Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-950-4
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ortadoğu'da Devlet ve İktidar
Otoriter Rejimler Üzerine Bir İnceleme
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Eylem Can
Kapak Resmi: Native ve Zen Two
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2014
2. Basım: Kasım 2017

Ortadoğu devletleri nasıl oluyor da otoriterlikten çıkamıyor, bir demokrasi haline gelemiyor? Bu rejimlerde iktidar gücünü nereden alıyor? Nasıl bir analiz bu rejimleri anlamamıza daha fazla yardımcı olabilir?

Ortadoğu’daki otoriter rejimler hakkında geniş bir sosyal bilimler literatürü var. Ancak bu araştırmalar, ister İslam ve demokrasi ilişkisini ele alan çalışmalar olsun, ister geleneksel kültür analizleri olsun, genellikle özcülükle, kültürü şeyleştirme ve kültürü bağımsız bir değişken gibi ele alma türünden zaaflar taşıyorlar. Ortadoğu’da Devlet ve İktidar, bu literatürün eleştirel, karşılaştırmalı bir incelemesini yaparak, otoriter rejimlerin toplumsal kaynaklarını, siyasal stratejilerini, şiddet ve güçlü güvenlik aygıtlarının rolünü, sürekliliğin sağlanmasındaki araçları, meşruiyet yaratma ve rıza üretme politikalarını ele almaktadır.

Erdem Demirtaş’ın kitabı, Ortadoğu’ya bakışların ele alındığı yetkin bir düşünce tarihi gibi okunabilir. Ama daha önemlisi, Türkiye gibi demokrasinin asgari müşterekleri üzerinde toplumsal ve siyasal bir uzlaşının bulunmadığı ya da zayıf olduğu ülkelerde, iktidarların otoriteryanizme kaymasının ne kadar kolay olduğunu göstermesi açısından çok kıymetli. Otoriter rejimleri incelemek, demokrasinin içinde barındırdığı otoriterleşme eğilimlerine de ışık tutuyor ve bizi demokrasiye sahip çıkmaya ve geliştirmeye davet ediyor.

İÇİNDEKİLER
1. Giriş
Arap Baharı ve Otoriter Rejimler
Kitabın İçeriğine ve Bazı Kavramlara İlişkin Açıklamalar

2. Otoriter Rejimlerin Kaynakları
Kültürel Açıklamalar
İslam Demokrasiye Engel mi?
Geleneksel Yapılar ve Arap Toplumu
Kültürü Yeniden Düşünmek
Siyasal İktisadi Açıklamalar
Rantiye Devlet Teorisi
Rantiye Devleti Yeniden Düşünmek
Ortadoğu'da Neoliberal Dönüşüm

3. Otoriteryan Stratejiler ve Rejimlerin Sürekliliği
Siyasal Stratejiler
Seçim Sistemleri
Seçim Mühendisliği Uygulamaları
Devletten Pay Kapma Yarışı Olarak Seçimler
Muhalefete Yönelik Böl ve Yönet Stratejileri
Ilımlılar ile Radikaller Karşı Karşıya
Paralel Kurumlar, Bölünmüş Seçkinler
Devletin Şiddet Aygıtı ve Savaşın Rolü
Güçlü Ordu, Güçlü Devlet
Bir Toplumsal Kontrol Mekanizması Olarak Savaş ve Savaş Hazırlıkları
Otoriteryanizmin Sembolik Dünyası
Meşruiyet, Hegemonya, Sembolik İktidar
"-miş gibi" Yapmak: Suriye'de Otoriteryanizmin Sembolik Siyaseti
İktidarın Ayinleri: Fas'ta Sembolik Meşruiyet

4. Otoriter Rejimleri Yeniden Düşünmek
Yeni Otoriteryanizm Çalışmaları
Rejimleri Toplumsal İktidar Perspektifinden Okumak

5. Mısır ve Suriye'de Rejimlerin Toplumsal Kaynakları
Mısır'ın Çalınan Devrimi
Devleti Kim Yönetecek Kavgası
Kaynakça
Dizin

OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, s. 13-15

Tunuslu Muhammed Buazizi, 26 yaşında yeni mezun, genç bir mühendisti. Eğitimine uygun bir iş bulamadığından, evine ekmek götürebilmek için sokaklarda meyve-sebze satıyordu. Daha önceleri, tezgâhına birkaç kez polis tarafından el konulmuştu. 17 Aralık 2010 günü polis Buazizi'nin tezgâhına yeniden el koymak istedi. Buazizi karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Polisten hakaret gördü ve dayak yedi. Kendisine yapılanları hazmedemeyen Buazizi, aynı günün akşamı sokak ortasında üzerine benzin dökerek kendini ateşe verdi. Birkaç gün sonra bir başka işsiz genç adam, Lahseen Naji, "sefalete, işsizliğe hayır" diye bağırmak için çıktığı elektrik direğinde elektrik kablolarını tutarak hayatına son verdi. Aynı günlerde başka intihar haberleri de gelmeye başlamıştı. Hayatlarına son vererek, yapılabilecek en büyük siyasal başkaldırı eylemini gerçekleştiren bu gençlerin yaktıkları isyan ateşi birkaç günde bütün Tunus'a, birkaç haftada Mısır, Yemen, Bahreyn, Libya ve Suriye'ye ulaştı. Eylemlerin nedenleri arasında ekonomik sıkıntılar ve geleceğe dair umutsuzluk ilk sırada geliyordu belki, ancak sokakları dolduran kalabalıkların öfkesi ilk kez ülkelerini yıllardır demir yumrukla yöneten otoriter rejimlere yönelmişti.

2011'in ilk günlerinden bu yana Ortadoğu'yu sarsan halk hareketleri Tunus ve Mısır'da diktatörleri devirerek ilk hedeflerini gerçekleştirmiş oldu. Tunus'ta Zeynel Abidin Bin Ali yönetiminin devrilmesinin ardından ülke tarihinin en şeffaf seçimlerinden zaferle çıkarak başa geçen Nahda Partisi şimdilik devrim sonrası döneme en iyi uyum sağlayan hareket olarak öne çıkıyor. Tarihsel olarak ordunun siyasetten geri durduğu ve rakip toplumsal gruplar arası bir dengenin bulunduğu Tunus geçiş döneminin tek ümit vaat eden örneği gibi görünüyor.

Buna karşın, 25 Ocak 2011 Tahrir Devrimi ile Hüsnü Mübarek diktatörlüğüne son veren halk hareketi Müslüman Kardeşler'in seçimleri kazanmasının ardından bölündü ve Mısır toplumu hızlı bir kutuplaşmaya doğru sürüklendi. 2013 yazında bu kez Müslüman Kardeşler karşıtı kitle Tahrir'i doldurduğunda, General Sisi yönetimindeki Mısır ordusu toplumdaki kutuplaşmayı fırsat bilerek yönetime el koydu. Yemen'de devlet başkanı Ali Abdullah Salih artan protestolar karşısında sağlık sorunlarını bahane ederek önce Suudi Arabistan'a sığındı. Protestocuların ısrarla istifasını istemesi sonucu Körfez İşbirliği Teşkilatı'nın dayattığı plan çerçevesinde koltuğunu yardımcısı Abd Rabbuh Mansur al-Hadi'ye bırakmak zorunda kaldı. Libya'da Muammer Kaddafi rejimi NATO müdahalesiyle son buldu. Ancak NATO müdahalesi ardında aşırı silahlanmış ve iç savaş riski taşıyan bir toplum bıraktı. Bahreyn'de Sünni monarşi uluslararası toplumun göz yumması ve Suudi Arabistan'ın askeri ve siyasal desteğiyle halk hareketini bastırdı. Suriye'de ise rejim ile muhalifler arasında dozu her geçen gün artan şiddet sarmalı kördüğüme dönüşmüş görünüyor. Uzun süre militarize olmadan barışçıl bir şekilde devam eden halk isyanı, rejimin aşırı askeri güç kullanması ve buna mukabil isyancı grupların silahlandırılmaları sonucu, Eylül 2013 itibariyle yaklaşık yüz on bin kişinin yaşamını yitirdiği bir iç savaşa dönüşmüş durumda. Başta Körfez ülkeleri, Türkiye ve ABD olmak üzere bölgesel ve küresel güçler Ortadoğu'yu sarsan halk hareketlerine bir istikamet vermeye çalışırlarken, halklar ısrarlı bir şekilde gelecekleri hakkında söz söyleyebilmek ve kaderlerine malik olabilmek için haklarını savunmaya devam ediyor.

Ortadoğu'da sömürgecilik sonrası dönemin en önemli toplumsal ve siyasal gelişmeleri yaşanırken, bir sosyal bilimci olarak mesaimin önemli bir kısmını bölgede neler olup bittiğini anlamaya ayırdım. Olayları bir yandan medyadan takip etmeye çalışırken, bir yandan da ana akım medya tarafından maruz bırakıldığımız epistemik şiddeti bertaraf edebilmek umuduyla akademik kaynaklara yöneldim. Bu naif düşünce, söz konusu olan Ortadoğu toplumları olduğunda, akademik literatürün de medyadan aşağı kalmayacak derecede özensiz ve önyargılı tavrını fark etmemle birlikte beni Ortadoğu konusunda bir tez yazmaya ikna etti. Elinizde tuttuğunuz bu kitap bahsi geçen yüksek lisans tez çalışmasından geliştirilmiştir.

Ortadoğu isyanları üzerine düşünürken ilgimi çeken ilk nokta, yaşanan isyan dalgası karşısında gerek akademisyenlerin gerek siyasetçilerin gerekse bu meseleleri tartıştığım arkadaşlarımın büyük bir hayret içinde olmalarıydı. Şüphesiz bu şaşkınlık ve olan bitene anlam verememe halini ben de yaşıyordum. Ortadoğu rejimlerinin gücüne ve sağlamlığına ya da Ortadoğu halklarının "ataletine" o kadar inan(dırıl)mışız ki, artık yeter deyip meydanları dolduran insanların görüntülerine ve birbiri ardına sarsılan rejimlere inanamıyor, halk hareketlerinin ardında bir bityeniği arıyorduk. Şüphesiz bu şaşkınlığımızın haklı nedenleri de vardı. Ortadoğu uzun zamandır istikrarını koruyan otoriter rejimlerle yönetilmekteydi. Tunus'ta Zeynel Abidin Bin Ali yirmi dört senedir (1987-2011), Mısır'da Hüsnü Mübarek otuz senedir (1981-2011), Suriye'de ise Esad ailesi kırk iki senedir (1971-2012) yönetmekteydi ülkelerini. 1980'lerden itibaren bazı ülkelerde sınırlı da olsa siyasal liberalleşme adımları atılmaya başlamıştı. Ne var ki, rejimler otoriterliklerinden pek bir şey kaybetmediler. Ortadoğu ülkeleri Freedom House raporlarında her sene en düşük siyasal hak ve özgürlük skorlarını elde etmeye devam ettiler. Otoriteryanizmin bu kadar uzun süredir hükümran olduğu topraklarda rejim değişiklikleri bu kadar kolay olabilir miydi? Halk hareketlerinin akıbeti ne olacaktı? Bunlar halen cevaplarını bilmediğim çetin sorular. Fakat bu soruların cevaplarını aramadan önce, otoriter rejimlerin neden Ortadoğu siyasetinin adeta yapısal bir özelliği halini aldığını ve bu rejimlerin uzun yıllar kendilerini nasıl sürdürdüklerini araştırmaya karar verdim.[1]

Notlar


[1]Ortadoğu'yu tartışırken hatırda tutmamız gereken önemli bir nokta, coğrafyanın ve bölgenin aslında siyasi bir tasarım olduğudur (Agnew 2002). Ortadoğu nesnel bir coğrafi kavram olmaktan çok, işaret ettiği sınırlar ve ifade ettiği anlamlar zamana, mekâna ve siyasal bağlama göre farklılık gösteren hayal edilmiş bir coğrafyadır. Bu anlamda Ortadoğu kavramının sorunlu ve öncelikle kendisinin açıklanmaya muhtaç bir kavram olduğunu kabul etmekle birlikte, bölgeye yönelik bir araştırma yaparken kaçınılmaz olarak "Ortadoğu" ifadesini kullanmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Bu konu üzerine bir tartışma için bkz. Wigen ve Lewis 1997, Bilgin 2004; Ortadoğu kavramının ortaya çıkışına yönelik bir soykütük çalışması için bkz. Adelson 1995.Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Neşe İdil, "Burası Orta Doğu sinyorita", Taraf Kitap, Mayıs 2014

Günün herhangi bir zamanında, herhangi bir haber kaynağına bakıldığı zaman, Ortadoğu’da yaşanan bir felaketin görüntülerine rastlamak mümkün. Patlamalar, bombalamalar, toz bulutları içinden kaçmaya çalışan insanlar, feryatlar... Enkazlarla dolu, gri, öfkeli, hırçın bir bölge Ortadoğu. Yıllar boyu iktidarı sayısız kaynak ve yöntem yardımıyla ellerinde sımsıkı tutan hükümdarların yönetimleri altında, silah seslerini ve sokak çatışmalarını kanıksamış insanların coğrafyası. Hiçbir şekilde ifade özgürlüğü olmayan, isteklerini herhangi bir kanalla iletemeyen, konuşma hakları ellerinden alınmış, korkuyu uzuv haline getirmiş, hapsedilmiş insanlarla dolu kentlerin coğrafyası Ortadoğu. İstihbarat servislerinin terör saltanatı nedeniyle, sokaklarda veya evlerinde kontrol mekanizmalarını güçlendirmek zorunda kalmış insanların bölgesi.

Büyük yıkımların doğuşu

Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda, yaşam alanını kısıtlayan iktidarlar altında bir halk ayaklanmasına şahit olmak, tüm dünya için olağanüstü bir olaydı. İçinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli hareketleri arasında sayılan ve 2010’da başlayan Arap Baharı, bölgedekilere ve dünyanın dört bir yanındaki demokrasi sevdalılarına değişim sinyalleri gönderdi. 26 yaşındaki Tunuslu Muhammed Buazizi’nin işsizlik ve polis şiddeti sebebiyle kendini ateşe vermesiyle başlayan olaylar, çok kısa sürede diğer ülkelere de yayıldı. Ne var ki, umut ve barış dolu meydanlar, bir süre sonra devletlerin hareketi sert bir şekilde bastırmaya çalışmasıyla büyük yıkımlar doğurdu. 2011’de gerçekleşen Tahrir Devrimi’nden sonra, Mısırlıların 2013’te meydanı yeniden doldurmasını kanlı bir darbe takip etti. NATO’nun Libya’ya müdahelesi, ülkenin aşırı silahlanmasına ve iç savaş riski taşımasına neden oldu.

Ülkeler arasında en vahim durumda olan ise şüphesiz ki Suriye. Mezhep çatışmalarının çok yaygın olduğu ülke, iç savaşının üçüncü yılında kimyasal silah kullanımı gibi korkunç iddialara ev sahipliği yapıyor. Peki, Ortadoğu’da ortaya çıkan dramlar, yaşanmaya devam edecek mi? Mezhep çatışmalarının, güçlü orduların, savaşların, silahların, petrolün ve diktatörlüklerin diyarı Ortadoğu’nun kaderi, otoriteryanizm içinde sürüklenmek mi?

Akademisyenleri bile şaşırttı

Ortadoğu’da Devlet ve İktidar adlı inceleme kitabında bu sorulara yanıt arayan Erdem Demirtaş, yaptığı çalışmada Ortadoğu’da otoriter rejimlerin uzun yıllar ayakta kalmasına yardımcı olan faktörleri ve dinamikleri açıklamayı hedefliyor. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora çalışmasını yapan Demirtaş, kitabında konuyla ilgili geniş bir literatür incelemesi sunuyor. Arap isyanlarının, daha önce yapılan çalışmalarda doğru kabul edilen verileri yanlış çıkardığını belirten yazar, akademisyenlerin isyanlar karşısında çok şaşırdığını ifade ediyor. Demirtaş, birçok uzmanın demokrasi süreci konusunda Avrupa ve Ortadoğu’yu karşılaştırdığını belirtirken, bölgedeki isyanların başarısız olduğunu söylemenin yanlış olduğunu vurguluyor ve “Demokrasi tarihi bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadeleler tarihidir” diyor.

Otoriteryanizm literatürünün genelinden farklı bir sınıflandırma öneren Demirtaş, çalışmasını “Otoriter Rejimlerin Kaynakları” ve “Otoriteryan Stratejiler ve Rejimlerin Sürekliliği” olmak üzere iki başlık altında yapıyor. Yazar, otoriter rejimlerin kaynaklarını incelerken kültürel ve siyasi yaklaşımlara değiniyor. İslam’ın demokrasiyle ilişkisi, Ortadoğu’da toplumsal yapıların siyasi rejim üzerindeki etkileri, rantiye devlet teorisi ve neoliberal ekonominin rejim üzerindeki etkisini irdeleyen Demirtaş, argümanları, karşı argümanlarıyla sunarak okuyucuya konuyla ilgili geniş kapsamlı bir bilgi edinme olanağı sağlıyor. Otoriter rejimlerin sürekliliği bölümünde ise siyasal ve sembolik stratejiler, şiddet aygıtı ve savaşın rejim üzerindeki etkileri açıklanıyor. Kitabın en ilgi çekici bölümleri arasında bulunan sembolik/kültürel stratejilerin anlatıldığı sayfalarda ise otoriter rejimlerin yıllar boyunca kendilerini sürdürebilmelerinin arkasındaki faktör, sembolik stratejilerle meşruiyet yaratmak olarak öne çıkıyor. Yazar, açıklamalarında sıklıkla, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nun teorilerini Ortadoğu’ya uyguluyor.

Seçim çözüm değil

Parlamento ve devlet başkanlığı seçimlerinin birçok Ortadoğu ülkesinde uzun yıllardır yapıldığını belirten Demirtaş, hükümetlerin seçim yarışlarında muhalefeti etkisiz kılmasıyla veya seçim sonuçlarının manipüle etmesiyle otoriter rejim olmaktan çıkamadığının altını çiziyor. Özetle, günümüzde savunulanın aksine sandık demokrasinin göstergesi olamıyor...

Otoriter rejimleri incelemenin demokrasiyi de düşünmek için bir fırsat oluşturduğunu belirten yazar, şu önemli cümleleri sarf ediyor: “Otoriter rejimleri incelerken demokrasinin ne kadar hassas dengeler üzerinde var olabildiğini keşfediyoruz. Genelde liberal demokrasiyle özdeşleştirdiğimiz seçimlerin ve parlamentoların, refah devletleriyle özdeşleşen ekonomik bölüşüm politikalarının ve cumhuriyetçi geleneğin sahiplendiği halk egemenliği veya son dönemin popüler deyişiyle ‘milli irade’ gibi kavramların nasıl içlerinin boşaltılıp otoriter bir rejimin ana unsurları haline gelebildiğini görüyoruz. Özellikle Türkiye gibi demokrasinin asgari müşterekleri üzerinde toplumsal ve siyasal uzlaşının bulunmadığı ülkelerde, iktidarın otoriteryanizme kaymasının ne kadar kolay olabileceğini görüyoruz. Otoriter rejimleri incelemek bir anlamda demokrasinin içinde barındırdığı otoriterleşme eğilimlerine ayna tutuyor ve bizleri demokrasiye sahip çıkmaya ve onu otoriter iktidarlara karşı korumak için her an tetikte durmaya davet ediyor.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.