Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-576-6
13x19.5 cm, 312 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gıda Krizi
Tarım, Ekoloji ve Egemenlik
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Eylem Can
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2015

Köylüsüz, çiftçisiz bir tarım mümkün mü? Uzunca bir süredir kapitalist olsun reel sosyalist olsun modern devletlerin anlattığı bir hikâyeye inandırılmış bir haldeyiz. Bu hikâyeye göre tarım, cahil köylülerin elinden kurtarılarak uzman teknisyenlerin çalıştığı “kurumlara” (şimdi artık “şirketlere”) havale edilecek, böylece verimlilik kat kat artacak, insanlığın “gıda” diye bir sorunu kalmayacaktı. “Kalkınma”, “gelişme” ya da “modernleşme” denen şey de, her zaman açıkça ifade edilmese de aslında köylü nüfusun düşürülmesine bağlı bir nicelikti. İnsanlığın kurtuluşu köylülükten kurtuluş olacaktı; gıda üretimi de artık mucizevi zirai ilaçlar, suni gübreler, tohum ıslahı için genetik müdahaleler, HES odaklı sulama teknolojileri ve makineleşme sayesinde patlama yapacaktı.

Dünya çiftçilerinin örgütü La Via Campesina’yla yakın işbirliği içinde olan Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Kurucu Genel Başkanı Abdullah Aysu işte bu masalın sonuçlarını ele alıyor. Dev kapitalist şirketlerin hakimiyeti altındaki gıda üretiminin yol açtığı küresel krizi ve Türkiye’deki yansımalarını üç ayaklı bir perspektifle, tarım, ekoloji ve egemenlik arasındaki ilişkileri odağa alarak inceliyor.

Bir çaresizlik propagandası değil bu kitap. Bütün bu tahribata karşı etkili olabilecek mücadele yollarını da ele alıyor Aysu: Dünya çiftçileri tarafından geliştirilen “gıda egemenliği” kavramını ve “Bilge Köylü Tarım Tarzı”ndan ilhamla geliştirilebilecek, kapitalist teknokrasiye alternatif gıda üretim, dağıtım ve tüketim yollarını araştırıyor.

Sezdiğimiz, kısmen bildiğimiz gerçekleri tam olarak öğrenebilmek için ideal bir kitap: yediğimiz ekmeğe, kendi hayatlarımıza, çocuklarımızın geleceğine dair bir kılavuz.

İÇİNDEKİLER
İlk Sözler
Giriş

Gıda Demokrasisi ve Ötesi
Küresel Gıda Sistemindeki Aşamalar
Birinci Gıda Sistemi
İkinci Gıda Sistemi
Üçüncü Gıda Sistemi

Gıda Krizi ve Nedenleri

İklimsel Felaketler ve Kuraklık
Tarımsal Ürün Stoklarının Kaldırılması
Tarımda Şirketleşme ve Tekelleşme
İhracata Dayalı Üretim
Gıda Tüketim Alışkanlıklarındaki Değişiklikler
Gıda Üzerine Finansal Spekülasyon ve Vurgunlar
Tarımsal Ürünlerin Bitkisel Yakıt Amaçlı Kullanılması
Toprak ve Su Gaspı Yoluyla Ekolojik Tahribat
  Toprak Gaspı
  Su Gaspı
  Diğer Doğal Varlıkların Gaspı

Türkiye’de Yönetenlerin Doğaya Yaklaşımı

Ekosistem

Su

Su Kullanım Biçimleri
Su Mülkiyeti

Hava
Küresel İklim Değişikliği

Toprak
Madencilik
Tarımın Doğaya Savaş Açması
Enerji

Örgütlenme Modelleri
Çevre Örgütleri ve “Yönetişim”
Ekolojist Örgütler
Gıda Güvenliği
Gıda Egemenliği

Tohum
Tarımsal Üretimin Başlangıç ve Bitiş Noktası
GDO’lu Tohumlar
Yerel Tohumlar
Çiftçilerin Bitki Üretme Hakkı

Tarımsal Üretim
Tohumun Toprakla ve Emekle Birleştiği Nokta:
Tarımsal Üretim Sistemleri
Organik Tarım Modeli
Endüstriyel Sistem
Bilge Köylü Tarım Tarzı

Dağıtım
Ürünün Gıda Olarak İnsanlarla Buluşma Biçimleri
Serbest Piyasa
Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması
IMF ve Dünya Bankası
DTÖ Anlaşmaları
Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası
Türkiye’nin DTÖ ile İlişkisi
Tarımsal Ürün İhracatı
Yerellik
Yerel Pazarlar
Aracısız Buluşturma
Kooperatifler
Küçük Aile Çiftliği

Son Sözler
Notlar
OKUMA PARÇASI

İlk Sözler, s. 13-18

Tüm canlilarin yaşamlarını sürdürebilmelerinin ilk şartının beslenme olduğu tartışılmaz. Gıda tükendiğinde yok olan birçok medeniyete tarih tanık. Gıdanın sağlıklı, herkes için yeterli ve erişilebilir olması önemli. Bütün bunlara cepheden itiraz eden yok.

Gıda ile insan arasında, hem erişimde hem gıdanın üretim aşamalarında engel bulunmamalı. Üreticinin ürettiği ürün ile halk, denetimleri dışında kalan bir aracılık olmaksızın buluşabilmeli. Doğrusu bu. Çünkü gıda bir yaşam hakkıdır. Engellenemez, engellenmemeli! Bunlar öyle apaçık genel doğrular ki söylemde herkes savunur, aksini iddia eden olmaz.

Oysa uygulamaya baktığımızda, görünüşteki bu fikir birliğine rağmen insanların gıdayla olması gerektiği gibi bir ilişki kurmadığını, kuramadığını görüyoruz. Gıdayla üretimden tüketime kadar kurulan ilişkilerin neredeyse tüm evreleri sorunlu. Bu sorunlar da üretim sürecinde müthiş bir ekolojik tahribata yol açıyor. Dev şirketlerin hâkimiyeti altında, gıda endüstrisi hem açlar üretiyor hem üretilen gıdalar sağlık için tehdit oluşturuyor; gıda üretimi amacının tersine işleyip kıtlıklara giden yolları asfaltlıyor. Gıdayla ilgili isyanlar, yanlışların işaret fişeğini atmosfere fırlatan birer uyarı olmasına rağmen küresel gıda şirketleri ve hükümetler bu uyarıya havai fişekli eğlence muamelesi yapıyor.

Bu yazdıklarım esasında bilinen şeyler. Fakat kısaca da olsa üzerinden bir kez daha geçip aklımızın bir köşesine yazmamızda fayda var. Bugün yaşadığımız çevre ve gıda krizinin kökenlerini, kapitalist endüstriyel tarım denen faaliyetin kendini var eden varlıkları nasıl yok ettiğini ancak bundan sonra konuşup tartışabiliriz...

Geçmişte, yani modern kapitalizm öncesi dönemlerde insanlığın büyük çoğunluğunun emeği gıda maddeleri üretimine ayrılmıştı. Gıda üreticileri (çiftçiler), devletin ve/ya da toprak sahibinin el koyduğu ürün fazlası bir yana, daha çok kendi ihtiyaçları için üretirlerdi. Başka bir deyişle köylüler, hanehalkı, yani aileler şeklinde kendi ihtiyaçlarını karşılama amaçlı çalışır, üretirdi. Ürettikleri ihtiyaçlarını aştığında aşan miktar değişime konu olurdu. Ama bu değişim ekseriyetle para biriktirme amaçlı olmazdı. Değişim, esas olarak başka ihtiyaçlarda kullanılacak malları elde etme, öncelikle de zorunlu ihtiyaçları giderme amacıyla yapılırdı. Bu değişimin elbette türlü biçimleri vardı. Onlara burada girmeyeceğim.

Köylüler kapitalizm öncesinde otlak, orman, tarla, arazi ve hayvan gibi doğal varlıklarla ilişki kurar ve bu ilişkiyi olumlu biçimde korurdu. Doğal varlıklar ile üretici (insan) arasında varolan karşılıklı bağımlılıklara saygı gösterirdi. Bu bağları bozmaya uğraşmaz, yok etmeye çalışmazdı. Onlarla uyum içinde yaşar ve üretimini öyle organize ederdi. Köleci dönemde de, feodal dönemde de, bazı farklılıklar olsa da, durum genel hatlarıyla böyleydi. Kapitalizm öncesi üretim emekçinin doğal koşullarla olan bağına dayalıydı. Doğal koşulların elverdiği ölçüde ihtiyaçlar belirlenir, üretim bu ihtiyaçlara göre gerçekleştirilirdi. Yani sınırlıydı, üretimin amacı değişim değeri üretmek değildi. İhtiyaç karşılama (kullanım değeri) amaçlı üretim esastı. Kapitalist sistemle birlikte her şey değişti. Üretim zenginlik biriktirmek (değişim değeri) için yapılmaya başladı. İnsanların doğa ve toprakla bağı kapitalizmle birlikte kopmaya, koparılmaya başladı. Doğayla kurulan ilişkide geçmişte gösterilen saygı terk edildi, uyuma özen gösterilmez oldu. Toprak mal kılındı; alışverişe konu edilir nesne haline getirildi, diğer ticari mallar kadar olmasa da sık el değiştirir oldu. Kapitalist sistemle birlikte değişim değeri hızla kullanım değeri üzerinde egemenliğini kurdu. Ticareti ve üretimi yönlendirdi. Tarımda mekanizasyon gelişim kaydetti, buhar enerjisine ve diğer enerjilere dayalı makineleşmeye geçildi. Tarımın vazgeçilmezi haline gelen yoğun enerji kullanımı tarımsal üretimde sıçrama yarattı. Başka bir deyişle değişim değerinin kullanım değeri üzerindeki bu egemenliği, makineleşmedeki gelişmeyle birlikte doğadan zenginlik üretmenin biçimlerini ve boyutlarını kökten değiştirdi. Değişim değerinin sağladığı olanaklarla artıürüne el koyan sermaye gelişti, semirdi. İnsanın ve doğanın birlikte evrimini göz önüne almadı. Kendisi tek başına belirleyici oldu. İnsanı ve doğayı birlikte sömürdü. İnsan ile doğa arasında sermayenin dolayımından geçmeyen bir ilişki kurulamaz oldu. Sermaye doğa üzerinde kurduğu tahakküm sayesinde insanları, insanlar üzerinde kurduğu tahakküm sayesinde doğayı boyunduruk altına aldı. Sermayenin amacı ve sonucu olan kâr, işte bu çifte tahakkümün ve sömürünün getirisidir.

Kapitalizm öncesinde çoğunlukla araya para girmeksizin emek sayesinde doğrudan doğadan sağlanan yaşam ve geçim araçları, kapitalist dönemle birlikte neredeyse tamamıyla ancak bir parasal bedel karşılığında pazardan sağlanabilir oldu. Daha önce çoğunlukla hanehalkının emeği karşılığında yakın çevreden sağlanan ihtiyaç maddeleri (kullanım değerleri), nerede nasıl üretildiği bilinmeyen nesneleri bir araya getiren anonim piyasa(lar)dan temin edilmek zorunda olunan mallar/metalar (değişim değerleri) haline geldi. İhtiyaç duyulan bu malları elde etmek için gerekli parayı sağlayabilmek için de ihtiyaç sahibinin paranın sahiplerine, yani sermayeye, kapitaliste elinde kalan tek metayı, yani emek gücünü satması gerekti. Üretici emek ile toprağın bağı koparıldı. Sermaye kırsal kültürü imha etmek, yani ihtiyaçların dolaysız emekle doğrudan doğadan karşılanmasının koşullarını ortadan kaldırmakla kendisi için


(a) emek gücünü satmak dışında bir gelir ve geçim kaynağı kalmayan ve bu yüzden kendisine (sermayeye) bağımlı olan geniş bir işgücü kütlesi yani ücretli işçi sınıfı ve,
(b) ihtiyaçlarını karşılamak için doğaya değil piyasaya bağımlı geniş bir tüketiciler kütlesi, yani satmak için üretti(rdi)ği malları elden çıkaracağı bir iç pazar oluşturdu. Ki bunlar her şeyin sermayenin çıkarına göre düzenlendiği bir toplum biçimi olan kapitalizmin bir sistem olarak var olabilmesinin ve var kalabilmesinin olmazsa olmazlarıdır.

Kapitalizmin bir sistem, hâkim üretim tarzı ve başat toplum biçimi olarak kurulmasının (ve ayakta kalmasının) ilk şartı köylülüğün dönüştürülmesi ve yavaş yavaş, ama geri döndürülmez biçimde tasfiye edilmesiydi. Kapitalizm küreselleştikçe bu durum evrenselleşecek, köylülerin üretimi terk etmesi hız kazanacaktı. Üretimi terk edenler arttıkça doğa tahribatı da arttı, ekolojik döngü yara aldı. Doğal varlıklar üzerinde egemenlik kuran ve tarım alanında neden olduğu üretim ilişkileri ile üretimden pazarlamaya zincirin halkalarını ele geçiren küresel kapitalizm, doğa ve toplumlardan sonra tek tek insanları da yönetebildiği bir rotaya girdi. Bu rotayı yıllar önce Amerikalı Diplomat Henry Kissinger “enerjiye hükmeden devletlere, gıdaya hükmeden insanlığa hükmeder”1 diyerek tanımlamıştı. Şu an küresel tarım, gıda ve tohum şirketleri tarımın olmazsa olmazı olan tohumu da ele geçirmiş durumda. Küresel tarım şirketlerinin tarımsal üretimde kurduğu egemenlik, tohumu ele geçirmeleriyle birlikte, insanlar üzerinde de kuruluyor.

Kapitalizmin küreselleşmesi bu bakımdan iyi kavranması gereken en önemli dönemeçtir.

Şu an kapitalizm kapsamlı bir kriz yaşıyor. Üstelik bu kriz, diğerlerinin aksine merkezde çıktı ve yayıldı. Merkezde çıkan son kriz öncesindeki krizlere türbülans, karmaşa adını koyanlar var. Bugünkü kriz küreselleşme yolunda hızla ilerliyor, hatta küreselleşti. Yalnız bu kriz(ler) elbette kapitalizmin son krizi değil ve olmayacak da.

Zaten kapitalizm şimdiye kadar irili ufaklı birçok kriz yaşadı. Hatırlarsanız bundan önceki krizler Asya ülkeleri, Latin Amerika, Rusya ve Türkiye gibi çevre ülkelerde ortaya çıkmıştı. Ancak bu seferki kriz ABD’de ortaya çıktı, ama etkisi Avrupa’da, Rusya’da, Çin’ de ve dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde (kiminde az, kiminde çok) hissedildi. Bitmiş de değil, artçıları sürüyor. Ayrıca krizin merkezde çıkması kapitalist sistemi tehdit ediyor, sarsıyor. Ama mali çöküş, ne yazık ki kapitalizmin çöküşü değil, bu anlama gelmiyor. Kriz kapitalist sistemin herkes ve her kesim tarafından sorgulanmasına imkân veriyor sadece.

Çevre ülkelerde çıkan ile merkezde başgösteren kriz birbirinden farklı. Çözüm konusunda geliştirilen yaklaşımlar da aynı değil. Ancak her iki kesimde çıkan krize çözüm önerenler aynı odaklar, yani merkez ülkeler.

Çevre ülkelerde görülen krizler, krizin çıktığı ülkelerdeki makroekonomik dengesizliklere ve ekonomi politikalarındaki hatalara bağlandı. Bu nedenle çevre ülkelerden, dengelerini kurmaları, politikalarını küresel piyasa sistemiyle uyumlu hale getirmeleri ve bu süreçte çıkacak reel maliyetlere katlanmaları istendi. Çevre ülkeler de merkez ülke isteklerine uygun bir ekonomik-politik hat izledi.

Çevre ülkelerden sayılan Türkiye tarımında bu politikaların uygulanışına baktığımızda da bize “tarımda destekleri kaldırın, tarımsal kredi faizlerini yükseltin, girdi sübvansiyonlarını düşürün, tarımsal KİT’leri (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) özelleştirin” dediklerini görüyoruz. Hükümetlerimiz bunun bize maliyeti ne olur diye düşünmedi ve bu talepleri harfiyen yerine getirdi. Uygulanan bu ekonomik politikalar sonucunda kriz geçici olarak çözüldü belki. Ancak bu politikalar bizi temel besin maddelerinde sahip olduğumuz yeterlilikten uzaklaştırdı. Tarım sektörü boğazına kadar serbest piyasa ilişkilerine batırıldı. Tarım sektörü ve küçük köylüaile çiftçiliği, küresel tarım, gıda ve ecza şirketleri tarafından tutsak alındı.

Tarımın serbest piyasa içine alınmasıyla yetinilmedi; şirketler saldırılarını doğayı yeni sermaye birikim alanı olarak seçerek sürdürdü. Maden aramaları, bütün akarsuların üzerine nehir tipi hidroelektrik santral yapımları, en verimli ovalara termik santral kurma çalışmaları, yaylalara, otlaklara ve tarım alanlarının çevresine rüzgâr enerji santralleri, düzlük alanlara güneş enerji santralleri kurulmasıyla doğaya yapılar saldırı iyice arttı. Tarım ve tarımcılardan sonra doğa da şirketlerin tahakkümü altına sokuldu. Tutsaklaştırıldı.

Doğaya yapılan saldırının neden olduğu kirlilik ve tahribat tarımsal üretimi olumsuz etkiledi. Küçük aile çiftçiliği yapan köylüleri yerlerinden yurtlarından etti. Göçe zorladı. Tarımda uygulanan serbest piyasa ilişkileriyle birlikte suya sahip olan enerji şirketleri, çevresindeki toprakları da mülk edinebildi. Dolayısıyla tarım, gıda ve doğaya şirketlerin egemen olacağı bir süreç başladı. Hızla ilerledi. Doğayı ele geçiren toprak gaspçısı ve su korsanı şirketler, biyoçeşitliliğin de sahibi oldu.

Merkezde çıkan kriz finansal kriz olarak lanse edildi. Bu elbette doğru, ama finansal krize eşlik eden ve dünyamız için finansal krizden daha yakıcı, yıkıcı ve tahrip edici özelliklere sahip başka krizler de var. Bunlardan söz edilmiyor. Çünkü küresel şirketler bu bahsedilmeyen krizlerden besleniyor ve kendini yeniden üretmeye çalışıyor. Bunlar küresel iklim krizi, enerji krizi, ekoloji ve gıda krizi. Bu krizlerin hangi birini tutsak, ucu diğerine dokunuyor. Evet, her geçen gün gıda krizi derinleşiyor. İklim krizi ile ekoloji ve enerji krizi gıda krizini besliyor. Birbirini besleyen bu krizler, kartopu misali büyüyor. Gıda krizi yoksulları vuran karakteriyle en can yakanı ve açlık herkesi, hepimizi, her şeyi titretir...

Elinizdeki bu çalışma üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümünde gıda fiyatlarındaki, serbest piyasanın (kapitalist küreselleşmenin) neden olduğu artış, “Küresel Gıda Krizi” başlığı altında nedenleriyle birlikte ele alınıyor.

İkinci bölümde sermayenin yeni birikim alanı olarak gördüğü ve şuursuzca sömürmeye giriştiği doğada oluşan ve oluşmaya devam eden ekolojik tahribatın muhtemel sonuçlarının üzerindeki perde kaldırılmaya çalışılıyor.

Üçüncü bölümde toplumsal muhalefet örgütlerinin ve hükümetlerin gıda güvenliği limitlerinin ötesine geçerek düşünmeleri ve başka bir tarım, gıda ve yaşam hayal edebilmeleri için devrimci bir kavram olan gıda egemenliği tartışmaya açılıyor.

Bu çalışma gıda egemenliğinin üretici ve tüketici tarafından yeniden ele geçirilmesinin yollarını tartışmaya vesile olur ve buna katkıda bulunursa amacına ulaşmış sayılacaktır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

İrfan Donat, "Tarım, Ekoloji ve Egemenlik", Tarım Analiz, 6 Ocak 2016

Tarıma ilgi duyan, tarımın hem Türkiye’de hem de küresel anlamda ekonomisi, politiği ve sosyolojisini kavramaya çalışanlar için bir kitap ve yazardan bahsedeceğiz.

Kitabın ismi Gıda Krizi – Tarım, Ekoloji ve Egemenlik

Yazarı ise 37 yıldır tarımla bir fiil uğraşan, Tarım Bakanlığı’nda 7 yıl görev almış, şimdilerde ise Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Kurucu Genel Başkanı olarak mücadelesini sürdüren Abdullah Aysu.

Kitap, okuyuculara önemli bir soru soruyor: Köylüsüz, çiftçisiz bir tarım mümkün mü?

Abdullah Aysu, bu sorunun cevabını verirken yaratılan yanlış ve sistematik algıya şu sözlerle dikkat çekiyor: “Dünyada yanlış bir algı yönetimi hakim. İçinde kimyasalların da olduğu endüstriyel tarım yapılmadığı, uygulanmadığı takdirde insanlığın aç kalacağı yönünde kamuoyuna bir bilgi empoze ediliyor. Oysa Birleşmiş Milletler’in (BM) yaptığı çalışmalara bakıldığında durum çok farklı. BM’nin verilerine göre kimyasala dayanmayan küçük köylü tarımı, endüstriyel tarıma göre yüzde 50 ila yüzde 120 arasında daha fazla verimliliğe ulaşmış durumda.”

2014 yılını “Aile Çiftçiliği”, 2015’i “Toprak Yılı” ve 2016’yı “Bakliyat Yılı” ilan eden BM’nin çığlık çığlıga dünyaya bir mesaj vermeye çalıştığını söyleyen Aysu’ya göre, empoze edilenin aksine endüstriyel tarım ile birlikte aslında tarım kıtlığa doğru ilerliyor.

Bunu farkeden BM ise söz konusu başlıkları belirleyerek toprağa, suya saygılı ve insan sağlığı için risk oluşturmayacak bir köylü tarımına dönülmesini hedefliyor.

Aslında ana mesaj oldukça açık. Toprakla barışık hale gelmemiz gerekiyor.

Dünyada gıda üretiminin yüzde 110-120 seviyelerinde olduğunu hatırlatan Abdullah Aysu, bu durumda mantıksal olarak dünyada aç insanın kalmaması gerektiğini söylüyor.

Üretim tarafında tablo böyleyken, 800 milyon insanın her gece yatağa aç gittiği bir dünyada 1,2 milyar insan da obezite ve aşırı kilo nedeniyle sağlık sorunları yaşıyorsa sorunun üretim tarafında değil gıda üretiminin adil dağılımı ve tüketimi tarafında yaşandığı daha net anlaşılıyor.

Daha somut bir ifade ile Avrupa ve ABD gibi gelişmiş ülkelerde yüzde 30-40’ları bulan gıda israfı Afrika’daki açlığı bitirebilecek bir boyutta.

Abdullah Aysu’ya göre dünyanın 6 milyar değil 9 milyar insanı doyurabilecek bir kapasitesi var aslında.

Çiftçi mi tarla bekçisi mi?

Kitabında yer verdiği konu başlıklarından yola çıkarak sohbet ettiğimiz Abdullah Aysu, küresel tarım politikalarında şirket tarımcılığının ön plana çıkartıldığını, bu durumun da tarımda hızla tekel bir yapı oluşturduğuna işaret ediyor.

Yoğun bir kimyasal ilaç, gübre ve mekanizasyon kullanımı ile yapılan tarımı şirket tarımcılığı olarak niteleyen Aysu, şirketlerin tarımsal üretime girme süreci ve sonrasını şöyle değerlendiriyor: “Şirket tarımcılığında işin bam teline tohuma dokunarak başlanıyor. Şirketlerin ürettiği ve çiftçiye sattığı tohumdan bir yıl sonra köylü yeniden tohum elde edemiyor. Oysa çiftçi, ürettiği üründen tohumunu ayırabilene denir. Ürettiği üründen tohumunu ayıramıyorsa o kişi çiftçi değil, tarla bekçisidir artık.”

Hibrit tohumların da özelliklerine dikkat çeken Aysu, hibrit tohumdan verim elde etmenin yolunun çok su ve gübre vermekten geçtiğini söylüyor.

Verilen kimyasal gübrenin sadece o ürüne gitmediğini, beraberinde diğer otları da geliştirdiğine dikkat çeken Aysu, oluşan döngüyü şöyle özetliyor: “Hızla gelişen otlar çiftçinin ana ürününe ortak oluyor. Aynı otlar, yetişecek olan sebze ve meyveye zarar verebilecek böceklerin yumurtalarını da yapraklarında gizliyor. Bu durumda üretici verim alabilmek için fazla su ve gübre veriyor. Yabani otları yok etmek içinse kimyasal ilaç veriyor. Böcekleri zararsız hale getirmek için de kimyevi ilaç kullanıyor. Kullanılan kimyasal gübre ve ilaçlar hem toprağı hem de yeraltı sularını kirletiyor. Tüketilen gıdalar üzerindeki kalıntılar da insan sağlığını tehdit ediyor.”

Abdullah Aysu, bu kısır döngüyü yaratan ve doğadaki tüm canlıları riske atan organize yapıya dikkat çekiyor.

Dünya üzerinde ilacı, gübreyi ve tohumu üreten 10 şirketin küresel tarımda egemen bir yapıya büründüğünü hatırlatan Aysu, tohumu toprağa atan çiftçinin fasit bir daireye girerek küresel şirketlere teslim olduğunu belirtiyor.

Özetin özetini “Küresel bir köy olduk” sözleriyle ifade ediyor Abdullah Aysu.

Küresel 10 şirketin yönlendirmesi ile tüm dünyada çiftçiliğin ortadan kaldırıldığını, şirketleşen tarımla birlikte toprakların da şirketlerin eline geçmeye başladığına dikkat çekiyor.

Abdullah Aysu ile sohbetimiz kitabın sadece birkaç başlığından ibaret.

Gıda Krizi – Tarım, Ekoloji ve Egemenlik adlı kitap, şirketlerin hakimiyeti altındaki gıda üretiminin yol açtığı küresel kriz ve Türkiye’deki yansımalarını üç ayaklı bir perspektifle, tarım, ekoloji ve egemenlik arasındaki ilişkileri odağa alarak inceliyor.

Alternatif gıda üretim, dağıtım ve tüketim yollarını araştıran kitapta gıda güvenliği, GDO’lu tohumlar, yerel tohumlar, tarımsal üretim sistemleri, organik tarım modeli, bilge köylü tarım tarzı, Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası, kooperatifler ve küçük aile çiftliği gibi oldukça ilginç ve herkesin bilmesi gereken konu başlıkları var.

Kısacası bugün sıkça tartıştığımız gıda fiyatlarındaki yüksek seyirden tutun da güvenilir gıdaya ulaşım sorunlarına kadar birçok güncel meselenin nedenleri, sonuçları ve çözüm önerileri bu kitapta yer alıyor.

Okumanızı tavsiye ederiz.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Gıdasız hayat da olmaz, demokrasi de", Notosoloji, 13 Kasım 2015

• 1960’lardan bu yana dünya nüfusu iki kat artarken gıda üretimi üç kat arttığına, dolayısıyla 12 milyar insan doyurulabileceğine göre, niçin bir buçuk milyar insan açlık çekiyor?

• Orta Amerika’daki yağmur ormanlarının 25 milyon dönümü sığır yetiştirmek için yok edilmiş. Bu arada, etin çok ama çok büyük bölümü elbette Batı’nın zengin ülkelerinde tüketiliyor.

Çocukluk yıllarımızda köy nüfusunun azalıp yerine şehir nüfusunun artması olumlu bir değişim gibi öğretilirdi. Böylece tarım yerine sanayileşme artacak, ülkenin sanayi üretimine dayalı kalkınması hızlanacaktı. Hem sosyalizm de her şeyden önce kapitalizmin yarattığı sanayileşmenin üstüne kurulmayacak mıydı. Demek ki buna zorunluyduk.

Bunun nereye kadar doğru ya da ne yanlış olduğu şu anda anlamını yitirmiş durumda. Ülke ticaretin, sıcak paranın ve inşaat sektörünün pamuk ipliğine bağladığı bir tuhaf ekonomik model içinde, yönsüz ve geleceksiz, dayanıksız bir köprüden geçiyor. Tarım da bitti bitecek.

Abdullah Aysu’nun Gıda Krizi-Tarım, Ekoloji ve Egemenlik kitabını okuma gereksinimini bu belirsizlik yüzünden duydum. Pek de iyi bilmediğim bu konuya gitgide daha çok merak duyuyorum. Doğrudan beslenmeyle ilgili değil mi: yemek de sıradan hayatımızın en vazgeçilmez hoşluklarından. İnsanların yedikleri yemek ve yeme biçimleri bütün toplumlarda kültürün nasıl büyük değişiklikler alabileceğini gösteriyor. Kitabın hemen ilk sözlerinde, “Gıda tükendiğinde yok olan birçok medeniyete tarih tanık” diyor Abdullah Aysu, ki elbette böyle.

Küresel gıda şirketlerinin yol açtığı sorun, gıdayı kolayca ulaşılabilir olmaktan çıkarmış durumda. Artık ihtiyaç için üretenler, sözleri edilmeye değecek büyüklüğe sahip değil. Gıda sektöründeki büyük şirketler ve küresel devler toprağı mal gibi görüyorsa, doğanın yıkıma uğraması kaçınılmaz olur.

Açlık önlenebilir

Şu da ilginç değil mi: 1960’lardan bu yana dünya nüfusu iki kat artarken gıda üretimi üç kat arttığına, dolayısıyla 12 milyar insan doyurulabileceğine göre, niçin bir buçuk milyar insan açlık çekiyor? Peki durumun en kötü olduğu yerlerdeki insanları açlıktan kurtarmak için ne gerekiyor: Afrika Boynuzu’ndaki açlığı sona erdirmek için gereken para 1,6 milyar dolarmış. Herhangi bir devlet için küçük bir para. Ama olmuyor, çünkü dünyanın değişmemesi gereken bir düzeni var.

Abdullah Aysu bu çarpıcı rakamları sıralarken, “Gıdanın olmadığı yerde demokrasi olmaz,” diye belirtiyor. Uzaktan bakıldığında ajitatif bir söz gibi duruyorsa da, tamamıyla gerçek bir saptama. Gıdanın olmadığı hayatta eşitlik son kertede bozulmuş olduğu gibi, gıdaya ulaşamayan insanların onun ötesine geçecek taleplere sahip olması da olanaksızlaşır. Üstelik gıdanın olmaması ekolojinin bozulduğunu, üretimin ve dağıtımın tekelleştiğini, dolayısıyla daha baştan demokrasinin olmadığını gösterir.

Kaldı ki gıdaya erişimin bir nedeni üretimin olmadığı alanların genişlemesiyse öbürü de gıda fiyatlarının yüksekliği. Dünyanın yüzde 71’i günde on dolardan, her 5 kişiden birisi de iki dolardan az kazanıyor. Türkiye’de aylık geliri 370 liradan az olan nüfusun 12 milyon olduğu belirtiliyor. Rakamlar sıkıcı ve can sıkıcı. OECD ve FAO verilerine göre, dünyanın en yoksul ülkelerinde insanlar, kazandıkları paranın yüzde 80’ini gıdaya harcıyormuş, Türkiye’de yüzde 30’u. Kalan paralarını ne yaparsa yapsın insanlar.

Hatırlıyorum, çocukluk yıllarında okuduğumuz Leo Huberman’ın Sosyalizmin Alfabesi kitabında, kapitalizmde insanların ulaşım, eğlence, eğitim, beslenme gibi özgürlüklerinin kâğıt üstünde kaldığının, kullanılamadıkları sürece o özgürlüklerin de olmadığı gerçeğinin çok basit anlatıldığı bir bölüm vardı, unutmam. Gerçeklerin her zaman yalın oluşu öyle bir şeydi demek.

Ekosistem bozulursa…

Abdullah Aysu’nun kitabının her sayfasında –bazılarını bildiğimiz, bazılarını yeni öğrendiğimiz– öyle çarpıcı gerçekler var ki, bu kitabın okullarda satır satır okutulması gerektiğini düşünüyorum. İklim değişikliğiyle gıdaya ulaşma yollarının tıkanmaya başlayacağını biliyoruz bilmesine ama dünya yalnızca 3,50C ısındığı zaman canlıların yüzde 40 ile yüzde 70’inin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olacağını bilmek de önemli. Bu süreç atmosferden denizlere, dağlardan Amazon ormanlarına kadar gezegeni tehdit ederek şimdi de sürüyor. Kendimizi çaresiz hissediyoruz değil mi. Çaresizlik, demokrasinin olmadığının en önemli göstergesidir işte.

İleri kapitalist ülkelerden çıkan büyük tekeller gıdayı ne yapıp edip yutturur insanlara. McDonald’s, KFC ya da Pizza Hut gibi gıda restoranları geleneksel yeme içme kültürünün yerini aldı almasına ama, ABD Senatosu bile, bu tür restoranlarda sunulan işlenmiş tavuk ve dana etlerinin her yedi saniyede bir, bir kişide ortaya çıkan kanserin nedenlerinden biri olduğunu açıklamış. İnanan inanır. Kanser nedenleri arasında hazır gıdanın sigaradan sonra ikinci sırayı aldığı da biliniyor.

Ama aynı ABD’nin gıdayla ilgili pek çok belanın kaynağı olduğu da biliniyor. Örnekse et tüketimi konusunda da şaşırtıcı rakamlara sahip ABD. Yaklaşık 1 kg sığır eti için, 14,4 kg hububat ya da soya, 9.460 litre su ve 3,7 litre benzin tüketiliyormuş. Türkiye’de neler olduğunu düşünün. Bir kg etin niçin o kadar pahalı olduğu anlaşılıyor, değil mi. Peki şu nedir: 1950-1999 yılları arasında bütün dünyada et tüketimi 50 kat artmış. Demek ki beslenme rejimi değişmiştir ve siyasal rejimin değişmesi gibi etkiler yarattığından kuşkumuz olmasın.

Bu tür rakamlar çekicidir: Et temelli beslenme ve fabrikasyon hayvan üretimi için ABD’de 220 milyon dönüm –adet değil– ağaç kesilmiş ve Orta Amerika’daki yağmur ormanlarının 25 milyon dönümü sığır yetiştirmek için yok edilmiş. Bu arada, etin çok ama çok büyük bölümü elbette Batı’nın zengin ülkelerinde tüketiliyor. Az gelişmiş ülkelerde aynı oranda et tüketilmesi için dünyadaki besi hayvanlarının sayısının iki katına çıkması gerektiği gerçeği de çarpıcı.

Şimdi durup düşünülmez mi, biz bu doğaya neler ediyoruz. Ekosistemi bozdukça bağları koparıyoruz ve bir felaket zincirini güle oynaya çekiyoruz. Arılar yok olursa başımıza neler geleceğini sonradan öğrendik. Bir sineği yiyerek beslenen canlının herhangi bir nedenle yok olması durumunda, sineğin çoğalması engellenemeyeceği için bütün dünyayı kaplayacağını bilmek, aslında tam şu anda sürmekte olan bozulmanın en küçük halkası.

Abdullah Aysu’nun Gıda Krizi kitabını okuyun derim.

Ve bazı rakamlar:

• 2007-2208 arasında yükselen gıda fiyatları nedeniyle 30 ülkede gıda isyanları çıktı.

•795 milyon: FAO’nun verilerine göre, dünya genlinde açlık sınırının altında yaşalan insan sayısı.

• % 72: Mersin’de nükleer santral kurulmasına karşı olanlar.

• 3500: Dünya üstünde saptanmış 7000 dilin 3500’ü günümüzde ortadan kalkmıştır.

• % 2: Dünyadaki tarım arazilerinin yalnızca % 2’sinin sahipliği kadınlara aittir

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Geyik, "Açlık ve obezliğin kıskacında bir dünya: Gıda Krizi", Kitapeki.com, 2 Mart 2016

Tüm dünyada, özelinde ülkemizde yaşanan kriz koşulları toplumun küçük bir kesimini daha da zenginleştirirken yaşamını emeği ile idame ettiren büyük kesimin yaşam şartlarını gün geçtikçe daha da kötüleştiriyor. Abdullah Aysu Gıda Krizi kitabında üreticilerin (çiftçilerin) açlık sınırında yaşadığı, tüketicilerin ise gerek gıda fiyatlarının pahallığından gerekse sağlıklı gıdaya ulaşamamalarından yakındığı durumun nedenlerini tüm boyutlarıyla masaya yatırıyor.

Tarım, ekoloji ve egemenlik arasındaki ilişkilere odaklanarak gıda krizinin nedenlerini araştırıyor yazar. Gerek dünya gerekse Türkiye ölçeğinden verdiği örneklerle yaşamakta olduğumuz krizin somutluğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Krizin yarattığı koşullar ‘gıda hakkını’, ‘sağlıklı gıda hakkını’ her geçen gün daha fazla gasp ediyor. Krizin altında ezilenler ise yine başta yoksullar, küçük ölçekli üretim yapan çiftçiler, üreticiler ve dar gelirli tüketiciler.

Abdullah Aysu, gıda krizinin nedenlerine ‘küresel gıda krizi’ başlığında genişçe yer ayırıyor kitabında; iklimsel felaketler ve kuraklık, tarımsal ürün stoklarının kaldırılması, tarımda şirketleşme ve tekelleşme, ihracata dayalı üretim, gıda tüketim alışkanlıklarındaki değişiklikler, gıda üzerine finansal spekülasyonlar ve vurgunlar yapılması, tarımsal ürünlerin bitkisel yakıt amaçlı kullanılması, toprak ve su gaspı yoluyla ekolojik tahribat (sayfa 36) gıda krizinin nedenleri arasında.

Gıda krizinin ortaya çıkışında insan faktörü daha doğrusu çok uluslu şirketler ve hükümetler eliyle uygulanan liberal politikalar, krizin insan yaşamını tehdit eden boyutlara ulaşmasında en önemli faktör.

Ülkemizin gündeminde de uzun zamandır tartışılan, itirazlara rağmen kurulmaya çalışılan hidroelektrik santraller (HES), rüzgar enerji santralleri (RES), güneş enerji santralleri (GES) ve termik santraller başlıklarında açıklayıcı ve bilimsel verilerle, santrallerin ekolojik sisteme ve insan yaşamına verdiği zararlar gözler önüne seriliyor. Türkiye’de sadece 2010’da, çalışmakta olan 19 kömürlü termik santralden kaynaklanan hava kirliliği 7900 erken ölüme yol açtı. Santrallerden kaynaklı hava kirliliğine maruz kalan insanların ömrü yaklaşık 10 yıl kısaldığından, toplamda yaklaşık 79 bin yaşam yılı çalınmış oldu.(sayfa 127) Yapılması planlanan yeni termik santrallerin yaratacağı durum ise tahmin edilemeyecek boyutlarda. Sonuç olarak, Kömür yerüstünde de, yeraltında da öldürüyor! (sayfa 127)

Uzunca bir süredir temiz enerji olarak sunulan, çevreye duyarlı birçok insanın samimiyetle savunduğu rüzgar ve güneş enerji santralleri de kitapta ele alınmış. RES ve GES’ler temiz enerji kapsamında değerlendirilmekle birlikte itiraz edilen asıl konu santrallerin ticari amaçlarla kurulması. Herkesin kullanma hakkına sahip olduğu rüzgar gibi bir varlığı birinin (şirketlerin) para kazanmak amacıyla kullanması ve kazanç elde ederken tüm canlı ve cansız varlıkların yaşadığı ekolojiyi tahrip etmesi, canlıların canına kastetmesi onu temiz enerji olmaktan çıkarır. (sayfa 137)

Bir enerjinin temiz enerji kapsamında değerlendirilebilmesinin birincil koşulu toplumsal varlık olan toprak, su, hava ve güneşin birilerinin (şirketlerin) kar aracı haline getirilmemesidir.

Liberal tarım politikaların sonuçları ve ekolojik sistemin tahribatının geldiği boyut rakamlarla ifade edildiğinde;

1960 yılından bu yana dünya nüfusu 2 kat, gıda üretim miktarı 3 kat artmasına rağmen dünyada 3 milyar insan gıda sorunu yaşıyor.

Dünyada 1.5 milyar insan açlıkla cebelleşiyor, yeterli beslenemiyor bir kısmı da doğrudan veya dolaylı açlığa dayalı nedenlerle ölüyor.(sayfa 25)

Her yıl açlıktan 36 milyon, çok yemenin getirdiği hastalıklardan 29 milyon kişi ölüyor. (sayfa 147)

Yukarıdaki tablonun vahametini ve sürdürülemez olduğunu vurgulayan yazar; BİR EŞİĞE GELDİK. Tarihsel bir yol ayrımındayız. Makas değişikliği zorunlu hale geldi. Atacağımız adımın yönü çok önemli. Çünkü bir tarafta milyarlarca aç, diğer tarafta milyarlarca obez var. (sayfa 147) cümleleriyle başlayan, kitabın üçüncü bölümünde krizden çıkışın yollarını da okuruna aktarıyor.

Zorunlu hale gelen makas değişikliğinin ilk şartı gıda egemenliği; halkların, kendi gıdalarını ve tarımsal etkinliklerini – üretimin başlangıcından pazarlamanın sonuna kadar- doğaya ve insanlara zarar vermeyecek şekilde ve özgürce belirleme, yaşamı devam ettirebilme gereklilikleri çerçevesinde yerel tarımsal üretim ve ticaret yöntemlerini koruma ve denetleme, kendi kendine yeterlilik seviyelerini belirleme, piyasalara ürün dampingini sınırlandırma hakkıdır.(sayfa 152)

Gıda egemenliği için ilk olarak GDO’lu tohumların kullanımının terk edilerek yerel tohumların tarımsal üretimde kullanılması. Bunun yanında endüstriyel tarımsal üretim biçimleri yerine bilge köylü tarım tarzına geçilmesi, üretilen ürünlerin dağıtımında ise serbest piyasanın belirleyiciliğinden öte yerel pazarların güçlendirilmesi, ürünlerin aracısız tüketiciyle buluşturulması gerekiyor.

Abdullah Aysu’nun Gıda Krizi kitabı bir ders kitabı titizliğiyle kalem ve kağıt elimizde notlar alarak okunması ve tartışılması gereken bir kitap. Çünkü yaşadığımız gıda krizi sürdürülemez boyutlarda artık makas değişikliği zorunlu hale geldi.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.