Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-986-3
13x19.5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 16,50 TL
İndirimli fiyatı: 13,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Suç ve Kefaretin Ötesinde
Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri
Özgün adı: Jenseits von Schuld und Sühne
Bewältigungsversuche eines Überwältigten
Çeviri: Cemal Ener
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2015

Viyana doğumlu Hans Meyer, babası Birinci Dünya Savaşı'nda ölünce, annesi tarafından Katolik olarak büyütülür. Yirmi üç yaşına geldiğinde, Nürnberg Yasaları'nın kabulüyle, savaş kahramanı babası Yahudi olduğu için artık Yahudi muamelesi göreceğini öğrenir. Bundan sonraki hayatı direniş, işkence, toplama kampları ve tesadüfi kurtuluşunun ardından olup biteni anlamlandırma çabasıyla geçecektir. Adını Fransızca tınılı Jean Améry'ye çevirse de, yazılarında ona evini hatırlatan Almancayı kullanacaktır ısrarla.

Toplama kampına Yahudi kimliğini benimseyerek gelenlerin geçmişe, Komünist olarak gelenlerin geleceğe dayanan bir gücü, adi suç işleyip gelenlerin ise günü kurtarma yetenekleri vardır. Oysa agnostik, hümanist bir entelektüel, temel düşünsel hoşgörüsü ve yöntemsel kuşkuculuğunun özyıkım unsurlarına dönüştüğünü fark edecektir dehşetle.

Kurtulduktan kısa süre sonra toplumun ona bakışının pek de iyi olmadığını fark eder: Toplum kendi bekasının, düzenini sürdürmenin peşindedir; bireylerin acılarıyla, olup biten dehşeti anlamlandırmakla ilgilenmez. Yaşananları gerçekten aktarabilecek olanlar hayatlarını kaybetmiş, sağ kalanlarsa safra konumuna düşmüştür — bu durumda toplama kamplarına tanıklık etmek mümkün müdür?

Suç ve Kefaretin Ötesinde’de işte bu ruh haliyle bize deneyimlerini aktarmaya, tek tek insanları ezip yok etme pahasına işleyen dünya düzenine karşı uyarmaya çalışıyor Améry. "İşkenceye yenik düşen kişi, bir daha asla dünyaya ısınamaz," diyerek, baskıya maruz bırakılmış kişilerin hakkını toplumdan ısrarla sormaya devam ediyor. Bu hakkı tanımadan toplumsal barışın ne kadar güç olacağını hatırlatarak...

İÇİNDEKİLER
Birinci Baskıya Önsöz 1966
Tinin Sınırlarında
İşkence
İnsan Yurda Ne Kadar İhtiyaç Duyar?
Hınç
Yahudi Olmanın Zorunluluğu ve İmkânsızlığı Üzerine
Yeni Baskıya Önsöz 1977
OKUMA PARÇASI

Tinin Sınırlarında, s. 13-16

Auschwitz’deki tinin sınırlarında üzerine söz almayı planladığımı duyan iyi niyetli bir dostum, "Dikkatli olun," diye uyardı beni. Auschwitz’e mümkün olduğu kadar az, entelektüel konulara ise olabildiğince çok değinmemi ısrarla tavsiye etti. Ayrıca, eğer mümkünse, Auschwitz adını hemen başlıkta anmamamın yerinde olacağını da ekledi: Kamuoyu bu coğrafi, tarihsel ve politik kavrama karşı alerjikmiş. Sonuçta her türden yeterince Auschwitz kitabı ve Auschwitz belgesi varmış zaten ve yaşanan dehşeti aktarmak isteyen kişi, bu sözcüğü kullanmakla yeni hiçbir şey anlatmış olmuyormuş. Arkadaşımın haklı olduğundan emin değilim ve bu nedenle de tavsiyesine uyabileceğimi sanmıyorum. Auschwitz üzerine, sözgelimi elektronik müzik ya da Bonn’daki parlamento hakkında yazıldığı kadar çok şey yazılmış olduğu hissini taşımıyorum. Ayrıca, eğer politik düşünce tarihi öğretilmek isteniyorsa, liselerin üst sınıflarında bazı Auschwitz kitaplarının zorunlu ders kitabı olarak okutulması gerektiğini de hâlâ düşünüyorum. Şurası doğru: Ben burada doğrudan doğruya Auschwitz’i anlatmak, belgesel bir rapor sunmak istemiyorum; niyetim Auschwitz ile Tin arasında gerçekleşen yüzleşme üzerine konuşmak. Ama bunu yaparken, dehşet diye adlandırılan şeyi; Brecht’in bir zamanlar dediği gibi, kalpleri güçlendiren, ama sinirleri zayıflatan o olayları da tümüyle bir kenara bırakmayacağım. Konumun başlığı: Tinin Sınırlarında; o sınırların hoşa gitmeyen bir dehşet hattı üzerinden geçmesi benim suçum değil.

Eğer Auschwitz’deki entelektüeller, ya da eski tabirle söyleyecek olursak, "kültürlü insanlar" hakkında konuşacaksam, şüphesiz öncelikle konumun nesnesini, yani o entelektüeli tanımlamam gerekir. Benim kabul ettiğim anlamda bir entelektüel ya da kültürlü insan kimdir? Daha nitelikli meslekler diye anılan mesleklerden birinin temsilcisi değildir şüphesiz; yüksek seviyeli formel eğitim gerekli bir şart olabilir belki, ama kesinlikle kendi başına yeterli bir şart değildir. Zeki ve belki de kendi uzmanlık alanlarında mükemmel olsalar bile, entelektüel diye nitelenemeyecek avukatları, mühendisleri, doktorları, hatta muhtemelen filologları hepimiz biliriz. Bir entelektüel, benim burada getirmek istediğim tanıma göre, en geniş anlamda tinsel bir gönderimler sistemi içinde yaşayan insandır. Onun çağrışımsal alanı, esas itibariyle beşeri ya da tinsel bilimlerin kapsamı içinde yer alır. Donanımlı bir estetik bilince sahiptir. Eğilimleri ve yeteneği, onu soyut düşünsel çıkarımlara yönlendirir. Her fırsatta, kökleri düşünce tarihinde yatan tasavvurlar canlanır zihninde. Sözgelimi ona hangi ünlü ismin "Lilien" heceleriyle başladığı sorulacak olsa, aklına planör tasarımcısı Otto Lilienthal değil, şair Detlev von Liliencron gelir. Kendisine "toplum" gibi bir anahtar sözcük verilecek olsa, bunu monden bir anlayışla değil, sosyolojik bir yaklaşımla kavrar. Kısa devre oluşmasına sebebiyet veren bir fiziksel işlem onu ilgilendirmez, ama halk şiirinin soylu şairi Neidhart von Reuental hakkında bilgi sahibidir.

Böyle bir entelektüeli, yani büyük şiirlerden ezbere kıtalar okuyabilen; Rönesans ve Sürrealizm dönemlerinin ünlü tablolarını tanıyan; felsefe ve müzik tarihi hakkında bilgi sahibi olan bir adamı alıp, zihninin gerçekliğini ve etkinliğini pekiştirmek ya da büsbütün hükümsüz kılmak arasında bir seçim yapmak zorunda olduğu bir yere, bir sınır durumuna yerleştireceğiz: yani Auschwitz’e.

Böylelikle kendimi de takdim etmiş oluyorum tabii. Belçika direniş hareketinin bir üyesi ve bir Yahudi olarak, Buchenwald, Bergen-Belsen ve bazı başka toplama kamplarının dışında, bir yıl da Auschwitz’de, daha kesin söylemek gerekirse: bir yan kamp olan Auschwitz-Monowitz’de bu iki özelliğimle birden bulundum. Dolayısıyla "Ben" sözcüğü, burada arzu ettiğimden muhtemelen çok daha sık kullanılacak; özellikle de kendi kişisel deneyimimi sorgusuz sualsiz başkalarına da yakıştıramayacağım yerlerde.

Ele aldığımız bağlamda öncelikle entelektüelin dışsal konumunu hesaba katmamız gerekiyor, ki bu onun, daha yüksek diye nitelenen mesleklerin temsilcileri olmak dışında fazla bir entelektüel özellik taşımayanlar da dahil, herkesle paylaştığı bir durumdur ayrıca. Bu nahoş bir konumdu ve en dramatik biçimiyle ölüm kalım meselesini belirleyen iş dağılımı söz konusu olduğunda yaşanıyordu. Auschwitz-Monowitz’deki zanaatkârlar, burada ayrıntılarına giremeyeceğimiz herhangi bir neden yüzünden derhal gaz odasına gönderilmedikleri takdirde, mesleklerine uygun işlere veriliyorlardı. Sözgelimi bir tornacı imtiyazlı bir adamdı, zira o sırada kurulmakta olan IG-Farben fabrikasında işe yarayabiliyordu ve bu sayede hava koşullarından etkilenmeyen, üzeri kapalı bir atölyede çalışma imkânına sahipti. Aynı durum elektrikçiler, su tesisatçıları, marangozlar ya da dülgerler için de geçerliydi. Talihi yaver gittiği takdirde, bir terzi ya da kunduracı SS için çalışacağı bir odaya verilebilirdi. Duvar ustasının, ahçının, telsiz teknisyeninin, motor tamircisinin küçük de olsa katlanılabilir bir çalışma ortamına sahip olma ve dolayısıyla hayatta kalma ihtimali vardı.

Daha üst mertebeden bir mesleğe sahip olan kişinin konumuysa farklıydı. Onu bekleyen, kamptaki lümpen proletaryanın –tıpkı kendisi gibi– bir parçası olan tüccarın kaderiydi; yani herkesin hendek kazdığı, kablo döşediği, çimento torbaları ya da demir kirişler taşıdığı işçi bölüklerine dahil ediliyordu. İşini açık havada yerine getirmek zorunda olan niteliksiz bir işçiye dönüşüyordu kampta ve böylelikle çoğu zaman hakkındaki hüküm baştan verilmiş oluyordu. Şüphesiz bu noktada da farklar vardı. Burada örnek olarak seçtiğimiz kampta, sözgelimi kimyagerler kendi mesleklerinde görevlendiriliyorlardı; tıpkı Bunlar da mı insan? başlıklı Auschwitz kitabını yazan, baraka arkadaşım Torinolu Primo Levi gibi. Doktorların hasta barınağı diye bilinen yapılara sığınma imkânı vardı; tabii bu hepsi için geçerli olmasa da. Bugün dünyaca ünlü bir psikolog olan Viyanalı hekim Dr. Viktor Frankl sözgelimi, Auschwitz-Monowitz’de yıllarca hendek kazmıştı. Genel olarak daha üst mertebeden meslek temsilcilerinin çok kötü koşullarda çalıştırıldıkları söylenebilir. Bu nedenle de pek çoğu mesleklerini gizlemeye çabalıyordu. Azıcık da olsa el becerisine sahip olan ve ilkel aletlerle çalışmayı becerebilen herkes, gözünü karartıp kendini bir zanaatkâra dönüştürüyordu. Şüphesiz bu belirli koşullarda, yani yalan söylediğinin ortaya çıkması halinde, hayatını tehlikeye atacak bir adımdı. Çoğunluk, her fırsatta sahip olduğu vasıfları alçaltarak şansını deniyordu. Lisede ya da üniversitede öğretim görevlisi olan kişi, mesleği sorulduğunda, SS komandosunun veya Kapo’nun azgın öfkesini kışkırtmamak için, çekinerek "öğretmen" olduğunu söylüyordu. Avukat sıradan bir muhasebeciye dönüşüyor, gazeteci kendini muhtemelen bir matbaa dizgicisi olarak tanıtıyordu, zira bu durumda zanaatkârlık becerisinin kanıtını sunmak gibi bir tehlikeyle karşılaşma ihtimali zayıftı. Ve böylece üniversite hocaları, avukatlar, kütüphaneciler, sanat tarihçileri, iktisatçılar, matematikçiler, ray, boru ve inşaat kalasları taşıyan emekçiler haline geliyorlardı. Bu görevlere getirdikleri katkı çoğunlukla yetersiz bir beceri ve pek zayıf bir beden gücüyle sınırlı kalıyordu – ve gaz odaları ve krematoryumların bulunduğu bitişikteki ana kampa gönderilmelerine kadar geçen süre, ancak nadir bazı vakalarda uzun bir zamana yayılıyordu.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Esra Yalazan, "Suç, bağışlama ve yüzleşme", T24, 15 Şubat 2015

İnsan neyi ya da hangi suçları affedemez? Olmuş olanı ‘olmamış’ gibi yaşamak, algılamak, hatırlamak mümkün müdür? Bağışlamak suçu, hatayı, yıkımı ortadan kaldırmıyorsa eğer o kırılma insanı nasıl değiştirir? Hıncın, öfkenin, intikamın, kinin üstesinden gelemediğimiz için unutmuş gibi yapıyorsak eğer bu bizi daha kibirli yapmaz mı? Güvenimizi sarsan birini kendimizi tedavi etmek için bağışlamaya çalışırken muhatabımıza, hatta kendimize acıma duygusunun tuzağına da düşüyor olabilir miyiz? Bağışlayan sadece güçlü bir sevgiyse gerçek suçlara ve suçlulara ne olur? Birini sevmeden nasıl bağışlarız, bu mümkün müdür? İnsanın kendini affetmesi bazen neden daha zordur? Başkalarının hatalarını kabullenmeyi denerken bize hükmeden duygularımız mı, aklımız mıdır? Suç, hata, kötülük iradi midir?

Basit görünen çok zor sorular bunlar…

Malraux, “Yargılamak anlamamaktır, çünkü eğer anlarsak yargılayamayız” diyor. Bu tespit bağışlamakla anlamayı (hissiyatımızı, kim olduğumuzu, hakikati) karşı karşıya getirirken başka bir soruyu da doğuruyor. Anlamak bağışlamaya yeter mi? Yargılamadan en korkunç suçları kabullenebilmek neredeyse imkansız görünür bize. Ya da ancak dinin bağışlayıcı bakışıyla hıncımızı, kinimizi, öfkemizi yatıştırabiliriz.

Bu coğrafyada yaşayan hemen herkes bu türden soruların müphem cevapları etrafında dolaşıp durur. Kişisel suçluluk duygularımızın yarattığı travmalar bir yana, toplumu derinden sarsan ‘hastalıklar’ daha ziyade bu sorularla ve hakkıyla ‘yüzleşememekle’ ilgili aslında.

Bugünlerde kimi zaman ürpererek ama daha çok farklı bir ‘hayret’ hissiyle okuduğum kitap daha önce okuduğum hiçbir yüzleşmeye benzemiyor.

Yirmi üç yaşında Nünberg Yasaları’nın kabulüyle babası savaş kahramanı bir Yahudi olduğu için Yahudi muamelesi göreceğini öğrenen Henry Meyer, (Jean Amery olarak değiştirmiş) hayatının bir kısmını direniş, işkence, toplama kamplarında geçirmiş. Tesadüfi kurtuluşunun ardından olup biteni anlamlandırmak için yıllar boyu düşünmüş, anlatmış, yazmış. Yirmi yıl sonra bir radyo konuşması yapmak üzere Almanya’ya dönmüş. Bu konuşmayı da içeren denemelerden oluşan ‘Suç ve Kefaretin Ötesinde’ 1966’da yayımlanınca Almanya’da ünlü olmuş ve konferanslara, radyo programlarına davet edilmiş.

Önceleri entelektüellerin toplama kamplarındaki durumuna ilişkin yazmayı istemiş ama daha sonra bununla yetinemeyeceğini fark etmiş. Ve onca yıllık sessizliğin ardından perde kalkınca nesnelliğin imkansız olduğunu anlamış. O her ne kadar yazdığı ilk önsözde, temkinli denemeler yazmayı planlarken kişisel bir itiraf yazdığını söylüyorsa da denemeler ‘kurban-suçlu’ odaklı metinlerden çok farklı. İşkence, zulüm, yurtsuzluk, kimliksizlik, çaresizlik ve bütün bunların sonucu olan hınç duygusuyla baş edememe halinde ‘kurban varoluşunun’ incelenmesi olarak tanımlanabilir. Olaylara, kişilere tarafsız yaklaşamadığında bile merhametiyle yumuşattığı denemelerinde, mağduriyet ikliminden sıyrılıp direnişe sözcüklerin gücüyle devam ediyor. Onun düşünsel dünyasını çekici kılan da bu. Tam da bu nedenle kitabın ismi Suç ve Kefaretin Ötesinde ama dediği gibi ‘alt edilmişliğin keyfiyeti’ tasvir edilmiş.

Daha ilk bölümde “belge rapor sunmak yerine yüzleşme üzerine konuşmak istiyorum” demesi boşuna değil. Toplama kamplarında entelektüel insanın halini öğrenme fikri bile pek çoğunuza itici, ayrımcı, kibirli gelebilir. Ama orada bulunmuş bir yazarın gözüyle baktığınızda yargılarınız değişebilir: “Kamp hayatı, her şeyden önce bedensel bir kıvraklık ve zorunlu olarak gaddarlığın sınırlarına kadar vardırılmış bir fiziksel cesaret gerektiriyordu. Zihin işçilerinin çoğu zaman bedensel cesaretin yerine geçirmeye çalıştıkları ahlaki üstünlüğün de beş paralık değeri yoktu”. Analitik düşünce sistemine alışan insanın gündelik basit, kaba gerçekleri kabullenemeyen hali çoğu kez daha büyük yıkımlara yol açabiliyor. Kamptaki imha mantığını, işkenceyi sorgulamak, eminim ne o zaman ne de sonradan Jean Amery için kolay olmamıştır zira kendisinin de söylediği gibi o ‘varoluş mantığını’ anlaması yani kabullenmesi mümkün değildi.

Bugün yani 2015’de, bırakın yüzleşmeyi ‘soykırım’ kelimesini kullanmaktan ürken, kaçınan bir toplumda, geçmişe hatta geleceğe dönük yargılarımızı, belki yıpratıcı ama daha adil bir bakışla gözden geçirebilmemiz mümkün mü diye soruyorum kendime. Toplama kampından çıktıklarında daha bilge, daha insancıl, daha olgun kişiler olmadığını söyleyen yazar, “İnsanlıktan çıkmış insanın eylem ve cürümlerini izlerken, doğuştan kazanılan insanlık haysiyetine dair tüm fikirlerinizi sorgulamamanız mümkün değildir” diyor. İşte o sorgulama çabasında tercih ettiğimiz yöntemler ‘bizi biz yapan’ duruşumuzu, ölçülerimizi de belirliyor. Dolayısıyla bağışlamaya, yüzleşmeye, bir konuşmada, makalede, gündelik bir yazıda ya da edebi bir formda yaklaşmanın kerteriz noktası pek değişmiyor sanırım. Düşünsel iklimin felsefi ağırlığına rağmen, insanın başkasının aynasından kendisine yansıyan gerçekleri sarih bir dille anlatma ve içselleştirme çabasıdır esas olan. Arthur Schnitzler’in dediği gibi, “Derin düşünce dünyayı hiçbir zaman aydınlatmadı, sarih düşünceyse dünyaya çok daha derinden baktı”.

‘Kurban’ kendi hınç duygularını sorguluyor

Jean Amery, işkenceyi haysiyet, hınç, korku, öfke, güven gibi duygularla ele aldığı bölümün sonunda hakikati teslim ediyor: “İşkenceye yenik düşen kişi bir daha asla dünyaya ısınamaz. Yıkımın utancı bir daha asla silinmez. Daha ilk darpla birlikte kısmen sarsılan, ama işkence altında nihayet tümüyle çöken dünyaya güven duygusu yeniden kazanılmaz” diyor. Yurtsuzluğu yine yazarlarla anlatırken, insanın yurda ne kadar ihtiyaç duyduğu sorusuna verdiği cevap net ve yine iç burkucu: “Yanında ne kadarını taşıyorsa o kadarına ihtiyaç vardır”.Bu mutlak bilginin ışığında toplumların birbirlerinden nasıl özür dileyeceği, kişinin ‘ötekini’ nasıl bağışlayacağı meselesi epey karışık aslında. İnsanın tabiatında hiç yok olmayan ve her fırsatta kendini gösteren ‘hınç’ var mesela. Ve onu yenebilmek, etkisini azaltabilmek sandığımız kadar kolay değil. Jean Amery, bir kurban olarak konuşurken kendi hınç duygularını sorguluyor. Esas derdi sorunu siyasi polemik alanına taşımak değil. O kurbanın öznel durumunu tasvir etmek istediğini söylüyor. Ve hınç duygusunun iç analizini her boyutuyla yapmaya çalışıyor. Amery, ahlakçılar ve psikologlar tarafından savunulan bir ruh halinin savunmasını yapmak istemiş. Okuduğum en çarpıcı ‘yüzleşme’ metinlerinden biriydi doğrusu. Ezberi bozan, katliamlardan, soykırımlardan sonra geçen onca yıla rağmen (yaşasaydı bugünkülere bakıp tezinin doğrulandığını görecekti) kolektif suç anlayışının giderek daha çok sömürüldüğünü söylerken okuru da kendisini de güç bir sabır sınavından geçiriyor. Kolektif suç ve kolektif cezayı bir teraziye koymak hakikaten neredeyse imkansız çünkü.

Hınç duygusun neden beslediğini ve niye ondan kurtulmak istemediğini anlatması çarpıcıydı. Düz ve uzlaşmacı mantık, bize daima bundan kurtulmak gerektiğini söyler. Bu bakışı ancak hıncı ahlaki olarak lanetleyen, hastalık olarak tanımlayan psikolojiye karşı derinlemesine düşünüp savunabilen entelektüel bir ‘kurban’ değiştirebilir. Üstelik mümkünse kendine acıma tuzağına düşmeden. O hıncının görevinin suçluyu kendi canavarlığının hakikati içine çekmek olduğunu söylerken haksız değil. Derdi ikna etmek de değil ve yazdıklarını güçlü kılan bu müdanasız tavrı aslında.

‘Barbarlığın Yüzyılı’ ibaresi altında kaybolup gidecek’

Amery, Almanya’da veya başka ülkelerde yeni kuşakların kolektif suçlardan sorumlu tutulması gerektiğine inanmıyor ancak bize de çok tanıdık gelen düşüncesini olabildiğince açık ifade ediyor: “Ulusal geleneği, muteber görüldüğü yerde sahiplenirken, muhtemelen hayali ve kesinlikle savunmasız bir hasmı insanlık topluluğunun dışına attığı yerde, şerefsizliğin ta kendisi diye inkar etmek olmaz. Bundan böyle Hitler ve onun yaptıkları da Alman tarihinin ve Alman geleneğinin bir parçasıdır”.

Amery’nin, hıncına yüklediği anlamın gerçekleşmeyen Alman devriminin bir telafisi olarak görmesi fazla mı saf, bilmiyorum ama şunu biliyorum; Geçmişte yaşanan her neyse, üzeri örtülerek, zorla unutturularak, sahte bir yüzleşmeye tabii tutulduğunda ‘suç’ ve suçluluk duygusu azalmıyor tam tersine şiddetiyle artıyor. Dolayısıyla ‘suç, yüzleşme ve bağışlama’ gibi çok tüketilen kavramlardan bahsederken, başta bu meseleler hakkında düşünen, yazan insanların ve elbette bütün özgür vicdanların tekrar düşünmesi gerekiyor bana kalırsa.

Eski bir Alman subayının kitabından bir hatırlatma yaptıktan sonra tavrı neden hıncını koza içinde sakladığını da gösteriyor: “…’Orada SS komandoları evlere girmiş ve üst katlardaki pencerelerden, henüz yürüyemeyen bebekleri kaldırım taşlarının üzerlerine fırlatmışlardı’…Ama ileri uygarlık seviyesine ulaşmış bir halk tarafından, örgütsel bir mükemmeliyet ve neredeyse bilimsel bir kesinlikle milyonlarca insana karşı işlenmiş bir cinayet, esefle karşılanan ama kesinlikle benzersiz sayılmayan bir olay olarak, Türklerin Ermenilere uyguladığı kanlı tehcirin ya da sömürgeci Fransızlar tarafından gerçekleştirilen utanç verici şiddet eylemlerinin yerini alacak. Tüm bunlar toptancı bir ‘Barbarlığın Yüzyılı’ ibaresi altında kaybolup gidecek”.

‘Geçmişime, tarihe başkaldırıyorum’

Hans Meyer, ya da Fransızca tınılı ismiyle Jean Amery, Almanca yazmaya devam etmiş ve anlaşılan o ki toplumun kendisine bakışının iyi olmadığı hissinden kurtulamamış. Ama baskıya, işkenceye, zulme maruz kalanların hakkını kendi dikenli ve mağrur lisanıyla sormaktan da hiç vazgeçmemiş. Ve 1978’de intihar ederek hayatına son vermiş.

Bugün yaşasaydı Ortadoğu’daki bu cehennemi iklime dair ne düşünür, ne söylerdi, nasıl yazardı bilinmez ama sanırım bu kitaba adını veren Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme denemelerinin özü değişmezdi. Nitekim ölmeden önce, kitabın basılmasından on üç yıl sonra yeni baskıya yazdığı önsözde, kolektif suçlara dönüştürülmüş derin travmaların öyle üstün körü ‘yüzleşme ve barışma’ gösterileriyle mümkün olmayacağını sert bir dille hatırlatıyor: “…nihai aydınlık, sorunun çözülmesi; olayların bir uzlaşma sonucu tarihsel dosyalar arasına kaldırılması demek olurdu. Benim kitabım tam da bunun katkıda bulunulmasına önlemeyi hedefliyor. Çünkü hiçbir şey çözümlenmedi; hiçbir çatışma uzlaşmaya bağlanmadı; hatırlamak salt bir hatıraya dönüşmedi. Olan oldu. Ama bunun olmuş olması öyle kolayca kabullenilemez. Ben başkaldırıyorum: Geçmişime karşı; tarihe karşı, kavranılmaz olanı tarihsel olarak donduran ve böylelikle onu infial uyandırıcı bir biçimde çarpıtan günümüze karşı...Duygular mı? Benim bir itirazım yok onlara. Aydınlanmanın duygulardan arınmış olması gerektiği nerede yazıyor ki? Bana tam tersi doğru gibi geliyor”.

Onu uzlaşmaktan, bağışlamaktan uzak, iflah olmaz bir pesimist olarak algılayabilirsiniz ama acele etmeyin. Çarpıtılmamış sarih duygularla her şeye rağmen hıncı ve soğukkanlılığı koruyarak ‘kurban’ hikayesini sağlam bir duruş ve derin felsefi bir yaklaşımla aktaran birine kulak vermek lazım. Üstelik o insana ‘suçu, bağışlamayı, yüzleşmeyi’ suçlunun ve kurbanın hücrelerindeki dokuyla yeniden düşündürüyor. Kötülüğe dair sıradanlığın ötesine geçen yaklaşımıyla bizi bugün düştüğümüz tuzaklardan da koruyor.

O halde en başa dönüp cevabı muğlak o zor soruları tekrar yüksek sesle kendimize sorabiliriz. Ya da sorgulamaya kötülüğün de iyilik kadar gerçek olduğunu ve bağışlamanın ‘yargılamayan hakikat’ olduğunu kabul ederek başlayabiliriz. Duygularımız her koşulda baskın çıkan aklımıza ve düşünsel yeteneğimize rağmen bize kendi doğrumuzu gösteriyor aslında. Kefareti ödenmemiş suçu affedebilmenin, mücadeleyi ve suçu ortadan kaldırmadığını bilerek bağışlayabilmek en zor ve belki de en kıymetli olanı.

Devamını görmek için bkz.

Bülent Usta, "Sen nasılsın?", Birgün, 29 Temmuz 2015

Pencereden, balkondan, vapurun güvertesinden, köprüden, damdan, her yerden düşüyoruz, sonra ayağa kalkmaya çalışıyor, yine düşüyoruz. Bu ülke düşmeye çok alışmış, dizleri parçalanmadan yürüyemiyor, her yerinden kanıyor, kanıyoruz. Seçimler sanki hiç yapılmadı, barış süreci sanki hiç olmadı, açılımlarla yatıp kalkarken her yerden her şekilde kapatılıyormuşuz meğerse, şehirlere, sokaklara, evlere, içimize…

Açık konuşmalı, daha açık, çünkü anlamıyoruz. “Nereye doğru gidiyoruz?” diye soruyor sokakta gördüğüm herkes, “Ne planlıyorlar?” diye devamı geliyor sonra, çünkü planlı geliyor herkese bu olup bitenler. Tıkır tıkır işlemiyor ama plan; ellerindeki medya güvenilirliğini yitirmiş, senaryo eski, kurgu zayıf, oyuncular acemi. Ama inanan yine inanıyor, söylenen her şeye, bir kere inanmaya görsün insan. Nasıl olup da gözlerinin önünde olup biteni hâlâ inkâr edebildiklerini düşünüyorum.

Hava çok sıcak, bunaltıcı şeyler düşünmeye izin vermeyecek kadar bunaltıcı. Klima ya da rüzgâr aramıyorum hiç, kendimi tamamen sıcak havaya teslim etmek istiyorum. Bazen acıyla baş etmenin en iyi yolu, acıya teslim olmaktır. Suruç Katliamı, o kadar canımı yaktı ki, o acıya direndikçe, nasıl böyle bir şey olur dedikçe, daha beter bir acı yerleşiyordu içime. Acının içinde düşünüp yazarken, toplama kampından sağ kurtulup, söyleyeceğini söyledikten sonra intihar eden yazarlardan Jean Améry’nin Suç ve Kefaretin Ötesinde adlı kitabında buldum kendimi.

Améry, o kadar farkındaydı ki her şeyin. Öyle zor şeyler yaşamış ve öyle çok şey öğrenmişti ki hayattan… Önceki yazımda bahsettiğim “acının içinde, acıyla birlikte düşünme”nin dersini veriyordu âdeta. Toplama kampındaki entelektüellerle sıradan insanları karşılaştırdığı yazısını okuduktan sonra, bizdeki asıl sorunun ne olduğu, daha bir açıklık kazandı gözümde. İçine hapsedildiğimiz bu toplama kampına benzeyen hayata bakıp, mantıklı bir sistem görmeye çalışmaktan vazgeçemiyorduk bir türlü. Gerçekte olan, tarih boyunca varlığını sürdüren insani bir mantıktı sadece. Suriye’de olan şey, Vietnam’da olanlardan daha korkunç değildi ya da Roma İmparatorluğu’nun insanları tahtalara çivileyip korkuluk gibi diktiği ölüm tarlalarından, Osmanlı’nın ceset dolu kuyularından…

Günümüz insanının yaşanan dehşet karşısında olup bitene inanama hali, Améry’nin bahsettiği toplama kampındaki entelektüellerin durumuna benziyor: “Entelektüel insan akla hayale sığmayan durumları, entelektüel olmayanların yaptıkları gibi, verili birer olgu olarak rahatça kabullenemiyordu. Gündelik gerçekliğin tezahürlerini sorgulamaya yönelik uzun temrinler, kamp gerçekliğine kolayca razı olmasını engelliyordu, çünkü bu gerçeklik onun şimdiye dek mümkün gördüğü ve bir insandan beklenilir bulduğu şeylerle çok kaba bir biçimde karşıtlık ilişkisi içindeydi.”

Bu yüzden, sokakta tanık olduğumuz polis şiddeti karşısında fazlasıyla şaşırıyor, bir insanın canlı bomba olmasını aklımız bir türlü almıyor, alamıyordu. Nasıl bu kadar saf olabiliyorduk ki? Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, kitap ve film olarak kaldığı için mi? İnkâr etmeyi bir kere öğrenip rahatına alışıldığı için mi?

Améry, entelektüel olmayanların SS subayları önünde daha zinde esas duruşa geçmelerine rağmen, sistematik kaytarıcılıkları ve maharetli hırsızlıklarıyla, düşünceli arkadaşlarına göre mahvedicilerine karşı daha etkili mücadele verdiklerini söylüyordu. Bunu, entelektüellerin iktidara karşı beslediği, tarihsel ve sosyolojik etmenlerle açıklanabilecek derin bir saygıya bağlasa da, yaptığı şey, entelektüel düşmanlığı değil, eleştirisiydi. Bu eleştiriyi kendimize karşı yapmadan ve kafamızın içindeki o sahte dünyaları terk etmeden, ne yaşadığımız aşk gerçek bir aşk olacak, ne de hayat… Vaneigem, “insanın hayatının yirmi dört saatinde, bütün felsefelerden çok daha fazla gerçek vardır” derken de bunu kastediyordu aslında.

Hava çok sıcak olsa da bunaltıcı değil artık… Acılı gülümsemeyi öğrenmek gibi… Turgut Uyar’ın denizden, demli çaylardan bahsedip, “Ben iyiyim bunlar da iyi şeyler sen nasılsın” demesi gibi...

Devamını görmek için bkz.

Müge Gürsoy Sökmen, Editörden: "Suç ve Kefaretin Ötesinde", 23 Ocak 2015

Toplumun bir kesimine karşı, geri kalan kesiminin ­en azından bilmezlikten gelme ya da sessiz kalma yoluyla- işbirliği yaptığı suçlar işlendiğinde, bunun kefareti nasıl ödenir? Zulüm koşulları sona erdiğinde, toplumsal bir barışa, uzlaşmaya nasıl gidilir?

İnsanların etnik/cinsel/dinsel kimliklerinden ötürü zulme uğradıkları bir çağda, bu kimliklerden özgürleşmenin imkânı var mıdır? Bu kitabı Türkçede yayımlama konusunda olumlu görüş bildirirken benim aklımı kurcalayan sorular bunlardı. Suç ve Kefaretin Ötesinde bu sorulara hayli uç noktalardan yaklaşıyor. Yazar önce Direnişçi sonra da Yahudi olarak kapatıldığı Nazi Toplama Kampları deneyiminden söz ediyor. Milyonlarca Yahudinin (Çingenenin, komünistin, eşcinselin...) paylaşmış olduğu bir deneyim bu. Fakat Jean Améry takma adını kullanan yazarımızın kimliği pek basit bir konu değil. Hans Meyer adıyla 1912’de Avusturya’da doğduktan kısa süre sonra babasını I. Dünya Savaşı’nda kaybetmiş, Katolik annesi tarafından bir savaş kahramanının oğlu ve Katolik olarak yetiştirilmiştir. Nuremberg Yasaları kabul edilip ona ölmüş babasının soyundan ötürü Yahudi olduğu bildirildiğinde 23 yaşına varmıştır, yaşam şartları giderek kısıtlanıp derken hayatı tehlikeye girdiğinde, vatanı bildiği şeyden kaçmaktan başka çaresi kalmaz. “Yurdu” onu kaçtığı Belçika’da yakalar, işgalci askerlerin konuştuğu Almancayı duyduğunda korkusuna içini sızlatan bir vatan hasreti, anadilini duymanın mutluluğu eşlik eder. Alman askerlerine savaşı bırakma propagandası yapmaya çalışırken yakalanır, işkenceler ve üç toplama kampı deneyiminden sonra Yahudi olmayı öğrenmek durumunda kalmıştır. Kamptan sağ kurtulur, Belçika’ya yerleşir ve Fransızca kokan bir ad alır, ama yazılarını Almanca yazmakta ısrar eder.

Toplama kampına Yahudi kimliğini benimseyerek gelenlerin geçmişe, Komünist olarak gelenlerin geleceğe dayanan bir gücü olduğunu, adi suç işleyip gelenlerin ise günü kurtarma yetenekleri bulunduğunu görmüştür. Dini ya da politik açıdan bağlanmış olanlar, “kampta tahayyül edilemez olanın sıradan bir olaya dönüşmesi karşısında şaşkınlığa uğramıyor ya da pek az şaşırıyorlardı. Tanrı'dan yüz çevirmiş olan insan, Auschwitz vahşetini yaşatmak ve yaşamak zorundadır, diyordu inançlı Hıristiyanlar ve Yahudiler. Son evresine, yani faşizm aşamasına girmiş kapitalizm kaçınılmaz olarak bir insan kasabına dönüşmek zorundadır, diyordu Marksistler. Dışardayken de geniş bir bağlam içine yerleştirdikleri gerçekliğe burada da aynı ölçüde etkileyici ve ürkütücü bir mesafeden bakıyorlardı.” Oysa agnostik, hümanist bir entelektüel olan kendisi, temel düşünsel hoşgörüsü ve yöntemsel kuşkuculuğunun özyıkım unsurlarına dönüştüğünü fark ediyordu dehşetle. Entelektüel insan akla hayale sığmayan durumları verili birer olgu olarak kabullenemiyordu. Her şeyin açıklanabilir olduğu inancı kampta yapılanları neredeyse meşrulaştıracak bir akıl yürütme sürecine zorluyordu onu. Entelektüelin iktidarla ikircikli ilişkisini fark eder irkilerek: iktidarı eleştirel çözümlemeye tabi tutmak kadar ona teslim olmaya da alışkındır bu düşünce yapısı. Kamptan kurtulduktan sonra toplumun ona bakışının pek de iyi olmadığını görür: Toplum kendi bekasının, düzenini sürdürmenin peşindedir; bireylerin acılarıyla, olup biten dehşeti anlamlandırmakla ilgilenmez. Yaşananları gerçekten aktarabilecek olanlar hayatlarını kaybetmiş, sağ kalanlarsa safra konumuna düşmüştür. Almanya’ya yirmi yıl ayak basmaz, sonunda yaşadıklarını paylaşma çağrılarına dayanamayarak, Suç ve Kefaretin Ötesinde’de de yer alan konuşmayı yapmak üzere döner.

Ömrünün kalan kısmını yazı ve konuşmalarında, olanca dürüstlüğü ve imkânsızlığıyla deneyimlerini paylaşmaya, tek tek insanları ezip yok etme pahasına işleyen dünya düzenine karşı uyarılarda bulunmaya çalışarak geçirir Améry. Günlük politikanın hoyratlığı korkularını depreştirir, zaten kendisinin de söylediği gibi bir kez işkenceye uğramış olanın dünyaya bir daha güven duyması çok zordur. Kavramların deneyimleri yuvarladığı, çiğnediği, acıların “modasının geçtiği”, toplumun adalet değil dümenini döndürme peşinde olduğu bu ortamda, sonunda kendi eliyle yaşamına son verir. Bize de, bugün Türkiye’de sormamız elzem olan sorularını ve baskıya maruz bırakılmış tek tek kişilerin hakkını toplumdan ısrarla talep etmeden toplumsal barışın ne kadar güç olacağı bilgisini bırakır. Yazdıklarını, dikkatle okunup tartılacakları umuduyla yayımlıyoruz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.