Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-948-1
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Düşlenen Ülke
Özgün adı: El país imaginado
Çeviri: Roza Hakmen
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Kwong Sang Hong Ltd. Şti. reklam görseli
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2014

Dünyanın en değerli şeyi nedir? diye soruyor.

Ölü bir karatavuk, diye cevap veriyorum.

Ölü bir karatavuk mu? diye tekrarlıyor. Peki kaç altın tael eder?

Değeri de bundan kaynaklanıyor zaten, diyorum. Bedelini kimse bilemez, bu yüzden de paha biçilmezdir.

Benim bir keresinde kendisine anlattığım bir öyküyü hatırlıyor:

Bir karatavuk kazara bir saraya gelir, sarayda yaşayan soylu onu müziklerin en güzeliyle, şarapların en iyisiyle ağırlar. Karatavuk her şeye rağmen kederli ve sıkıntılı görünmektedir. Soylunun ısrarıyla birkaç yudum şarap içer, gürültülü müziğin ortasında tek notalık bir ötüşe bile cesaret edemez. Birkaç gün sonra bahçede ölü bulunur. "Ne oldu?" der soylu, anlayamaz. Bir bilge ona basit bir açıklama yapar: Soylu kendisi nasıl ağırlanmak isterse öyle ağırlamıştır karatavuğu, onun isteyeceği şekilde değil.

Arjantinli yazar Eduardo Berti'den yüzyıl kadar önce Çin'de geçen, ama mekânı ve zamanı aşan bir roman: Düşlenen Ülke.Yitirilen fırsatlar, elden kayıveren duygular, toplumun köşeye sıkıştırdığı hayatlar, herşeye rağmen açılan yeni yollar üzerine aynı anda sade, narin ve sarsıcı olmayı becerebilen unutulmaz bir metin...

OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, s. 9-13

Yeni güneş yeni yılın ilk gününü aydınlatıyordu. Danian-ye'de, yani yılbaşı gecesinde hep yaptığımız gibi geceyi hiç uyumadan geçirmiş, şafak söktükten sonraki ilk saatleri, uzun gölgeli saatleri en sevdiğimiz komşularımızı ziyarete ayırmış, onlara iyi bir yeni yıl, en azından bitmekte olan yıldan daha iyi bir yıl dilemiştik. Çoğu candan karşılık vererek bizlere iki kese hediye etmiş —biri ağabeyimeydi, biri bana, içlerinde birer madeni para vardı— ve hepsi babama aynı dilekte bulunmuştu: Ninemin ölümü ailemize huzur getirsin, diğer bütün ölümleri de korkutup kaçırsın.

Yeni yılın ilk güneşi en yüksek noktasına vardığında bizi ga-fil avlamadı. Chu-yi'nin ışığına çıkarılacak eşyaları evimizin dışına, eski hasırdan bir tenteyle kısmen örtülmüş avluya vakitlice yerleştirmiştik: güneşin okşaması gereken şiltelerle masa örtülerini ve yeni yılın ilk rüzgârı, ilk esintisi hem arındırsın hem de çürümelerini önlemek üzere kâğıt kurtlarını kaçırsın diye sayfaları sonbahar yaprakları gibi sararmış en eski kitapları. Babamın dediğine göre kurtlar belirli kelimeleri tercih eder ve en eski kitaplarda bu kelimeleri bularak yiyip yutarlardı. Çevredeki birçok aile bu bin yıllık inançlarla ve geleneklerle alay eder, onları köhne ve anlamsız bulurdu. Ama annemle babamın, özellikle babamın batıl inançları çoktu, geleneklere bağlılıkları da ninemin ölümünden sonra körüklenmişti.

Babam o gün ağabeyimle bana kitapları seçip taşıma görevini vermişti; bu arada annem de çarşafları, yalnızca yılın son gününde kullanılmış olanları değil, katlanıp dolaplarda saklananları da bir bambu dalına asmaktaydı; (basit bir ahçıdan öte olan, ama kâhya da olmayan) Li Juangqing ise evimizdeki dört-beş masa örtüsünü asıyordu.

Bütün çarşaflarla örtülerin beyaz olması o sıralar bana mantıklı gelirdi, ama şimdi, aradan on yıllar geçtikten sonra, evimizin şilteleriyle masalarını başka herhangi bir renkle kaplamamızı hangi takıntıların engellediğini merak ediyorum. Kumaşlarda eksik olan rengi kitapların sağladığını düşünmek eğilimindeyim; ağırbaşlı, ciddi deri citli klasiklerin ölçülü renkleri: zümrüt yeşili, mürdüm, açık mavi, gri ya da aşıboyası. Çarşaflarla masa örtülerinin oluşturduğu gerdanlıkla onların dibine adak gibi yığılmış kitaplar arasındaki tezat benim hoşuma giderdi, ama ağabeyimin kitaplarla arası hiç iyi değildi; iyi bir okur olabilmek için gerekli sebat ve meraktan yoksundu; bir kitabın başına oturup ciddiyetle okumasını engelleyen şey belki de yaşı icabı kanının kaynamasıydı. Ağabeyim on yedi yaşındaydı, bense on dördümü bitirmek üzereydim. Ağabeyimin kanının kaynayışını anlayamıyordum, ama tıpkı öfkeli deniz karşısında büyülendiğimiz gibi hayranlıkla izliyordum.

Ninemin ölümünden sonra babam onun odasına girmemizi yasaklamıştı. Ölümünün üzerinden kırk dokuz gün geçmeden ninemle kan bağı olan kimsenin o odaya girme izni yoktu. Yasağın kalkmasına on altı gün vardı; babam ölünün ruhunu dağıtmak amacıyla yapılan törenin haftada bir tekrarlanmasını şart koştuğundan daha iki tören yapılması gerekiyordu.

Bu arada odaya girip temizlemek Li Juangqing'in göreviydi. İtiraf etmem gerekir ki bu yasak beni rahatlatmıştı; ninem uzun süre can çekişmiş, ölüm döşeğinde ona yardımcı olmak da bana düşmüştü; son anları bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Ölüm oracıkta, hâlâ ölüm döşeği diye adlandırdığımız yatakta gerçekleşmişti. Ninemin hastalığı fazlasıyla uzun sürmüştü; tam süresini bilemiyorum, ama o örtülerin altında büzüşmüş halde giderek zayıflar, buruşur, acıya dayanıklılığını yitirirken birçok olay yaşandığını hatırlıyorum. Babamın eve bir tavşan getirdiği gün ninemin yatağa düşmesinden sonraydı. Tavşanın ortadan kaybolduğu, evin altını üstüne getirdiğimiz ve sonunda onu babamın sol pabucunun içinde bulduğumuz gün ninem yine yataktaydı.

Ağabeyimin belki kâbus gördüğü için uyurgezerler gibi birkaç adım attıktan sonra kapıya çarparak bir dişinin yarıdan azını kırdığı gece, ninem epeyce kötülemiş olmakla birlikte henüz hayattaydı. Ninemin o yatakta sırt üstü yatmış can çekişen görüntüsünün eşlik ettiği on, hatta yirmi olay sayabilirim.

Henüz on üç yaşımda olduğum halde ona bakmakla niçin ben görevlendirilmiştim? Bunun birden fazla nedeni vardı: Çünkü ninemle Li Juangqing öteden beri iyi geçinemezlerdi; çünkü ağabeyim dediğim gibi çalkantılı bir dönem geçiriyordu ve annemle babamın gözünde güvenilir bir hastabakıcı değildi; çünkü babam sürekli çalışıyor, evde pek az vakit geçiriyordu; çünkü ben kadınım ve zaman zaman yarı çıplak halde görülmesi olağan yaşlı bir kadın hastaya bir erkeğin değil bir kadının bakması tercih edilir; çünkü başlangıçta nineme bakmakla yükümlü olan ve gayet de iyi bakan annem günün birinde bir hata yapmış, ninemin uyuduğunu zannederek eve ziyarete gelmiş olan bir arkadaşına kayınvalidesinin aslında hasta değil, sadece yaşlı olduğunu söylemişti. Gururu incinen ninem annemin odaya girmesini, daha doğrusu tek başına girmesini yasaklamıştı. Bununla birlikte, annemin ona yemek yedirmesi, temizlemesi, ihtiyaçlarını karşılamaya yardım etmesi, hatta sırtına ve bacaklarına masaj yapması gerektiğinden ve bu görevlerini başarıyla yerine getirdiğinden, benim varlığım annemin o eşikten içeri adım atmak için kullandığı bir anahtar oldu.

Sanıyorum ninem annemin onu hasta olarak görmemesini asla affetmedi ve içinde bu garezle vefat etti. Bir keresinde bu konuyu kimseye duyurmadan konuştuk. Ninem yaşlı olduğunu inkâr etmiyordu elbette. Ne var ki kendini kötü hissetmeye hakkı olduğunu da düşünüyordu.

Ben de genç bir kadınla aynı haklara sahibim, öyle değil mi? diye soruyor, benim görüşümü hiç umursamadan kendi sözlerini onaylıyordu.

Ninemin ölümü yaklaştıkça (bu konuda bir yorum yapamayacak halde olmamıza, zaten yorum yapmak da istemememize rağmen hepimiz ölümün yaklaştığının farkındaydık) annem giderek ondan uzaklaştı, babamsa ona yaklaştı. Bu arada, iki hafta kadar süren bir geçiş döneminde, hâlâ babamın annesi olan ve hızla zayıfladığı için son zamanlarda çenesi tıpatıp oğlununkine benzeyen ninemle iyice baş başa kaldım.

Ninemin son üç haftası, benim kısa bir süre önce hafızası körelmesin diye başlattığım bir tür jimnastikle, temrinlerle geçti. Nine, oğlunun adı ne? diye sorardım ona. Erkek kardeşinin adı ne? Her defasında doğru cevap verir, ama bazen cevap vermekte zorlanır, bazen de, ama kardeşim ölmedi mi? ya da peki oğlum hayatta mı? diye sorarcasına bakardı yüzüme. Yaşayanlarla ölüleri karıştırmakla pek akıllılık etmiyordum belki, ama daha birkaç yıl önce bana en az otuz unutulmaz hayalet öyküsü anlatan ninemin ta kendisi değil miydi?

Sonunda bir gün ninem kardeşinin adını sorduğumda doğru cevap veremedi. Aynı şey ertesi gün ve daha ertesi gün tekrarlandı. Birkaç gün sonra da hiçbir soruya cevap veremedi. Aynı gün ayrıca akla gelmeyecek bir şey yaptı: Benden bir çekmeceyi açıp kırmızı ipekli kumaşa sarılı küçücük bir nesneyi kendisine vermemi istedi. Dediğini yaptım, ninemin son arzusu izlenimi uyandıran —bu sonuca varmamak imkânsızdı— ricasını yerine getirdim; elleri titreyerek ipekli kumaşı açtı.

Bu senin, hep senindi zaten, dedi, gözlerimin içine bakarak.

Sarılı olduğu kumaş gibi kırmızı renkte bir tasmaydı. Hemen anladım: Tavşanın tasmasıydı. Bir gün babamın pabucunun içine saklanmış ve birkaç hafta sonra da sırra kadem basmış olan tavşanın tasması. Tavşan ortadan yok olduğunda ağabeyim, arkadaşı Gu Xiaogang'a tavşan eti hediye etmek isteyen babamın onu öldürdüğünü söylemişti. Hatırlıyorum, gidip babamı bulmuş, (ağabeyimden duyduğumu belirtmeden) bunun doğru olup olmadığını sormuştum, babam ânında itiraz etmişti. Ama bir gün sonra Li Juangqing iddiayı doğrulayan bir yorumda bulunmuştu. Şimdi de ninem tasmayı ortaya çıkararak ağırlığını babamın aleyhine koyuyordu sanki.

İşaretlerin çokluğu —isimleri hatırlayamamasına ek olarak ansızın tasmayı hatırlaması— beni çok kaygılandırdı, annemle konuşmaya karar verdim. Annemin neredeyse hiç şaşırmaması beni ürküttü. Meğer bir gece önce, saat gece yarısını geçmişken, ağabeyimle ben uykudayken bir doktor gelmiş ve ninemin birkaç saatlik ömrü kaldığını söylemiş.

O gün babam bir istisna yaparak evde kaldı. Sabah odaya kapanıp çalıştı. Öğleden sonra, aşağı yukarı yağmur başladığı sırada annemle ben ninemi soyduk, ölüme hazırlık olarak temiz bir kıyafet giydirdik, işimiz bitince de babamı çağırmaya gittik. Ninem sayıklar gibiydi. Babam ağabeyimle birlikte geldi; uzun süre boyunca kimse ağzını açmadı; dışarıda yağmur ölüm döşeğindeki ninemle gizli bir dilde homur homur konuşur gibiydi; tıpkı ninemin annemle babamdan ve ağabeyimden saklı bana öğrettiği dil gibi gizli bir dilde.

Ninemin son nefesini vermesinden birkaç dakika önce babam başının altından yastığını aldı ve hızla odadan dışarı çıktı.

Annem onun peşinden gitmedi. Bakışları ağabeyime yöneldi, sonra bana dönüp gülümsedi (biz kıpırdamaya cesaret edememiştik), ninemin huzur içinde gidebilmesi için dümdüz pozisyonda olması gerektiğini açıkladı. Ayrıca ölüm döşeğindeki bir kişinin, ayaklarını katiyen görmemesi gerekirdi. Ninem hayalet öykülerini anlatırken hep söylerdi bunu.

Uzun süren can çekişme döneminde başını yasladığı, ama son nefesinin sızmadığı o yastığa gelince, aylar sonra eğik çatımızda duruyordu; rüzgârın uçurmasını engellemek için çatıya çiviyle çakılmış, gelenekler uyarınca kuşlar didiklesin diye oraya bırakılmıştı; evet, yastık sürekli tiftiklenmekteydi ve —tıpkı masa örtüleri, çarşaflar ve kitaplar gibi— ilk güneşin taze sıcaklığının esiriydi.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.