Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-954-2
13x19.5 cm, 432 s.
Liste fiyatı: 38,00 TL
İndirimli fiyatı: 30,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tarih Nasıl Yazılır?
Özgün adı: Comment on écrit l’histoire
Çeviri: Nihan Özyıldırım
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Fotoğrafı: Allan Grant
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2014

Paul Veyne'in tarihin epistemolojisi konusunda bugün bir klasik haline gelmiş olan kitabı, tarih yazmanın ne demek olduğunu, tarih yazarken aslında ne yaptığımızı, tarihin bir bilim olup olmadığını, hakikatle ve değerlerle ilişkisini ve tarihsel "yasaları" tartışıyor. Alman tarihselciliği, Annales Okulu ve Max Weber'le kozlarını paylaşan yazar, bilim felsefesi alanında ne kadar donanımlı olduğunu gösterircesine tam bir filozof gibi söz alıyor kitap boyunca. Kitabın sonuna eklenmiş "Foucault Tarihte Devrim Yapıyor" başlıklı kapsamlı makalesinde de Michel Foucault'nun tarihçiliğini değerlendirerek, yirminci yüzyıl için çıkardığı eleştirel tarihyazımı panoramasını tamamlıyor.

Bu ufuk açıcı kitabın, resmi / gayrı resmi, doğrucu / yalancı tarih gibi Türkiye'ye özgü meselelerle yetinmek istemeyen, uğraştığı veya merak duyduğu disiplinin daha genel, yöntemsel ve felsefi sorunlarına eğilmek isteyen okurların ilgisini çekeceğine inanıyoruz.

İÇİNDEKİLER

Giriş
Birinci Kısım  |  Tarihin Nesnesi
1. Yalnızca Doğru Sözlü Bir Anlatı
2. Her Şey Tarihseldir, O Halde Büyük Harfli Tarih Yoktur
3. Ne Olgu Ne Geometral, İlle de Olay Örgüsü
4. Sırf Özgül Olana Duyulan Meraktan
5. Entelektüel Bir Faaliyet

İkinci Kısım  |  Anlama
6. Olay Örgüsünü Anlamak
7. Teoriler, Tipler, Kavramlar
8. Nedensellik ve Artgörü
9. Eylemin Kökeninde Bilinç Yoktur

Üçüncü Kısım  |  Tarihin İlerlemesi
10. Soru Çizelgesinin Genişletilmesi
11. Ay-Altı Âlem ve Beşeri Bilimler
12. Tarih, Sosyoloji, Tam Tarih

EK  |  Foucault Tarihte Devrim Yapıyor
Dizin
OKUMA PARÇASI

Birinci Bölüm, Yalnızca Doğru Sözlü Bir Anlatı, s. 17-23

İnsani Olaylar

Aktörü insan olan gerçek olaylar. Ancak, insan kelimesi bizi kendimizden geçirmemeli. Tarihin özü de amaçları da bu roman karakterinin mevcudiyetine değil, seçilen bakış açısına bağlıdır; tarih ne ise odur, insanın nasıl bir varlık olduğu bilinmediğinden değil, tarih belirli bir bilme şekli olmayı seçtiği için. Olgular ya münferit şeyler olarak kabul edilir ya da arkalarında gizli bir değişmezin arandığı fenomenler olarak. Mıknatıs demiri çeker, yanardağlar lav püskürtür: Bunlar bir şeylerin yinelendiği fiziksel olgulardır. Vezüv’ün MS 79’da püskürmesi ise olay olarak kabul edilen fiziksel bir olgudur. 1917’deki Kerenski hükümeti insani bir olaydır; devrim döneminde iki başlı iktidar fenomeni ise yinelenebilir bir fenomen. Olgu olay olarak ele alınıyorsa, kendi başına ilginç bulunuyor demektir; yinelenebilir niteliğiyle ilgileniliyorsa, bir yasayı bulmak için bahanedir olsa olsa. A.-A. Cournot’nun, doğa yasalarını inceleyen fiziksel bilimlerle, yerkürenin tarihini inceleyen —coğrafya ya da güneş sistemi tarihi gibi— kozmolojik bilimler arasında yaptığı ayrımın temeli budur; zira “insanoğlunun merakının tek amacı doğa yasalarının ve güçlerinin incelenmesi değildir; bu merak dünyanın temaşasıyla, onun bugünkü yapısını ve geçirmiş olduğu altüst oluşları bilmek arzusuyla çok daha kolay tahrik olur”…

Olayların merakımızı kamçılaması için insanın mevcudiyeti şart değil. Elbette insanlık tarihinin şöyle bir özelliği vardır: Başka insanları konu alan bilginin işlemleri ile fiziksel fenomenleri anlamamızı sağlayan işlemler aynı değildir; mesela jeolojik tarihin insani olaylardan çok farklı bir aura’sı vardır; o halde anlamdan, anlamaktan söz ediyoruz ama doğru kelime çok daha basittir — amaçlılık. Gözümüze görünen şekliyle dünyada, insani işlerin gidişatına ve bunların anlaşılmasına hükmeden şey şu olgudur: Her tasarıyı belirleyen bir öngörü ve birtakım davranışların ardında da bir tasarı olduğunu kendimizden bilir, başkasında da yeniden görürüz. Fakat insanın bu amaç-güderliği tarihin epistemolojisinde hiçbir sonuç doğurmaz; sentez ânında tarihçi tarafından işin içine sokulmaz; bizzat yaşanmış olana aittir, tarihçinin bu yaşanmış olandan oluşturduğu anlatıya özgü değildir; romanda ve en küçük sohbette de aynı şekilde karşımıza çıkar.

Olay ve Belge

Tarih olayların anlatısıdır: Geri kalan her şey bunun sonucudur. Öncelikle bir anlatı olduğu için yeniden yaşatmaz — tıpkı roman gibi. Tarihçinin elinden çıktığı şekliyle yaşanmış olan, aktörlerin yaşamış oldukları değildir; bir öykülemedir, bu niteliği de bazı sahte sorunları elemeye imkân tanır. Tıpkı roman gibi tarih de seçer, basitleştirir, düzenler, bir asrı bir sayfaya sığdırır ve anlatının bu sentezi en az, yaşadığımız son on yılı andığımızda hafızamızın yaptığı sentez kadar kendiliğindendir. Yaşanmış olanla anlatının kurulması arasında her zaman var olan aralık üstüne spekülasyonda bulunmak, Waterloo’nun bir muhafızla bir mareşal için aynı şey olmadığını; bunu birinci ya da üçüncü tekil şahısla bir savaş olarak da, İngilizlerin zaferi ya da Fransızların bozgunu olarak da anlatabileceğimizi; sonunu baştan sezdirebileceğimiz gibi, okurla birlikte öğreniyormuş numarası da yapabileceğimizi görmemizi sağlar. Bu spekülasyonlar eğlenceli bazı estetik deneyimlere yol açabilir; tarihçi için bunlar, bir sınırın keşfidir.

O sınır da şudur: Tarihçilerin olay dedikleri şey, hiçbir zaman doğrudan doğruya ve tam olarak kavranmaz; belgeler ya da tanıklıklar üzerinden, tekmeria yani izler üzerinden diyelim, eksik ve dolaylı olarak kavranır. Waterloo’nun çağdaşı ve tanığı da olsam, hatta onun esas aktörü, bizzat Napoléon da olsam, tarihçilerin Waterloo olayı dedikleri şey hakkında ancak tek bir bakış açısına sahip olabilirim; gelecek kuşaklara, tabii onlara ulaşabilirse, iz olarak tanımlayacakları tanıklığımı bırakabilirim yalnızca. Ems Telgrafı’nı gönderme kararını veren Bismarck dahi olsam, benim olay hakkındaki yorumum ile, kararım hakkında kendilerine ait yorumları olan ve ne istediğimi benden daha iyi bildiklerini düşünen arkadaşlarımın, günah çıkardığım papazın, resmi tarihçimin ve psikanalistimin yorumu aynı olmayabilir. Esas olarak tarih, belgelerden edinilen bilgidir. Ancak, belgelerin hiçbiri olayın kendisi olamayacağından, tarihsel öyküleme bütün belgelerin ötesine geçer: Belgesel bir fotomontaj değildir ve geçmişi “sanki oradaymışsınız gibi naklen” göstermez; G. Genette’in faydalı ayrımını hatırlamak gerekirse, tarihsel öyküleme mimesis değil, diegesis’tir. Napoléon ile Rus İmparatoru I. Alexandre arasında geçen, stenografiyle kaydedilmiş gerçek bir diyalog, anlatıya olduğu gibi “yapıştırılmaz”; tarihçi çoğunlukla bu diyalog üzerine konuşmayı tercih eder; eğer onu metin olarak alıntılarsa, alıntı olay örgüsüne hayat —ethos diyelim— vermeye yönelik bir edebiyat efekti olur; bu da sözünü ettiğimiz şekilde yazılmış tarihi romanlaştırılmış tarihe yaklaştırır.

Olay ve Farklılık

Olayların anlatısı olduğu için tarih, tanımı gereği, kendini tekrarlamaz; ancak değişimin tarihi olur. Fenomen-savaş değil, 1914-18 savaşı anlatılır; cisimlerin düşüş yasasını araştırmayan, tek tek düşüşleri ve onların çeşitli “sebepler”ini anlatan bir fizikçi düşünün — tarihçinin hali işte buna benzer. Tarihçi insanın metninde varyantları bilir, ama metnin kendisini hiçbir zaman bilmez; insan hakkında bilinebilecek şeylerin çok büyük, belki en ilginç kısmını tarihe sormamak gerekir.

Olay dediğiniz şey ancak birörneklik zemininde belli olur; bir farklılıktır, a priori bilemeyeceğimiz bir şeydir: Tarih hafızanın kızıdır. İnsanlar doğar, yemek yer ve ölürler, bize onların savaşlarını ve imparatorluklarını ancak tarih öğretebilir; insanlar hem zalim hem de aleladedirler, ne tamamen iyi ne tamamen kötüdürler, ama tarih, belirli bir dönemde, servet kazandıktan sonra köşelerine çekilmek yerine sınırsız kazanç peşinde koşmayı tercih ettiklerini ve renkleri nasıl algıladıklarını ya da sınıflandırdıklarını anlatabilir bize. Tarih bize Romalıların iki gözü olduğunu ve gökyüzünün onlar için mavi olduğunu öğretmez; buna karşılık, hava güzel olduğunda gökyüzünden söz ederken bizim gibi renkleri kullanmak yerine Romalıların bambaşka bir kategoriye başvurdukları ve masmavi gökyüzü demek yerine caelum serenum (berrak gökyüzü) dedikleri bilgisinden mahrum kalmamıza engel olur; bu da anlamsal bir olaydır. Keza geceleyin de gökyüzünü sağduyunun gözleriyle sağlam ve pek uzak olmayan bir kubbe olarak görüyorlardı; bizse, Pascal’in konuşturduğu tanrıtanımaza malum korkuyu veren Medici gezegenlerinin keşfinden beri, geceleri gökyüzünde dipsiz bir girdap gördüğümüze inanıyoruz. Alın size bir düşünce ve duyarlılık olayı.

Kendi başına olay yoktur, olay ancak ebedi bir “insan” tasavvuruna nispetle vardır. Tarih kitapları gramere benzer biraz. Yabancı bir dilin pratiğe dönük grameri dilin bütün kurallarını sıfırdan sayıp dökmez, gramerin muhatabı olan okurun bildiği dilden farklı ve onu şaşırtabilecek olanları sıralar sadece. Tarihçi, sanki başka bir gezegenden geliyormuş gibi, bir uygarlığı ya da dönemi her şeyiyle betimlemez, onun tam bir envanterini çıkarmaz; okurun, her zaman gerçek sayılanlardan yola çıkarak, o uygarlığı kafasında canlandırabilmesi için gerekli olanı söyler sadece. Tarihçiden hiçbir zaman basit hakikatleri belirtmesi beklenmediği anlamına mı gelir bu? Talihsizlik şu ki basit hakikatlerin sinir bozucu bir eğilimleri vardır: Hakiki hakikatlerin yerine geçerler. Gökyüzü, renk ve kazanç kavrayışlarımızın —doğru olsun olmasın— ebedi olmadığını bilmezsek, belgeleri bu konuda sorguya çekmek aklımızdan bile geçmez ya da, daha doğrusu, bize ne söylediklerini bile anlamayız.

Tarihin “tarihselci” yönü —paradoksal ve eleştirel içeriğiyle— bu türün en popüler eğilimlerinden biri oldu hep; Montaigne’den Hüzünlü Dönenceler’e ya da Foucault’nun Deliliğin Tarihi’ne, değerlerin milletlere ve yüzyıllara göre değişmesi Batılı duyarlılığın en büyük temalarından biridir. Anakronizme olan doğal eğilimimize ters düştüğü gibi bulgusal bir değeri de vardır. Bir örnek vermek gerekirse; Satiricon’da Trimalcion, içki bahsinden sonra, kendisi için yaptırdığı muhteşem bir mezardan, gurur ve neşeyle söz eder uzun uzun; Helenistik bir yazıtta, devletin onurlandırmak istediği bir hayır sahibinin cenazesine, yakılacağı gün vatanının ne gibi onurlar tevcih edeceği en ince ayrıntısıyla gözler önüne serilir. Bu istemdışı ölüm dansı, Peder Huc’de, Çinlilerin de bu konudaki tutumlarının aynı olduğunu okuduğumuzda gerçek anlamını bulur: “Ufak zevklere yetecek parası olan hali vakti yerinde insanlar, yaşarken, zevklerine uygun ve kendilerine yakışan bir tabut edinmeyi ihmal etmiyorlar. İçine yatma zamanı gelinceye kadar onu evlerinde, uygun şekilde süslenmiş odalarda, teselli verici ve hoş bir görüntü yaratan lüks bir mobilya gibi saklıyorlar. Özellikle çocuklar için tabut, kendilerine hayat vermiş olanlara duydukları saygının büyüklüğünü göstermenin mükemmel bir yolu. İhtiyar bir baba ya da anne için bir tabut satın alabilmiş olmak ve bunu, hiç düşünmedikleri bir anda hediye etmek, her evladın gönlünde büyük bir teselli kaynağı oluyor.” Çin’de yazılmış bu satırları okuduğumuzda, klasik arkeolojide karşımıza çıkan cenaze malzemesi bolluğunun yalnızca buluntulardaki tesadüfe bağlı olmadığını daha iyi anlıyoruz. Mezar, Yunan-Roma uygarlığının değerlerinden biriydi ve Romalılar da Çinliler kadar egzotiktiler. Burada, ölüm ve Batı dünyası üzerine trajik sayfalar döşenebileceğimiz büyük bir ifşaat yok, ancak bir uygarlık tablosunu biraz daha belirginleştiren küçük, doğru bir olgu bu. Tarihçi hiçbir zaman bizim dünya görüşümüzü altüst edecek gümbürtülü bir ifşaat getirmez; geçmişin sıradanlığı, birbirine eklenerek sonunda hiç beklenmedik bir tablo ortaya çıkaran önemsiz, özel durumlardan oluşur.

Bu arada şuna da dikkat çekelim: Çinli okurlara yönelik bir Roma tarihi yazıyor olsaydık, Romalıların mezar konusundaki tutumunu yorumlamamız gerekmezdi; Herodotos gibi şu cümleyi yazmakla yetinebilirdik: “Bu halkın bu konu hakkındaki fikri bizimkiyle hemen hemen aynıdır.” O halde bir uygarlığı incelemek için onun ne söylediğini okumakla, yani yalnızca o uygarlığa ait kaynakları okumakla yetinirsek, onun gözünde açıklamaya gerek olmayan, besbelli şeylere bakıp şaşırma işini kendi kendimize zorlaştırmış oluruz. Peder Huc, cenaze konusunda Çinlilerin egzotizmini fark etmemizi sağlıyor, ancak Satiricon bize Romalılar için aynı şaşkınlık hissini vermiyorsa, bunun sebebi Petronius Romalı olduğu halde Huc’ün Çinli olmamasıdır. Anlattığı kahramanların kendileri hakkında söylediklerini dolaylı söylemde tekrarlamakla yetinen bir tarihçi öğretici olduğu kadar sıkıcı da olur. Bir uygarlığın incelenmesi bir diğeri hakkındaki bilgimizi de zenginleştirir; Huc’ün Çin İmparatorluğu’nda Seyahat’ini ya da Volney’nin Suriye’ye Seyahat’ini Roma İmparatorluğu hakkında yeni bir şeyler öğrenmeden okumak imkânsızdır. Bu teknik genelleştirilebilir ve, üzerinde çalışılan mesele ne olursa olsun, sistematik olarak sosyolojik çerçeveye —yani, karşılaştırmalı tarih çerçevesine— başvurulabilir; bu, tarihin her noktasını yenilemek için neredeyse şaşmaz bir usuldür ve karşılaştırmalı incelemenin kelimeleri en az eksiksiz bir kaynakçanınkiler kadar sıradan görünümlü olmalıdır. Zira olay farklılık demektir ve tarihçinin mesleğinde belirleyici çabanın ve ona tadını veren şeyin ne olduğu malumdur: besbelli olan karşısında hayrete düşmek.

Olaysa besbelli olmayandır. Skolastik, tarihin biçimle olduğu kadar maddeyle de, özle ve tanımla olduğu kadar münferit özelliklerle de ilgilendiğini söyler; biçimi olmayan madde bulunmadığını da ekler ve görürüz ki evrenseller meselesi tarihçilerin de karşısına çıkar. Şimdilik Dilthey ve Windelband’ın ayrımını benimseyebiliriz: Bir yanda, yasalar ve tipler çıkarmayı amaçlayan nomografik bilimler vardır, diğer yanda münferit olanla ilgilenen idiografik bilimler; fizik ya da ekonomi nomografiktir, tarihse idiografik (sosyolojiye gelince, o kendi de pek bilmez ne olduğunu; insan nomografisi alanında bir boşluk olduğunu bilir ve o boşluğu doldurmak ister, fakat sosyoloji standına, çoğunlukla aslında çağdaş uygarlığın tarihi olduğu yazılır ki kendisine yapılan en büyük kötülük de bu değildir).

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Barış Çatal, "Büyük harfli ‘Tarih’ yazımının sorunları", Agos Kitap/Kirk, 24 Mayıs 2014

Bazı kitaplar daha baştan çeker sizi… Bunlar çoğunlukla konu ve kapak bileşenini iyi yakalamış, metaforlara dair göndermeler yapan kitaplardır. Metis Yayınları’ndan yayımlanan ‘Tarih Nasıl Yazılır?’ da böyle bir kitap işte… Tarih metodolojisinin ve tarihyazımının ‘sıkıcı’ dünyasına girerken önce kitabın kapağına takılıyorsunuz. Kapakta ‘The Incredible Shrinking Man’ (1957) filminin setinden bir sahne yer alıyor. Set işçileri büyük bir makas ve kalem taşıyorlar. Böylece aslında tarih dediğimiz olgunun nasıl müdahalelere açık olduğunun mesajını alıyoruz.

Foucault’dan Raymond Aron’a

Yazar Paul Veyne, kitabını 1971’de kaleme almış. Kitabından hem Michel Foucault ile bir hayli ortak çalışma yaptığını hem de Raymond Aron’dan (özellikle de Aron’un ‘Felsefe Tarihine Giriş’inden) etkilendiğini öğreniyoruz. Belki de yazının sonunda söyleyeceğimizi burada zikredelim: Veyne’nin kitabı, tarihyazımına dair en bilinen ve Edward Hallett Carr’ın 1961’de yayımlanan kitabı olan ‘Tarih Nedir’ine, 1971’de Fransa tarihyazım geleneğinden en önemli katkılardan biri gibi görünüyor.

Bu kitap tarihyazımına dair deyim yerindeyse aforizmalarla yüklü… Bu ‘aforizmalar’la Veyne hem okuyucuya tarihyazımının ipuçları hakkında bir şeyler söylüyor hem de tarihçinin zihninin nasıl işlediğiyle ilişkili ‘tüyo’ları okuyucuyla paylaşıyor. Örneğin tarihçinin kaleme aldığı metne ve konusuna ilişkin şöyle diyor Veyne: “Tarihçi, sanki başka bir gezegenden geliyormuş gibi, bir uygarlığı ya da dönemi her şeyiyle betimlemez, onun tam bir envanterini çıkarmaz; okurun, her zaman gerçek sayılanlardan yola çıkarak, o uygarlığı kafasında canlandırabilmesi için gerekli olanı söyler sadece.”

Peki, o halde tarihçi çalışmalarıyla ne ortaya koyuyor? Veyne’nin bununla ilişkili yanıtı ise şöyle: “Tarihçi hiçbir zaman bizim dünya görüşümüzü altüst edecek gümbürtülü bir ifşaat getirmez; geçmişin sıradanlığı, birbirine eklenerek sonunda hiç beklenmedik bir tablo ortaya çıkaran önemsiz, özel durumlardan oluşur.”

Veyne kitabı boyunca tarihyazımına dönük yerleşik kalıpları sarsmaya çalışıyor. Ancak bunu yaparken hamasetten uzak bir şekilde kanıtlarını sunuyor ve bu kanıtları sunarken anlatıyı da zenginleştiriyor. Bununla bağlantılı katkılarından biri bugün Türkiye tarihçiliğinde de tartışılan “tarihin yöntemi” meselesidir. Sözü Veyne’e verelim: “Tarihin yöntemi yoktur, çünkü tarihin hiçbir beklentisi yoktur; gerçek şeylerin anlatılması onun için yeterlidir. Tarih yalnızca gerçeğin, hakikatin peşindedir, bu yönüyle kesinlik peşindeki bilimden ayrılır. Hiçbir norm dayatmaz, hiçbir kuralı temel almaz, onun için kabul edilemez olan hiçbir şey yoktur. Tarih dediğimiz yazı türünün en özgün niteliği budur.”

Veyne’nin yürüttüğü bir başka tartışma tarihin bilim olma, kendisini bir bilim olarak ispatlama/ispatlamaya çalışma meselesidir. Veyne bu konuya dair görüşlerini şu şekilde ifade ediyor: “Tarihin bilgi eşiğine de anlaşılırlık altsınırına da tahammülü yoktur; olmuş olan hiçbir şey olmuş olduğu andan itibaren tarihin dışında tutulamaz. O halde tarih bir bilim değildir; böyle olmakla titizliğinden bir şey kaybetmez, ama bu titizlik eleştiri alanındadır.”

Tarihçiliğin en büyük marifeti

Veyne konuyu ele alırken kendi fikirlerini de okurla samimi bir şekilde paylaşmaktan geri durmuyor. Tarihçiliğin nasıl olabileceğine dair temennisini okurlarıyla şu cümlelerle paylaşıyor: “Tarih’çiliğin en büyük marifeti ne olurdu, biliyor musunuz? Büyük harfli Tarih fikrinin sıkıntılarını ve tarihse nesnelliğin sınırlarını gün ışığına çıkarmak. Daha da basiti, en başta büyük harfli Tarih fikrini ortaya atmamak ve ay-altı âlemin muhtemelin krallığı olduğunu baştan kabul etmek olurdu.”

Okur, bütün bunları ve daha fazlasını gayet eğlenceli bir dille yazılmış kitapta bulabilecek. Yazar, alana dair temel meseleleri basit, ama önemli soruların peşinden giderek kitabını kurgulamış. Bu arada tarihyazımı üzerine bu hacimli ve ayrıntılı kitabın, gayet güzel bir çeviriyle ve editoryal olarak emek harcandığı belli olan bir şekilde okuyucuya ulaşmasına katkıda bulunanların da hakkını vermek gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.

A. Yavuz Altun, "Tarihçinin sıkıcı dertleri", Kitap Zamanı,2 Haziran 2014

Paul Veyne, Paris’in 1968 kuşağından bir tarihçi. Althusser, Foucault, Aron, Bourdieu, Mauss (antropolog) gibi isimlerle yolu kesişen, haliyle de post-yapısalcı bir tarih anlayışına sahip, Collége de France’ta 1975’ten 1999’a kadar Roma tarihi kürsüsünü yönetmiş bir akademisyen. Tarih Nasıl Yazılır? isimli ilk kitabı 1970’te yayımlanmış. Ardından 1976’da Ekmek ve Sirk (Le pain et le cirque) isimli, antik Roma’daki “hayırseverlik” (Evergetizm) üzerine bir kitap gelmiş. “Yunanlılar kendi mitlerine inanıyor muydu?” isimli makalesi, tarihle nasıl bir alâka kurduğunu anlatmak açısından simgesel bir isme sahip. Ancak onu Paris’te tartışılır kılan, 1978’de Michel Foucault ile ilgili yazdığı ve sonradan Tarih Nasıl Yazılır? kitabına ilave ettiği, “Foucault Tarihte Devrim Yapıyor” başlıklı makale. Daha önce, “tarih”in bir bilim olmadığını, her tarihçinin kendi öznelliği tarafından kurgulanan bir “anlatı” olduğu fikrini savunurken, Foucault ile birlikte geçmişi “pratik ve söylem” üzerinden okumayı “kelimeler”i değil “şeyler”i önemsemeyi salık veriyor. Foucault için, “ilk pozitivist tarihçi” derken de geçmişin üzerindeki örtüyü kaldırmayı ve olaylara dosdoğru bakabilmeyi “tarih” tanımının içine yerleştiriyor.

Tarih olgular bütünüdür

Metis Yayınları, kitabın arka kapağına ilginç bir not iliştirmiş: “Bu ufuk açıcı kitabın, resmi/gayriresmi, doğrucu/yalancı tarih gibi Türkiye’ye özgü meselelerle yetinmek istemeyen, uğraştığı veya merak duyduğu disiplinin daha genel, yöntemsel ve felsefi sorunlarına eğilmek isteyen okurların ilgisini çekeceğine inanıyoruz.” Gerçekten de Paul Veyne, Türkiye’deki tarih literatüründe pek görmediğimiz bir biçimde, “tarih”i kavramsal ve metodolojik (ki “tarihin bir metodu yoktur” da diyor) yönleriyle irdeliyor. Haliyle sıklıkla ve her yeni katmanda “Tarih nedir?” sorusunun da cevabını veriyor. Onu, fizik ve coğrafya gibi daha nesnel bilimlerle karşılaştırıyor. Mesela kitabın hemen girişinden bazı alıntılar yaparak, yazarın “tarih”le ilgili görüşünün temel dinamiklerini sezebiliriz: “Tarih olayların anlatısıdır: Geri kalan her şey bunun sonucudur. (...) Tarihçilerin olay dedikleri şey, hiçbir zaman doğrudan doğruya ve tam olarak kavranamaz (...) eksik ve dolaylı olarak kavranabilir.” (s. 18-9); “Fizik yasalar bütünüdür, tarihse olgular bütünü.” (s. 26) [Haliyle, tarih özgül ağırlığı olan hadiseleri anlatır ve mümkün olduğunda modellemelerden, kaçınır.] “Tarih (...) hayal kırıklığı yaratan bir bilgidir. (...) başka hiçbir yarar ya da güzellik aramaksızın, yalnızca insani işleri kendi çeşitliliği ve doğallığı içinde görmenin zevki için ziyaret edilen bir kenttir.” (s. 29).

Elbette alıntıları uzatmak mümkün, hem de kitabın her yerinden! Hatta şunu da iliştirebiliriz: “Sosyoloji, tarihin özgürlüğünü kısıtlayan akademik teamüllerden doğmuş bir sahte-bilimdir.” (s. 343). Evet, bu alıntıdan anlaşılacağı üzere, Paul Veyne, “tarih”le ilgili fikrini, “tarih”in ne olduğu ve ne olmadığı yönünde çatallı bir inceleme pratiği içerisinde veriyor, diyebiliriz. Bu inceleme pratiği, büyük tarih ve benzeri “aşırı” iddiaları ve soyutlamaları bertaraf ederken, “tarih”in dokusu olarak “olay örgüsü”nü nazara veriyor. Tarihi bir “anlatma eylemi” (ya da klasik isimlendirmeyle “anlatı”) olarak tanımladığı her yerde de, olayların nesneleşmesi, belirli bir zaman-mekân örgüsü içinde billurlaşması ve karşımıza “anlatmaya değecek” yani “tarihselleşecek” özgül birer doku olarak çıkmasını tasvir ediyor. Bir hadisenin “özgül ağırlığı olması”, onun anlatılmaya değer olmasını sağlıyor.

Bu noktada, Paul Veyne’in ironik ve hayli dobra diline nazire olsun diye, söylemek gerekir ki, Tarih Nasıl Yazılır? oldukça sıkıcı bir Fransız romanını andırıyor. Gelgelelim, tıpkı Milan Kundera romanları gibi, üst üste binmiş bir hayli hikâyeyi ve tekrar tekrar dile getirilen fikirleri içeren bir roman, diyebilirim. Bunun yanı sıra, zaman zaman Alman tarih geleneğini, özelde de Max Weber’in tarih yorumunu karşısına alıp bir şeyler söyleyerek kendi tarih teorisinin (teori demekten kaçınıyor ya neyse!) çatışma unsurunu kotarıyor. Ve söylemeye gerek bile yok, yukarıda bahsettiğim isimlerin ve post-yapısalcı geleneğin Marksizm eleştirilerinin neredeyse tamamını bu kitapta bulmak mümkün.

Devamını görmek için bkz.

Gülçin Ayıtgu, "Tarihyazımının Sarmalındaki 'Tarih'", Birgün Kitap Eki, 3Ekim 2014

“Tarih“in ne olduğuna ve tarihsel gelişimin nasıl gerçekleştiğine ilişkin soru uzun yıllar boyunca “tarih nasıl yapılır?” şeklinde sorulmuştur, bugün ise bu sorunun “tarih nasıl yazılır?”a dönüştüğünü görmekteyiz. Bu soru zaman zaman failin içinde bulunduğu koşulları değiştirebilme gücüne ket vuruyor gibi görünse de aslında hala tarihin nasıl yapıldığını ve neyin tarihsel olup olmadığını sormaya devam etmekteyiz. Paul Veyne de Tarih Nasıl Yazılır? başlıklı kitabında tarih felsefesi araştırmalarındaki klasik ayrımları irdeleyip tarihin nasıl yazılmaya çalışıldığını araştırarak tarihin aslında “hep orada, gözümüzün önünde olanlar” olduğuna işaret etmektedir.

“Tarih” hem geçmişte olan olayları ve durumları (res gestae) hem de geçmişi kendisine nesne kılan bilim (historia rerum gestarum) anlamına gelmektedir. Bu bağlamda tarih, yaşanmış olanla anlatılan arasında her zaman spekülasyonlara açık olan boşlukta yazılır. Tarihçinin kendi isteği doğrultusunda dolaşıp kendisine sınırlar çizebildiği bir alan olarak görülen bu boşluğa işaret eden Veyne, tarihin anlatılardan oluştuğunu iddia eder. Tarihin anlatılardan oluştuğu iddiasının temel dayanak noktası olarak genellikle belirli bir olaya dair belgenin, olayın kendisi olamamasından kaynaklı sınırsızca yoruma açık olması gösterilir. Bu yoruma açık olma durumu bazı tarih felsefecilerinin tarih yazımını tamamen kurgusal bir form olarak değerlendirmelerine neden olmuştur. Veyne özellikle kurgusallık üzerinden tarihyazımı ve edebi metinler arasında kurulan bu eşitlik ilişkisini eleştirerek tarihçinin bilgi üretme sürecinin estetik bir kaygıyla değil, farklı pratiklerden oluşan gerçekliği yakalama çabasıyla oluştuğunu söyler. Bu nedenle bir olayın tarih alanına girebilmesi için tek şart, onun gerçekten olmuş olmasıdır. Aynı olayın farklı olay örgülerinin içerisinde değerlendirilmesi Veyne’e göre tarihin yapısıyla açıklanabilir. Tarihin yapısı bütünsel bir değerlendirme yapmayı engeller ve olaylar karşısında tarihçi her zaman belirli tercihler yapmak zorundadır. Bu farklı tercihlerin oluşturduğu tarihsel bilgilere baktığımızda da tarihyazımının öznel bir niteliğe sahip olduğunu görebiliriz. Bu iddialar birçok felsefeci ve sosyal bilimci tarafından farklı şekillerde de olsa dile getirilmiştir. Veyne’i burada farklı kılan nokta ise, tarih felsefesinde iki farklı yaklaşımı oluşturan tarihin anlatıdan ibaret olduğunu öne sürenlerle, tarihin gerçekliği olduğu gibi dile getirdiğini iddia edenlerin görüşlerini eleştirerek, farklı bir bağlamda hem tarihin anlatı olduğunu ileri sürüp hem de “tarih”i tarih yapanın onun hakikati aramaktan vazgeçmemesi olduğunu ifade etmesidir. Bu yaklaşım iki farklı görüşü revize edip ortaklaştırmanın değil, onları eleştirerek farklı bir tarih ve “hakikat” düşüncesi ileri sürmenin ürünüdür. Ayrıca Veyne hem tekillik kalıntılarından hem de zaman ve mekân birliklerinden sıyrılarak olay örgüsünün hazır özetleri olarak gördüğü teorileri, tipleri ve kavramları askıya alan bir tarihyazımı ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu çabasında tarihyazımının kültürel belirlenimlerden bağımsız olmadığını satır aralarında belirtmesine rağmen, tarihyazımının önemli bir belirleyeni olan siyasal gelişmeleri çoğunlukla konunun dışına ittiğini görmekteyiz.

Tarihi müphem bir alan olarak gören Veyne, tarihteki yöntem arayışlarını gereksiz görür çünkü tarihin gerçeklerin anlatılması dışında bir beklentisi yoktur ve bu yüzden de yöntemi olamaz. Olan bir şeyin olduğu andan itibaren tarihin dışına çıkması mümkün olmadığından, tarihin bir bilgi ya da anlaşılırlık tahammülüne ihtiyacı da olmadığını belirten Veyne, tarihin aslında “bilim” olmadığını belirtir ve böylelikle de geleneksel tarih anlayışına bir darbe daha indirmiş olur.

Rastlantısallıklarla dolu olan tarihte büyük harfli bir Tarih’in ya da “tarihin anlamı”nın olamayacağını belirten Veyne, bir taraftan da tarih felsefesinin ölü bir tür olduğunu iddia eder. Bu iddiasının temel dayanağı ise tarih felsefelerinin olguları açıklayabilmek için kendi oluşturdukları mekanizmalar ve yasalarla hareket etmeleridir. Tarihsel gelişimde varolduğu iddia edilen belirli ilkelerle olay ve olguları açıklamak, tarihsel bilgiyi kısırlaştırmaktadır; ancak başka bir bağlamda baktığımızda ise tarih felsefesinin gelişiminin bir basamağını oluşturan tarihteki yasa arayışını tarih felsefesiyle eşitlemek de bir indirgemedir. Tarih felsefesi, olup bitenler ve bunların aktarılması arasındaki gerilimin bir parçasıdır ve Veyne de yaptığı incelemelerle tam da –hesaplaşmaktan hiç vazgeçmediği—tarih felsefesinin ortasında durmaktadır. Bu noktada Veyne’in kendi hareket zeminini parçalarken gözden kaçırdığı nokta ise, tarih felsefesinin –tıpkı kendisinin de yapmaya çalıştığı gibi—farklı disiplinlerle ilişki kurarak araştırmalarına devam edebildiğidir.

Entelektüel ve zihinsel bir faaliyet olan tarih yazmak, bir yönüyle insanın resmedilmesidir. Her tarihyazımı “yeni” olanı, başkalarının göremediğini yazmayı kendisine hedef koyarak ortaya çıkar; ancak burada Veyne bir uyarıda bulunur ve tarihin derinlerde değil tam da yüzeyde yer aldığını, insanın yarar ya da güzellik aramaksızın olaylar arasındaki çeşitliliği görmenin zevki için tarihi ziyaret ettiğini belirtir. Veyne’in tarihin yüzeyindeki yatay ilişkilere dikkat çekerek, disiplinlerarası bir yaklaşımla tarihin yazılması gerektiğine dair vurgusu da onun Annales Okulu’nun ve Foucault’nun tarih görüşlerine olan yakınlığını göstermektedir.

Her şeyin “tarihsel” olarak ilan edilmesi olup bitenlerin nedeni sorgulanırken insanı rahatlatabilir; ama bu durumda da tarihin ne olduğuna cevap veremeyiz. Bu yüzden de tarihsel olanın ne olduğu ve nasıl dile getirilmesi gerektiği sorusundan kurtulamayız. Bu sorularla dolu alanda her zaman adlandırılamayan, alışılagelmiş dizgeleri bozan noktalar vardır. Kabul edilenlerin ötesine bir adım atıp o ana kadar bizi koruyan kabuğumuzdan sıyrılabilmeyi başardığımız anda yazılanın ötesine yaklaştığımızı düşünürüz, yaklaştıkça göreceğimiz şey ise ne tarihe hükmeden yasalar ne de biçimsel evrelerdir: Tarihe hükmeden yine tarihin kendisidir. Veyne’in ifadesiyle: “Tarih-aşırı somut bir hakikat yoktur”.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.