuryazarlığın Kullanımları) aktardığı aile yaşamı, işçi sınıfının ev düzeni, tatilleri, yoksulluk durumunda harcamaların idaresi, aile içi eğlenceleri, gelecekte sadece kültürel araştırmalara değil geçmişin yeniden inşasına da temas edecek araştırmalar için bir program taslağı sunuyor. Hoggart bu programı 1957'de, büyük bir kuramsal yenilik işareti olarak lanse edilmezden önce tamamlamıştı. Hoggart'ın çalışmalarında, çocukluk ve gençlik anıları ile deneyimlerini, bu kişisel boyutu kuramsal bir temele dayandırmak zorunluğu hissetmeden kullanması 20. yüzyılın ellili yıllarında sosyal bilimciler arasında kuşkuyla karşılanabilirdi. Kitabın Fransızca baskısının önsözünde Jean-Claude Passeron okurları uyarıyordu: Karşılarında henüz tam olarak meşruiyet kazanmamış bir konuyu yenilikçi bir yaklaşımla ele alan bir metin bulacaklardı. 1970'te Passeron kendini hâlâ şunu yazmak zorunda hissediyordu: "Otobiyografik bir deneyimin kendi başına yöntemli bir gözlem protokolü oluşturmayacağı bir gerçek... Ancak Hoggart'ın yapıtı, betimlemelerin canlılığı kimi zaman altta yatan düzenlemeyi gizlese de, etnografik envanter bölümlemesine ve başvurulan işlemsel kavramlara uygun bir gözlem düzenine göre yazılmıştır."(5) Kısacası Passeron Hoggart'ı yeniden disiplinin sınırları içine sokmaya çalışıyordu, çünkü geçmişte, 70'li yıllarda, birinci tekil şahıs ve öznel deneyimlere başvurmanın öne sürülen bilgileri zayıflattığı düşünülebilirdi.

Geçmişi içsel mantığı açısından anlama fikri (tarihyazımını harekete geçiren ütopyadır bu) iki sorunla karşılaşır. Birincisi, geçmişi anlamak uğruna yeniden inşa edilmek istenenin karmaşık yapısını basite indirgemek pekâlâ mümkündür. İkincisi, geçmişe bir öznenin perspektifinden bakıldığında ve öznelliğe belli bir yer tanındığında 19. yüzyıl ortalarından beri edebiyatta denenen birinci tekil şahıs anlatısı ve dolaylı serbest söylemin yol açtığı olanaklar doğar: anlatılanın öznelleştirilme biçimleri. Bu yenilikler bir bütün olarak ele alındığında, güncel simgesel metalar pazarında ve akademyada görülen eğilimlerin, yani hayatın ve gerçeğin dokusunu deneyimin hatırlanmasına yerleştirerek yeniden inşa etme, birinci tekil şahısın bakış açısının yeniden değer kazanması, öznel boyutun önem kazanması eğilimlerinin, geçmiş araştırmalarından şimdiki zamana dair kültürel araştırmalara kadar yaygınlaşması, şaşırtıcı olmaktan çıkar. Destekleyici ideolojik koşullar oluştuğu için alenilik kazanan bir programın adımlarıdır bunlar. Yetmişli ve seksenli yıllarda "dile dönüş" diye adlandırılan akımla eşzamanlı olarak ya da onu gölgesiymiş gibi izleyerek, öznele/özneye dönüş etkinlik kazanmıştır.

Geçmiş toplumların ve içindeki kişilerin, öznellik hakkı ve gerçeğine odaklanan bu yeni ideolojik ve kavramsal düzenlemesi, altmışlı ve yetmişli yıllarla ilgili yeniden inşa girişiminin belkemiğini oluşturmuştur. Benzer bir yenileme kültür sosyolojisi ve kültürel incelemeler için de gerçekleşmiş, bu alanlarda altmışlı yıllarda yapının tuttuğu yeri öznelerin kimliği almaya başlamıştır.(6) Yıllarca sadece "ideoloji" ya da "yanlış bilinç", yani öznenin zorunlu olarak bihaber kaldığı o karanlık itki ya da hükümler deposunu gizleyen söylem olarak görülen öznenin aklı yeniden değer kazanmıştır. Sonuç olarak sözlü tarih ve tanıklıklar, anıları korumak ya da zedelenen bir kimliği tamir etmek için (özel, kamusal, duygusal, politik) hayatını anlatan birinci tekil şahısa güvenini geri kazandırmıştır.

Hatırlamak ve Anlamak

Bu kitap geçmişle ve son onyılların belleğiyle ilgili. Burada dile getirilen itiraz tanıklıkların yasal ve etik kullanımına değil, çeşitli kamusal kullanımlarına yönelik. Kitabın bundan sonraki bölümlerinde tanıklıkların bir Hakikat ikonuna ya da geçmişin yeniden inşasında en önemli kaynağa dönüştürülmesi inceleniyor; ayrıcalıklı bir anlatım biçimi olarak birinci tekil şahıs tanıklığı, bu tanıklığın olmadığı ya da yerinden edildiği durumlarla karşılaştırılıyor. Sesin ve bedenin dolaysızlığına duyulan güven tanıklıklara yardımcı olur. Amacım bu güvenin nedenlerini incelemek.

Askeri diktatörlük döneminde kimi sorunlar üzerinde derinlemesine kafa yorulamıyordu; ya çekinerek ele alınıyordu ya da siyasi koşulların değişmesi beklenerek bir kenara bırakılıyordu. Toplum açıkça dostlar ve düşmanlar olarak ikiye ayrılıyordu ve diktatörlük ortamında bu ayrımın kesin olduğunu bilmek önemliydi. Örneğin, militanlar katledilirken silahlı mücadeleyi eleştirmek kişiye trajik bir paradoks gibi geliyordu. Her halükârda, diktatörlük yıllarında, Arjantin'de olsun sürgünde olsun bu konu üzerinde çokça düşünülüyordu, ama manevi şantajlar olmaksızın açık açık tartışabilmek ancak ve yine sayısız zorluklarla demokrasiye geçiş döneminde başlayabildi. Aradan yirmi yıl geçti, bu yüzden sonuçları ne olursa olsun olaylar üzerinde düşünmeyi reddetmek saçmalık. Entelektüel özgürlük ortamı en iyi niyetler karşısında bile kendini savunur.

Askeri diktatörlük sonrası Arjantin'de ve diğer birçok Latin Amerika ülkesinde, hatırlamak bir görev olmuştu. Tanıklıklar devlet terörünün mahkûm edilmesine olanak verdi; "Bir Daha Asla" dediğimiz zaman neyin bir daha olmamasını istediğimizi biliyoruz. Hukuki bir araç olarak ve geçmişi yeniden inşa edebilmek için, diğer kaynaklar sorumlularca yok edildiği zaman, anı tutanakları, kimi zaman devlet desteğiyle, her zaman da toplumsal örgütlerin desteğiyle demokrasiye geçişte merkezi bir rol oynadı. Tanıklar ve kurbanların anlatılarından elde edilen anı tutanakları olmasaydı hiçbir mahkûmiyet gerçekleşemezdi.

Görüldüğü gibi bellek alanı devlet suçlarını unutmamakta ısrar edenlerle tarihimizin korkunç bir sayfasını kapatıp yeni bir döneme geçmeyi savunanlar arasında bir anlaşmazlık alanıdır. Ama aynı zamanda devlet terörizminin esas olarak hukuksal açıdan açık tutulması gereken bir sayfa olduğunu savunanlarımız ile askeri diktatörlük sırasında olanların okullarda öğretilip yayılması, tartışılması gerektiğini savunanlar arasında da bir anlaşmazlık alanıdır. "Bir Daha Asla"nın geçmişi geride bırakan bir slogan olmayıp olayların tekrarlamaması için hatırda tutulması gerektiğini savunanlarımız için de bir anlaşmazlık ortamıdır. Bundan sonra ileri süreceğim tezlerin doğru okunabilmesi için bu nokta açıklığa kavuşsun isterim.

Güçlü bir öznellik dönemi yaşıyoruz, bu anlamda tanıklıklara tanınan ayrıcalık "kişisel"in sadece mahremiyetin değil kamusal tezahürün de alanı olarak görünürlük kazanmasıyla destekleniyor. Bu sadece mağdurlar için geçerli değil, aynı zamanda ve özellikle simgesel hegemonyaya sahip görsel medya alanında da geçerli. Otuz-kırk yıl öncesinde "ben" şüphe uyandırıyorduysa, bugün ona ayrıcalık tanınıyor. Bu ayrıcalıkları araştırmak ilginç olacaktır. Söz konusu olan da bu zaten, yoksa birinci tekil şahıs tanıklığın hukuksal bir araç olarak, tarihyazımı türü olarak ya da tarihin kaynağı olarak geçerliliğini sorgulamak değil. Bu tanıklıklar pek çok durumda elimizdeki tek kaynak, bununla birlikte her türden kanıt gibi onlara da eleştirel yaklaşılması gereğinin nasıl çözüleceği henüz bilinmiyor.

Tartışmam, birinci tekil şahıs tanıklığıyla ve elimizdeki tek kaynak bu tanıklık olduğunda (başka kaynaklar olmadığı ya da tanıklığın öteki kaynaklardan daha güvenilir olduğu durumda) ortaya nasıl geçmiş biçimleri çıktığıyla ilgili. Önemli olan sadece söylemin biçimi değil, nasıl üretildiği ve onu inanılır kılan sosyal ve politik koşullar. Birçok kez dile getirildi: Anılar döneminde yaşıyoruz ve "belleği yitirme" korkusu ya da tehdidi hatırlanması gereken bir şeyin gerçekten akıllardan silinmesinden çok, özellikle şiddet, savaş ya da diktatörlükler yaşanan ülkelerde, "kültürel konuların" politikayla karışmasından kaynaklanıyor.

Geçmiş sorunu birçok açıdan ele alınabilir, tümüyle hatırlama ile tümüyle unutmanın karşılaştırılması tek yol değildir. Bana kalırsa eleştirel bir bakışla daha ileri gitmek gerekir. Bugünün hatırlama süreçleri araştırılırken istenmeyen unutmalar gerçekleşebilir yolundaki tehditler doğru değildir ve dikkate alınmamalıdır.

Susan Sontag şöyle diyor: "Belki de hatırlamaya çok fazla değer verilirken düşünmeye yeteri kadar değer verilmiyor." Bu cümle gereğinden fazla hatırlamanın (Sırplara, İrlandalılara atıfta bulunarak) yeniden savaşa götürebileceğine dikkat çekiyor. Bu kitap bu tür savaşçı ulusal anıları araştırmıyor; başka bir yönde ilerliyor, geçmiş üzerine kimi söylemlerin dokunulmazlığını inceliyor. Sontag' ın dediğinden yola çıkıyor: Anlamak hatırlamaktan daha önemlidir, her ne kadar anlamak için mutlaka hatırlamak gerekse de.

Notlar


(1) Friedrich Nietzsche, Sobre la utilidad y los perjuicios de la historia para la vida, Madrid: Edaf, s. 56-58. Yukarı
(2) Raphael Samuel, Theatres of Memory: Volume 1: Past and Present in Contemporary Culture, Londra: Verso, 1996, s. 139. Akademik ortamın dışında kalan popüler tarihin odak noktasını değiştiren ilk kitabı Samuel yazmıştır. Yukarı
(3) The Unmasterable Past; History, Holocaust, and German National Identity, Cambridge (Mass.) ve Londra: Harvard University Press, 1988, s. 123. Yukarı
(4) "Faire la perruque", Art de faire, Paris: Gallimard, 1980; Türkçesi: Gündelik Hayatın Keşfi 1, Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları, çev. Lale Arslan Özcan, Ankara: Dost Kitabevi, 2009. Yukarı
(5) Jean-Claude Passeron'un sunuşu: Richard Hoggart, La Culture du pauvre, Paris: Minuit, "Le sens commun" dizisi, 1970. Bilindiği gibi bu diziyi Pierre Bourdieu yönetiyordu, bu da önemli bir bilgi. Yukarı
(6) Kültürel incelemeler ve göstergebilim alanlarında bu sorunsal üzerine (zengin bir bibliyografyanın yanı sıra) ayrıntılı bilgi için bkz. Leonor Arfuch, El espacio biográfico; dilemas de la subjetividad contemporánea, Buenos Aires: FCE, 2002. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Eray Çaylı, “Tanıklığı sorgulamak”, Agos Kitap/Kirk, Nisan 2012

Sivas Katliamı’nın firardaki beş sanığıyla ilgili davanın zamanaşımına uğramak üzere olduğu günler. Mehmet Ali Birand 32. Gün programında meseleyi iki konuğuyla tartışıyor. Biri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği kurucularından ve katliamdan sağ kurtulanlardan Ali Balkız. Diğeriyse olayın yaşandığı dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu. Ekrana büyük harflerle yansıyan alt başlık “Sivas Katliamı: Biri içeriden, biri dışarıdan iki tanık anlatıyor.”

Sivas Katliamı gibi olayları da içine aldığı varsayılan ve son yıllarda “Türkiye’nin karanlık dönemi” olarak adlandırılagelen bir dönem var. Ana akım medyadaki temsiline bakılırsa tam olarak ne zaman başlayıp ne zaman bittiği ve hatta kimler tarafından yönetildiği bile belli olmayan bir dönem bu. Söz konusu dönem ancak bu ‘ele avuca gelmez’ ve ‘sırrına erişilemez’ haliyle tartışma programlarına ve televizyon belgesellerine konu oluyor. Söz konusu platformlarda dönemi ‘aydınlatabilmek’ için güvenilir birer kaynak olarak başvurulanlar arasında ise tanıklar başı çekiyor. ‘Tanıklık’ bu haliyle adeta mağdur, kurban, sanık ve fail gibi pozisyonların tümünü kapsayan bir tür üst-kimlik olarak öne sürülüyor.

Tanıklığın kamusal alanda bu derece ayrıcalıklı bir görünürlük kazanması ve hatta medya ve türlü kültürel üretim kanalı üzerinden piyasa ekonomisinin bir bileşeni haline gelmesinin ne gibi sonuçları olabilir? Geçmişle bugünden kuracağımız ilişkilerde tanıklık her zaman ayrıcalıklı bir statüye sahip olmalı mıdır? Tanıklık her koşulda geçmişe ilişkin başvurabileceğimiz en güvenilir kaynak mıdır? Arjantinli edebiyat ve kültür eleştirmeni Beatriz Sarlo, Türkçedeki ilk kitabı Geçmiş Zaman’da tanıklık kavramını benzer sorular üzerinden tartışmaya açıyor.

Sarlo, son birkaç on yılda kamusal alanda tanıklığa tanınan ayrıcalığa olan itirazını henüz ilk bölümden güçlü bir şekilde yükseltiyor. Yazar burada, “tarih üzerine çalışmaların geç kapitalizmin simgesel pazarına etkin bir şekilde katıldığını” ve bu süreçte tanıklığa merkezi bir rol biçildiğini savunuyor. Yazara göre söz konusu “pazara yönelik” yaklaşımlar, tanıklığı merkezlerine alırken, geçmişi ‘aslına uygun olarak’ yeniden inşa ettikleri ve dolayısıyla ‘hakikat’i ortaya çıkardıklarını iddia edebilmenin amacındalar. Sarlo'nun tartışmaya açmak istediği tam da bu iddia. Tanıklığın yasal ve etik amaçlar doğrultusunda ve de başka hiçbir kanıtın bulunmadığı durumlarda bir başvuru kaynağı olarak kabul edilmesine yazarın herhangi bir itirazı yok. Sarlo’nun eleştirdiği, tanıklığın (özellikle de birinci tekil şahıs tanıklığının) kamusal alanda kazandığı imtiyazlı konum üzerinden “bir Hakikat ikonuna ya da geçmişin yeniden inşasında en önemli kaynağa dönüştürülmesi.”

Deneyim ve anlatı arasındaki mesafe

Kitabın ikinci bölümü deneyim ve anlatı arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Bunu yaparken yazarın asıl amacı tanıklığın, 'deneyim ve anlatıyı birbirine bağlayan ve hakikatin eksiksiz aktarılmasını sağlayan köprü' olduğuna dair inanışı tartışmaya açmak. Sarlo'nun deneyim ve anlatı arasındaki ilişkiye dair sorunlu kabul ettiği iki ana olgu var. Birincisi, geçmişte yaşanmış deneyim ve onun şimdiki zamandaki aktarımı arasında giderilmesi neredeyse imkânsız olan mesafe. İkincisi ise anlatının, özellikle de onun defalarca tekrarının, aktarmayı amaçladığı deneyimin anlamsızlaşmasına yol açabilecek olması. Sarlo, deneyim ve anlatı arasındaki bu çetrefilli ilişkiye dikkat çekerken, bu ilişkiyi sağladığına inanılan tanıklığın da, söz konusu sorunlar nedeniyle, en az diğer başvuru kaynakları kadar tartışmaya açılabilmesi gerektiğini savunuyor. Tanıklığa mutlak bir 'hakikati aktarabilme' niteliği atfedilmesi tam da bu nedenle daha sorunlu hale geliyor.

Sarlo'nun Arjantinli kimliğinin kitaba olan yansımalarından söz etmek de mümkün. Bilindiği üzere, Arjantin 60’lı ve 70’li yıllarda bölgedeki birçok komşusu gibi askeri diktatörlük yönetimlerine tanıklık etmiş bir ülke. O dönemlerde yaşanan suçlara ilişkin ‘yüzleşme’ ve ‘hesaplaşma’ tartışmalarının özellikle son on yılda ivme kazandığı Arjantin, yazarın ‘Tanıklık Retoriği’ ve ‘Deneyim ve Akıl Yürütme’ başlıklı bölümlerdeki analizlerine konu oluyor. Sarlo, bu bölümlerin ilkinde tanıklığın hangi özel koşullar altında ayrıcalıklı bir statüye sahip olabileceği üzerine önermelerde bulunuyor. Yazar tanıklığın, ancak baskı dönemlerinden demokrasiye geçişin ilk yıllarında yaşanan hukuki süreçlerde ve doğrudan suçu ilgilendiren durumlarda öncelikli güvenilir kaynak olarak kabul edilebileceğini savunuyor. Sarlo'nun bu durumlara Arjantin'den verdiği örnek, 80’lerde ülkede Nunca Más (Bir Daha Asla) sloganı altında yaşanan demokrasiye geçiş süreci. Yazar kitabın bu kısmında ayrıca Pilar Calveiro ve Emilio de Ípola gibi güncel Arjantin edebiyatının cunta döneminde işkenceye maruz kalmış olan iki isminin dönemi ele alan eserlerini de inceliyor. Sarlo, bu iki yazarın eserlerinde kendi yaşadıkları deneyimlerle aralarına mesafe koyabildiğini, diğer bir deyişle “kendileri adına konuşmama”yı seçtiklerini belirtiyor. Sarlo'ya göre, tanıklığın güvenli limanına sığınmaktansa bilginin gücüne dayanan de Ípola ve Calveiro, gerçek anlamda entelektüel ve evrensel bir perspektifi inşa etmeyi böylece başarıyor.

Postmemory ve Yeniden İnşa Etme’ başlıklı beşinci bölümdeyse Beatriz Sarlo'nun daha ziyade teorik bir tartışmaya dahil olmayı amaçladığı görülüyor. Yazar burada, travmatik olaylara tanıklık eden ebeveynlerinin izini süren 'ikinci kuşaklar'ın geçmişle kurduğu ilişkiyi açıklamak için Marianne Hirsch ve James Young gibi düşünürlerce geliştirilen postmemory (bellek-sonrası) kavramına açıktan karşı çıkıyor. Zaman içinde anıların maruz kalacağı değişim ve tahrifatın kaçınılmaz olduğunu ve bunun kuşaktan kuşağa aktarım süreçlerine özgün olmadığını savunan Sarlo, belleğin tanım itibariyle bir post-luk ('sonra'lık) özelliğine sahip olduğunun altını çiziyor. Tüm bunlar yazarın postmemory kavramını bir tür “kuramsal enflasyon” olarak değerlendirmesine yol açıyor.

İnsan Geçmiş Zaman'ı okurken memleket hallerini düşünmeden edemiyor. Akla örneğin 2008 yılında TRT tarafından yayınlanan Faili Meçhul adlı belgesel dizisinin Maraş Katliamı’yla ilgili olan bölümünde 'tanık'lığına başvurulan katliamın bir numaralı sanığı Ökkeş Şendiller (Kenger) geliyor. Söz konusu belgeselde Şendiller bir yandan ülkücülerin katliamı engellemeye çalıştığını iddia ederken öte yandan da katliamın sorumlusunun (ekrana yansıtılan Hrant Dink görüntüleri eşliğinde) Ermeni sosyalistler olduğunu öne sürüyordu. Hal böyleyken, geçtiğimiz günlerde “bugüne kadar gündeme getirmediğim önemli bilgileri kitabımda anlatacağım” diyen Hrant Dink cinayeti tetikçisi Ogün Samast'ın da yıllar sonra çekilmesi olası belgesellerde 'tanık' sandalyesine oturtulabileceğini söylemek kehanet değil, olsa olsa yalnızca öngörü olacaktır. Tanıklığın kişiyi suç ve sorumluluktan azad eden, neredeyse hukuklarüstü bir konum olarak kamusal alanda yaşadığı bu arsız yükselişe bakılırsa Beatriz Sarlo'nun ikaz ve itirazlarına kulak vermenin tam zamanı.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, “Unutmak bir kara delik”, Cumhuriyet Kitap Eki, 23 Şubat 2012

“Geçmiş”in ne kadar netameli bir konu olduğu ortada. İş, toplumsal bellek oluşturma aşamasına gelince çok daha çatallı yollar bizi bekliyor. Unutma ve hatırlama arasında git geller yaşayan insanın, hafızasından silmeye uğraştığı veya hatırlamamak adına çırpındığı bir dolu hikâye, olay ve kişi var.

“Tarafsızlık” ve trajedileri ıslatıp ıslatıp sunma merakına girişmeden; Beatriz Sarlo'nun deyişiyle “bellek endüstrisi”nin çekimine kapılmadan toplumsal bellek kurulabilir mi? Kurulursa nasıl başarılır? Sarlo'nun Geçmiş Zaman kitabını sürükleyen temel sorular bunlar.

“Bir daha asla!”

Sarlo'nun toplumsal bellek tartışmasına ya da bunun yaratılmasına dönük çabaya girişmesi boşuna değil. Latin Amerika'nın en önemli edebiyat ve kültür eleştirmenlerinden Sarlo, ülkesi Arjantin'in yakın geçmişindeki kanlı ve kayıp günlerin çetelesini tutup hesap sormaya uğraşanlardan. Yalnızca Geçmiş Zaman kitabıyla değil, daha o günlerde muhalif yayın yapan bir dergi (Punto de Vista'yı) çıkartarak bu anlamda ismini duyurmuş. Bugün sular durulduktan sonra o zamanı eşelemek, eleştirel gözle toplumsal belleğin yaratımına katkıda bulunmak için didinmek pek kolay olmasa gerek. Beri yandan unutmaya karşı direniş buradaki en büyük itici güç.

Sarlo'ya göre devletin işlediği cinayetler ve acılara tanıklık, tüm bunlardan türeyen hikâyeleri bir tür kanıta dönüştürüyor. İşte bu nedenle o hikâyelerin yorumlanması; öznel anlatıların, ülkesindeki devlet terörü karşısında ayağa dikilmesi Sarlo için hayli önemli. Onun için “geçmiş manzarası” yaratma, toplumsal belleğin kuruluşu için dikkate değer bir unsur. Bunun yapılabilmesi ise geleceği ima etmeye bağlı. Bilinçli ya da bilinçsiz şekilde geçmişe gönderme yapma belirli bir amaçla bir araya gelen gruplar oluşmasını sağlar. O gruplar, geçmişle gelecek arasında söylem aracılığıyla iletişim köprüsü görevini üstlenir.

Resmi tarihten farklı olarak popüler ve sözlü tarih anlatıları, nefes alıp vermeye böyle başlar. Sarlo, 1960'ların ve 1970'lerin Arjantini'ndeki tarihyazımını bu türün içine yerleştirir. Tanıklılıklara dayalı tarihyazımında “sesin ve bedenin dolaysızlığına duyulan güven tanıklıklara yardımcı olur.” Yazar, bunu Arjantin örneğine bağlıyor: “Askeri diktatörlük sonrası Arjantin'de ve diğer birçok Latin Amerika ülkesinde, hatırlamak görev olmuştu, tanıklıklar devlet terörünün mahkûm edilmesine olanak verdi; 'Bir Daha Asla' dediğimiz zaman neyin bir daha asla olmamasını istediğimizi biliyoruz. Hukuki bir araç olarak ve geçmişi yeniden inşa edebilmek için diğer kaynaklar sorumlularca yok edildiğinde anı tutanakları, kimi zaman devlet, her zaman da toplumsal örgütlerin desteğiyle demokrasiye geçişte merkezi bir rol oynadı. Tanıklar ve kurbanların anlatılarından elde edilen anı tutanakları olmasaydı hiçbir mahkûmiyet gerçekleşmezdi.” Sarlo'ya göre bu örnekte karşımıza çıkan bellek alanı, devletin suçlarını unutmamak adına direnenlerle tarihte yeni bir sayfa açmaya çalışanlar arasındaki gerilimin kaynağı.

Az önce bahsedilen ses ve beden, deneyim anlatısında öne çıkar. Suskun deneyimi özgür bırakmanın en önemli yolu anlatmaktan geçer; söze döküm, unutmayı engeller ve deneyimi dolaşıma açar. Bir anlamda şokun yarattığı sessizlik halini kırar. İşte bu edim, öznenin dirilişine zemin hazırlar.

Rivayet olunur...

Sarlo için deneyimin anlatılması, ona sahip olmanın ötesinde aktarmanın hayata geçmesi açısından önemli. Aktarımla beraber özne, deneyiminin anlamını inşa edip kendini doğruluyor; “bellek ve anlatılanları yabancılaşmaya ve şeyleşmeye karşı bir 'sağaltma' olarak görüyor. Ancak şu soruyu da atlamamalı: “Deneyimin anlamını yakalamada bellek ve birinci tekil şahıs ne ölçüde güvenilirdir?” Sarlo, soruya yanıt ararken “kimse bir tarihin hakikatini kabullenmeye hazır değilken hepimiz çoğul tarihlerdeki hakikatlere inanmaya çok daha açık gibiyiz” argümanını önümüze sürer. Dahası da var:

“Kuşkusuz bellek tarih için ahlaki bir itki ve aynı zamanda beslendiği kaynaklardan biri olabilir, ancak bu iki nitelik, başka söylemler aracılığıyla ve onlar üzerinden inşa edilebilecek diğer hakikatlerden daha hakiki olduğu iddiasını kanıtlamaya yetmez. Başka herhangi bir durumda reddedilecek iddialara dayanan bir epistemolojiyi bellek üzerine de kuramayız. Hatırlama hakkı ile hatırlananın hakikatini doğrulama eşanlamlı değildir; 'hatırlama görevi' de böyle bir eşitliği kabul etmeyi zorunlu tutmaz.”

Ama nereden bakarsak bakalım konuşmak, anlatmak ve aktarmak, Primo Levi'nin dediği gibi “öfkenin hammaddesi”ne dönüşebilir ve Arjantin'de beliren “Bir Daha Asla!” sloganına evrilebilir pekâlâ. Dolayısıyla belleğin, bu noktadan sonra “ortak bir mülk, bir görev, hukuksal, ahlaki ve politik bir gereklilik” olması kolaylaşır. Fakat Sarlo, “tanıklık hakikatinin fetişleştirilmesine” karşı bir uyarı mimi koymaktan geri durmaz; onu, üstün hakikat haline getirecek herhangi bir girişimin, aynı resmi tarihte olduğu gibi, anlatının sorgulanamaz biçime sokacak her şeye soğuk bakar. Sarlo'nun yaptığı, deneyimin anlatılması ve aktarılmasına önem ve değer verilmesine; onun dikkate alınmasına ilişkin. Çünkü ne de olsa bellek anlatısında anlatıcı, hikâyenin parçası olur ve öykü, ikna retoriğine dönüşebilir. Sarlo'nun dediği gibi tanıklık, anlatıcı olaya karıştığından “söylem”dir ama bu bile o anlatının önem ve değerini ötelemez:

“Bellek söylemini ve birinci tekil şahıs anlatıları harekete geçiren, açıkça kendini ele vermeyen anlamı yakalamaktır; sadece unutmaya karşı kendilerini ifade etmekle kalmaz, bütünlüklü bir yorum salayacak anlamı bulmak için de uğraşırlar (...) Söylem, tekil açısından hatırlanmış deneyimle bağlantısı nedeniyle tarihten çok daha somut ve ayrıntılıdır. Tanıklık, konuşan öznenin kendisini tanık ilan etmesinden ayrılamaz, çünkü o özne olayların geçtiği yerde hazır bulunmuştur. Tanıklığı, olayların gerçekleştiği o yerdeki varlığıyla bir bütün oluşturur ve 'başka hikâyelere karışmış' kişisel bir tarihin belirsizliğini taşır. Bu yüzden, tanıklıklara kuşkuyla bakmak anlaşılabilir bir tutumdur, ancak aynı zamanda, Arendt'in işaret ettiği gibi 'tanıklık toplumsal bir kurumdur', adaletle ilgilidir ve toplumsal güvenle bağları vardır.”

Sarlo, bunu güçlendirmek için “bir tanıklıktaki ayrıntılara hiçbir zaman sahte gözüyle bakılmamalı, çünkü aslında hakikat ayrıntılarda, hatta ayrıntıların üst üste gelmesinde ve tekrarında” der, örnek olarak da Arjantin, Şili ve Uruguay'daki kayıp ailelerinin anlatılarını verir.

Sarlo'nun gündeme getirdiği bir başka konu “rivayet.” Herhangi bir ileti göndermede veya üretmede rivayetlerin önemi büyük, çünkü normal olmayan koşullarda (örneğin cezaevinde) bir bilgiyi aktarmanın en rahat yolu bu. Gizlilik ve baskı ortamı, iletişimi güçleştirdiğinden rivayetin içine sıkıştırılan bilgi dolaşıma sunuluyor: Yasağa karşı iletişimin ayak diremesi! Sürekli hareket halindeki ve hiçbir yerde bellek kaydı olarak birikmeyen rivayet, “göçebeliğiyle” bize selam çakar. Böylece o, hep tekrarlanarak var olur, canlı kalır.

Kaçınılmaz geçmiş

Sarlo, tartışmaya yeni bir boyut katma adına “unutmama” olarak kavramlaştırılabilecek hatırlamayla “vekâleten devralınan anılar”ın ima edildiği “hatırlama” arasındaki ayrıma yöneliyor. Hatırlama edimi ona göre “yaşanmışı hatırlama”yla geçmişe ait anlatı ve imgeleri hatırlamak arasında anlam kaymalarına yol açar; yazar, konuyu daha da derinleştirmek için şu açıklamayı yapar:

“Bellek hatırlayanın deneyimi olmayan ama olaylara karışanların ağzından dinleyerek (ya da resimlerini görerek) ikincil kaynaklardan gelen bilgilerle ikinci derece bir söyleme dönüştürülebilir. Bunlar ikinci kuşak anılardır, kamu ya da aile belleğinde kalan hayırlı ya da trajik olayların anılarıdır. 'Post' öneki bilineni işaret ediyor: Olayları yaşayanların anılarından sonra gelen. Anılarla bu sonradan oluşturulan ilişki, geçmiş üzerine bir söylemi ve bunun duygular üzerindeki etkisini entelektüel açıdan incelemenin tipik çelişkilerini ve çatışkılarını taşıyor (...) Eğer geçmiş yaşanmış geçmiş değilse anlatısı ancak dolayımlar üzerinden gerçekleşebilir, hatta yaşanmış olsa bile bir bölümü dolaylı olarak edinilir.”

Tüm anılar parçalardan oluşur ve Sarlo'nun amacı da bu bütünlüğü var eden parçalara ulaşmak; bir ölçüde onları dinlemek ve anlamlandırmak. Ancak şu da var ki, Young'a göre parçalanma, hatırlamayla hatırlananlar arasındaki boşluktan kaynaklanır. Hatırlama ile hatırlanan arasındaki boşluğu ya da faz farkını dolduran şey ise “bellek anlatısında gerçekleştirilen dilbilimsel, söylemsel, öznel ve toplumsal işlemler; bir bakıma deneyim anlatılarının tipi ve modeli, ahlaki ve dinsel ilkeler, travmalar, değerlendirmeye yol gösteren yargılar...”

Sarlo'nun savunduğu “geçmiş kaçınılmazdır; ne irade ne akıl tanır, aniden hücum eder, gücü ancak şiddet, cehalet ya da sembolik ve maddi yok etmeyle bastırılabilir” tezi, bellek anlatısının kültürel potansiyelini de belirler: “Bellek anlatıları, önceden çizilmiş bir 'bellek tiyatrosu'nda sahneye çıkar; burada karşılaştıkları mekân ideolojik, siyasal veya kimliksel taleplere bağlı olmakla kalmaz, gerek akademik gerekse piyasaya yönelik tarihi etkileyen bir dönem kültürüne dayanır.”

Toparlamak gerekirse Sarlo'nun amacı, deneyimlerin aktarılacağı bir hafıza yaratmak ve belleksizlikten doğan kara değiliğin büyüyerek geleceği içine alması veya yutmasının; yani, zamanaşımından doğacak unutmanın önüne geçmek adına bir adım atmak.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.