Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-951-1
13x19.5 cm, 144 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Renata Salecl diğer kitapları
Kaygı Üzerine, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Seçme İkilemi
Özgün adı: Choice
Çeviri: Barış Engin Aksoy
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kapak Deseni: Selçuk Demirel
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2014
2. Basım: Mayıs 2016

Günümüzde birçok konuda bizi bunaltacak kadar fazla seçenekle karşı karşıyayız. Marketteki peynir veya deterjan reyonlarından ev eşyalarına ve telefon servislerine kadar tüm tüketim ürünlerinde bizi zorlu seçimler bekliyor. Evet, tükettiğimiz ürünleri seçmekte —belli sınırlar çerçevesinde— özgürüz. Peki ya daha hayati meselelerde? Mesela parçası olduğumuz sistemi seçme şansımız var mı?

Seçme İkilemi'nde Renata Salecl her şeyden önce kapitalist düzenin sunduğu içi boş seçeneklerle bireyleri nasıl hayatlarını istedikleri gibi şekillendirebilecekleri yanılsamasına sevk ettiğini gözler önüne seriyor. Ona göre modern kapitalist toplumda yaşam tercihleriyle tüketici tercihlerine aynı muamele yapılıyor: "Doğru duvar kâğıdını ya da saç kremini bulmaya çalışır gibi 'doğru' hayatı bulmaya çalışıyoruz." Dahası, dört bir yandan gelen "Kendin ol!" buyruklarının baskısı altında sürekli kendimizi "keşfetmeye" ve "geliştirmeye" çabalıyor, tüm enerjimizi kendimize harcadığımızdan toplumsal değişim için gereken perspektifi kaybediyoruz. Yaşadığımız daimi kaygı ve tatminsizlik de cabası.

Kitapta ayrıca gündelik hayatta —örneğin aşk ilişkilerinde veya çocuk sahibi olup olmama konusunda— karşımıza çıkan zor seçimlerde devreye giren rasyonel ve irrasyonel mekanizmalar da irdeleniyor. Yalın anlatımı, keskin gözlemleri ve isabetli tespitleriyle Salecl, seçme konusu üzerinden insan psikolojisinin çetrefil labirentlerine ışık tutuyor.

İÇİNDEKİLER
Giriş
1 Seçmek Bizi Niçin Kaygılandırır?
2 Başkalarının Gözüyle Seçmek
3 Aşk Seçimleri
4 Çocuk Sahibi Olmak ya da Olmamak
5 Mecburi Seçim
Sonuç:
Utanç ve Toplumsal Değişimin Eksikliği
Teşekkür
Ek Okumalar
OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, s. 9-13

New York'taki bir kitapçıda kişisel gelişim raflarını gözden geçirirken, All About Me (Hakkımda Her Şey) adlı bir kitaba rastlamıştım. Kitabın büyük kısmı yazısızdı. Her sayfada okurun sevdiği ve sevmediği şeylere, hatıralarına ve gelecekle ilgili planlarına ilişkin bir-iki soru vardı, o kadar.

Bu boş alanlar gelişmiş dünyaya hâkim olan ideolojinin kusursuz bir resmini veriyor: Kişi yaşamının nihai efendisidir, her ayrıntıyı belirlemekte özgürdür. Günümüz tüketim toplumunda sadece ürünler arasında seçim yapmak durumunda kalmıyoruz; tüm yaşamımızı karar ve seçimlerden oluşan koca bir alaşım gibi görmemiz isteniyor.

Mesela trenle yaptığım bir yolculuk esnasında, hayatta istediğimi yapmakta özgür olduğum bana defalarca hatırlatılmıştı. Bir üniversite reklamı, "Ne olmak istiyorsan o ol" diyordu. Bir bira şirketi, "Kendin ol" diye sıkıştırıyordu. Bir seyahat acentesi, "Hayat" — yerini şimdi ayırt" diye tembihliyordu. Cosmopolitan'ın kapağında, "Kendin ol" — ama kendinin daha iyi bir versiyonu" yazıyordu. Chase Manhattan'a ait bir bankamatiği kullanırken ekranda şöyle diyordu: "Seçim senin. Chase [arayış] senin." Post-komünist ülkelerde bile reklamlar ne tür bir hayat yaşayacağımıza karar vermemiz gerektiğini söyleyip duruyor. Slovenya'da bir iç giyim firmasının devasa reklam panolarında, "Bugün hangi kadın olmak istersin?" diye soruluyor.

Bulgar bir cep telefonu firması "Bu senin sesin" sloganını kullanırken, Hırvat muadili de aynı nakaratı tekrarlıyor: "Kendin ol!"

Kendin olmak pek kolay değil anlaşılan. Çok satan kitap listelerine şöyle bir bakmak, insanların nasıl kendileri olacaklarını öğrenmek için epey bir para ve zaman harcadığını düşündürüyor. Change Your Thought: Change Yourself (Düşüncenizi Değiştirin: Kendinizi Değiştirin), Siz: Kullanım Kılavuzunuz, Now Discover Your Strengths (Artık Güçlerinizi Keşfedin) ve Reposition Yourself (Kendinizi Yeniden Konumlandırın) — bu kitapların her biri, kişinin tüm yaşamını yeniden tanımlaması için yeni bir strateji öneriyor.İnternetteki astroloji sitelerinde "gerçek siz" hakkında ücretsiz görüşler sunuluyor, televizyon reklamları vücudu baştan aşağı yenilemeye özendiriyor, özel ve kamusal yaşamın her alanında ideal yaşam tarzına ulaşmamıza yardımcı olacak danışmanlar/koçlar bulunabiliyor.

Ancak bunca tavsiye ille de memnuniyet doğurmuyor; aksine, kaygı ve güvensizliği artırabiliyor.

Bir dergide editörlük yapan ve yaşamındaki tüm sorunları, mutluluğa ve doyuma ulaşmasına yardımcı olmayı vadeden muhtelif kişisel gelişim kitaplarında sunulan tavsiyelere uyarak çözmeye karar veren Jennifer Niesslein'ı ele alalım. Practically Perfect in Every Way (Her Açıdan Hemen Hemen Kusursuz) adlı kitabında Niesslein, iki yıl boyunca kilo verme, evini düzene sokma, iyi bir ebeveyn ve eş olma ve tüm hayat genelinde daha çok huzur bulma üzerine verilen tavsiyelere uyduktan sonra ciddi panik ataklar yaşamaya başladığını anlatır. Daha mutlu değil, mutsuz olduğunu fark etmiştir. Tüm bu kendini geliştirme çabası bütün zamanını aldığı gibi, başardıklarından da —tertemiz bir mutfak, günde üç öğün ev yapımı yemekler ve ustalık kazandığı yeni iletişim becerileri— keyif almaz olmuştur. Ağır egzersizlerle kaybettiği kilolar bile birkaç ay içinde geri dönmüştür. Tüm bunların sonunda Niesslein, insanların kendi yöntemleriyle değişmeyi denemektense bu kitapların peşine takılmasının sebebini şöyle açıklar: "Bence yaşamlarımızda kendimizi çok fazla şeyden sorumlu hissediyoruz. Mesleğimize, çocuklarımıza, evliliğimize karşı sorumluluklarımız var. Ne yapacağını başka birinin söylemesi insanı rahatlatıyor."

Gelişmiş dünyada yaşamlarımızı kişiselleştirip kusursuzlaştırmamızı sağlaması gereken bu seçenek artışı, nasıl olup da daha çok doyum yerine daha büyük bir kaygı, daha büyük bir yetersizlik ve suçluluk duygusu doğuruyor? Ve insanlar niye bu kaygıyı hafifletmek için pazarlamacılardan ya da yıldız fallarından rasgele tavsiyeler almaya, kozmetik endüstrisinden güzellik tüyoları almaya, mali danışmanların ekonomi tahminleriyle yön bulmaya ve kişisel gelişim yazarlarının ilişki tavsiyelerine uymaya razı oluyor? Her geçen gün daha fazla insanın bu sözde uzmanlara riayet ettiği göz önüne alındığında, aslında bu seçme yükünden kurtulmaya gitgide daha hevesli oluyormuşuz gibi görünüyor.

İnsanlar yaşamlarını uzmanların yardımıyla iyileştirmeye çalıştıklarında çoğunlukla bir kısırdöngüye yakalanıyorlar. Örneğin bazı psikanalistler, okurlarını gündelik işleri için günlük tutmaya ve yaşam alanlarını, vücutlarını, duygularını ve ilişkilerini nasıl düzenleyeceklerine ilişkin ayrıntılı tavsiyelere uymaya teşvik eden kişisel gelişim sitesi "FLYlady.com"un (FLY: Finally Loving Yourself - Nihayet Kendini Sevmek) takipçilerinde belli bir takıntılı davranış tarzı bulunduğunu belirtiyor. Bu siteyi kullananlar psikanalistlere, kendilerine verilen görevleri bir türlü yerine getiremediklerinden ya da bitirmek istedikleri görev listesinin gitgide uzadığından yakınıyorlar. Hatta bazıları, sanki tüm hayatları yerine getirilmesi gereken bir dizi görevden ibaretmiş gibi davranıyor: belli bir vazife üstünde çalışmak, şu kadar kilo vermek, şu yaşa kadar evlenmiş olmak, çocuk sahibi olmak, mükemmel bir ev kurmak... Ne var ki kendi kendilerine yaratmış olsalar da bu yetersizliklerinden yakınmanın getirdiği kendine özgü bir haz da söz konusuymuş gibi görünüyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Zeynep Ünlükoç, "Milli irade seçimini yaptı: Salça ve deterjan", Taraf Kitap Eki, Nisan 2014

Bireyci bilinç, toplumların afyonudur. Tüketim toplumunun aman vermez nefes aldırmaz atmosferinde, her birey kendini gerçekleştirmekle yükümlüdür. Kendini gerçekleştir, kendini bul. Ve ne şanslı o 21’inci yüzyıl canlıları ki, kendilerini gerçekleştirmek için bin bir seçenekle donatılmışlar. Akşam televizyon karşısında pineklerken hangi cips markasına gömüleceğinden, sabah hangi diş macunuyla güne başlayacağına kadar… Bin bir seçenek, bin bir ölüm. Zira, kendine odaklanmıştır artık kişi, toplumu gözü görmez. Toplumu değiştirmek, sistemi bir yerinden delmek aklının ucundan dahi geçmez. Ve geçmiş oldun: Ölmüştür ölen, gitmiştir giden. Geriye kalan, hangi ruj markasını, hangi renk çorabı seçeceğinizdir. Tek seçim hakkınız da budur zaten.

Bu mutsuzluk senin seçimin

Slovenyalı sosyolog Renata Salecl, The Tyranny of Choice/ Seçme İkilemi adlı kitabında hayatı bir çoklu seçimler kabusuna döndüren sistemi masaya yatırıyor. Kişisel gelişim kitaplarından da dem vuruyor Salecl. Zira kişi, kendisi için “en iyi” hayatı seçimleriyle yakalayabilecektir bu düzene göre. Bireyin eylemlerine ve seçimlerine binen bu yük ise, kişinin daha da mutsuz ve tatminsiz olmasına neden olur. En nihayetinde, mutsuz olan kişi kendi seçimleriyle mutsuz olmuştur. Hayatının ipleri kendisindedir. Böylelikle, yeni bir kişisel gelişim kitabı çıkar, yeni bir umut, yeni seçimler. Ve kısır döngü bireyi içine hapseder. Nietzche’nin bahsettiği psikolojik sorunların temelini teşkil eden canavarlaşma hli başlamıştır artık.

Bizi seçen mutlu olur

İşte tam da bu boğucu zindanda, sistem kendini sürdürür. Halk, seçimlerle uyutulmuştur. Halk, seçim yaptığı hayaliyle uyutulmuştur. Halk için sadece kendi arzuları vardır: Sistem tam da bu sayede kendini yine ve yeniden üretir. Tekrar tekrar.

Sabah akşam duyar olduk bu lafları: Halk, sandıkta seçimini yaptı. Halk seçimini yaptı. Milli irade karar verdi. Vs vs vs. Halk zaten sabahtan akşama kadar seçim yapıyor; kâh salça markasını kâh çerez çeşidini, kâh kulaklığını kâh deterjanını, kâh TV kanalını... Ve seçimlerle uyutulan halk, zamanı geldiğinde sandığa gidiyor. Sonuç: Milli irade.

Hükümet cenahının “milli irade sandıkta kararını verdi” minvalinden güzellemeleri, pekala bir çamaşır suyu markasını veya GSM şirketi tarafından da kullanılabilir. Arada pek de fark yoktur zahir... Herkes, “Bizi seçen mutlu olur” yanılsamasından ekmek yiyor...

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Seçme özgürlüğümüz var mı?" Radikal Kitap Eki, 26 Mayıs 2014

Belleğimdeki en katı görüntüler arasında: Bir nedenle Moskova’dayım, yıl 1989. Gorbaçov’un başlattığı yeniden yapılanma ve açıklık döneminin coşkusu yanında şaşkınlığının yaşandığı günlerde, bir zamanların hayal ülkesinin günlük hayatını anlayabilmek için temkinli biçimde sokaklarda dolaşıyorum. İnsanlara da bakıyorum, mağazalara, küçük dükkânlara da. Günlük yaşam nasıl? İçeride neler olduğunu merak ettiğim için bir gıda marketine giriyorum. Hazır et ürünleri satılıyor ve marketin tezgâhında yalnızca üç çeşit salam-jambon var, üç çeşit de peynir, başka bir şey yok. Yetmiş yılın sonunda gelinen yer bu. O sırada duyduğum hayal kırıklığını unutamadığım gibi, bomboş marketin o görüntüsü de gözlerimin önünden gitmedi.

Modern zamanların insanının en önemli sorunlarından biri seçme ikilemi. Seçme özgürlüğü de deniyor. Demek o günlerde Moskova’da yaşayanların o markette seçme özgürlüklerini kullanabilecekleri seçeneklerin sayısı o kadarmış. Üzücü, üzücü olmasına. Peki şimdi İstanbul’daki bir markette kırk çeşit salam ve jambon ile kırk çeşit peynir tezgâhının karşısındaki insanın durumu nedir? Tuhaf bir karşılaştırma oldu. Ama çok gerçek ve yanıtının verilmesi gerekiyor. Aslında ikisinin de birbirinden farkı yok. İkisinde de seçme özgürlüğü kısıtlanmış durumda. İkisinde de çaresizlikten yüzü kararan insanın seçme özgürlüğünün elinden alındığını söyleyebiliriz.

Kullanma olanağın yoksa özgürlüğün de yok

Leo Huberman’ın Sosyalizmin Alfabesi 1960’larda ortaokul yıllarımızda ilk okuduğumuz kitaplardandı. Okumayan olmazdı. Onun da hiç unutamadığım ve ilk okuduğum zaman bile zihnime çakılmış olan sözlerinden biri, “Kapitalizmde seyahat etme özgürlüğü olduğu söylenir ama seyahat etmek için parası olmayanın bu özgürlüğü de yok demektir”di. Şimdi basit geliyor belki ama bugün bile tepeden tırnağa doğru bir saptama.

Renata Salecl’ın Seçme İkilemi’ne sözü getiremedim, insanın seçme özgürlüğü ve ikilemi üstüne düşünmek birdenbire pek çok çağrışım yapıyor. Salecl da seçme özgürlüğünün önüne zamanımızın çıkardığı sorunları siyasal seçimlerden âşık olunacak kişinin seçimine, geniş bir yelpazede irdeliyor. Seçim fikri Aydınlanma ile birlikte ortaya çıktı, kapitalizmin dünyayı topyekûn, muazzam bir değişme uğratıp bireyin özgürlük alanlarını açmasıyla birlikte insanların tam önüne geldi.

Seçim hakkının gerçek olabilmesi, elbette özgürlüklerin sınırsız olmasına bağlı. Herhangi bir nedenle özgürlüklerin bir sınırı olması gerektiği, siyasal iktidarların başlıca argümanıdır ve seçim hakkının aldatıcı olduğunu gösterir. Sonra da medya, gerçeklerle insanların algısı arasına öylesine bir perde çeker ki, gerçeğin ne olduğu belirsizleşmeye başlar. Orada seçim özgürlüğünün ne için kullanılacağı da artık bir yanılsama bulutu içinde kalır.

Öte yandan, medyanın sizin beklediğinizi değil de yalnızca size sunmak istediklerini vermesi karşısında da çaresiz kalır insan. Televizyon dizilerinin yüksek reytingi için kurallar varmış: aşk, silah, çocuk üçlüsünü iyi işleyen dizi tutarmış. Bir de zenginlik gerekiyor ama. Yoksul evlerde geçen diziler yerine, izleyicinin kendisini içinde hayal ettiği zengin evler, lüks hayat da bir seçenekmiş gibi öne çıkarılır. Üstelik hem hayal edip hem hiç sahip olamamak, insanın en olumsuz anlamda sıradanlaşmasına, kendisini hiçe indirgemesine neden olur. Onlar da sizin gibidir ve siz de onlar gibi olabilirsiniz duygusu bir medya kültürü pompasıdır belki ama etkisi pek uçucudur.

Kendini parlatma seçenekleri çok!

Renata Salecl, buna bir başka boyut getirerek tam bizde de benzerleri çok görülen durumu şöyle saptıyor: “Sevişmenin nasıl olması, nasıl hissettirmesi gerektiği üzerine medyada yer alan hâkim fikirlerle kıyaslanınca kendi cinsel hayatımız düpedüz sıradan görünüyor. Viktorya döneminde tabu olan sevişmek idiyse, şimdilerde sevişmemek tabu haline geldi neredeyse; kendi cinsel hayatları konusunda sessiz kalan insanlar, diğer herkesin gazete ve televizyonlarda resmedilenler gibi bir cinsel hayat yaşadığını hayal ediyor”.

Medyanın insanları kendi bulundukları yere sıkıştırma, bilinçleri baskı altına alma işlevi böyle çalışıyor. Sonunda bir tür düzen yapıcılığıdır aslında bu da. Tamamıyla dolaylı bir işlev, hizmet. Önüne çıkan her şeyin arkasını sorgulamayan insanlar için âdeta gönüllü bir boyun eğiş de getirir. Cinsel hayatını bambaşkalaştırmak senin elinde, televizyon yıldızları gibi yaşayabilirsin. Ne güzel, yapmıyorsan kabahatlisin kardeşim. Ayrıca kilonuzu en ideal ölçülerde tutmak için diyet önerileri de var, denemek zorundasınız; sonra kişisel gelişim kitapları, onları okuyarak iyi bir iş güç sahibi olmanız da olası, şimdikinden başka bir kimlik kazanmanız da...

Salecl, “1972 ile 2000 yılları arasında ABD’de yayımlanan kişisel gelişim kitaplarında muazzam bir artış oldu,” diyor. Bu dönemde Amerikalıların yüzde 33 ile 50’si en az bir kişisel gelişim kitabı almış. Biz o yıllarda başka şeylerle uğraşıyorduk ama neden sonra bizde de kişisel gelişim kitapları bir satış furyası yarattı ve kendimizi geliştirmek için bilmediklerimizi öğrenme fırsatları bulduk. Son zamanlarda kişisel gelişim kitaplarının satışında görece bir geri çekilme oldu ama yaşadığınız şu toplum içindeki konumunuzla ilgili kaygılarınızı hafifletmek için gerekli çeşitlilikte kişisel gelişim kitabı her zaman var. Onları okuyarak patronunuzla nasıl konuşacağınızı da öğrenebilirsiniz, arkadaşlarınız arasında sivrilmenin yollarını da. Yeter ki isteyin. Seçenekler önünüzde, doğru seçimleri yapmak size kalıyor.

Kaygı ile seçim arasındaki ilişki felsefecileri hep ilgilendirmiş. Bu konu ciddi işte. Salecl, “Kierkegaard’a göre kaygı doğruca özgürlükten doğar,” diyor. “Sartre da bu fikre biraz cila atarak, uçurumun dibinde duran bir kişinin, düşebileceğinden değil, kendisini uçurumdan aşağı bırakma özgürlüğünden dolayı kaygılandığını belirtir”. Elinizde olmayan bir şeyi ne seçme kaygısı vardır ne de kaybetme kaygısı. Asıl kaygı nedeni sahip olduklarınızdır.

Salecl bunu Jacques Lacan’ın düşüncesiyle tamamlıyor: “Don Juan’ın cazibesi, bir kadının ona asla sahip olamamasında yatar. Kadınlar da tam elde tutulamayacağını bildikleri için ona kapılırlar”.

İstediğimizi elde edememek bizi ona daha çok bağlar, bir türlü çıkaramayız aklımızdan. Onu elde ettiğimizdeyse istediğimiz şeyin aslında o olmadığı duygusu çok geçmeden uyanır, aradığımız elimizdedir artık ve başka bir şey aramaya başlarız.

Acıdır, Soma işçileri, kendilerini ölüme götürecek maden işini özgürce seçmediler. Öyle olabilseydi, niçin başka bir iş seçmesinlerdi ki. Üniversite sınavlarında sözde seçme hakkı tanınıyor ama nedense öğrencilerin ezici bir çoğunluğu seçtikleri okuldan hoşnut olmuyor. Hayat zenginleştikçe bu örnekler de sayısızlaşıyor. Nedir o zaman yaşadığımız bu hayatın anlamı? Yaşadığımız hayatın insanlara seçim özgürlüğü verdiğini ancak neoliberaller söyleyebilir bugün. Kendi hayatımızı bile dilediğimiz gibi düzenleyemediğimiz, yaşayamadığımız toplum biçiminin adıdır kapitalizm.

John Lennon daha güzel belirtmiş durumumuzu: Sen başka planlar yaparken başına gelen şeydir hayat.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Efendin kim senin?", Cumhuriyet Kitap Eki, Mayıs 2014

Günümüzün en gıldırgıcık sorunlarından biri tercih etme üzerinden yürüyor. Kendimizce hep “en iyiye” veya “ideale” doğru gitmeyi hedefliyoruz. Bunun yarattığı akıllara zarar gerilim bir yana acaba gerçekten biz mi seçiyoruz? Bindiğimiz alamet bizi bir tür kıyamete götüredursun bu konular üzerine kafa yoran Renata Salecl gibileri buz gibi tokatlar atıp Seçme İkilemi minvalinde kitaplar yazıyor da ayaklarımızın biraz olsun yere basmasını sağlıyor.

Sen seç(me)

Sloven yazar Salecl, kişinin “kendi yaşamının hâkimi olduğu” aldatmacasıyla seçmeye zorlandıkları arasındaki ince bağlantıyı ortaya koyup kapitalizmin, pazarın ve algı yönetiminin ördüğü ağı kurcalıyor. Salecl’ın tezi, tüketim toplumunda yalnızca ürünler arasında seçim yapmaya değil, yaşamımızın bütününde seçime iteklenişimiz üzerine kurulu. Reklamlardan tutun da görüp işittiğimiz her şey bize “sen seç” derken kenardan asıl zehri veriyor: “Ama bizim istediklerimizden birini.” Panik ataklar ve onu yatıştırmakla görevli uzmanların (psikiyatrlar, yaşam koçları ve danışmanların) her geçen gün daha da öne çıkmasına şaşmamalı, değil mi? Bilinçaltındaki veya üstündeki endişe daha çok tüketmeye, bu tüketim de katlanan kaygıya yol açıyor; Salecl’ın da dediği gibi bu kısırdöngü hayatımızın rotasını çiziyor. “Doğru” hayatı bulmaya çabalarken eldeki doğrulardan da oluyoruz: “Kişisel gelişim” uğruna toplumsal değişimi başlatmak için gerekli bakış açısının şirazesi kayıyor. “Kendi yaşamımızın efendisi” olduğumuza yönelik algı, aslında bizi sınırlı ve benzer şeyler seçmeye sürükleyen bir yeme dönüşüyor.

“Kişinin kendi hayatını seçmesi”, bazı somut noktalara dayanıyor, örneğin ev, mobilya, sevgili… Bunlar da hep “kişiliği yansıtan göstergeler” olarak kabul ediliyor. Sanecl’a göre seçimlerimizdeki her kalem, tıpkı ev dekorasyonu ve renk uyumu gibi hayatımızı “düzene koyan” birer edime dönüşüyor. “İdeal olana” ulaşma amacı seçme ikilemini, seçme ikilemi de yeni yasak ve kısıtlamaları, nihayet hepsi zıvanadan çıkan bir kaygıyı besliyor.

Yalnız bu kaygının öbür tarafı, bir başkası için seçmekle; bir başkası gibi olmakla ilgili. “Karşındaki gibi cazibe ve şöhret dolu hayata ulaşabilirsin” mesajı, kişide “Bende niye yok?” gerilimini tetikliyor. Bunun bir ileri aşaması “benim bedenim, benim sorumluluğum”; aslında o noktadan sonra her şey bir başkasına benzemeye, “onun gibi olmaya” vardığı için herhangi bir özgünlükten söz etmenin anlamı da kalmıyor. “Kendin yap”, “kendini yönet” ve “kendin seç” de hayli güzel süslenmiş bir algı ve pazarlama taktiği biçiminde karşımıza dikiliyor. Söz konusu akıntıya kapılanlar için bir “çıkış yolu” var elbette: “Mış gibi yapmak.”

Yönetilen insan

Salecl, şu noktada anlaşmamız gerektiğinin altını çiziyor: Mutluluk ve hayatı bir hal yoluna sokmak için kişiye “kendisinin tek efendisi olduğu” söylenmesine rağmen, bu pompalama insana büyük bir yük bindiriyor. Yazar, Lacan’nın yardımıyla geç kapitalizmde “kendimizi efendi olarak düşünmeye başladığımızı, böylece kendimizden sorumlu olduğumuzu sandığımızı” hatırlatıyor. Zaten bunun nasıl büyük bir yanılgı olduğu da bizi ezen kaygıdan belli. Kişisel gelişimcilerin bireyi ittiği “gidilmeyen yoldan gitme” kalıbını herkes zorladığında o kaygı biraz daha coşuyor. Devreye giren yumuşatma mekanizması ise bir başka “seçenekle” geliyor: “Daha az geçilmiş yola gir.”

Sanecl, seçme ikilemi ve bundan doğan kaygının yanında, başarısızlığın ve seçimle isteneni elde edememenin yarattığı utanç duygusundan da bahsediyor: “Yaptığımız seçimlerden utanç duyduğumuzda, bakışımızı toplum genelinden kaçırıp kendimize odaklanırız (...) yaşadığımız doyum ve keyfin sınırlarını kendi büyük başarısızlığımız sayarız.”

Her şeyin bizim elimizde olduğunu söyleyen baskın ideoloji, bir taraftan hayatı sadeleştirmeye girişir bir taraftan da bunaltıcı tüketim seçimlerine karşı yeni tüketim seçenekleri sunar. Dolayısıyla seçim, kişinin rasyonelliğiyle değil, yaratılan, yönetilen eğilimlerle ve kişinin psikolojik yapısıyla ilgili hale gelir.

Yazarın kitap boyunca vurgulamaya çalıştığı şey, seçimlerimizin hayatımızda hiç beklemediğimiz zamanlarda gerçekleştiği. Baskın ideoloji, hayatımızın akışının öngörülebilir olduğunu söylerken geleceği öngörme becerisi veya ihtimalini sıfırlar; “kendi hayatının efendisisin” balonu patlar. Sanecl’a göre bir çıkış yolu var: Bize sunulanların ne olduğunu anlamaya çalışırsak seçim zorbalığının da üstesinden gelmek için bir adım atabiliriz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.