Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-914-6
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Süreç mi Yaradılış mı?
Çinli Aydınların Düşüncesine Giriş
Özgün adı: Procès ou Création
Une introduction à la pensée des lettrés chinois
Çeviri: İsmet Birkan
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2013

Her tür gerçekliğin etkileşimden doğan akış halindeki bir süreç olarak kavranması, dolayısıyla her tür gerçeğin tek başına bir şey olarak değil, ancak bir ilişki olarak çözümlenebilmesi ve bunun sonucunda da her tür fenomenin kaynağında bir değil, hep birbiriyle bağlaşım içinde iş gören iki konumun (yin / yang, Yer / Gök, manzara / duygu…) bulunması: İşte Çin kültürüne ilişkin temel bir tasarım.

François Jullien'ın klasik Çin düşüncesinin belli bir ânını (17. yüzyıl başları, Batı düşüncesiyle karşılaşmasından hemen önce) ve belli bir yazarı (Yeni-Konfüçyüsçü Wang Fuzhi) seçerek yaptığı yorumlama bu tasarımın içeriğini daha iyi kavramamızı sağlıyor. Jullien bu karşılaştırmada, iki düşünce geleneğinden çeşitli öğeler yerine, öğelerin ait olduğu kümeleri, bu kümelerin içinde gördükleri işlevleri ve küme olarak işleyişlerini kıyaslıyor: Süreç veya yaradılış tasavvurlarını, Konfüçyüsçü ahlak ile Stoacı ahlakı, yazı ile miti. Görüyoruz ki Çin düşüncesinde akış'ın (bilincin ve dünyanın) kesintisiz olarak düzenlenmesi olsun, görünür ile görünmez'in özsel bir bağlaşım içinde sürekli gidip gelişi, ya da doğaya atfedilen değerlere yapılan vurgu olsun, düalist bir kopuşa veya metafizik bir varlığa yol açmıyor.

Jullien'ın okuması kendini "problematik" bir okuma olarak ortaya koyuyor, çünkü yazar "süreç" ile Batı'nın anladığı anlamdaki "yaradılış" arasında alternatif bir yol öneriyor. Tuttuğu bu yol, aynı zamanda, Batılı cogito içinde gömülü duran tercihleri de farklı bir bakışla yeniden keşfetmemize olanak tanıyor.

İÇİNDEKİLER
Giriş

I
1 Doğanın Apaçıklığı
2 Sözün Lüzumsuzluğu, Eylemin Verimsizliği
3 Gerçeğin Başlangıcında Dürtüleme İlişkisi
4 Nöbetleşme İlkesi
5 Ne Yaratıcı Ne Yaradılış

II
6 Görünen ve Görünmeyen
7 Duruluğun Etkililiği, Opaklığın Bataklığı
8 Aşkınlık ve Bağlaşıklık, "Doğa" ve "Ahlak"
9 Materyalist Bir Düşünce Söz Konusu Olabilir mi?
10 Tutarlılık ve Kesintisizlik

III
11 Sürecin Dilsel Anlatımı
12 Oluşu Düşünmek İçin
13 Oluşun Analizinden Oluşa Egemen Olmaya
14 "Stoacı" Sarsılmazlık
15 Dönüşümün Biricik İdeali

IV
16 Örnek Üzerinden Açıklama: Yaratı Değil Süreç Olarak Şiir
17 Genelleştirme: Aynı Anlaşılabilirlik Tarzı

Sözlerimi Bağlarken
Notlar
Çin Düşünce Tarihinin Belli Başlı Uğrakları
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Giriş’ten, s. 9-14.

İdeal durum Çin düşüncesi üstüne hâlâ XVIII. yüzyıldaki gibi yazabilmek olabilirdi, yani mektuplarla, ya da bir diyalog sahneye koyarak. Sırf fikirlerden alınan zevk uğruna, bu kadar doğallıkla erişilebildiklerini ve aynı kolaylıkla iletilebildiklerini düşünmenin inanılmaz cüretiyle.

Benim dileğimse hiç olmazsa şu iki engelden kaçınmak: Birincisi notlar, göndermeler ve dizinlerle dolu saf monografi tarzı bir uzmanlık — yararlı ama sıkıcı bir iş. Sınırları fazla dar, yeteri kadar dışa dönük değil ve artık gerçek bir getirisi de yok... İkincisi vülgarizasyon, daha beter bir tehlike: Zihinleri uyarabilmek ve insanların ilgisini çekebilmek için, sanki beylik laflar bir söylem kurmaya yetermiş, sanki azami kesinlik, dakiklik ve zengin bilgi içeriğinden ödün vermek şartmış gibi… Zira, her iki durumda da, söylem ister anlamını yitirecek kadar ayrıntılar üzerine kapanmış olsun, ister genel bilgi ve yargılar üzerinde başıboş dolaşsın, asıl temel unsur ortadan kalkar: yani, düşüncenin merak ve zevki.

Dolayısıyla, bu kitap konusuna iki düzeyde ve metodik bir şekilde yaklaşacaktır: Çıkış noktasından itibaren bütün güzergâhı boyunca, XVII. yüzyılda, Ming hanedanının sona erip Qing'lerin başladığı dönemde yaşamış özel bir Çinli düşünür olan Wang Fuzhi'nin okunmasıyla ilerliyor; gerek öz amacı gerekse bu okumanın ürünü olması itibariyle, kültürler-arası boyuta sahip bir problematik taslağı oluşturmayı hedefliyor — farklılık sayesinde ve şu kuramsal alternatif biçiminde: süreç (Çin'de dünya görüşünün temel tasarımı, processus) ya da yaradılış (başka yerlerdeki, özellikle de Batı'daki antropolojik ve felsefi modelinden bilindiği biçimiyle). Okuma ve problematik (problematik-okuma): İşte bu iki buyruğun kesişim noktasında, ortak ve karşılıklı etkileriyle, burada "Konfüçyüsçü" düşünceye —aydın (lettré) düşüncesine demeyi yeğleyeceğim— bir erişim yolu açmayı diliyorum.

"Aydınlar": Fransa'da Aydınlanma çağında Konfüçyüs geleneğinin temsilcilerine bu ad veriliyordu, ama her türlü "ekol" karakteri ayraç içine alınıyor ve terime verilen bu anlamın evrenselleştirici ve felsefi etkisini gizlice göstermesine imkân tanınıyordu. Burada da yine aynı sorun, ancak temel kavramıyla düşünülmüş olarak, söz konusu olacaktır ve bu eksen kaymasının bir getirisi de yok değil: Yalnız "Çin'de Konfüçyüsçülerin dünya görüşü ne idi?" sorusu değil, aynı zamanda "Aydın bir bilincin, kendi mantığı içinde ve muhtemel bir insanlık modeli olarak, olabilirlik koşulları —ve kurucu nitelikleri— nelerdir?" sorusu.

Zira daha önce de belirttiğim gibi, Çin düşüncesine giriş olsun diye, bu düşüncenin herhangi bir özetini sunmanın işe yarayacağına inanmıyorum. Her türlü "özet" ya da "kuşbakışı serimleme", işi pek kolaylaştırır gibi görünse de, ister istemez (yakıştırılan farklılığın büyüsü yüzünden) hayali bir egzotizmin kolaycılıkları ile, (sanıldığından çok daha zahmetsizce) yeniden bulunmuş bir hümanizmin sahte hakikatleri arasında bocalamaya mahkûmdur (bir ihtimal daha var, o da sözcükleri peş peşe sıralamak — ama bunun ne faydası olacak ki?): İnsan birincisinden zevk alır, ikincisiyle kuşkularını giderir, ama ikisinde de kendimizle, fantazmalarımızla ve tarafgirliklerimizle oyun oynarız, girişim de kısırlık içinde konusuna yabancı kalır (ama belki istenen de zaten budur). Giriş yaptırmak, okuru bir şeyin içine sokmaktır: Düşünceye —her kültür gibi Çin düşüncesi için de bu böyledir— gerçek anlamda ancak içerden de bakıldığı zaman ve onu iş başında keşfetmek suretiyle erişilebilir: Özel bir tutunma noktasından yola çıkarak ve belirli bir ilerleme süreci çerçevesinde, çalışmaya yönelik bir düşünme olarak.

Burada bize rehberlik edecek olan bireysel hayat güzergâhı Wang Fuzhi'ninki (Wang Chuanshan, 1619-92) olacak. Wang Fuzhi Önceki yüzyılların yeni Konfüçyüsçülerinin çizgisinde yer alan, klasikler alanında kusursuz bir şekilde yetişmiş bir düşünürdür. Bu sayede de eseri, Batı düşüncesiyle bilfiil temasa geçip onun tarafından geri dönülmez biçimde etkilenmeden önceki Çin düşüncesinin en son şerhini, açımlamasını teşkil eder. Wang Fuzhi Taocuları eleştirir, Budizme çok derin bir tiksinti ve düşmanlık duyar, bunlara karşı ateşli bir polemik yürütür. Hıristiyanlardan ve Hıristiyanlıktan bahsedildiğini de —birincilerden müphem, ikinciden daha da müphem biçimde— duymuştur, fakat bunlar onun fikir ufkuna dahil değildir ve düşüncesine müdahalede bulunmaz. Tüm referans alanı, düşüncesinin bütün sahnesi, kesin ve kararlı şekilde geleneğinkilerle, bin yılı aşkın bir süreden beri (özellikle XI.-XII. yüzyıllardan itibaren) "aydın" denen sosyolojik tip için kültürel ve ideolojik temel işlevi görmüş ve bu tipin olağanüstü uzun ömürlü olmasını sağlamış olan geleneğinkilerle, örtüşür. Fakat, hemen hemen bütünüyle not ve açıklamalardan ibaret olmakla birlikte, çok da özgün bir eser söz konusudur, zira Wang Fuzhi, biricik evrenini ve gerçeği kavrama aracını teşkil eden bu "kodlanmış" kavramlar bütününü, en derin gerekçelerini keşfetmek için, cesaret ve ferasetle sorgular. Çünkü Wang Fuzhi Çin tarihinin en karışık ve hareketli devirlerinden birinde yaşamıştır. Geleneğin kültürel tasarımlarını derinlemesine araştırma çabası da, —işin kolayına kaçıp, Budizmin davetine uyarak dünyayı mahkûm etmekle ve dünyadan kaçmaya çalışmakla yetinmek yerine— ilk önce bu düzensiz evrene yeniden mümkün olduğu kadar düzen ve tutarlılık getirmeyi hedef alır.

Yine de ben burada, —sanki birlikte geçirilmiş birkaç yıl buna cevaz veriyormuş gibi— Wang Fuzhi'yi sahiplenmek (yaşamöyküsü yazarının genelde düştüğü tuzak budur), "yazarımı" göklere çıkarmak gibi naif bir jeste kendimi kaptırmak istemem; fakat onu hangi bakış açısından okuduğumu ve nasıl kullanmayı düşündüğümü de belirtmek zorundayım. Zira eseri aydın ortodoksluğunun tarihi açısından pek bir ağırlık taşımıyor (kanıtı: Japonya'da, Sinologlar arasında bile hâlâ bilinmiyor, desem yeridir). Buna karşılık, Çin düşüncesini araştırmak için özellikle elverişli bir alan teşkil ediyor, zira bu düşüncenin eklemlenme tarzlarını en iyi biçimde yorumluyor ve konumlarını en etkili biçimde semerelendiriyor. Dolayısıyla burada birtakım tezlerden oluşmuş bir bütün, organize bir öğreti toplamı değil, aydın sezgisinin potansiyel imkânlarının özellikle radikal bir serimlemesi, düşüncenin kendi zihinsel çerçevesi karşısında sürekli aktif bir hareketi, elden gelen en yoğun zihin açıklığı ve kesinlik çabası aranacaktır. Sıradışı dehası yüzünden ister istemez az çok marjinal kalmış (zaten en önemli eserleri de ancak XIX. yüzyılda yayımlanmıştır), ama (Tan Sitong'a ve —1915 dolaylarında Changsha'da Wang Fuzhi'nin eserlerini okuyup tartışmak için kurulmuş bir topluluğun üyesi olan— genç Mao Zedong'a varıncaya kadar) modern Çin düşüncesinin de mayası olmuş bir düşünür olan Wang Fuzhi, çağdaş Çin felsefesinde de belli bir yenilik çığırının merkezinde yer alıyor ve dolayısıyla bugün hâlâ özgünlüğüne koşut bir güncelliğe sahip bulunuyor. Biz Batılılar için onun çağdaşı olan Pascal de dogma açısından herhalde pek önemli sayılmaz, hatta resmi kilise öğretisinin gözünde tam anlamıyla güvenilir bile değildir; fakat bu durum onun, Hıristiyan sezgisinin derinlemesine bilincine varmak için en iyi bakış açılarından birini sunmasına engel olmaz. Böyle durumlarda önemli olan, bir daha bozulmamak üzere oluşturulmuş bir tasarımlar topluluğuyla hesaplaşma iradesinin gücü, bir geleneğe azami anlamı yükleme —ve onu anlama yetisinin son sınırlarına dek açma— kapasitesidir.

Bir gelenek olgusu olarak Çinli aydınların kültürü, bir kavramlar manzumesine değil, hele tanımlar —ve tabii öğretiler— listesine hiç değil, anlamlı deyimler, kanonik metinlere göndermeler ve alıntılardan oluşmuş, eskilerden kalma ve bellekte biriktirilen bir dağarcığa dayanır. Aslına bakılırsa bu durum, her türlü yorum kültürünün son derece tipik bir örneğinden başka bir şey de olmayabilir. Fakat yine de Çin örneği, özellikle Hıristiyanlık ve Budizm gibi büyük dinsel geleneklerde görülen benzeri olgulardan ayrılır, çünkü burada hiçbir zaman bir dogmaya gönderme yapılmaz (ortada dogma yoktur da ondan) ve ayrıca, Çin örneğinde, metinleri ezberlemek yazılı dili öğrenme sürecinin ayrılmaz parçasıdır (Çin dili doğal yapısı gereği hemen hemen gramersiz olup, çocuk eğitiminin başlıca yöntemi de, çocuğa hem ideolojik ve zihinsel çerçeve hem de ifade aracı işlevi görsün diye, her gün düzenli olarak birkaç satırlık bir metin ezberletmektir). Dolayısıyla, her yeni kuşağın yenileme çalışması da, esas itibariyle, bu geleneksel cümleleri, bu kadim formülleri, halihazırdaki yönelime göre ve kişinin kendine özgü eğilimlerinden hareketle uyarlamak ve bunlardan daha kesin ve dakik anlamlar çıkarmak olacaktır. Demek ki aydın geleneği, her şeyden önce metinlerarasılığının son derece yoruma açık olmasıyla öne çıkar; burada bağlam ve gönderme ön plandadır; Wang Fuzhi'ninki gibi özgün bir düşüncenin bile esas itibariyle kendi kendini işaret ve ima biçiminde, alıntılar yaparak ve şerh etme jestiyle ortaya koymasında şaşılacak bir şey yoktur.

Bu da ister istemez okumanın koşullarını değiştirir: Kavram kişiyi analize, tanımlamaya, inşa çabasına çağırır; formül ise daha çok yoruma, meditasyona, "tat alma" zevkine. Önceden "tasarlanmış" mantıklı bir plana göre düzenlenmiş olmadığı, kesinti ve kopukluğu rahatça hayata geçirdiği, dağınık güncellemelerle yürüdüğü, asla tek ve tam bir açıklama sunmadığı için, bu ikinci sözceleme tarzını izlemek daha zordur. İmdi, metni aydın belleği arka planına yerleştirerek okumayı denemek için, metnin bu (terimin Batılı anlamıyla) felsefi olmayan işleyişine alışmak mutlak surette gerekli olmakla birlikte, o zaman da düşüncenin bu anlaşmalı yol işaretlerine, göndermelerinin konformizmine, dizi dizi beylik örnek ve çağrışımlarına ve aynı alıntıların dönüp dönüp tekrarlanmasına kapılarak, metin karşısında tüm inisiyatifi elimizden kaçırma tehlikesi vardır. Metin apaçıklığa saplanıp elimizden kaçar: Koskoca ve yavan bir totoloji olarak bize anlamsız görünür.

Demek ki, kırılması gereken böyle bir "konformizm" ve kayıtsızlık var. Bu yüzden, Batılı okur, bir yandan anlamın bütün bu zımni ima ve gönderme oyunuyla ilişkisinde bireysel ve anlık hareketini yakalamaya çalışmak için aydın ifade tarzını olabildiğince yakından izlerken, bir yandan da —her türlü aykırı görüşü kenara iterek kendi apaçıklığına çekilmiş— bu kapalı formüller zincirinin önünü kesmemesi ve kendisini çaresiz bırakmaması için, ona olabildiğince uzaktan bakmak mecburiyetindedir: Yani, bu formüller sistemini stratejik olarak seçilmiş bir dışsallıkla karşı karşıya getirmek ve onu bu farklı düşünce perspektifine tepki vermeye zorlamak suretiyle, kendi göndermelerinin ve basmakalıp jestlerinin rahatlığından dışarı çıkarmak zorundadır. Aydın ifade tarzı —Wang Fuzhi gibi güçlü ve diri bir düşünürünki bile— bütünüyle kod ve beylik deyimlerin kalıbına dökülmüştür; tekrar anlam taşıyabilmesi için bünyesine bir farklılık etkisi zerk edilmesi ve, ne pahasına olursa olsun, uzlaşılı bağlamından dışarı çıkarılması lazımdır. Harfi harfine anlama çizgisi benimsenerek metin ne kadar yakından okunsa azdır, ama başkalık arka planında ve hedefleri ile erimi açısından sorguya çekilerek, ne kadar uzaktan okunsa yine az olacaktır. Filologla filozofun geleneksel olarak karşıt sayılan rolleri burada birbirinden ayrılamaz: Anlamı kendi bağlamı içinde açıp yayarken, dışa dönmesine yarayacak ve özel mantığıyla temsil kabiliyetini öne çıkaracak yeni bir kuramsal ufuk inşa ederek, anlamı dışarıdan kışkırtmak, aynı anda hem içeriden hem dışarıdan okumak.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ömer Lekesiz, ''Masa üssünden'', Yeni Şafak, 20 Mart 2013

François Jullien'in Çin düşünce ve sanatı üzerine yazdığı önemli kitaplarından biri Süreç mi Yaradılış mı? Çinli Aydınların Düşüncesine Giriş, Kültürlerarası Problematik Denemesi adıyla çıktı.

Klişe bir söyleyiş olduğuna bakmaksızın 'beklenen kitap' diyeceğim çünkü, bu kitabı Fransızcasından okuyanların da –Çin kültürüne çok özel bir ilgileri yoksa– fazla bir şey anlamış olabileceklerini pek tahmin etmiyorum. Bu yüzden onun İsmet Birkan gibi yetkin bir çevirmen tarafından Türkçeleştirilmiş olmasını önemli bir kazanım olarak değerlendiriyorum.

Türk tarihinin önemli bir bölümü Çin tarihine bitişik olduğu halde, her nedense Çin düşüncesi ve sanatı çok uzağımıza düşer. Minyatür dahil kimi sanatları, daha da önemlisi o sanatları kuran idraki büyük oranda Çin'den aldığımız halde Çin'e karşı bir Fransız'a olduğumuzdan daha Fransız durumdayız.

Jullien'in bu kitabında özellikle doğa algısı - apaçıklık, söz ve eylemin değeri / değersizliği, görünenle görünmeyenin ilişkisi, aşkınlık, süreklilik, dilsel süreç konusunda altını çize çize okuyacağınız çok önemli tanımlar, tespitler, değerlendirmeler olacaktır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.