Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-255-0
13x19.5 cm, 292 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Berfu Şeker
Başkaldıran Bedenler
Türkiye’de Transgender, Aktivizm
ve Altkültürel Pratikler
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Eylem Can
Kapak Resmi: Pınar Yoldaş
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2013

Trans kimlik kavramına odaklanan akademik çalışmalar ile trans bireylerin deneyimlerini bir araya getiren bu derleme, 2010 Kasımı'nda Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen "Queer, Türkiye ve Trans Kimlik" konferansı temelinde hazırlanmıştır. Bu konferans bir yandan Türkiye'de beden ve cinsellikle ilgili, trans kimlik bağlamında yapılan çeşitli çalışmaları trans bireylerin kendi sesleriyle etkileşim halinde bir araya getirmeyi, diğer yandan queer teori üzerine çalışan, düşünen ve eyleyen kişileri buluşturarak, akademi ile aktivizm arasında varsayılan ayrımı aşan, queer düşünce ve pratiğin birbirleriyle konuşmasını sağlayan bir platform oluşturmayı amaçlıyordu.

Başkaldıran Bedenler de konferansın bu amacının bir devamı olarak okunmalı. Deneme, inceleme, anlatı ve söyleşi gibi farklı türlerdeki katkıları bir araya getiren kitap, queer kuram çerçevesinden translığa bakışla sınırlı kalmak yerine, Türkiye'de trans kimliklerin nasıl deneyimlendiğine, iktidar yapılarının trans kimliklerle nasıl ilişkiye geçtiğine ve bu mefhumun tarihten bugüne temsil alanına nasıl yansıdığına bakan çalışmalara ağırlık veriyor. İki uçlu bir yaklaşım bu: Sadece kimliği reddeden bir yerde durmuyor, bir yandan veriliymiş hissi uyandıran kimlikleri sorgularken, diğer yandan normativitenin dışındaki ya da sınırlarındaki kimliklerin tanınmasına önem veriyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz Berfu Şeker, Tolga Yalur 
Giriş Işıl Baş 
Kadın Transvestizminin ve Transerkekliğin Tarihine Bir Bakış Hande Öğüt
Bil Bakalım Ben Kimim? Ali Arıkan
Osmanlı'da Bir Cinsel Kimlik Olarak Köçek Tolga Yalur
Seks İşçiliği Belgin Çelik
Patronsuz ve Pezevenksiz Bir Dünya! Feminist Yaklaşımlar Açısından Seks İşçiliği Selin Berghan
Trans+ Seyhan Arman, Nejat Ünlü
İnterseks Bir Sağlık Sorunu Değildir, Biyolojik Bir Durumdur Berfu Şeker
Belgin İnan ile Söyleşi
Cinsiyet ve Cinselliğin İnşası: Türk Medeni Kanunu'nda Cinsiyet Değiştirme ve Cinsel Vatandaşlık Ayça Kurtoğlu
Gelişim Süreci İçinde Trans Kimlikler İlksen Gürsoy
Heteronormativitenin Paradoksal İşleyişi: Transseksüel Olarak Büyümek Deniz Akın
Lambdaistanbul Aile Grubu Listag  LGBT Ailesi Olmak
Üniversitede Trans Olmak Sema Semih
Kamusal Alanda Mahrem Taktikler Alp Biricik
Trans Cinsiyetli Bireylere Yönelik Dışlama ve Direniş İmkânları Yasemin Öz
Nefret Cinayetleriyle Nasıl Mücadele Edeceğiz? Eylem Çağdaş
Küçük İskender'in Biçimsiz Bedenleri Abbas Bozkurt
Transdoc Travestiler ve Travesti Terörü Belgeselleri Üzerine Bir Söyleşi Seyhan Arman, Aykut Atasay
Ben ve Nuri Bala Filmi Üzerine Bir Söyleşi Esmeray, Melisa Önel, Aykut Atasay
Trans, Onurlu ve Türkiyeli Gabrielle Le Roux ile Söyleşi Berfu Şeker
Trans Manifesto
Kaynakça
Katkıda Bulunanlar
OKUMA PARÇASI

Işıl Baş, Giriş, s. 13-17

Birkaç yıl önce doktora tez konusu olarak edebiyatta arzu ve cinsellik temasını işleyen bir öğrenciyi tez jürisindeki bir akademisyen "edebiyata" tecavüz etmekle suçlayıp yıllardır emek verdiği çalışmasını "hemen şimdi" doğruca çöpe atması gerektiğini söylemişti. Tıpkı bunun gibi, Bilgi Üniversitesi'nde bitirme ödevi olarak bir pornografik filmin çekilmesi ve geçerli not alması üzerine yakın zamanda yaşananlar ve ardından gelen tartışmalar da akademinin ve sanatın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini hâlâ derin bir gelenekçi bakışın belirlediğini gösteriyor. Zaten filmi çeken öğrenci de amacının tam olarak bu olduğunu söylüyor: "Bir yaşlının hazin hikâyesi, kedinin sevimli patileri, eski çağda kadın, yeni çağda zaman gibi konuların beni motive etmediğini fark ettim. Öyle bir şey yapayım ki, senelerdir kafamıza sokulan akademik özgürlüğün sınırlarını göreyim istedim. Çünkü üniversite demek, kullanılmayan müthiş bir özgürlük alanı demek" (Tempo, 2011).

Öğrencinin üniversitedeki özgürlüğü "kullanılmayan" bir alan olarak tanımlaması ilginç ve doğru bir gözlem. Özgürlükler kullanılmaya kalktığında neler olabileceğini Bilgi Üniversitesi örneğindeki kadar sert olmasa da üniversitemizin Eleştiri ve Kültür Araştırmaları Yüksek Lisans Programının ilkini 2004 yılında düzenlediği "Queer" etkinliklerinde de yaşadık. küçük İskender, Selim İleri gibi edebiyatçıların ve çok sayıda eleştirmen, akademisyen ve aktivistin katıldığı bu "ilk" "akademik queer" konferansı hem yönetim hem de medya tarafından "müstehcen" bulunmuş ve çeşitli soruşturmalara neden olmuştu. Altı yıl sonra yine bir öğrenci projesi olarak ikincisini düzenlediğimizde ise üniversite bize sahip çıktı, ama bu kez de konferanstan dört gün önce Facebook sayfamızdaki konferans posteri müstehcen bulunduğu için sayfa erişime kapatıldı. Böylece sanal ortamın özgürlük getirdiği inancının ne kadar sanal olduğunu ve tek mekânsal ve zamansal değişmezin insan bedeni ve cinselliğine dair tabuların yerleşikliği olduğunu bir kere daha görmüş olduk.

Oysaki beden ve bedensel hazlar önce feminist hareketin daha sonra da gey/lezbiyen ve queer çalışmalarının neredeyse son elli yıldır temel araştırma konusunu oluşturuyor. Bir zamanlar zihnin hapsedildiği kötücül ve hayvani bir çeşit hücre olarak aşağı görülen, yasaklanan ve felsefedeki Kartezyen devrimin keskin res extensa ve res cogitans ayrımının da etkisiyle iyiden iyiye yok sayılan ve "çürümüşlüğüne" terk edilen beden, 300 yıl sonra Edward Casey'nin deyimiyle "tıpkı her iyi hortlak gibi, intikamını alabilmek için geri döndü" (1998: 207).

Sartre, Husserl, Heidegger ve Merleau Ponty gibi fenomenolog, Lacan ve Foucault gibi psiko-sosyotropik genealog ve Irigaray, Kristeva, Butler, Bordo gibi feminist teorisyenlerin etkisiyle beden gerçekliğin ve kimliğin toplumsal oluşumunun alanı olarak önplana çıkarıldı. Foucault iktidar pratikleriyle beden arasındaki ilişkileri inceleyerek bedenin ve bedensel hazların yasaklanmasının ve sınırlandırılmasının politik, ekonomik sosyal ve kültürel sınırlarla koşut olduğunu öne sürdü. Tıpkı Enis Batur'un gözlemlediği gibi: "ben doğmadan çok önce harekete geçen bir süreç içinde gövdem bana yasaklanmıştır. Kişioğlu, toplumsal düzlemde, öteki gövdelerin kendine yasaklanış dereceleriyle öylesine bire bir didişmek zorundadır ki, kendi gövdesinin kendi kendisinden esirgeniş sınırlarını fark etmekte gecikir… Gövdemi bana kimin yasakladığını anlamaya koyulmam, gövdemin bana daha ne kadar ve nasıl yasaklanabileceğini kestirmem için hem yasağın düğümlerine dimdik bakmak, hem de gövdemin sınırlarına doğru, tasarım mantığını ters/düz yönlerde katederek, yolcu çıkmam gerek. Kendi gövdeme, öteki gövdelere yolcu çıkmak" (2007: 13-14).

Batur'un "bir Jules Verne devri âlemi" olarak da tanımladığı bu bedenlere yapılan yolculuk sayesinde eskiden yalnızca tıp alanının "bilimsel" çalışmalarında kabul gören beden ve cinsellik ilişkisi de özellikle 1970'lerden itibaren yine Foucault'nun "Cinsellik kurgulanmış bir deneyim kategorisidir ve biyolojik değil, tarihsel, toplumsal ve kültürel kökenlere sahiptir," (1988: 29) savının da yaygın etkisiyle birçok farklı disiplinde ve kültürel, ahlaki, politik, sosyal ve hukuki söylemlerin içinde incelenmeye başlandı. Bedenin bire bir cinsellikle, cinselliğin ise üremeyle, dolayısıyla da karşıt cinsten iki insanın birleşmesiyle tanımlandığı, cinselliği gözetleyen ve denetleyen kurumsal geleneksel söylemlerin tartışmaya açılmasıyla da bedenlerin ve cinselliklerin durağan değil, tam tersine akışkan, değişken ve performatif olduğu tartışılır oldu.

Queer ve trans kimliklerin rahatsız ediciliği ve müstehcenliği yalnızca cinselliğe bu denli vurgu yapmalarının hâlâ bize benimsetilmiş geleneksel değerlere aykırı olmasından değil, aynı zamanda alıştığımız tüm sınır çizgilerinin geçirgenliğini ortaya koymalarından ileri geliyor. Üreyen ve üreten değil, haz duyan ve bu hazzı birçok alana özgürce dağılarak ve karışarak yayabilen "biçimsiz" bedenler gerek akademinin gerek sanatın gerekse toplumsal diğer kurumların kategorilerine ve tanımlarına uymuyor elbette. Bu bedenlerden bahsetmeye başladığımızda müstehcen/ahlaki ayrımı şiddetle karşımıza dikiliveriyor. Arapçada hücnet kelimesinden türeyerek Türkçeye geçmiş olan müstehcen, yalnızca "ayıp, terbiyesizce, iğrenç, açık saçık, edepsizcesine, edebe aykırı, yakışıksız" değil, aynı zamanda Arapça kökeninden de yola çıkarak "karışık", yani ne olduğu belli olmayan, tam olarak tanımlanamayan anlamını da içeriyor. Diğer bir deyişle müstehcenlik tam da bu nedenle tıpkı queer ve trans gibi aslında tam olarak bir kategorinin karşıtı değil, hiçbir kategorizasyona sığmayan, Freud'un deyimiyle hem heimlich hem unheimlich, yani hem yakından tanıdığımız, bizden olan, hem de delicesine korktuğumuz, uzakta tutmaya çalıştığımız bir olgu haline geliyor. Ve belki de bu tanım ötesi, akışkan ve sınır tanımaz niteliği sayesinde "müstehcen" kelimesi her söylendiğinde nedense hep karşıtı olarak düşünülen "ahlaki" kelimesinden çok, benzer bir başka kelimeyi, "müstehzi"yi çağrıştırıyor.

"Müstehcen" derken aklımıza birdenbire "müstehzi"nin gelmesi her ikisinin içinde var olan "oyunculuğu" hatırlatıyor belki de bize. Aynı zamanda da iki farklı anlamlı kelimenin bir araya gelince ne kadar şaşırtıcı yorumlara götürebileceğini de gösteriyor. En azından şunu düşündürtüyor: Birbiriyle hiç alakası yokmuş gibi görünen iki olgu eğer onları bir arada kullanmaya cüret ve cesaret edersek, yerleşik kalıpları ve anlamları nasıl da zorluyor ve sonsuz varyasyonlara yol açabiliyor. Müstehcen derken bu kelimeye yüklemeye çalıştığımız âcizlik, ötekilik, başkaları tarafından tanımlanma ve aşağı görülme özelliği, yanına müstehzilik yerleştiğinde, yerini bir güce, bir sorgulamaya, anlamların içini boşaltan bir oyunculuğa, bir alaya bırakıyor. Dudaklarının etli kıvrımlarında sürekli müstehzi bir gülüşle toplumun gözlerinin içine korkmadan bakabilen bu müstehcenlik ezberlerimizi bozuyor, bakışımızın keskinliğini bir ayna gibi kırarak, bize tersyüz edilmiş bir biçimde geri yolluyor, bu kez biz bakan değil bakılan oluyor, saklamaya, örtmeye çalıştığımız kendi müstehcenliğimizle karşı karşıya kalıp şaşırıyoruz.

Elif Şafak "Transgender Bolero" (2004) adlı denemesinde bir Boğaz vapuruna binmeye "cüret" etmiş bir travestiyi anlatırken vapur ahalisinin şaşkınlığını şu sözlerle dile getirir:

Âdemelmasının bir aşağı bir yukarı oynamasını seyrettik hep birlikte. İçtiği çay bardağının kenarına bulaşmış vişne rengi ruja takılı kaldı gözlerimiz. Ve aslında bırakın aynı bedeni paylaşmayı, kadın ve erkeklerin aynı ortamda bir araya gelmelerinin bile ayıp sayıldığı bir toplumda erkekliğin ve kadınlığın bu alışılmadık birlikteliğini ilgiyle izledik. (s. 26; çeviri bana ait)

Trans kimliklerin aşağılanması, dışlanması, şiddet görmesi aslında tam da bu şaşkınlıktan ileri geliyor. Onlar, içinde rahat ettiğimizi sandığımız, fark etmeden benimsetildiğimiz rollerin o kadar da sağlam olmadığını, hayatın tüm çeşitliliğine ve zenginliğine rağmen ısrarla iki sayısı üzerine kurulu olmakta direnen ideolojilerin yapaylığını bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor, bedenlerini birer manifesto haline getiriyorlar. Özellikle transgender kimlikler, yani herhangi bir anatomik neden ya da tıbbi müdahale olmaksızın dişil doğup erkek rolünü benimseyen ya da eril doğup kadın olarak hayatlarını sürdürenler her ne kadar çoğu feminist tarafından sistemin bir parçası olmak ve toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamadan kabul etmekle suçlansalar da en doğal hareketlerini bile tasavvurların, inançların, güç odaklarının kurguladığı bedenlerimizin yeniden, yeniden ve tekrar, tekrar, tekrar inşa edebileceğimizi göstermiyor mu bize? Bir yandan durağan bir yandan akışkan, ne erkek ne kadın, hem erkek hem kadın, bazen erkek bazen kadın!

Öte yandan Luce Irigaray'in dediği gibi "yapıyı bozmak" henüz bir dünya inşa etmemiş olanlar için bir lüks sayılabilir (1999: 44). Gündelik hayat pratiklerinde ezilmemek ve eziyet görmemek için, kalıcı bir kimlik edinmek, ayrımcı muamelelere göğüs gerebilmek için tek beden gibi davranmak kaçınılmazdır belki de. Trans ve lezbiyen feministler arasındaki en önemli çatışmadır bu. Transgenderistler ise transseksüellerin, hayatların çokluğunu tekrar ikiye indirdiğini, tıp dünyasının çıkarları için kendilerini kullandırdıklarını, normatif cinsel yönelimlerin, pratiklerin ve rollerin etkisinde kaldıklarını öne sürerler.

Özellikle 1990'lardan sonra akademik dünyayı da etkisi altına alan bu ve benzeri tartışmalar, kadın çalışmaları programlarından, gender yani toplumsal cinsiyet araştırmaları, queer ve trans çalışmalarına cinsellikle ilgili kabullerin, bilgilerin, eğilim ve tutumların sorgulanmasına ve dönüştürülmesine büyük katkı sağladılar. Bizim de Eleştiri ve Kültür Araştırmaları Yüksek Lisans Programının ikinci etkinliği olarak "Trans Kimlikler" başlığı altında bir araya gelmemizin nedeni teorik tartışmaların ötesinde daha hayati bazı soruların sorulması, tanıklıkların aktarılması, gey, lezbiyen, biseksüel, travesti, transseksüel, transgenderist, hadım, aseksüel, seks işçisi, interseksüel, hermafrodit ve heteroseksüel bireylerin bir arada ama her birinin kendi deneyimleri ışığında sınıf ve etnik çatışmalar, aile, polis ve mahalle baskısı, şiddet, işsizlik gibi doğrudan hayat pratiklerini göz önünde tutarak varlıklarını ortaya koymalarıdır.

Son derece zenginleştirici bir deneyimin ardından konferansa büyük emek veren öğrencilerimden Tolga Yalur ve Berfu Şeker'in çabalarıyla yayıma hazırlanan kitap gerçekten de toplantılarda ortaya konan ve şimdiye kadar, en azından akademide, çokça dile getirilemeyen ve bedenlerin içinden dışına her türlü müstehcen alana yayılabildiğini umut ettiğim çalışmaları kapsamaktadır. Elbette düşünceler ve tanıklıklar bu kitapla ya da konferansla sınırlı değil. Hayatın içinde bire bir tüm sıkıntılara göğüs germeye çalışırken Susan Sontag'ın deyimiyle, "diğerlerinin gitmediği yere giden, diğerlerinin bilmediği şeyi bilen" tüm kimlikler kadar sayısız ses var kulak vermemiz gereken.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gökcen Ezber, ''Akışkan bedenler'', Radikal Kitap Eki, 21 Ocak 2014

İnsan, doğduğu bedenin tutsağı mıdır? Kim olduğumuzu, dünyada duracağımız yeri bedensel “gerçekliklerimiz” mi belirler? Bedenin fiziksel “gerçekliklerine” göre biçilmiş toplumsal roller midir bizi biz yapan? Kim olduğumuzun yegâne belirleyicisi, biyolojik ve “doğal” olarak içselleştirdiğimiz beden algımız mıdır? Bedenimiz üzerindeki haklarımız bir yerlerde biter mi? İnsan, bütün düzenleyici normatif toplumsal aygıtların içinden sıyrılıp, düşünceleri, duyguları ve cinselliiği doğrultusunda bedenini yeniden inşa edebilir mi? Böylesi bir beden inşasının beraberinde getirdiği akışkanlık, mutlak olduğu düşünülen sınırların ortadan kalkması, kim ve ne olduğumuzu bedensel uzuvlarımızın değil de, duygularımızın ve hissettiklerimizin belirlediği bir dünya tahayyülü, hangi güç dengelerini altüst eder? İnsan bedeni üzerinde, insanın kendi kendine kurduğu tahakkümü yıkmak, insanın “biyolojik” ve “somut gerçeklik” kisvesinde kendisine dayatılan sözde değişmezleri değiştirip, bedenlerin de mutlak bir özgürlük alanında değiştirilebilir, evrilebilir bir gerçeklik olduğunu kabul etmek, çoğumuz için neden bu denli kabul edilemez? Metis Yayınları’nın Berfu Şeker’in derlemesiyle yayımladığı Başkaldıran Bedenler: Türkiye’de Transgender, Aktivizm ve Altkültürel Pratikler başlıklı çalışma, Türkiye bağlamında bu gibi ve daha fazla birçok soruya yanıt arayan, belki de Türkiye’de alanında bu derece kapsamlı hazırlanmış bir ilk kitap özelliğini taşıyor.

Berfu Şeker ve Tolga Yalur’un önsözde belirttikleri gibi, kitapta derlenen yazılar, bağlamını 2010 Kasımı’nda Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen “Queer, Türkiye ve Trans Kimlik” konferansından almakta. Türkiye’de trans kimlik deneyimleri ve bu deneyimlerin toplumdaki iktidar yapıları ile olan ilişkisi, kitaptaki yazıların ana eksenini oluşturuyor. Hande Öğüt, “Kadın Transvestizminin ve Trans Erkekliğin Tarihine Bir bakış” yazısında, feminizmin ve kadın travestiliğinin toparlayıcı bir tarihini aktararak, aslında devam eden yazıları bir bağlama oturtuyor. Öğüt, yazısında bolca göndermede bulunduğu edebiyat yapıtlarının örneklemelerinden yola çıkarak, kadın travestilerin toplumsal ve yazınsal tarih içinde nasıl sürekli belli bir kimliği üstlenmek zorunda bırakıldıklarını, nasıl “erkekleştirilmiş” bir ortak belleğin kurbanı olduklarını açıklıyor. Öğüt’e göre travestiler, imledikleri kabul edilemeyen cinsiyet ikiliğini gizlemek adına “istikrarlı bir kimlik üstlenmeyi reddederler”. Öğüt, feminizm ve edebiyat tarihinden örnekleriyle, trans bireylerin, toplumsal ve biyolojik göstergeler arasındaki doğal olarak kabul edilegelmiş bağları nasıl kopardıklarının altını çizmektedir.

Köçeklik ve transgender kimlik

Derlemede, transgender kimlikliker konusuna tarihsel bir bakış açısı sunan bir diğer yazı da Tolga Yalur’a ait. Yalur, “Osmanlı’da Bir Cinsel Kimlik Olarak Köçek”te, modern dönem öncesi Osmanlı rakslarından biri olan köçeğin icracılarını, Osmanlı’nın cinsel kimlik çeşitliliği bağlamında değerlendirmeye çalışıyor. Köçeklik kavramının bir “cinsel kimlik çeşitliliği” içinde değerlendirilmesi gerekliliğine dikkat çeken Yalur, köçekliğin tarihsel bir bağlama oturtulurken, köçeklerin kendi varoluşları hakkında özdüşünümsel bir belge bulunmadığı için, araştırmaların dikkatli bir biçimde yürütülmesi gerekliliğini de anımsatıyor. Yalur, köçeklik ve transgender kimlik arasındaki olası benzeşimleri değerlendirirken, Osmanlı’da biyolojik cinsiyetin ikili bir sınıflandırmaya tabi olmasına karşın, toplumsal cinsiyetin daha akışkan bir yapı içinde düşünülebileceğini belirtiyor.

Transgender kimliklerin Türkiye’deki yaşam deneyimlerini belirleyen en önemli olgulardan biri olan hukuki yapı da, yine tarihsel bir bakış açısıyla Ayça Kurtoğlu tarafından özetlenmiş. Kurtoğlu, Türk Medeni Kanunu’nda cinsiyet değişimine ilişkin düzenlemenin toplum genelinde yasa koyucular, uygulayıcılar ve yasalara tabi olanlar tarafından algılanışını tarihselleştirmekle kalmıyor, devletin görünürde bir “içerme” politikası güderken, aslında örtük bir dışlama ugulamasını hayata geçirdiğini dile getiriyor. Kurtoğlu, vatandaşlık kavramının “cinselleştirilmiş” ve “cinsiyetlendirilmiş” olduğunu açıklayarak, cinsel azınlıkların hukukun korumacılığından dışlandığını söylüyor. Görünürde yasal bir hak olarak uygulanan cinsiyet değiştirme yasası, bireyi süreçte yıpratan prosedürlerle dolu olması yanında, transseksüelliği mutlak bir karşı cinse geçiş olarak öngördüğü için, bedenin ve arzunun akışkanlığını kabul etmediği için, trans olma durumunu “normatif sistemde eritmektedir”.

İnterseks bir sağlık sorunu değildir!

Bedenlerin akışkanlığı, bedenin ikili normatif algı dışında da kurgulanabileceği “interseks” kavramı çerçevesinde de görünürlük kazanmaktadır. Berfu Şeker’in Belgin İnan ile söyleşisi, interseksin bir sağlık sorunu olmadığını, sadece biyolojik bir olgu olduğunu göstermektedir. Belgin İnan’ın interseksüellik deneyimini açıkladığı söyleşi, toplumun ve tıbbın interseksüel bireylere olan yaklaşımının ne kadar normatif ve ezici olduğunu bireysel bir tanıklıkla gözler önüne seriyor. İnterseks bireylerin çocukluklarından itibaren kendilerini gizlemek ve kendilerinden utanmak yönünde şartlandırılmaları onları hayatta güçsüz, kendilerine güveni ve özsaygısı olmayan bireylere dönüştürmektedir. İnterseksüellik durumunda da, bireyin akışkanlığını kabul etmeye yanaşmayan heteronormativitenin bireyi ve bedeni nasıl kıskaca aldığını görüyoruz.

Başkaldıran Bedenler, transgender deneyimleri günyüzüne çıkaran ve görünür kılan kişisel bazı öyküleri de içeriyor. İlksen Gürsoy, Deniz Akın, LAMBDA İstanbul Aile Grubu ve Sema Semih, transgender deneyimlerini kendi yaşam öykülerinden yola çıkarak anlatırken, bireyin cinsiyetlerini yeniden yapılandırırken ne gibi güçlükler çektiklerini açıklıyor. Transseksüel çocukların beden ve kendilik algıları, yaşam boyu devam edebilecek suçluluk ve dışlanmışlık duygusu, ailelerin LGBT çocukları ile deneyimleri, trans bireylerin ikili normatif düzene karşı koyma çabaları ve bu ikili düzenin dayatmaları sonucunda yaşadıkları güçlükler, bu bireysel anlatılarda çarpıcı bir görünürlük kazanıyor.

Başkaldıran Bedenler son dönemde Türkiye’de giderek artan toplumsal cinsiyet, LGBT ve Queer kuram alanındaki yayınların sağlam örneklerinden biri. Cinselliği normatif düzenin ötesinde farklı ve daha akışkan bir ilişkisellik içinde anlamlandırmayı hedefleyen, tarihsel, bireysel, kuramsal, yasal ve sanatsal tanıklık ve incelemeleri transgender olma durumu çevresinde bir araya getiren bir çalışma.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, "Bil bakalım, ben kimim?", Sabir Fikir Dergisi23 Aralık 2013

Farkındaysanız son zamanlarda muhalif söylem içinde bize adeta hediye edilmiş gibi duran bir kavram var: Queer. Toplumsal cinsiyet ve kimlik politikalarının hem tam ortasında duran hem de ikisinin birden dışına çıkmayı öneren bu kavram, yine bilindiği üzere ne olduğuyla değil, neye, nelere karşı olduğuyla ilgili olarak kendini ortaya koymakta. Kavram, cinse dair herhangi bir kimliğin “doğal” olmadığını ve tüm kimliklerin kendiliğinden iktidar ilişkilerine bağımlı olduğunu işaret ederken, “normal” dediğimiz her şeye karşı da derin bir şüphe besler. Hal böyle olunca, eşcinsellik temelli yükselen queer kültürü giderek eşcinselliğin sınırlarından da çıkıp her türlü heteronormativitenin, heteroseksizmin karşısında duran politik bir tutum halini alır.

Queer yaklaşımın toplumsal muhalefet içinde ne denli etkin olabileceğini, her şey bir yana hepimiz Gezi direnişinde fazlasıyla deneyimledik. Hatta bu bağlamda kelimenin tam anlamıyla büyülendik. Avrupa ve Amerika’da 1980’lerde başlayıp ivmesini 90’larda alan “queer kavramı” ve "queer kültürü” bizim için çok yeni olmasına karşın Gezi’nin hemen öncesini ve sonrasını kapsayan kısacık bir süre içinde etkinliğini en az Batı’daki kadar göstermeye başladı. Bu etkinliğinin bir diğer göstergesi de kavrama dair ardı ardına yayımlanan çalışmalar. Berfu Şeker’in hazırladığı Başkaldıran Bedenler de bunlardan biri.

Türkiye’de Transgender, Aktivizm ve Altkültürel Pratikler altbaşlığıyla yayımlanan çalışma, trans kimlik kavramına dair yapılan akademik çalışmalar ile trans bireylerin deneyimlerini bir araya getiren bir derleme aslında. Dolayısıyla Başkaldıran Bedenler'de, kişisel deneyimleri, akademik temelli makaleleri, denemeleri, incelemeleri ve çeşitli söyleşileri okuma imkanı buluyoruz. Kitapta yer alan makale, inceleme, söyleşi, ne olursa olsun, eril heteroseksüel cinsiyet kültürü ile patriarkal kapitalizmin toplumsal örgütlenme biçime dair çok ciddi eleştiriler taşıyor ister istemez. Ve queer kültürün doğası gereği eleştirmekle kalmayıp bedenimizle kurduğumuz ilişkiden, giyim kuşamımızdan başlayıp toplumsal-gündelik hayatın her alanına yayılabilecek yeni, parlak, heyecan verici öneriler taşıyor. Bu anlamda Alp Biricik’in Kamusal Alanda Mahrem Taktikler'i, Yasemin Öz’ün Trans Cinsiyetli Bireylere Yönelik Dışlama ve Direniş İmkanları adlı makalelerini hararetle öneririm. Hande Öğüt’ün Kadın Transvestizminin ve Transerkekliğin Tarihine Bir Bakış adlı incelemesini ise konuyu son derece geniş ve zihin açıcı bir yaklaşımla ele alması bakımından, çalışmanın gözden kaçmayacak bir parçası olarak tavsiye etmek gerekiyor.

Çalışmanın ithaf edildiği ve kısa bir süre önce transfobi ve cinsiyetçilik endişesiyle hastaneye gidemediği için kanserden hayatını kaybeden Ali Arıkan’dan bir alıntıyla bitirmek isterim: "Birileri bana ‘illa kendini tanımlaman gerekmiyor ki,’diye söyleyip duruyor. Belki başkaları kendini tanımlama ihtiyacı duymuyordur. Kendimi sorguladığım süre boyunca kendimi hiçbir şekilde tanımlamadım. Kendime ne kadın, ne erkek, ne lezbiyen ne de başka bir şey diyordum. Bunu sesli olarak başkalarına söylediğimde birçok insanın kendini rahatsız hissettiğini gördüm. Hatta bazıları ‘karar ver artık!’ diyordu. Çünkü hepimiz bu ikili cinsiyet düzeninin içinde doğduk ve bununla büyütüldük. Cinsiyetinin olmadığını söylemek kimseye bir şey ifade etmeyebiliyor. Ya görünmez oluyorsun, ya da daha önce ne olarak biliniyorsan, alışkanlıktan dolayı onunla anılıyorsun."

Not: Yukarıda da söz ettiğim gibi, queer kültürü üzerine ardı ardına yeni çalışmalar yayımlanıyor. Daha geniş kapsamlı okumalar yapmak isteyenler için: Judith Halberstam’in Çuvallamanın Queer Sanatı, Monique Wittig’in Straight Düşünce, Sherry Woolf’un Cinsellik ve Sosyalizm adlı çalışmalarını da gönül rahatlığıyla önerebilirim.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.