Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-002-1
13x19.5 cm, 144 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Marguerite Yourcenar diğer kitapları
Ateşler, 1997
Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı, 1999
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Düş Parası
Özgün adı: Denier du Rêve
Çeviri: Roza Hakmen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2015
2. Basım: Ocak 2016

Bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlanan öykülerden oluşan bir roman Düş Parası. Hepsi de bir şekilde birbiriyle ilişkili olan karakterlerin hikâyeleri, elden ele dolaşan 10 liretlik bir madeni para aracılığıyla anlatılıyor. Para bir karakterden diğerine geçerken, hikâyenin odağının değişmesiyle adeta edebi bir bayrak koşusuna tanık oluyoruz.

Yıl 1933, yer Roma. İtalya’da diktatörlüğün hüküm sürdüğü bu zor dönemde geçen bir günün anlatımında kimlerle tanışmıyoruz ki: meme kanserine yakalanmış hayat kadını Lina; diktatöre suikast yapmayı kafasına koymuş ve bu yolda ölümü göze almış idealist Marcella; kendi küçük çıkarlarından ötesini görmeyen çiçekçi Dida Ana; en parlak dönemini çoktan geride bırakmış yaşlı ressam Clément ve diğerleri. Yourcenar her biri kendi dünyasını içinde taşıyan bu karakterlerin kaygılarını, zaaflarını, umut ve umutsuzluklarını son derece şiirsel bir dille anlatıyor; ama klişelerden arınmış, özgün teşbihlerle dolu, ustalıkla yoğurulup kıvama getirilmiş bir şiirsellik bu. Olayların ve hikâyelerin kuruluşundaki ve birbirine bağlanışındaki incelik de cabası.

Düş Parası her şeyden önce, hepimizin hayatlarının nasıl iç içe geçmiş olduğunu, tanımadığımız insanlarla bile nasıl her daim temas halinde olduğumuzu bize çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor.

OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7-11

Düş Parası’nın biraz daha kısa olan ilk şekli 1934’te yayımlanmıştı. Elinizdeki kitap basit bir yeniden basım, hatta daha önce yayımlanmamış kimi paragrafların da eklendiği düzeltilmiş bir ikinci edisyon değil. Bazı bölümlerin neredeyse tamamı yeniden yazıldı, bazıları hatırı sayılır ölçüde genişletildi; bazı yerlerde eski kitabın neredeyse hiçbir satırı esirgenmeden düzeltmeler, makaslamalar, farklı yerleştirimler yapıldı; bazı yerlerdeyse, aksine, 1934 basımından uzun pasajlar aynı bırakıldı. Romanın bugünkü haliyle aşağı yukarı yarısı, 1958-1959’da yeniden kurgulandı; bu yeni kurguda eskiyle yeni öylesine iç içe girdi ki, yazarın bile birinin nerede başlayıp ötekinin nerede bittiğini ayırt etmesi neredeyse imkânsız hale geldi.

Aynı kalanlar sadece roman kişileri, adları, kişilikleri, karşıllıklı ilişkileri ve onları çevreleyen dekor değil; kitabın temel ve ikincil temaları, yapısı, olayların çıkış noktası ve çoğunlukla vardıkları nokta da hiç değişmedi. Her iki basımda romanın merkezi, diktatörlüğün on birinci yılında Roma’da bir antifaşist suikastın yarı gerçekçi, yarı sembolik anlatısıdır. Her ikisinde de suikast girişimiyle kimi yakından, kimi uzaktan ilişkili, bazıları ona tamamen yabancı, ama hemen hepsi az çok bilinçli şekilde dönemin çelişkileriyle düsturlarından etkilenen belirli sayıda trajikomik kişi, merkezdeki olayın üç-dört kahramanının etrafına toplanır. Düş Parası’nın her iki basımında, bilinçli olarak ilk bakışta çağdaş bir Commedia, hatta Tragedia dell’Arte’den fırlamış gibi görünebilecek roman kişileri seçilmiştir; amaç, her birinin en ayırt edici, en özgün yönlerini vurgulamak, ardından bazı durumlarda bu benliklerinden daha temel bir ilahi yönleri olduğunu sezdirmektir. İki kitapta da mitolojiye ya da alegoriye kayış az çok benzerdir ve faşizmin on birinci yılındaki Roma’yla insanın serüveninin ebediyen yaşandığı Şehir tek bir bütün oluşturur. Son olarak, her iki kitapta aynı roman kişilerinin ve temaların tekrar ortaya çıkışıyla ya da ikincil temaların eklenmesiyle zaten ilişkili olan olayları birbirine bağlamak için, bilinçli şekilde beylik bir yöntem, elden ele geçen madeni para seçilmiştir; on liretlik para, her biri kendi tutkularına ve özündeki yalnızlığa gömülmüş olan insanlar arasındaki temasın simgesine dönüşür. Düş Parası’nın bir bölümünü yeniden yazarken neredeyse her an, bazen çok farklı cümlelerle de olsa, aşağı yukarı tıpatıp aynı şeyi söylemiş oldum.

Peki öyleyse, bu kadar kapsamlı bir yeniden kurgulamaya niçin gerek duydum? Cevabı oldukça basit. Romanın bazı paragrafları, tekrar okuduğumda bana fazlasıyla kasıtlı biçimde eliptik, fazlasıyla muğlak, bazıları fazla süslü, fazla katı ya da fazla gevşek, bazıları da düpedüz kötü gelmişti. 1959’da yayımlanan kitabı 1934 baskısından farklı bir kitap haline getiren değişikliklerin hepsi, kimi olayları daha eksiksiz, dolayısıyla daha bireyselleştirilmiş biçimde sunmayı, psikolojik örgüyü genişletmeyi, kimi yerlerde sadeleştirip açıklığa kavuşturmayı, kimi yerlerde de, mümkünse derinleştirip zenginleştirmeyi amaçlıyor. Birçok yerde gerçekçiliğe, bazı yerlerde şiirselliğe daha fazla yer vermeye çalıştım; sonuçta ikisi aynı şeydir ya da aynı olmalıdır. İlk kitapta da sık sık karşımıza çıkan, bir plandan diğerine geçişler, dramdan komediye ya da yergiye ani sıçramalar ikinci kitapta iyice sıklaştı. Daha önce de kullanılan doğrudan ve dolaylı anlatı, tiyatro diyalogları, hatta bazen lirik arya gibi anlatım araçlarına çok nadir durumlarda iç monolog eklendi; bu iç monoloğun amacı, çoğu çağdaş romandaki gibi bize beynin birbirini izleyen imge ve izlenimleri edilgen biçimde yansıtan bir aynasını göstermek değil; burada iç monolog kişiliğin temel unsurlarına ve neredeyse basitçe evet-hayıra indirgenmiştir.

Roman okurundan çok yazarını ilgilendirebilecek bu örnekleri çoğaltabilirdim. En azından eski bir eseri yeniden ele almanın, değiştirmenin, hele hele kısmen yeniden yazmanın beyhude, hatta zararlı bir çaba olduğu, yeni kitabın mutlaka coşku ve şevkten yoksun olacağı yolundaki yaygın görüşe itirazımı belirtmek isterim. Aksine, nicedir sabitlenmiş bu maddenin tekrar esneklik kazanmasını görmek, artık hatırlamadığım koşullarda hayal ettiğim bu serüveni tekrar yaşamak, romanın gerçeklerini bir zamanlar yaşamış olduğumuz, daha derinlemesine keşfedebileceğimiz, daha iyi yorumlayabileceğimiz ya da daha fazla açıklayabileceğimiz, ama değiştirmeye gücümüzün yetmeyeceği durumlar misali tekrar karşımda bulmak benim için hem bir deney hem de bir ayrıcalıktı. Bugün de sahip olduğumuz düşünce ve duyguların dışavurumuna daha uzun bir insanlık, özellikle de zanaatkârlık deneyiminin katkısını ekleyebilme imkânı bana sevinçle, aynı zamanda bir çeşit tevazuyla kabul edilmesi gereken çok değerli bir şans gibi göründü.

Kitabın iki halinde de değişmeyen, değişmemesi gereken şey, özellikle siyasi atmosferidir; diktatörlüğün on birinci yılında Roma’da geçen roman her şeyden önce bu belirli tarihi korumak zorundaydı. Bu birkaç hayali olay, Carlo Stevo’nun sürgün edilmesi ve ölümü, Marcella Ardeati’nin suikast girişimi 1933’te, yani rejim düşmanlarına karşı sert olağanüstü hal yasalarının birkaç yıldır uygulandığı ve diktatöre karşı birçok benzer suikast girişiminin düzenlendiği dönemde geçer. Bu dönem Etiyopya seferinden, rejimin İspanya İç Savaşı’na katılmasından, Hitler’le yakınlaşmadan ve kısa süre sonra boyunduruğu altına girilmesinden, ırkçı yasaların çıkarılmasından ve elbette karmaşa ve felaket yıllarından, ama aynı zamanda yüzyılın ikinci büyük savaşındaki partizanların kahramanca direnişinden önceki dönemdir. Dolayısıyla 1933’teki durumla 1922-1933 arası filizlenerek ileriki yıllarda sonuçlanan daha da karanlık durumu karıştırmamak önemliydi. Marcella’nın eylemi neredeyse bireysel, trajik biçimde tecrit edilmiş bir protesto olma özelliğini korumalı, ideolojisinde yakın geçmişin İtalyan muhaliflerine damgasını vurmuş anarşist doktrinlerin izi bulunmalıydı; Carlo Stevo görünürde geçerliliği kalmamış, yine görünürde beyhude siyasi idealizmini, rejim ise İtalyan halkından çok belki yabancıların gözünü boyayan, olumlu ve muzaffer diye nitelenen yönünü korumalıydı. Düş Parası’nın yeniden basılmaya değer bulunmasının nedenlerinden biri, basıldığı dönemde faşizmin şaşaalı dış görünüşünün ardında saklı kof gerçekle yüzleşen ilk Fransız romanlarından biri (belki de ilki) olmasıydı; aynı dönemde yarımadayı ziyaret eden nice yazar geleneksel pitoresk İtalya’ya bir kez daha hayran olmakla yetiniyor ya da trenlerin (en azından teorik olarak) vaktinde kalkmasını alkışlıyor, bu trenlerin varış noktasını merak etmiyordu.

Bununla birlikte, siyasi tema yeni basımda, kitabın diğer bütün temaları gibi, belki onlardan da çok pekiştirilip geliştirildi. Carlo Stevo’nun serüvenine daha fazla sayfa ayrıldı, ama sözü edilen koşulların hepsine ilk anlatıda kısaca ya da zımnen zaten değinilmişti. Siyasi olayların ikincil roman kişileri üzerindeki etkisi ikinci basımda daha belirgindir: Marcella’nın suikast girişimi ve ölümü, birinci basımdan farklı olarak, köşedeki yaşlı çiçekçi Dida ve yabancı seyyah Clément Roux’nun yanı sıra, roman kurgusuna yeni eklenen yegâne figüranlar olan kafenin sahibesiyle esasen eski kitaptaki gibi devasa bir gölge olmayı sürdüren diktatör tarafından da laf arasında yorumlanır; ikinci kitapta siyaset sarhoş Marinunzi’yi neredeyse içki kadar esritir. Son olarak da Alessandro’yla Massimo’nun tanıklık işlevi farklı şekillerde pekişmiştir.

Kuşkusuz hiç kimse siyasal kötülük kavramının ikinci basımda ilkine göre daha önemli bir rolü olmamasına, 1959 tarihli Düş Parası’nın, zaten öyle olan 1934 basımından daha acı ya da ironik olmamasına şaşırmayacaktır. Ne var ki, kitabın yeni kısımlarını bir başkasının eseriymiş gibi tekrar okuduğumda, şimdiki içeriğin hem biraz daha keskin oluşu hem de eskisi kadar karanlık olmayışı, insanın kaderine ilişkin kimi hükümlerin belki eskisi kadar katı olmakla beraber eskisi kadar belirsiz olmayışı ve ilk halinde kitabın birbirinden ayrı, neredeyse uzlaşmaz iki temel unsuru olan düşle gerçekliğin şimdiki basımda hayat denen bütünde birbirine karışmaları dikkatimi özellikle çekiyor. Salt biçimsel hiçbir düzeltme yok. İnsan macerasının yirmi beş yıl önce düşündüğümüzden daha da trajik, ama aynı zamanda çeyrek yüzyıl önce tasvir ettiğimden daha karmaşık, daha zengin, bazen daha yalın ve bilhassa daha garip olduğunu düşünmem, kuşkusuz bu kitabı yeniden yazmamın en önemli nedeniydi

Mount Desert Adası, 1959

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Esra Yalazan, "Bizi ‘insan’ yapan hikâyeler ve Marguerite Yourcenar", T24, 18 Ekim 2015

İnsan yalnızlığından korkmadan yalnızlığa sığınabilmeyi ister. Ölümden korkmadan yaşamayı arzular. Canlıların birbirlerine sokulmalarını sağlayan hastalıklı ‘aşk’ duygusuna bağlanmayı, hayata katlanabilmek için düşler. Bütün zaaflarına rağmen sevilmeyi hayal eder. Hatıralarını biriktirirken onların gelecekte ‘hikâyeye’ dönüşeceğini düşünmez ancak insan kemiğiyle, ruhuyla, kelamıyla büsbütün bir hikâyedir.

Bizi ‘biz’ yapan hikâyelerde, kaderin iradeye bazen de iradenin kadere teslim olduğunu kolaylıkla kabullenemesek de biliriz. Günlerdir, aylardır katledilen çocukların, kadınların, gençlerin, yaşlıların ölümünü rakamlarla açıklayan soğuk haberleri izliyorum. Arada soluklanıp yüzlerine bakıyorum uzun uzun, merhametle, kederle. Kıvılcımlı bakışlarını, derin yüz çizgilerini, içimi kanatan sessiz kahkahalarını hiç unutmamak için rikkatle bakıyorum.

Büyüdüğünde avukat olmak isteyen çağla gözlü çocuk, gelinliğinin içinde kocaman tebessümüyle hayata meydan okuyan genç kadın, evlatlarını savaşta kaybetmiş olmasına rağmen direnen ihtiyar teyze, torununun minicik ayağını öpen adam, akşam evine yemek götürmek için bir köşede simit satan delikanlı, barış umudun kaybetmemek için hayata tutunan üniversite öğrencisi, taşlaşmış acısıyla kocasının mezarı başında çocuğunu, yoldaşlarını teskin eden güçlü bir kadın, ömrü boyunca kimsesizliğin burukluğunu başkalarına yardım ederek örten kız, yumruğunu sıkıp havaya kaldıracak hali kalmayan o anaların yürek dağlayan yüzleri ve rüyalarıma giren diğerleri. Hiçbiri yok artık, ama varlar. Geçmişleri, gelecek hayalleri, yaşantılarına sığdırdığı biricik anları, “doğum ve ölüm tarihi’ arasındaki düz ve belirsiz çizgiden ibaret değil çünkü. Onları morg kapılarında, mezarlıklarda bekleyen, hatıralarıyla yaşayacak ailelerinin, sevenlerinin, dostlarının, yakınlarının anlattığı hikâyelerle çoğalacaklar.

‘Sadece üç kişi için yazmıştım’

Kelimelerle ifadesi mümkün olmayan bu acıların tarifi, telafisi imkânsız belki ama insan var olduğundan beri hikâyelerle teselli bulmuş. Yine bulacak, biliyorum, hayata devem edebilmek için hikâyelerimize sarılmak zorundayız çünkü.

Yourcenar’ın hayatları birbirine ipeksi sicimlerle bağlayan hikâyelerinden oluşan bir roman okuyorum bugünlerde. Kayıpların, gidenlerin, yaralarıyla kalanların acısını büsbütün iyileştirmiyor elbet ama başkalarının hikâyeleriyle güçlenerek çoğalma imkânını hatırlatıyor.

Düş Parası 1933’de Roma’da diktatörlüğün hüküm sürdüğü bir dönemde, ilk bakışta benzeşmeyen ama birbirlerine bir biçimde dokunan insanların hikâyelerini anlatıyor. Yourcenar’ın diline, benzersiz anlatımına aşina olanlar bilir. O ne yazarsa yazsın, meselesinin, siyasi tavrının, şiirsel anlatımının önüne geçmesine izin vermez. Ona göre esas olan hayatı edebiyatla sihirli kılmaktır.

Daha önce de yazmıştım galiba. Ben unutmak için “gönüllü bir uyurgezer’ gibi dolaşanların sayıklamalarından ziyade, yaşadıklarını masalsı bir dille hatırlayanların ve aktaranların hikâyelerini dinlemeyi seviyorum. Yaşadıklarımızı anlatırken sihirli bir güç, bildiğimizi sandığımız hayat hikâyelerinin incelikli ayrıntılarını usulca siliyor. Onları zihnimize kazınan resimleri çağrıştıran sözcüklerle yeniden inşa ettiğimizde, artık sadece bizim değil, tanımadığımız insanların da hikâyeleri oluveriyorlar. Yourcenar’ın eserlerinde gerçeklerden süzülmüş incelikler, bu mucizevi buluşmayla okurunu cezbediyor.

Çocukluğunda harflerin yerini değiştirerek yarattığı takma ismi kullanarak yazdığı şiirlerle edebiyatın sırrını keşfeden, kendisini, kahramanlarını, anıları ve rüyalarıyla anlatırken hayatının katı gerçekliğiyle arasına mesafe koyabilen Marguerite Yourcenar, görüntülerine farklı açılardan bakabilen bir yazar. Duygularının sahih dokusuna müdahale etmediği için hikâyeleri kimi zaman ürpertir. O anlatımının zarafetinden ödün vermeden sert bir kayayı kesik cam parçalarıyla yontar gibi yazar. “Sadece üç kişi için yazmıştım aslında” dediği kitaplarını belki bu nedenle bugün milyonlarca insan okuyor.

‘Aşk satın alınamaz ama düş satın alınır’

10 litrelik madeni bir para aracılığıyla ortak duyguların farklı tezahürlerini anlatan hikâyelerin kesişme noktasında, hayatı umutla kucaklarken ölümü göze alan ve ona meydan okuyan insanların yüzlerini gördüm. İç içe geçen ve ayrıntılarla gelişen kurgusu itibarıyla yazarının ‘roman’ diye tanımladığı bu metnin orijinali 1934’de yazılmış. Yazar 1954’deki ikinci baskısına – yeniden yazımına - eklediği önsözde şöyle diyor:

“Kitabın ilk halinde de değişmeyen, değişmemesi gereken şey, özellikle siyasi atmosferidir; diktatörlüğün on birinci yılında Roma’da geçen roman her şeyden önce bu belirli tarihi korumak zorundaydı. Bir kaç hayali olay, Carlo Stevo’nun sürgün edilmesi ve ölümü, Marcello Ardeati’nin suikast girişimi 1933’de, yani rejim düşmanlarına karşı sert oğlan üstü hal yasalarının birkaç yıldır uygulandığı ve diktatöre karşı birçok benzer suikast girişiminin düzenlendiği dönemde geçer”.

Başında söylediğim gibi Yourcenar için hikâyenin ya da romanın meselesi elbette önemlidir ama edebiyatına zarar vermesine izin vermez. Romanın sahneye ilk çıkan kahramanı, mutlu olmayı umarak aşığının peşinden giden karısının terk ettiği taşralı genç bir adam Paola Farina. Anlatıcı başlangıçta ona dair kısmı şöyle tamamlıyordu: “Aşk satın alınamaz, satılık kadınlar sonuçta erkeklere kiralarlar kendilerini ama düş satın alınır; bu elle tutulamayan meta, çeşitli biçimlerde sürülür piyasaya. Paola Farina, her hafta Lina’ya verdiği düşük meblağla bilinçli bir yanılgıyı, yani belki de dünyada yanıltıcı olmayan tek şeyi satın alıyordu.” Yani karısı tarafından sevilmediğini bilerek unutuyordu. Hikâyeler de biraz böyledir. Onlar aracılığıyla çaresizliğimizi bilerek unutur, başka hayat ihtimallerini hayal ederiz.

Yourcenar, romanın başlangıcında Montaigne’in alıntısını doğrular gibi yaşamış bir yazar: “Hayatı bir düş uğruna terk etmek ona gerçek değerini biçmektir”. Bu kitapta da kendi ihtiraslarına, tutkularına, yalnızlıklarına ve zaaflarına gömülen insanların hakiki benliklerini göstererek suçluluk duygusunu biraz olsun hafifletmek istiyordu belki. Yazarlık düşünün peşinden gitmenin de bir bedeli, hakiki bir karşılığı var.

Ona göre aşk bir cezaydı

Doğduktan on gün sonra kaybettiği annesinin ölümüne sebep olduğunu düşünen Yourcenar, tarihle, mitolojiyle, felsefeyle, şiirle yazının köklerine tutunarak edebiyatla derin bir suç ortaklığına sığınmıştı. On iki yaşındayken Yunanca ve Latince öğrendi. On sekiz yaşındayken ilk şiir kitabını yayımlatan babasını kaybettikten sonra uzun seyahatlere çıktı. Hayat yolculuğunda öğrendiklerini roman sanatıyla ve şiirin kırılgan iklimiyle buluşturdu.

Eski bir yazımda onu şöyle anlatmışım; Yourcenar’a göre aşk bir cezaydı; insanlar yalnız kalamadıkları için cezalandırılıyorlardı. Ve sevenler için zaman yoktu. Belki bu yüzden yazdıklarına, okura, dünyaya hırçın bir mesafeyle yaklaşmayı tercih etmişti. O anlatmayı sevdiği yabani hayvanlar gibiydi. Tabiatın insana hükmeden gücünden, vahşetinden, ıssızlığından müthiş bir zevk alıyordu. Sevgilisi Grace Fink’le birlikte uzun yıllar ıssız bir adada, ormanda bir kulübede yaşamıştı. Evinde televizyon yoktu. Sık kullanmadığı bir radyosu ve köpeği Zoe vardı.

Kendisiyle uzun bir röportaj yapan Mathieu Galley, kitaplarını genellikle odasında değil, rastlantıların sürüklediği yerlerde, bir gece treninde, bir bekleme salonunda, bir otel odasında, bir kilisede, bir gezinti sırasında yazdığını söylüyordu. Düş Parası’nı yazarken düşle gerçeklik arasında giden hikâyelerini kim bilir nasıl tahayyül etmiş, kurgulamıştı. 1959’da Mount Desert’de kitaba yazdığı önsözü o yolculuğun seyrini ekleyerek bitirmiş: “İnsan macerasının yirmi beş yıl önce düşündüğümüzden daha da trajik, daha karmaşık, daha zengin, bazen daha yalın ve bilhassa daha garip olduğunu düşünmem, kuşkusuz bu kitabı yeniden yazmamın en önemli nedeniydi”.

Yourcenar, tecrübeleriyle, zaman içinde değişen duygu ve düşünceleriyle, zanaatkarlığın tılsımıyla, kendisini ve yazı sanatını yeniden yorumlamaktan çekinmeyen bir yazar. Galley, ona ‘yazmak bir çaba mı yoksa bir ıstırap mıdır’ diye sorduğunda, tam da kendisi gibi cevap vermişti: “Hayır bir iştir, ancak aynı zamanda neredeyse bir oyun ve bir sevinçtir de, çünkü önemli olan yazı değil bakıştır. Kitaplarımı her zaman yazıya dökmeden önce düşüncemde yazdım. Mesela Zenon’la ilgili bir sahne. 1954’de, bir öğleden sonra, bir arkadaşın evinde, sanıyorum Bach dinlerken, hafızamda yazdığımı söyleyebilirim”.

Siyasetin düşündürdüğü…

Yazar romanın son bölümünde kahramanlarını, şehri ve muhtemel kaderlerini geniş bir uyku sahnesinde buluşturmuş. Dikkatli okur, cümlelerinde edebiyatını yücelten unsurları rahatlıkla görebilir: “Sokaklar boyunca sıra sıra evler kapkaraydı. Uyuyanlar tıpkı yer altı mezarlarındaki ölüler gibi kat kat dizilmişti; eşler uyuyor, nemli ve sıcak bedenlerinde geleceğin canlılarını, asilerini, teslim olmuşlarını, kaba kuvvet kullananlarını, beceriklilerini, azizlerini, ahmaklarını, şehitlerini taşıyorlardı. Villa Borghese’in çamları arasında, kentleri kasıp savuran spekülasyonun mahvettiği bu eski zaman soylularının uçsuz bucaksız bahçelerinin kalıntılarında, özsularla ve soluklarla dolu bitkisel bir gece dalgalanıp titreşiyordu”.

Yourcenar, bu romanda edebiyatını ölümsüz kılan bu klasik, dolaylı, şiirsel anlatımın yanı sıra kendisinin ‘tiyatro diyalogları’ diye tanımladığı formları da kullanmış. Böylece ‘siyaset’ gibi sıradanlaşmaya müsait tehlikeli bir kavramın farklı yöntemlerle anlatılabileceğini de göstermiş. Seyyah Clement Roux’yu anlattığı bölümde onu konuşturuyordu: “’Siyasetin bana neyi düşündürdüğünü anlatayım sana’ dedi ihtiyar,…La Sacala’da orkestra şefi olan bir arkadaşım var, onun anlattığına göre, kalabalığın gürültüsüne, ayaklanma sesine, tezahürat yapan ya da itiraz eden haykırışlara falan ihtiyaçları olduğunda sadece bas sesler, tek bir güzel, çınlayan kelimeyi söylermiş: RABARBA. Kanon halinde…BARBARA…BARABAR…Nasıl duyulduğunu gördün. İşte sağ veya sol, siyaset de benim için RABARBA çocuğum”.

Yorucenar, Düş Parası’nın yeniden basılmaya değer bulunmasının nedenlerinden birini, basıldığı dönemde faşizmin şaşaalı dış görünüşünün ardında saklı kof gerçekle yüzleşen ilk Fransız romanlarından biri (belki de ilki) olmasına bağlıyor. Okuru 65 yıl sonra ilk günkü edebi lezzeti ve gücüyle etkilemesinin sebebi de kuşkusuz tabiatının, edebiyatının ve dilinin biricikliğiyle ilgilidir.

Bu zor günlerde onu Türkçede yeni bir romanıyla hatırlamak yaralı ruhuma iyi geldi doğrusu. Kum tanesi gibi hafif, geçici ve kainatın küçücük bir parçası olan insanın, ‘kötülük girdabından’ tek başına kurtulamayacağını, ölmüş dostlarımızın hikâyeler aracılığıyla yaşayabileceğini, hakikatin gücüyle beslenen esaslı karakterlerin hiç ölmeyeceğini bir kez daha gösterdi bana.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.