Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
SET OLARAK İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 130,50 TL
İndirimli fiyatı: 78,30 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 
Mart 2004’te yayımladığımız Öteki Rüzgâr’la birlikte altı kitaba ulaşan “Yerdeniz”, önce bir üçleme olarak yazıldı: Konusu “büyümek” olan Yerdeniz Büyücüsü, “cinselliğe uyanışı” ele alan Atuan Mezarları ve “ölümü anladığında çocukluğun bitip yeni bir hayatın başlamasından” dem vuran En Uzak Sahil. Le Guin, yıllar sonra, bir dördüncü kitap ekledi: Yazar konusuna dönüp öyküyü yeniden ele alıyor ve bu kez Ged’in değil, Tenar’ın kılavuzluğuna başvuruyordu Tehanu’da. Ama yine yıllar sonra bu kez Öteki Rüzgâr’ın geleceği biraz da belliydi. Çünkü hem ayrı bir kitap olarak Yerdeniz Öyküleri’ni yazmıştı, hem de “hâlâ düşlemeyi bırakmadığım bir düş” diye söz ediyordu Yerdeniz’den.
       Fantazi edebiyatının öndegelen, kurucu yapıtlarından biridir Yerdeniz. Çevrildiği her dilde olduğu gibi, Türkçede de hak ettiği ilgiyi görüyor okurlardan. Farklı yaştan okur kuşaklarına seslenebilen bir evrenselliğe sahip: Yerdeniz’i gençlikle ya da yetişkinlikle sınırlamak mümkün değil. Her yaştan okurlarımızın seveceğinden eminiz.
       Henüz başlamamış olanlar için, Yerdeniz’in öyküsel bir gelişim çizgisi izlediğini, dolayısıyla sırayla okunması gerektiğini belirtelim.
       Yazarın sizlerden gördüğü ilgiden, bizim sevgimizi paylaşmanızdan cesaret alarak yazarın son dönemdeki iki kitabını daha hazırlıyoruz: Bunlardan biri, Le Guin’in kendi sözleriyle, “hangi gezegende yaşarlarsa yaşasınlar, haftaya Salı hangi cinsiyetten olacaklarsa olsunlar, herkesin derdi olan aşk, tutku, evlilik, toplumsal cinsiyet ve bu gibi belalı ama ilginç konuları ele alan” öyküler seçkisi Dünyanın Doğum Günü, diğeri ise yazarın yepyeni bir tarz denediği Uçuştan Uçuşa.
ISBN13 978-975-342-071-6
13X19.5 cm, 160 s.
 
Yerdeniz II
Özgün adı: The Tombs of Atuan
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1999
7. Basım: Ekim 2015

Atuan Mezarları'nın konusu tek kelimeyle söylemek gerekirse cinselliktir. Kitapta bir sürü simge var, tabii ki yazarken bunları bilinçli bir şekilde çözümlemedim; bu simgelerin hepsi cinsel simgeler olarak okunabilir. Daha açık söylemek gerekirse kitabı bir kadının büyümesi olarak okuyabilirsiniz. Temalar, doğum, yeniden doğum, yıkım ve özgürlük.” – Ursula K. Le Guin

ISBN13 978-975-342-079-2
13x19.5 cm, 216 s.
 
Yerdeniz III
Özgün adı: The Farthest Shore
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1999
7. Basım: Mart 2017

En Uzak Sahil ölüm hakkında. Onun diğerlerinden daha zayıf kurgulu, daha tutarsız ve eksik olması da bu yüzden. İlk iki kitap yaşadığım ve atlattığım şeyler hakkındaydı. En Uzak Sahil’de konu edilen şeyi ise yaşayıp atlatamazsınız. Bu bana genç okurlar için çok uygun bir konu gibi gelmişti, çünkü çocuk yalnızca ölümün varolduğunu değil –çocuklar ölümün yoğun bir biçimde farkındadırlar– kendisinin de ölümlü olduğunu, öleceğini anladığı anda, çocukluk biter ve yeni hayat başlar. Bu da büyümedir, ama daha geniş bir bağlamda.” – Ursula K. Le Guin

ISBN13 978-975-342-093-8
13x19.5 cm, 216 s.
 
Yerdeniz IV
Özgün adı: Tehanu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2000
5. Basım: Mayıs 2014

Tehanu, yazarın Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları ve En Uzak Sahil'den oluşan Yerdeniz Üçlemesi'nin yayımlanmasından yıllar sonra, 1990'da tamamladığı ve üçlemeye ek olarak yayımladığı dördüncü kitaptır. Yazar kapadığı bir yapıtı tekrar açmasının gereçesini şöyle belirtiyor:

"Yerdeniz Üçlemesi'nin son kitabı En Uzak Sahil, düşlemeyi bıraktığım bir düş gibiydi. Ve düşlemekten uzun süre vazgeçmedim. Tehanu böyle ortaya çıktı: Ged'in kendi hayatının nasıl sona ermesi gerektiği konusunda yanıldığını ve bana Yerdeniz'in gerçekten son kitabında kılavuzluk edecek kişinin Tenar olduğunu keşfetmek çok hoş bir sürpriz oldu. Üçleme'ye eklediğim bu yeni sona 'Olsun da Geç Olsun' adını da koyabilirdim." – Ursula K. Le Guin

ISBN13 978-975-342-057-0
13x19.5 cm, 192 s.
 
Yerdeniz I
Özgün adı: A Wizard of Earthsea
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1994
11. Basım: Ekim 2017

"Sanırım Yerdeniz Büyücüsü'nün en çocuksu yanı, konusu: Büyümek. Büyümek, benim yıllarımı alan bir süreç oldu; bu süreci otuz bir yaşımda tamamladım – ne kadar tamamlanabilirse; o yüzden de çok önemsiyorum. Çoğu genç de önemser. Ne de olsa esas işleri budur: Büyümek." – Ursula K. Le Guin

ISBN13 978-975-342-327-4
13x19.5 cm, 276 s.
 
Yerdeniz V
Özgün adı: Tales from Earthsea
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ağustos 2001
4. Basım: Mayıs 2016

Ursula K. Le Guin’in kılavuzluğunda, Yerdeniz Takımadaları’nda yeni bir geziye çıkıyoruz. Yerdeniz dizisinin son kitabı olan Tehanu’dan on iki yıl sonra yayımlanan bu beş öykü, takımadaların dört bir yanında dolaştırıyor bizi; Roke’taki Büyücülük Okulu’nun kurulmasından başlayıp, Ged’in gidişinden sonra Okul’da gerçekleşen değişimlere kadar geniş bir zaman yelpazesinde, Yerdeniz’in erkekleri, kadınları ve ejderhalarına dair, isimlere ve büyülere dair yepyeni masallar okuyoruz bu kitapta... Kitapta yer alan beş öykü, sırasıyla, “bulucu”, “Karagül ile Pırlanta”, “Yerin Kemikleri”, “Bataklık Yayla” ve “Ejderböceği”

Yerdeniz Öyküleri’nin bir de eki var: Yerdeniz Takımadaları’nın haritası, poster olarak…

ISBN13 978-975-342-461-5
13x19.5 cm, 232 s.
 
Yerdeniz VI
Özgün adı: The Other Wind
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2004
5. Basım: Haziran 2015

"Yerdeniz’e yeniden gidip onu hâlâ hatırladığım haliyle bulmak, ama değiştiğini ve değişmekte olduğunu görmek beni çok memnun etti." – Ursula K. Le Guin

Yerdeniz’in son kitabı Tehanu’nun yazılışından on yıl sonra tanıdık topraklara dönüyor Ursula K. Le Guin. Kaldığı yerden devam ediyor hikâyesine ama bir yandan ta başından başlıyor. Öteki Rüzgâr’da yepyeni karakterlerle tanışırken bildiğimiz karakterlerin de bilmediğimiz yönlerini öğreniyoruz. Le Guin’in aşinayı yabancı, olağanı olağanüstü kılan yazarlık gücü sayesinde büyü üzerine, sonsuzluk üzerine, sonra daha basit şeyler, mesela yaşam ve ölüm üzerine uzun bir yolculuğa çıkıyoruz.

Tolkien’ın açtığı dönemin en yetenekli fantazi yazarı sayılan LeGuin bu romanıyla 2002'de "Dünya En İyi Fantazi Roman ödülü"nü kazandı.

Yazarın Metis Yayınları'ndaki diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, "Sisteki Savaşçılar", Yerdeniz Büyücüsü, s. 7-19

Başını, fırtına yüklü Kuzey Doğu Denizi'nden bir mil kadar yükseğe kaldıran tek bir dağdan oluşmuş Gont Adası, büyücüleriyle ünlüdür. Gont'un yüksek vadilerindeki kasabalarından, derin ve karanlık koylarındaki limanşehirlerinden, Adalar Diyarı'nın hükümdarlarına şehirlerde büyücü olarak hizmet eden veya Yerdeniz'de adadan adaya büyüler yaparak dolaşan birçok Gontlu çıkmıştır. Bazılarının anlattığına göre bunların en büyüğü, en azından en büyük gezgini, yaşadığı devirde hem ejderhalar efendisi hem de Başbüyücü olan Çevik Atmaca adında bir adammış. Çevik Atmaca'nın hayat hikâyesi gerek Ged'in Kahramanlıkları'nda gerekse başka şarkılarda anlatılmaktadır, ama bu öykü, onun ünlenmesinden, adına şarkılar yakılmasından önce olanların öyküsüdür.

Çevik Atmaca, Kuzey Yakası Vadisi'nin başındaki dağın yükseklerine kurulu Onakçaağaç adında bir köyde dünyaya gelmişti. Bu vadinin çayır ve tarlaları köyün aşağısından kademe kademe denize doğru iner. Bölgedeki diğer kasabalar Ar Nehri'nin kıvrımlarına kurulmuştur. Köyün yukarısında ise sadece, zirvenin kayasına ve karına doğru, tepe tepe yükselen bir orman vardır.

Çocukken taşıdığı ad olan Duny, ona annesi tarafından verilmişti; zaten annesinin ona verebildiği, sadece hayatı ve ismi olmuştu çünkü daha Çevik Atmaca bir yaşına varmadan annesi ölmüştü. Köyün tunçustası olan babası pek konuşmayan, suratsız bir adamdı. Duny'nin altı ağabeyi de yaşça ondan oldukça büyük olduğundan, toprağı işlemek, denizlere açılmak veya tunç-ustası olmak için Kuzey Yakası Vadisi'ndeki başka kasabalara giderek evden bir bir ayrılmışlardı. Çocuğu şefkatle yetiştirebilecek kimse kalmamıştı. Duny bir yaban gibi yetişti; kuvvetli bir ayrık otu; gürültücü, mağrur ve huysuz, boylu poslu, çevik bir oğlan. Köyün öteki çocukları ile birlikte dere kaynaklarının üzerindeki dik çayırlarda keçi otlatıyordu Duny; körükleri harekete geçirecek kadar kuvvetlenince de babası onu kamçı ve dayakla tunç işliğinde çırak olarak çalıştırmaya başlamıştı. Ama o pek bir işe yaramıyordu. Hep işten kaytarıp kaçıyor, ormanın derinliklerinde dolaşıyor, tüm Gont nehirleri gibi hızlı ve soğuk akan Ar Nehri'nin gölcüklerinde yüzüyor, sarp kayalık ve uçurumlardan ormanın tepesindeki, Perregal'dan sonra hiçbir adanın var olmadığı engin kuzey okyanusunu seyredebileceği zirvelere tırmanıyordu.

Köylerinde, ölen annesinin bir kız kardeşi yaşıyordu. Bebekken yapılması gereken şeyleri bu teyzesi yerine getirmişti, fakat kadının da kendisine ait işleri vardı; Duny kendi başının çaresine bakabilecek bir duruma gelince de onunla artık hiç ilgilenmemeye başladı. Fakat bir gün, Duny henüz yedi yaşında, dünyadaki sanatlar ve güçler hakkında hiçbir şey bilmeyen cahil bir çocukken, teyzesinin kulübenin damına çıkıp aşağıya inmek istemeyen bir keçiye söylediği sözleri duydu: Keçi, teyzesinin söylediği tekerlemeyi duyunca hemen atlayıp yanına gitmişti. Ertesi gün, Yüksek Şelâle'deki çayırlarda, uzun kıllı keçileri otlatırken Duny anlamını, işlevini ve ne tür sözcükler olduğunu bilmeden, duymuş olduğu sözcüklerle onlara seslendi:

Noth hierth malk man

hiolk han merth han!

Duny tekerlemeyi yüksek sesle haykırınca keçiler ona doğru geldiler. Hızla geldiler, hepsi bir arada ve hiç ses çıkarmadan. Sarı gözlerindeki karanlık yarıktan ona baktılar.

Duny güldü ve ona keçiler üzerinde iktidar sağlayan tekerlemeyi bir kez daha haykırdı. Keçiler ona daha da yaklaştılar; ıkış tıkış etrafını sardılar. Birdenbire Duny keçilerin kalın sivri boynuzlarından, tuhaf gözlerinden ve tuhaf sessizliklerinden ürktü. Onlardan kurtulup kaçmak istedi. Etrafında bir yumak olmuş keçiler de onunla beraber koştular; sonunda bütün keçiler, görünmez bir iple bir araya bağlanmış gibi saldırırcasına köye vardılar, çocuk da ortalarında ağlıyor ve böğürüyordu. Köylüler keçilere sövmek ve oğlana gülmek için evlerinden dışarı fırladılar. Aralarından, oğlanın teyzesi geldi; o gülmüyordu. Keçilere bir şey söyledi ve hayvanlar büyüden kurtularak meleşip otlamaya başladılar.

"Benimle gel," dedi teyzesi Duny'ye.

Duny'yi, tek başına yaşadığı kulübesine götürdü. Genellikle buraya çocukların girmesine izin vermezdi; çocuklar da buradan korkarlardı zaten. Kulübe alçak ve karanlık, penceresizdi; civanperçemi, solucan otu ve defne gibi şifalı bitkilerden çıkan güzel kokularla doluydu. İçerde teyzesi ateşin önüne bağdaş kurarak oturdu, dağınık siyah saçlarının arasından yan gözle oğlana bakıp keçilere ne dediğini, tekerlemenin ne olduğunu bilip bilmediğini sordu. Oğlanın hiçbir şey bilmediği halde keçileri, yanına gelip onu izlemeleri için büyü ile bağladığını öğrenince Duny' nin, gücün malzemesine sahip olduğunu anladı.

Kızkardeşinin oğlu olarak ona hiçbir şey ifade etmeyen bu oğlana, artık başka bir gözle bakmaya başladı. Onu övdü ve ona daha çok hoşlanacağı tekerlemeler öğretebileceğini söyledi. Bir salyangozu kabuğundan dışarı baktıracak bir sözcük veya bir şahini gökyüzünden çağıracak bir isim gibi.

"Evet, öğret bana o ismi!" dedi keçilerin uyandırdığı korkudan kurtulup, teyzesinin, ne kadar akıllı olduğu yolundaki övgüleriyle kasılmakta olan Duny.

Cadı kadın "Eğer sana öğretirsem, hiçbir zaman o sözcüğü diğer çocuklara söylemeyeceksin," dedi.

"Söz."

Kadın onun bu istekli cahilliğine gülümsedi. "İyi o halde. Fakat sözünü bağlayacağım. Ben tekrar çözünceye kadar dilin bağlanacak, sana öğrettiğim sözü başka birinin duyabileceği bir yerde söyleyemeyeceksin. Sanatımızın sırlarını saklamamız gerek."

"İyi," dedi oğlan. Çünkü arkadaşlarının bilmediği ve yapmadığı şeyleri bilmek ve yapmak düşüncesi hoşuna gittiğinden, sırrı oyun arkadaşlarına söylemeye hiç niyeti yoktu.

Teyzesi dağınık saçını arkasına toplayıp elbisesinin kemerine düğüm attıktan sonra tekrar bağdaş kurup ateşe avuç avuç yaprak atarken, o, kıpırdamadan oturdu. Böylece ateşten çıkan duman yayılıp kulübenin karanlığını doldurdu. Kadın şarkı söylemeye başladı. Sesi zaman zaman değişiyor, yükselip alçalıyordu; sanki başka bir ses onun içinden şarkı söylüyormuş gibi. Şarkı sürdü de sürdü, ta ki oğlan uyanık mı, uyuyor mu olduğunu anlayamayacak hale gelinceye kadar. Tüm bu süre içinde de cadının hiç havlamayan yaşlı siyah köpeği, dumandan kanlanan gözleriyle oğlanın yanında oturdu. Sonra cadı kadın, Duny'ye anlamadığı bir dilde konuştu; sihir çocuğu etkisine alıp onu sessizleştirinceye kadar da, ona bazı tekerlemeleri ve sözleri birlikte söyletti.

"Konuş!" dedi, tılsımı denemek için.

Çocuk konuşamadı ama güldü.

O zaman teyzesi çocuğun gücünden biraz korktu çünkü bu yapabildiği en güçlü büyüydü: Sadece konuşmasını denetim altına almaya ve onu susturmaya değil, aynı zamanda, sihir sanatında hizmette bulunması için onu kendisine bağlamaya çalışmıştı. Büyü onu bağladığı halde çocuk yine de gülebilmişti. Kadın bir şey söylemedi. Duman dağılıncaya kadar ateşin üzerine su döktü ve içmesi için oğlana su verdi. Odanın havası temizlenip çocuk tekrar konuşmaya başlayınca ona, şahinin çağrıldığında gelmesini sağlayan asıl ismini öğretti.

Bu, Duny'nin tüm hayatı boyunca izleyeceği büyücülük yolundaki, bir gölgeyi avlamak için denizde ve karada, ölüm krallığının ışıksız kıyılarına kadar kovaladığı yoldaki, ilk adımıydı.

Şahinleri adlarıyla çağırdığında, havadan kendisine doğru alçaldıklarını ve prenslerin avcı kuşları gibi bileğine şimşek kanatlarıyla konduklarını anladığı zaman, diğer isimlerin açlığını duyarak teyzesine gidip atmacanın da, balık kartalının da, kartalın da isimlerini öğrenmek istedi. Gücün sözcüklerini öğrenebilmek için cadının kendisinden istediği herşeyi yaptı; öğrendiklerinin hepsi yapması veya bilmesi hoş şeyler olmasa da, öğrettiği herşeyi öğrendi. Gont'ta bir söz vardır: Bir kadın büyüsü kadar zayıf. Bir söz daha vardır: Bir kadın büyüsü kadar habis. Onakçaağaç'ın cadısı kara büyücü değildi; Kadim Güçler'le bir alışverişi olmamış, yüksek sanatlarla da hiç uğraşmamıştı; ama cahil insanlar arasında yaşayan cahil bir kadın olarak yeteneğini, sık sık aptalca ve belirsiz amaçlara harcıyordu. Gerçek büyücülerin bildiği, yolunda hizmet verdiği ve büyülerini gerçekten gereksinim duyulmadan kullanmalarını engelleyen Denge ve Düzen hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Onun her durum için bir büyüsü vardı ve sürekli tılsımlar yapıyordu. Bilgilerinin çoğu, beş para etmez birer hileydi; ayrıca gerçek büyüyü, sahte büyüden ayıramıyordu. Bir sürü hastalık tanıyordu; belki de hasta etmekte, iyi etmekten daha ustaydı. Birçok köy cadısı gibi aşk iksirleri kaynatabiliyordu; ama daha başka, daha çirkin iksirleri de vardı, erkeklerin kıskançlık ve nefretine yarayan. Fakat bu tür çalışmaları genç çırağından uzak tutuyor, ona, elinden geldiğince dürüst bir sanat öğretmeye çalışıyordu.

İlk başlarda Ged'in büyücülük sanatından aldığı tüm zevk çocukçaydı; bu sanatın ona verdiği, hayvan ve kuşları etkilemesine yarayan güç ve bunların bilgisiydi. Tüm yaşamı boyunca da bundan hep zevk aldı. Onu sık sık yüksek çayırlarda, etrafında yırtıcı kuşlarla gören diğer çocuklar, ona Çevik Atmaca adını takmışlardı; gerçek isminin bilinmediği daha sonraki yaşamında, gündelik isim olarak taşıdığı bu ismi de böylece edinmiş oldu.

Cadı kadın, bir sihirbazın insanlar üzerinde edinebileceği büyük gücü, şerefi ve zenginliği anlattıkça, Duny daha yararlı bilgiler edinmeye koyuldu. Çok çabuk öğreniyordu. Cadı onu övüyordu; köyün çocukları ise ondan korkmaya başladılar. Kendisi de, kısa bir süre sonra, insanlar arasında önemli biri olacağına emindi. Böylece on iki yaşına kadar cadıyla, kelime kelime, büyü büyü, çalışmaya devam etti ve kadının bildiği şeylerin çoğunu öğrendi. Cadı ona bulma, bağlama, onarma, açma ve ortaya çıkarma tılsımlarıyla ilgili ve şifalı otlar ve tedavi konusunda bütün bildiklerini öğretti. Halk şairlerinin öyküleri ve Büyük Kahramanlıklar hakkında bildiği herşeyi ona söyledi; öğretmeni olan sihirbazın kendisine öğrettiği Gerçek Lisan sözcüklerini, o da Duny'ye öğretti. Ayrıca Duny, Kuzey Yakası Vadisi'nde ve Doğu Ormanı'nda, bir kasabadan bir kasabaya gezen iklimciler ve gezgin hokkabazlardan, çeşitli numaralar, şakalar ve gözbağı tılsımları öğrenmişti. İşte, bu hafif tılsımların birinin sayesinde, içindeki büyük gücün varlığını kanıtladı.

O günlerde Kargad İmparatorluğu güçlüydü. İmparatorluk, Kuzey ve Doğu Uçyöreleri arasında kalan dört ülkeden oluşur: Karego-At, Atuan, Hur-at-Hur, Atnini. Buralarda konuşulan dil Adalar Diyarı'nda veya diğer Uçyöreler'de konuşulan hiçbir dile benzemez; buraların insanları da, kanın renginden ve yanan köylerin kokusundan hoşlanan, beyaz tenli, sarı saçlı, vahşi, barbar insanlardır. Bir yıl önce kırmızı yelkenli gemilerden oluşan filolarının büyük gücüyle akınlar yaparak, Torikles ve güçlü bir ada olan Torheven'e saldırmışlardı. Bu olayın haberi kuzeye, Gont'a kadar geldi fakat Gontlu hükümdarlar kendi korsanlıklarıyla meşgul olduklarından diğer ülkelerin kederlerine pek aldırış etmediler. Derken Spevy de Karglar'ın eline düştü, yağmalandı, yakıldı yıkıldı, halkı esir alındı; öyle ki burası hâlâ bir enkaz halindedir. Karglar zafer tutkusuyla Gont'un yanına kadar yanaşıp otuz büyük gemiyle, bir ordu halinde Doğu Limanı'na çıktılar. Savaştılar, şehri aldılar ve yaktılar. Gemilerini Ar Nehri'nin ağzında koruma altında bırakıp, önlerine çıkan hayvanları ve insanları keserek, yağmalayarak, yıkarak Vadi'den yukarı çıktılar. İlerledikçe gruplara ayrıldılar; her grup canının çektiği yere gitti. Bunların ellerinden kaçanlar, zirvedeki köyleri uyardılar. Kısa bir süre sonra da Onakçaağaç'taki insanlar, doğuda, gökleri karartan dumanları gördü; o gece Yüksek Şelâle'ye tırmananlar aşağıya, ince bir sis tabakası altında kalmış, hasata hazırken tutuşturulmuş tarlalardaki yangınlarla yol yol kırmızı görünen Vadi'ye; alev alev dallarda kızaran meyvalarıyla yanmış meyva bahçelerine; için için yanan harap çiftlik evlerine baktılar.

Köylülerin bir kısmı, koyaklardan kaçıp ormana gizlendi, bir kısmı hayatları pahasına savaşmak için hazırlandı; bir başka bölümü ise hiçbir şey yapmadan ağıtlar yakmaya başladı. Cadı kaçanlar arasındaydı. Kapperding Uçurumu'nda bir mağaraya gizlenip, mağaranın ağzını da büyülerle mühürledi. Duny'nin babası, yani tunçustası, kalanlar arasındaydı; elli yıldır çalıştığı tunç ocağını terk etmemişti. Bütün gece boyunca, elinde hazır bulunan madeni, mızrak ucu haline getirmek için döverek çalıştı. Diğerleri de onunla birlikte bu uçları kürek ve çapaların saplarına –yuva açıp adam gibi vidalayacak vakit olmadığından– bağlayarak çalıştılar. Köyde avlanmak için kullanılan oklardan ve bıçaklardan başka silah yoktu; çünkü Gont'un dağlarında yaşayan halk savaşçı değildir; onlar savaşçılarıyla değil, keçi hırsızları, deniz korsanları ve büyücüleriyle ünlüdür.

Güneşin doğmasıyla beraber adanın yükseklerine, çoğu güz sabahında olduğu gibi, kalın, beyaz bir de sis çöktü. Onakçaağaç'ın kulübe ve evleri arasındaki sokaklarda, köylüler okları, yayları ve yeni yapılmış mızraklarıyla, Karglar'ın uzakta mı yakında mı olduğunu bilemeden, sessizce, hepsi de şekilleri, uzaklıkları ve tehlikeleri onlardan gizleyen sisin içine bakarak, bekliyorlardı. Duny onların yanındaydı. Bütün gece ateşi havayla besleyen tunç ocağının körüğünde, keçi tulumundan yapılmış körüğün saplarını indirip kaldırarak çalışmıştı. Şimdi ise kolları yapmış olduğu işten dolayı öylesine ağrıyor ve titriyordu ki, seçtiği mızrağı elinde tutamıyordu. Nasıl savaşacağına, kendisine veya köylülere nasıl yardımcı olacağına bir türlü aklı ermiyordu. Ya daha henüz bir çocukken, Karglı'nın birinin mızrağına saplanıp da ölürse diye endişelenmeye başladı: Ya gerçek adını, erkeklik adını öğrenmeden karanlıklar ülkesine giderse. Soğuk sisin neminden ıslanmış cılız kollarına bir baktı; kuvvetsizliğine hiddetlendi; kuvvetinin sınırlarını biliyordu. İçinde bir güç vardı. Bir de nasıl kullanıldığını bilse; bildiği tüm sihirler içinden kendisine ve beraberindekilere bir üstünlük, en azından bir şans sağlayabilecek hileler aradı. Fakat güç, sadece ihtiyaç olduğunda ortaya çıkmaz: Bilgi de olması gerekir.

Sonunda berrak gökyüzünün zirvelerinde, tüm çıplaklığı ile parlayan güneşin sıcaklığı altında, sis dağılmaya başladı. Sis hareket edip büyük kümeler ve dumanlı huzmeler halinde aralandıkça, köylüler bir grup savaşçının dağdan yukarı doğru çıkmakta olduğunu gördü. Karglar tunçtan başlıklar ve baldır zırhları, kalın deriden göğüslükler, tahta ve tunçtan kalkanlar ile korunuyor; kılıç ve uzun Karg mızrakları taşıyorlardı. Ar'ın derin kıyısından dolana dolana, böbürlenerek, gürültüyle, dağınık bir sıra halinde, beyaz yüzlerinin seçilebileceği kadar yakına geldiler. Birbirlerine seslenirken kullandıkları anlaşılmaz sözcükler de duyuluyordu. Bu akıncı birlikte yüz kadar adam vardı, çok değil; ama köyde yalnızca on sekiz adam ve oğlan vardı.

İşte o anda ihtiyaç bilgiyi çağırdı: Duny, Karglar'ın önünde uzanan yolun üzerindeki sisin incelip, dağıldığını görünce, yararlanabileceği bir büyüsü olduğunu fark etti. Oğlanı çırak olarak almaya çalışan Vadi'deki yaşlı bir iklimci, ona birkaç tılsım öğretmişti. Bu numaralardan birine, sisörme deniyordu; bu belli bir yerde, belli bir süre için sisi bir arada tutan birleştirici bir büyüydü. Bu tılsımla, gözbağı konusunda yetenekli bir kişi, sisi bir süre dayanıp sonra dağılan, hayalete benzeyen şekillere sokabilirdi. Oğlanın bu yeteneği yoktu, zaten onun niyeti de başkaydı; ayrıca büyüyü kendi amacı için kullanabilecek gücü vardı. Çabuk çabuk ve yüksek sesle köyün sınırlarını çizen yerlerin isimlerini söyledikten sonra sisörme büyüsünü tekrarladı; fakat bu büyünün arasına, gizleme büyüsünün sözlerini de kattı ve en sonunda büyüyü harekete geçiren sözcüğü haykırdı.

Tam büyüsünü bitirmişti ki, arkasından gelmekte olan babası kafasına hızlı bir şamar indirip onu yere serdi. "Adam gibi dur salak! Söylenmeyi bırak. Eğer dövüşemeyeceksen git de saklan!"

Duny ayağa kalktı. Artık Karglar'ın köyün sınırına, sepicinin bahçesinin kıyısındaki ulu porsukağacının yanına kadar gelmiş olduklarını duyuyordu. Sesleri ve silahlarının şakırtısı netleşmişti; fakat yine de görünmüyorlardı. Sis, köyün üzerinde yoğunlaşmıştı, ışığı, insanın kendi ellerini göremeyeceği kadar zayıflatıyor, etrafı bulanıklaştırıyordu.

"Hepimizi sakladım," dedi Duny, asık bir yüzle. Babasının vurduğu yer ağrıyordu çünkü; sonra çift yönlü yaptığı büyü de gücünü kurutmuştu. "Elimden geldiği kadar bu sisi burada tutacağım. Söyle öbürlerine, onları Yüksek Şelâle'ye doğru çeksinler."

Tunçustası bu garip ve nemli siste bir hayalet gibi duran oğluna baktı. Duny'nin söylemek istediğini anlaması bir dakikasını aldı, ama anlar anlamaz hemen öbürlerini bulup ne yapmaları gerektiğini bildirmek için –köyün her köşesini bucağını ezbere bildiğinden– sessizce koştu. Karglar bir evin damını tutuşturunca, gri siste, bir de kırmızı bir leke yayılmaya başlamıştı. Fakat Karglar hâlâ köye girmemişlerdi; sisin, ganimetlerini ve avlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serecek ölçüde dağılmasını bekliyorlardı.

Evi yakılan sepici, Karglar'ın burunlarının dibine, düzenli bir şekilde gölgeden çıkıp bağırıp tekrar gölge içinde kaybolmaları için birkaç oğlan yolladı. Bu arada adamlar bahçe parmaklıklarının arkasından emekleyerek, evden eve koşarak diğer yönden Karglar'a yaklaşmışlar, bir yumak halinde duran savaşçılara ok ve mızraklarla saldırmışlardı. Karglar'dan biri, daha yeni dövülmüş sıcak tunçtan mızrağın boydan boya vücudunu delip geçmesiyle yere düştü. Bir kısmı da okla vuruldu, ama hepsi de çok sinirlenmişti. O zaman onlar da sisin içindeki çelimsiz saldırganlarına karşı saldırıya geçtiler; fakat karşılarında sadece seslerin yankılandığı bir sis kütlesi buldular. Önlerindeki sisi, büyük, tüylü ve kanlı mızraklarıyla delerek sesleri izlediler. Cadde boyunca bağıra çağıra ilerlediler. Boş evler ve kulübeler, kıpır kıpır gri sisin içinden belirip belirip kaybolurken, köyün içinden geçip gittiklerini anlamamışlardı bile. Köylüler etrafı çok iyi tanıdıklarından, çoğu önde dağınık bir şekilde koşuyorlardı. Fakat bazıları, oğlan çocukları ve yaşlılar yavaştı. Karglar'ın ayakları bunlara takılınca, savaş çığlıkları atarak ya mızraklarını çektiler ya da kılıçlarıyla deştiler. Atuan'ın Beyaz Kardeş Tanrıları'nın isimlerini haykırdılar:

"Wuluah! Atwah!"

Gruptakilerin bir kısmı, ayaklarının altındaki toprağın sertleştiğini fark edince durdu, fakat diğerleri hemen burunlarının dibinde ilerleyen loş ve titrek şekilleri izleyerek hayalet köyü aramak için yollarına devam etti. Tüm sis, dört bir yandan kaçışan, titreyen, solan şekillerle canlanmış gibiydi. Bir grup Karg, hayaletleri dosdoğru Ar'ın kaynaklarının bulunduğu uçurum kenarına, Yüksek Şelâle'ye doğru kovaladı. İzledikleri şekiller, önlerindeki boşluğa doğru kaçıp, incelmekte olan sisin içinde kayboldular. Onları izleyenler, çığlıklar atarak önce sisin, ardından da aniden beliren güneş ışığının arasından, otuz metre aşağıya, kayaların arasındaki sığ göllere düştü. Onların ardından gelip de düşmemiş olanlar, uçurumun kenarında durup, sesleri dinlediler.

O zaman Karglar'ın içine bir endişe düştü; bu acaip siste köylüleri değil, birbirlerini aramaya koyuldular. Tepenin olduğu tarafta bir araya geldiklerinde, yine de aralarında, arkadan koşup gelip bıçaklayan ve sonra tekrar yok olan, hayalete benzeyen, başka şekiller vardı. Karglar birdenbire gri renkli kör sisten çıkıp da sabah güneşi altında çıplak ve parlak duran nehri ve köyün altındaki koyakları görünceye kadar, yokuşaşağı, düşe kalka ve sessizce koşmaya başladılar. Sonra durdular, bir araya geldiler ve geriye baktılar. Dalgalanan ve kıvrılan gri bir duvar yolun öte yanında, gerisindeki herşeyi saklayarak, bomboş duruyordu. Duvardan ise sadece, geride kalmış, uzun mızrakları omuzlarından sallanan bir iki arkadaşları, tökezleyerek saldırırcasına çıktı. Arkalarına bile bakmadan gittiler. Hepsi bu büyülü yerden uzaklara, aşağıya indi.

Bu savaşçılar, Kuzey Yakası Vadisi'nin daha aşağılarında savaştan nasiplerini aldılar. Ovark'tan kıyıya kadar uzanan Doğu Ormanı kasabalarındaki adamlar toplanarak, Gont'u istila edenlere karşı savaşmaya gitti. Gruplar halinde dağlardan aşağıya indiler; o gün ve ertesi gün Karglar Doğu Limanı'nın üstündeki kumsallara kadar geri püskürtüldü. Buraya vardıklarında gemilerinin yakılmış olduğunu gördüler; bunun üzerine sırtlarını denize vererek, hepsi ölünceye kadar savaşa devam etti. Armouth'ın kumları, gelgit temizleyinceye kadar, kanla kahverengiye boyandı.

Fakat, o sabah Onakçaağaç köyünde ve Yüksek Şelâle'de nemli gri sis, bir süre daha asılı kaldıktan sonra aniden dağıldı ve eridi gitti. İnsanlar, orada burada, sabahın rüzgârlı parlaklığında kalakaldılar ve merakla çevrelerine bakındılar. Burada, kanlar içinde, dağılmış uzun sarı saçlarıyla ölü bir Karg yatıyordu; orada ise dövüş sırasında bir kral gibi ölmüş olan sepici.

Köyde, ateşe verdikleri ev hâlâ alev alevdi. Savaşı kazandıklarından, evi söndürmek için koştular. Sokakta ulu porsukağacının yanında, tunçustasının oğlu Duny'yi tek başına, yaralanmamış ama afallamış biri gibi sessiz ve aptal aptal dururken buldular. Yapmış olduğu şeyin farkındaydılar; onu babasının evine götürdüler, cadıyı mağarasından çıkıp canlarını ve mallarını kurtarmış olan bu delikanlıyı kurtarsın diye çağırmaya gittiler. Karglar tarafından sadece dört kişi öldürülmüş ve bir ev yakılmıştı.

Oğlan silahla yaralanmamıştı ama ne yemek yiyebiliyor, ne konuşabiliyor, ne de uyuyabiliyordu; kendisine söylenen sözleri duymuyor, kendisini görmeye gelenleri görmüyor gibiydi. O yörelerde, onu hasta eden şeyden kurtaracak kadar büyüden anlayan biri yoktu. Teyzesi "gücünden fazlasını harcadı," dedi, ama ona yardım edecek bilgisi yoktu.

O, bu şekilde karanlıklar içinde sessiz yatarken, bir sis örerek bir sürü gölge sayesinde Karglı cengâverleri korkutup kaçıran delikanlının öyküsü, tüm Kuzey Yakası Vadisi'nde, Doğu Ormanı'nda, yüksek dağlarda, dağların ardında, hatta Gont'un Büyük Limanı'nda bile anlatıldı. Böylece Armouth'daki kıyımın beşinci gününde Onakçaağaç köyüne bir yabancı geldi: Başı açık, pelerinli, kendi boyunda meşe bir asa taşıyan, ne genç ne yaşlı bir adam. Çoğu insan gibi Ar yolundan çıkarak değil, daha yüksek dağlardaki ormandan inerek geldi. Onun bir büyücü olduğunu hemen anlayan köyün kadınları, adam dertlerine deva olabileceğini söyleyince, onu doğruca tunçustasının evine getirdiler. Oğlanın babası ve teyzesi dışında herkesi dışarı çıkaran Yabancı, sadece, karanlıklara dalmış gözlerle yatan Duny'nin karyolasının üzerine eğilip, elini oğlanın anlına koyup, dudaklarına bir kez dokundu.

Duny, etrafına bakınarak yavaş yavaş doğruldu. Kısa bir süre sonra da konuştu; kuvveti ve açlık hissi geri gelmeye başladı. Ona yemesi ve içmesi için bir şeyler verdiler. Kara gözlerini yabancıdan alamayan Duny, tekrar yattı.

Tunçustası, yabancıya, "Sen pek öyle sıradan bir adama benzemiyorsun," dedi.

"Bu çocuk da sıradan bir adam olmayacak," diye cevap verdi diğeri. "Onun sis ile yaptığı kahramanlıklar, yaşadığım yer olan Re Albi'ye kadar geldi. Buraya ona adını takmaya geldim, tabii eğer dedikleri gibi henüz erkekliğe adımını atmadıysa."

Cadı tunçustasına, "Enişte, bu adam mutlaka Re Albi Büyücüsü Sessiz Ogion'dur; zelzeleye dizgin vuran adam..." diye fısıldadı.

"Beyim," dedi büyük isimlerden çekinmek gibi bir huyu olmayan tunçustası, "önümüzdeki ay oğlum on üç yaşında olacak ama biz Geçiş'i, bu kış, Gündönümü eğlentilerinde gerçekleştirmeyi düşündük."

"Bırakın bir an önce bir ismi olsun," dedi büyücü, "çünkü bir isme ihtiyacı var. Şimdi başka bir işim var, fakat sizin seçtiğiniz gün geri geleceğim. Ondan sonra giderken, eğer uygun görürseniz onu da yanımda götüreceğim. Eğer uygun olduğunu kanıtlayabilirse, onu çırağım olarak yanıma alacağım veya yeteneklerine göre eğitilmesini sağlayacağım. Büyücü olarak doğmuş birinin aklını karanlıkta bırakmak tehlikelidir."

Ogion çok kibar ama kesin bir tarzda konuşuyordu; dikkafalı tunçustası bütün söylediklerini kabul etti.

Oğlanın on üç yaşını doldurduğu gün, daha parlak yapraklar ağaçların dallarından düşmeden, sonbaharın güzelliklerinin yeni yeni yaşanmaya başladığı günlerde, Ogion Gont Dağı'ndaki gezilerinden, köye geri döndü; böylece Geçiş töreni yapıldı. Cadı oğlandan, annesinin ona bir bebekken vermiş olduğu Duny ismini geri aldı. Çocuk isimsiz ve çıplak olarak yüksek uçurumların dibinden fışkıran Ar'ın soğuk kaynaklarına girdi. O suya girerken, güneşin önünden su bulutları geçti ve gölcükte çocuğun etrafındaki suların üzerinde büyük gölgeler kayıp oynaştı. Çocuk bu canlı ve çivi gibi suda, soğuktan titrese de, davranması gerektiği gibi, yavaşça ve dimdik yürüyerek karşı kıyıya geçti. Kıyıya gelince, kendisini beklemekte olan Ogion elini uzattı ve oğlanı kolundan kavrayarak ona gerçek ismini fısıldadı: Ged.

Böylece adı, güçlerin kullanımı konusunda çok zeki olan birisi tarafından takılmış oldu.

Daha eğlentilerin bitmesine çok varken; daha bütün köylüler bol yiyecek ve içecek bira ile Vadi'den gelen bir okuyucunun söylediği Ejderha Efendilerinin Kahramanlıkları türkülerini dinleyerek eğlenirken, büyücü alçak sesle Ged'e "Haydi oğlum. Köy halkıyla vedalaş, bırak onlar eğlensinler," dedi.

Ged, babasının kendisi için yaptığı tunç bıçak, sepicinin karısının ona göre diktiği deri bir kaban ve teyzesinin onun için tılsımladığı akçaağaçtan bir bastondan ibaret olan eşyasını aldı. Pantolonu ve gömleğinden başka, bütün sahip olduğu şeyler bunlardı. Hepsiyle vedalaştı; dünyada tanımış olduğu tüm insanlarla. Nehrin kaynaklarının yukarısında, uçurumun altına dağılmış köye bir kez baktı. Sonra yeni ustasıyla, bu dağlık adanın dik ormanları, aydınlık sonbaharın yaprakları ve gölgeleri arasından yola koyuldu.

Devamını görmek için bkz.

Açılış bölümü, Öteki Rüzgâr, s. 11-14

Kuğu kanatları gibi uzun ve ak yelkenler Uzakaşıran adlı gemiyi yaz havasından geçirip körfezin içine, Silahlı Kayalar'dan Gont Limanı'na doğru taşıdı. Gemi, mendireğin kara tarafındaki durgun sulara yellerin, o kadar kendinden emin ve zarif bir mahlukatı olarak kaydı ki, eski rıhtımda balık avlayan birkaç kasabalı onu neşeyle selamlayıp, geminin burunda duran tek yolcusu ile mürettebatına el salladı.

Yolcu, eski siyah pelerinli, zayıf bohçalı, zayıf bir adamdı; muhtemelen sihirbaz veya küçük bir tacirdi, önemsiz biri yani. İki balıkçı, gemi yükünü boşaltmaya hazırlanırken, güverteyle rıhtım üzerinde yaşanan koşuşturmayı seyretti; yolcu gemiden ayrılırken gemicilerden birinin adamın arkasından sol elinin başparmağı, işaret ve serçe parmaklarıyla nişan alarak, Bir daha geri gelmeyesin!, mealinde bir işaret yapması üzerine yolcuya biraz merakla, şöyle bir baktılar.

Adam rıhtımda biraz tereddüt etti, bohçasını sırtladı ve Gont Limanı'nın sokaklarına doğru yola koyuldu. Son derece hareketli sokaklardan geçip seyyar satıcılarla, pazarlık ede ede alışveriş yapan alıcılarla kaynaşan, kaldırım taşları balık pulları ve tuzlu sularla parlayan Balık Pazarı'na vardı. Eğer izlediği bir yol var idiyse bile bir süre sonra bunu at arabaları, tezgâhlar, kalabalık ve ölü balıkların donuk bakışları arasında yitirdi.

Uzun boylu, yaşlı bir kadın ringa balıklarının tazelikleriyle balıkçı kadının dürüstlüğüne hakaretler yağdırdığı bir tezgâhın yanından ayrıldı. Kadının kendisine hiddetle baktığını gören yabancı düşüncesizce, "Re Albi'ye nereden gideceğimi söyleyebilir misiniz acaba?" dedi.

"Git kendini domuz çamuruna at, boğ daha iyi," dedi uzun boylu kadın ve yabancıyı solmuş, yılmış bir halde bırakarak iri adımlarla yürüyerek uzaklaştı. Fakat haysiyetini kurtarma fırsatını derhal gören balıkçı kadın seslendi: "Re Albi mi dedin? Aradığın Re Albi mi adam? Söyle o zaman! Yaşlı Büyücü'nün evi, sen Re Albi'de orayı arıyorsundur. Evet, öyledir. Oradaki köşeden döneceksin, bak oradaki Mığrı Yolu'ndan yukarı, ta kuleye varıncaya kadar tırman..."

Pazardan çıkar çıkmaz geniş sokaklar adamı tepeye doğru çıkardı ve şehir kapılarından birinin yanındaki koca nöbetçi kulelerinin önünden geçirdi. Dişleri kolları boyunda, taş gözleri kasaba ve koya kör kör bakan, hakikisi kadar kocaman iki taş ejderha kapıyı muhafaza ediyordu. Yayılıp oturmuş bir nöbetçi ona yolun tepesinde sola dönünce Re Albi'ye varacağını söyledi. "Köyden de Yaşlı Büyücü'nün evini sorarak geç," dedi nöbetçi.

Böylece yabancı ağır adımlarla yola, oldukça dik olan yola koyuldu; yürürken bir yandan da yukarıdaki daha dik yamaçlara, adanın üzerine bir bulut gibi sarkan Gont Dağı'nın ta uzaktaki zirvesine bakıyordu.

Uzun bir yol ve sıcak bir gündü. Kısa süre sonra siyah pelerinini çıkartarak çıplak kafayla, ceketsiz devam etti yoluna. Kasabadayken aklına su bulmak veya yiyecek almak gelmemişti, belki de utanmıştı, çünkü şehirlere alışık, yabancılarla rahatlıkla konuşabilen bir adam değildi.

Birkaç uzun milden sonra, epeydir tozlu yol üzerinde, uzaktaki beyaz toz kütlesi içinde kara bir leke olarak gördüğü arabaya yetişti. Kaplumbağalar kadar yaşlı, kırışık ve umutsuz görünen iki küçük öküz tarafından çekilen araba gıcırdayarak yol alıyordu. Öküzlerine benzeyen arabacıya selam verdi. Arabacı bir şey söylemedi, sadece gözlerini kırptı.

"Acaba yolda bir pınar var mı?" diye sordu yabancı.

Arabacı başını yavaşça salladı. Uzun bir süre sonra, "Hayır," dedi. Biraz sonra, "Yok," dedi.

Hep birlikte zahmetle yollarına devam ettiler. Cesareti kırılan yabancı saatte ancak bir mil kadar ilerleyen öküzlerden daha hızlı gidemiyordu.

Arabacının tek söz etmeden ona bir şey uzattığını fark etti: sepet örgüsü içinde irice toprak bir testi. Testiyi alınca çok ağır olduğunu fark etti ve kendi hakkına düşeni içip, teşekkürlerini ileterek testiyi aldığından çok az hafiflemiş bir halde iade etti.

"Atla," dedi arabacı bir süre sonra.

"Teşekkür ederim. Yürürüm. Re Albi'ye daha ne kadar vardır?"

Tekerlekler gıcırdadı. Öküzlerin önce biri, sonra diğeri derin birer nefes aldı. Tozlu kürkleri sıcak güneş altında tatlı tatlı kokuyordu.

"On mil," dedi arabacı. Düşündü, sonra, "Belki de on ikidir," dedi. Bir süre sonra, "Daha az değil," dedi.

"O halde yürümeye devam edeyim," dedi yabancı.

Suyla canlanan yabancı, öküzlerin önüne geçmeyi başarmıştı; arabacı yeniden konuştuğunda öküzler, araba ve arabacı epey bir arkasında kalmıştı. "Yaşlı Büyücü'nün evine gidiyorsun," dedi ihtiyar adam. Eğer bu bir soru idiyse, cevap beklemiyor gibiydi. Yolcu yoluna devam etti.

Yola koyulduğunda, yol hâlâ dağın o engin gölgesi altındaydı ama Re Albi olduğunu düşündüğü küçük köye doğru sola döndüğünde, güneş batı göğünde parlıyordu; altında ise deniz çelik gibi bembeyaz uzanıyordu.

Dağınık halde birkaç küçük ev, tozlu küçük bir meydan, tek bir musluktan cılızca akan suyuyla bir çeşme vardı. Çeşmeye yöneldi, avcuna doldurup kana kana su içti, başını musluğun altına tutup serin suyun saçlarının arasına girmesi için saçlarını karıştırarak suyu omuzlarından aşağıya akıttı. İki pis küçük oğlan ile bir pis kız çocuğunun sessiz incelemesi altında bir süre çeşmenin yalağına oturdu.

"Bu, nalbant değil," dedi oğlanlardan biri.

Yolcu ıslak saçlarını eliyle düzeltti.

"Yaşlı Büyücü'nün evine gidecek," dedi kız, "aptal."

"Uuaaa!" dedi oğlan, bir eliyle yüzünü çekiştirip çarpık, korkunç bir surat yaparken, diğer eliyle havayı tırmalar gibi yaparak.

"Dikkat et, Sert," dedi diğer oğlan.

"Götürüvereyim," dedi kız yolcuya.

"Teşekkür ederim," dedi adam, yorgun argın ayağa kalkarak.

"Bak, asası yok," dedi oğlanlardan biri; diğeri, "Var demedimdi ki," dedi. Yabancı taşlık çayırdan kuzeye doğru ilerledikten sonra sola dönüp dik bir şekilde alçalan patikaya doğru kızı izlerken, iki oğlan somurtarak onları seyretti.

Güneş deniz üzerinde parlıyordu. Yabancının gözleri kamaştı; ayrıca yüksek ufuk ve sürekli esen rüzgâr başını döndürmüştü. Çocuk önünde hoplayıp zıplayan bir gölgeden başka bir şey değildi. Durdu.

"Haydi," dedi kız ama o da durdu. Adam patikadan kıza doğru gitti. "İşte," dedi çocuk. Uçurumun kenarında, az ötede duran ahşap bir ev gördü.

"Ben korkmuyom ki," dedi kız. "Sert'in babası pazara götürsün diye, ben onların yumurtalarını çok taşıdım ki. Bir keresinde ordaki kadın bana şeftali verdi. Yaşlı hanım. Sert, çaldın diyo ama ben hiç çalmam. Hadi git. Kadın yok. İkisi de yok."

Kıpırdamadan durmuş evi işaret ediyordu.

"Evde kimse yok mu?"

"Yaşlı adam var. Yaşlı Atmaca olan."

Yolcu devam etti. Çocuk, adam evin köşesinden dönünceye kadar durup seyretti.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Bülent Somay, “Allah hepinizin Ged'ini versin!”, Virgül, Sayı 7, Nisan 1998

Kendine bir "ego ideali" bulmak, büyümenin bir parçası, belki de en önemli parçası değil mi? Belki de bu yüzden bir türlü büyüyemiyor bazıları. Bazıları ise berbat bir biçimde büyüyor. Sanırım ben bu "berbat biçimde büyüyenler" kategorisine giriyorum. Okuyup yazmayı öğrenir öğrenmez Cyrano de Bergerac tiradları atarak dolaşmaya başlamıştım (ama bu konu bu köşede daha önce yazıldığı için kısa geçeceğim). Cyrano'luğa ne boyum ne de burnum yettiği için hayatımın bu episodundan kalan tek miras müdanaasızlık ve küstahlık oldu. Alın size ego ideali!

Sonra, ilk ergenlik yıllarımda Nihal Yeğinobalı'nın "Vincent Ewing" adıyla yazdığı Genç Kızlar romanının "cool" kahramanı Gabriel Samson'luğa soyundum. Ama "genç kızlar" bu numaramı yememe konusunda kararlı davrandılar. Sonunda kahramansız kaldım; böylece de büyüme sürecimi dondurdum. 70'li yıllarda bir kahraman olarak Leonard Cohen'i denemeye kalktımsa da, üstad tipik bir anti-kahraman olduğu için beni kolaylıkla geri püskürttü. Yirmili yaşlarımın sonlarına yaklaşırken hâlâ kahramansız bir ergendim yani.

Sonra Ged ile karşılaştım. Yaş olarak tam kaldığım yerde yakaladı beni Ged. Otuzuna yakın bir ergen olarak. Yerdeniz Büyücüsü büyüme üzerine bir roman, diyor Le Guin. Eh, artık büyüme vaktim de gelmişti. Ged'den büyü yapmayı öğrendim. Yazı yazmayı yani; yazı'nın büyüsünü. Sonra ergenlik çağımdan beri peşimde dolaşan canavarın, düşmanımın, "öteki"min kim olduğunu da ondan öğrendim. Bana onun adını Ged söyledi. Adıyla çağırdım, gelip karşımda durdu. Öpüşüp barıştık; o günden beri kâh itişerek, kâh anlaşarak yuvarlanıp gidiyoruz beraberce (kim olduğunu söylemeyeceğim, sizinkini kendiniz bulun).

Artık bir ergen sayılmam; ama Ged beni bu kadarla bırakmadı. "Çocuk yalnızca ölümün varolduğunu değil ...kendisinin de ölümlü olduğunu, öleceğini anladığı anda, çocukluk biter ve yeni hayat başlar," diyor Le Guin En Uzak Sahil hakkında. Ged'in uzak kıyılara yaptığı yolculuktan çıkardığı bu dersi pek iyi anladım diyemem. Ne demek yani, Woody Allen "Ben eserlerimle ölümsüz olmak istemiyorum, hiç ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum," derken saçmalıyor muydu? Yoksa o da hiç büyümemiş mi, diye düşünürken şu meşhur Soon Yi olayı ortaya çıktı ve sorumun cevabını aldım.

Yani ölüm konusunda Woody Allen ile Ged arasında sıkışmış durumdaydım diyebilirim. Bir yanda ölmek istemeyen, hastalık hastası, manevî kızına âşık olarak gençliğine sarılmaya çabalayan Allen, bir yanda bana gitmek zorunda olmadığım, "bilinmeyen bir sona doğru emniyetsiz bir yolculuk öneren" Ged vardı. Ged "artık emniyetli yerlerden, çatılardan ve etrafımdaki duvarlardan bıktım," diyordu. Woody Allen ise âşık olmak için evinden çıkmaya bile cesaret edemiyordu. Yani hayat zordu kısacası.

Uzun bir süre Ged ölümlü olduğumu kafama kaktı durdu, ben de onun bu saldırılarına panik atakları geçirerek cevap verdim. Galiba sonunda o kazandı. Artık hastalık hastalığıma kendim bile pek inanamıyorum. Ölüm korkusu ise pek seyrek ziyaret eder oldu beni.

Ama galiba son darbeyi Tehanu ile yedim. Büyümeyi beceren, ölümle hesaplaşan, en uzak sahile gidip gelen Ged, sonunda, hem de elli yaşlarında filanken, büyü gücünü, yani iktidarını terkedip âşık oluyordu. Bu iktidarını terketme işini hiç sevmiyorum. Hele ellisine kadar bakir kalan bir adamın ilk cinsel tecrübesiyle birlikte (yani cinsel iktidarını kazanmışken) iktidarını kaybetmesi hiç hoşuma gitmiyor. Ne demek istiyor yani Ged bana? Sağlıklı bir cinsel/duygusal ilişki kurabilmek için "erkek iktidarımdan" vazgeçmem gerektiğini mi? Ged l980'lerin sonlarında iyice feministleşen Le Guin'in elinde oyuncak oluyor gibi bir his var içimde. Yani tamam, yazardır, kahramanına istediğini yapar diyebilirsiniz; ama hoş mu bu şimdi?

Sonsuza dek çocuk kalma isteğimi, bu şımarıklığı terkettim. Kendi kötü, şeytanî yanımla yüzleştim. Ölümlü olduğumu kabul ettim. Bu yüzden hayatımı yaşanmaya değer kılmak için çabalamam gerektiğini de. Ama Ged doymak bilmiyor ki! Şimdi de erkek olmamın bana verdiği tüm imtiyazları elimden almak istiyor. Bunu da kabul edersem elimde ne kalacak bilmiyorum doğrusu.

Ged beni hep "öteki"lerle barışmaya zorluyor. Gölgemle, ölümle, "kadın"la. O zaman da işler ters gittiğinde suçlayacak kimsem kalmıyor giderek. Ama galiba işler ters gitmesin diye gerçekten çabalamamın tek yolu da bu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda kabahati üstüne atacak birileri varsa, durumu düzeltmeye pek çalışmaz insan. Yalnızca yargılar, mahkûm eder sonra da müthiş bir vicdan rahatlığı içinde keyfine Bülent Somay, “Allah hepinizin Ged'ini versin!”, Virgül, Sayı 7, Nisan 1998

Kendine bir "ego ideali" bulmak, büyümenin bir parçası, belki de en önemli parçası değil mi? Belki de bu yüzden bir türlü büyüyemiyor bazıları. Bazıları ise berbat bir biçimde büyüyor. Sanırım ben bu "berbat biçimde büyüyenler" kategorisine giriyorum. Okuyup yazmayı öğrenir öğrenmez Cyrano de Bergerac tiradları atarak dolaşmaya başlamıştım (ama bu konu bu köşede daha önce yazıldığı için kısa geçeceğim). Cyrano'luğa ne boyum ne de burnum yettiği için hayatımın bu episodundan kalan tek miras müdanaasızlık ve küstahlık oldu. Alın size ego ideali!

Sonra, ilk ergenlik yıllarımda Nihal Yeğinobalı'nın "Vincent Ewing" adıyla yazdığı Genç Kızlar romanının "cool" kahramanı Gabriel Samson'luğa soyundum. Ama "genç kızlar" bu numaramı yememe konusunda kararlı davrandılar. Sonunda kahramansız kaldım; böylece de büyüme sürecimi dondurdum. 70'li yıllarda bir kahraman olarak Leonard Cohen'i denemeye kalktımsa da, üstad tipik bir anti-kahraman olduğu için beni kolaylıkla geri püskürttü. Yirmili yaşlarımın sonlarına yaklaşırken hâlâ kahramansız bir ergendim yani.

Sonra Ged ile karşılaştım. Yaş olarak tam kaldığım yerde yakaladı beni Ged. Otuzuna yakın bir ergen olarak. Yerdeniz Büyücüsü büyüme üzerine bir roman, diyor Le Guin. Eh, artık büyüme vaktim de gelmişti. Ged'den büyü yapmayı öğrendim. Yazı yazmayı yani; yazı'nın büyüsünü. Sonra ergenlik çağımdan beri peşimde dolaşan canavarın, düşmanımın, "öteki"min kim olduğunu da ondan öğrendim. Bana onun adını Ged söyledi. Adıyla çağırdım, gelip karşımda durdu. Öpüşüp barıştık; o günden beri kâh itişerek, kâh anlaşarak yuvarlanıp gidiyoruz beraberce (kim olduğunu söylemeyeceğim, sizinkini kendiniz bulun).

Artık bir ergen sayılmam; ama Ged beni bu kadarla bırakmadı. "Çocuk yalnızca ölümün varolduğunu değil ...kendisinin de ölümlü olduğunu, öleceğini anladığı anda, çocukluk biter ve yeni hayat başlar," diyor Le Guin En Uzak Sahil hakkında. Ged'in uzak kıyılara yaptığı yolculuktan çıkardığı bu dersi pek iyi anladım diyemem. Ne demek yani, Woody Allen "Ben eserlerimle ölümsüz olmak istemiyorum, hiç ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum," derken saçmalıyor muydu? Yoksa o da hiç büyümemiş mi, diye düşünürken şu meşhur Soon Yi olayı ortaya çıktı ve sorumun cevabını aldım.

Yani ölüm konusunda Woody Allen ile Ged arasında sıkışmış durumdaydım diyebilirim. Bir yanda ölmek istemeyen, hastalık hastası, manevî kızına âşık olarak gençliğine sarılmaya çabalayan Allen, bir yanda bana gitmek zorunda olmadığım, "bilinmeyen bir sona doğru emniyetsiz bir yolculuk öneren" Ged vardı. Ged "artık emniyetli yerlerden, çatılardan ve etrafımdaki duvarlardan bıktım," diyordu. Woody Allen ise âşık olmak için evinden çıkmaya bile cesaret edemiyordu. Yani hayat zordu kısacası.

Uzun bir süre Ged ölümlü olduğumu kafama kaktı durdu, ben de onun bu saldırılarına panik atakları geçirerek cevap verdim. Galiba sonunda o kazandı. Artık hastalık hastalığıma kendim bile pek inanamıyorum. Ölüm korkusu ise pek seyrek ziyaret eder oldu beni.

Ama galiba son darbeyi Tehanu ile yedim. Büyümeyi beceren, ölümle hesaplaşan, en uzak sahile gidip gelen Ged, sonunda, hem de elli yaşlarında filanken, büyü gücünü, yani iktidarını terkedip âşık oluyordu. Bu iktidarını terketme işini hiç sevmiyorum. Hele ellisine kadar bakir kalan bir adamın ilk cinsel tecrübesiyle birlikte (yani cinsel iktidarını kazanmışken) iktidarını kaybetmesi hiç hoşuma gitmiyor. Ne demek istiyor yani Ged bana? Sağlıklı bir cinsel/duygusal ilişki kurabilmek için "erkek iktidarımdan" vazgeçmem gerektiğini mi? Ged l980'lerin sonlarında iyice feministleşen Le Guin'in elinde oyuncak oluyor gibi bir his var içimde. Yani tamam, yazardır, kahramanına istediğini yapar diyebilirsiniz; ama hoş mu bu şimdi?

Sonsuza dek çocuk kalma isteğimi, bu şımarıklığı terkettim. Kendi kötü, şeytanî yanımla yüzleştim. Ölümlü olduğumu kabul ettim. Bu yüzden hayatımı yaşanmaya değer kılmak için çabalamam gerektiğini de. Ama Ged doymak bilmiyor ki! Şimdi de erkek olmamın bana verdiği tüm imtiyazları elimden almak istiyor. Bunu da kabul edersem elimde ne kalacak bilmiyorum doğrusu.

Ged beni hep "öteki"lerle barışmaya zorluyor. Gölgemle, ölümle, "kadın"la. O zaman da işler ters gittiğinde suçlayacak kimsem kalmıyor giderek. Ama galiba işler ters gitmesin diye gerçekten çabalamamın tek yolu da bu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda kabahati üstüne atacak birileri varsa, durumu düzeltmeye pek çalışmaz insan. Yalnızca yargılar, mahkûm eder sonra da müthiş bir vicdan rahatlığı içinde keyfine Bülent Somay, “Allah hepinizin Ged'ini versin!”, Virgül, Sayı 7, Nisan 1998

Kendine bir "ego ideali" bulmak, büyümenin bir parçası, belki de en önemli parçası değil mi? Belki de bu yüzden bir türlü büyüyemiyor bazıları. Bazıları ise berbat bir biçimde büyüyor. Sanırım ben bu "berbat biçimde büyüyenler" kategorisine giriyorum. Okuyup yazmayı öğrenir öğrenmez Cyrano de Bergerac tiradları atarak dolaşmaya başlamıştım (ama bu konu bu köşede daha önce yazıldığı için kısa geçeceğim). Cyrano'luğa ne boyum ne de burnum yettiği için hayatımın bu episodundan kalan tek miras müdanaasızlık ve küstahlık oldu. Alın size ego ideali!

Sonra, ilk ergenlik yıllarımda Nihal Yeğinobalı'nın "Vincent Ewing" adıyla yazdığı Genç Kızlar romanının "cool" kahramanı Gabriel Samson'luğa soyundum. Ama "genç kızlar" bu numaramı yememe konusunda kararlı davrandılar. Sonunda kahramansız kaldım; böylece de büyüme sürecimi dondurdum. 70'li yıllarda bir kahraman olarak Leonard Cohen'i denemeye kalktımsa da, üstad tipik bir anti-kahraman olduğu için beni kolaylıkla geri püskürttü. Yirmili yaşlarımın sonlarına yaklaşırken hâlâ kahramansız bir ergendim yani.

Sonra Ged ile karşılaştım. Yaş olarak tam kaldığım yerde yakaladı beni Ged. Otuzuna yakın bir ergen olarak. Yerdeniz Büyücüsü büyüme üzerine bir roman, diyor Le Guin. Eh, artık büyüme vaktim de gelmişti. Ged'den büyü yapmayı öğrendim. Yazı yazmayı yani; yazı'nın büyüsünü. Sonra ergenlik çağımdan beri peşimde dolaşan canavarın, düşmanımın, "öteki"min kim olduğunu da ondan öğrendim. Bana onun adını Ged söyledi. Adıyla çağırdım, gelip karşımda durdu. Öpüşüp barıştık; o günden beri kâh itişerek, kâh anlaşarak yuvarlanıp gidiyoruz beraberce (kim olduğunu söylemeyeceğim, sizinkini kendiniz bulun).

Artık bir ergen sayılmam; ama Ged beni bu kadarla bırakmadı. "Çocuk yalnızca ölümün varolduğunu değil ...kendisinin de ölümlü olduğunu, öleceğini anladığı anda, çocukluk biter ve yeni hayat başlar," diyor Le Guin En Uzak Sahil hakkında. Ged'in uzak kıyılara yaptığı yolculuktan çıkardığı bu dersi pek iyi anladım diyemem. Ne demek yani, Woody Allen "Ben eserlerimle ölümsüz olmak istemiyorum, hiç ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum," derken saçmalıyor muydu? Yoksa o da hiç büyümemiş mi, diye düşünürken şu meşhur Soon Yi olayı ortaya çıktı ve sorumun cevabını aldım.

Yani ölüm konusunda Woody Allen ile Ged arasında sıkışmış durumdaydım diyebilirim. Bir yanda ölmek istemeyen, hastalık hastası, manevî kızına âşık olarak gençliğine sarılmaya çabalayan Allen, bir yanda bana gitmek zorunda olmadığım, "bilinmeyen bir sona doğru emniyetsiz bir yolculuk öneren" Ged vardı. Ged "artık emniyetli yerlerden, çatılardan ve etrafımdaki duvarlardan bıktım," diyordu. Woody Allen ise âşık olmak için evinden çıkmaya bile cesaret edemiyordu. Yani hayat zordu kısacası.

Uzun bir süre Ged ölümlü olduğumu kafama kaktı durdu, ben de onun bu saldırılarına panik atakları geçirerek cevap verdim. Galiba sonunda o kazandı. Artık hastalık hastalığıma kendim bile pek inanamıyorum. Ölüm korkusu ise pek seyrek ziyaret eder oldu beni.

Ama galiba son darbeyi Tehanu ile yedim. Büyümeyi beceren, ölümle hesaplaşan, en uzak sahile gidip gelen Ged, sonunda, hem de elli yaşlarında filanken, büyü gücünü, yani iktidarını terkedip âşık oluyordu. Bu iktidarını terketme işini hiç sevmiyorum. Hele ellisine kadar bakir kalan bir adamın ilk cinsel tecrübesiyle birlikte (yani cinsel iktidarını kazanmışken) iktidarını kaybetmesi hiç hoşuma gitmiyor. Ne demek istiyor yani Ged bana? Sağlıklı bir cinsel/duygusal ilişki kurabilmek için "erkek iktidarımdan" vazgeçmem gerektiğini mi? Ged l980'lerin sonlarında iyice feministleşen Le Guin'in elinde oyuncak oluyor gibi bir his var içimde. Yani tamam, yazardır, kahramanına istediğini yapar diyebilirsiniz; ama hoş mu bu şimdi?

Sonsuza dek çocuk kalma isteğimi, bu şımarıklığı terkettim. Kendi kötü, şeytanî yanımla yüzleştim. Ölümlü olduğumu kabul ettim. Bu yüzden hayatımı yaşanmaya değer kılmak için çabalamam gerektiğini de. Ama Ged doymak bilmiyor ki! Şimdi de erkek olmamın bana verdiği tüm imtiyazları elimden almak istiyor. Bunu da kabul edersem elimde ne kalacak bilmiyorum doğrusu.

Ged beni hep "öteki"lerle barışmaya zorluyor. Gölgemle, ölümle, "kadın"la. O zaman da işler ters gittiğinde suçlayacak kimsem kalmıyor giderek. Ama galiba işler ters gitmesin diye gerçekten çabalamamın tek yolu da bu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda kabahati üstüne atacak birileri varsa, durumu düzeltmeye pek çalışmaz insan. Yalnızca yargılar, mahkûm eder sonra da müthiş bir vicdan rahatlığı içinde keyfine Bülent Somay, “Allah hepinizin Ged'ini versin!”, Virgül, Sayı 7, Nisan 1998

Kendine bir "ego ideali" bulmak, büyümenin bir parçası, belki de en önemli parçası değil mi? Belki de bu yüzden bir türlü büyüyemiyor bazıları. Bazıları ise berbat bir biçimde büyüyor. Sanırım ben bu "berbat biçimde büyüyenler" kategorisine giriyorum. Okuyup yazmayı öğrenir öğrenmez Cyrano de Bergerac tiradları atarak dolaşmaya başlamıştım (ama bu konu bu köşede daha önce yazıldığı için kısa geçeceğim). Cyrano'luğa ne boyum ne de burnum yettiği için hayatımın bu episodundan kalan tek miras müdanaasızlık ve küstahlık oldu. Alın size ego ideali!

Sonra, ilk ergenlik yıllarımda Nihal Yeğinobalı'nın "Vincent Ewing" adıyla yazdığı Genç Kızlar romanının "cool" kahramanı Gabriel Samson'luğa soyundum. Ama "genç kızlar" bu numaramı yememe konusunda kararlı davrandılar. Sonunda kahramansız kaldım; böylece de büyüme sürecimi dondurdum. 70'li yıllarda bir kahraman olarak Leonard Cohen'i denemeye kalktımsa da, üstad tipik bir anti-kahraman olduğu için beni kolaylıkla geri püskürttü. Yirmili yaşlarımın sonlarına yaklaşırken hâlâ kahramansız bir ergendim yani.

Sonra Ged ile karşılaştım. Yaş olarak tam kaldığım yerde yakaladı beni Ged. Otuzuna yakın bir ergen olarak. Yerdeniz Büyücüsü büyüme üzerine bir roman, diyor Le Guin. Eh, artık büyüme vaktim de gelmişti. Ged'den büyü yapmayı öğrendim. Yazı yazmayı yani; yazı'nın büyüsünü. Sonra ergenlik çağımdan beri peşimde dolaşan canavarın, düşmanımın, "öteki"min kim olduğunu da ondan öğrendim. Bana onun adını Ged söyledi. Adıyla çağırdım, gelip karşımda durdu. Öpüşüp barıştık; o günden beri kâh itişerek, kâh anlaşarak yuvarlanıp gidiyoruz beraberce (kim olduğunu söylemeyeceğim, sizinkini kendiniz bulun).

Artık bir ergen sayılmam; ama Ged beni bu kadarla bırakmadı. "Çocuk yalnızca ölümün varolduğunu değil ...kendisinin de ölümlü olduğunu, öleceğini anladığı anda, çocukluk biter ve yeni hayat başlar," diyor Le Guin En Uzak Sahil hakkında. Ged'in uzak kıyılara yaptığı yolculuktan çıkardığı bu dersi pek iyi anladım diyemem. Ne demek yani, Woody Allen "Ben eserlerimle ölümsüz olmak istemiyorum, hiç ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum," derken saçmalıyor muydu? Yoksa o da hiç büyümemiş mi, diye düşünürken şu meşhur Soon Yi olayı ortaya çıktı ve sorumun cevabını aldım.

Yani ölüm konusunda Woody Allen ile Ged arasında sıkışmış durumdaydım diyebilirim. Bir yanda ölmek istemeyen, hastalık hastası, manevî kızına âşık olarak gençliğine sarılmaya çabalayan Allen, bir yanda bana gitmek zorunda olmadığım, "bilinmeyen bir sona doğru emniyetsiz bir yolculuk öneren" Ged vardı. Ged "artık emniyetli yerlerden, çatılardan ve etrafımdaki duvarlardan bıktım," diyordu. Woody Allen ise âşık olmak için evinden çıkmaya bile cesaret edemiyordu. Yani hayat zordu kısacası.

Uzun bir süre Ged ölümlü olduğumu kafama kaktı durdu, ben de onun bu saldırılarına panik atakları geçirerek cevap verdim. Galiba sonunda o kazandı. Artık hastalık hastalığıma kendim bile pek inanamıyorum. Ölüm korkusu ise pek seyrek ziyaret eder oldu beni.

Ama galiba son darbeyi Tehanu ile yedim. Büyümeyi beceren, ölümle hesaplaşan, en uzak sahile gidip gelen Ged, sonunda, hem de elli yaşlarında filanken, büyü gücünü, yani iktidarını terkedip âşık oluyordu. Bu iktidarını terketme işini hiç sevmiyorum. Hele ellisine kadar bakir kalan bir adamın ilk cinsel tecrübesiyle birlikte (yani cinsel iktidarını kazanmışken) iktidarını kaybetmesi hiç hoşuma gitmiyor. Ne demek istiyor yani Ged bana? Sağlıklı bir cinsel/duygusal ilişki kurabilmek için "erkek iktidarımdan" vazgeçmem gerektiğini mi? Ged l980'lerin sonlarında iyice feministleşen Le Guin'in elinde oyuncak oluyor gibi bir his var içimde. Yani tamam, yazardır, kahramanına istediğini yapar diyebilirsiniz; ama hoş mu bu şimdi?

Sonsuza dek çocuk kalma isteğimi, bu şımarıklığı terkettim. Kendi kötü, şeytanî yanımla yüzleştim. Ölümlü olduğumu kabul ettim. Bu yüzden hayatımı yaşanmaya değer kılmak için çabalamam gerektiğini de. Ama Ged doymak bilmiyor ki! Şimdi de erkek olmamın bana verdiği tüm imtiyazları elimden almak istiyor. Bunu da kabul edersem elimde ne kalacak bilmiyorum doğrusu.

Ged beni hep "öteki"lerle barışmaya zorluyor. Gölgemle, ölümle, "kadın"la. O zaman da işler ters gittiğinde suçlayacak kimsem kalmıyor giderek. Ama galiba işler ters gitmesin diye gerçekten çabalamamın tek yolu da bu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda kabahati üstüne atacak birileri varsa, durumu düzeltmeye pek çalışmaz insan. Yalnızca yargılar, mahkûm eder sonra da müthiş bir vicdan rahatlığı içinde keyfine bakar. Ama her "öteki" aslında "ben" isem, yalnızca yargıç, savcı ve cellat olmakla yetinemiyorum; kurban da oluyorum aynı zamanda. O zaman tek şansım hayatımı aralıksız bir duruşmalar dizisi olmaktan çıkarmaya çalışmak; yaşamak yani.

Ne diyeyim, Allah hepinizin Ged'ini versin!

Devamını görmek için bkz.

Filiz Özdem, “Felsefe taşı imha edilirse mucizeye yer kalır mı?”, Radikal 2, 17 Şubat 2002

Büyücü çocuk Çevik Atmaca, diğer adıyla Ged'in hikâyesini, Ursula K. Le Guin, dört cildi bulacak olan Yerdeniz Büyücüsü serisinde anlatmaya başlamıştı. İlk kitap 1968 yılında yayımlandı. Sonra Atuan Mezarları, En Uzak Sahil ve Tehanu geldi. Hepsinin de aklın ötesine yürümeyi merak edenler için yazıldığını söylemek iddialı olmaz. Büyünün ve büyücülerin birer filozof, birer şair gibi el üstünde tutuldukları düşsel bir zamanda; büyümeyi, aşkı, cinselliği, ölümü, dostluğu, bilgeliği, iyiliği ve kötülüğü okurun damağına yakut damlalar bırakarak anlatan Le Guin; mitlere, düşlere, çocukça inançlara bağlı saf ve dokunulmamış bir dünyayı eleştirel perspektifini koruyarak anlatan önemli bir yazar.

Oğlumla izlemeye gittiğim Harry Potter Felsefe Taşı filminde Yerdeniz Büyücüsü'nün dekoru ve kişilerinde yapılan değişikliklere rağmen iskeletinin benzerliğini şaşkınlıkla gözlemledim.

Hassas terazilere sahip her gözün kolayca göreceği ve irkileceği iki sahne vardı filmde. J. K Rowling, elbette Le Guin olsaydı bu satırları kaleme almazdı. En mutlu insana kendini olduğu gibi gösteren, ötekilere ise hayallerini, tutkularını gösteren Kelid aynasının önünde konuşulanlar insanın içini tırmalayan türdendi. İnsan ister istemez mutlu insan denenin ne menem bir tür olduğunu ve nerede yaşadığını düşünüyor. Tutku ve hayal, insan doğasını ve onun lezzetli karanlığını, insan denen varlığın özünü kuran şeyler değil mi; ruhun olmazsa olmaz'ı... Harry'ye "Bu aynanın gösterdiklerinin gerçek olmadığını bilmeyenler onun önünde eriyip gitmişlerdir ya da akıllarını kaçırmışlardır. Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmak doğru değildir" diyen başbüyücü Profesör Dumbledore bir baş sihirbaz sayılabilir mi? Gerçek dünyanın bildik alışkanlıklarının ötesinde bir yaşamın sürdüğü, el şıkırdatıp sofraların donatıldığı, eşyaların uçurulduğu, duvarlarda asılı tuvallerde figürlerin hareket edip konuştuğu, duvarların içinden geçilen, uçan süpürgelerin fır döndüğü ve küçük büyücülerin yetiştirildiği bir dünya için nasıl da eğilip bükülmez bir cümle. Aklın soğuk yanından yürüyüp gelmiş. Hayal ile gerçeğin arasında hiçbir geçişkenliğin olmadığı, katı, hareketsiz bir alan mı var? Pek çok gerçek bir zamanlar bir hayalden ya da bir bilinmezden ibaret değil miydi?

Hayallerini öldürmeden, çocukça düşlerini koruyarak çoğunluğun ezici gerçekliğine ve gerçekçiliğine dokunmadan yaşayıp gidenler neden göz korkutur bu kadar? Bu dünyadan farklı olarak tasarlanmış bir dünyanın bile bu dünyayla ortak bir formu olduğunu söyleyen Wittgenstein'ın izinden gidersek, kanatlı atı tasarlayabiliriz ama kanatlı kanatsız atı tasarlayamayız. Düşlerine olan inancını yitirmeyen bir has dost şöyle demişti: "Neden olmasın, kanatlı kanatsız atı tasarlayan ilk insan ona binip de gidecek ilk insan olacaktır." Filmde, ölümsüzlük iksirine kavuşmak isteyen kötücül varlıkların eline düşmesin diye imha edilen kırmızı taşın adının "felsefe taşı" olması ise tümüyle akıllara ziyan verecek bir seçim. Ölümsüzlüğün felsefede odaklanmış olması iyi hoş da onu imha etmek de neyin nesi oluyor? Yazarından kaynaklanan bu affedilmez çelişkilere rağmen güzel bir filmdi. Cesaret, dostluk, inanç ve mucize masallarını bütün "çocukların" dinlemeye ihtiyacı var. İnançların da beyaz kalmaya...

Daha birkaç gün önce bir gazetede sihrin, büyünün ne kadar kötü ve dine aykırı olduğunu pek çok "bilen"e sorarak altını çizen yazılar okumuştum. Doğru ya, bunlar şeytani işlerdi. Cadılarla, perilerle, büyülerle bezeli bütün o masal kitapları geldi aklıma. Hepsi ne kadar da tehlikeliydi.

En masum duruşlarında uykuya dalan çocukluğumuzdan kalan ve çocuklarımıza okuduğumuz... Soruları tersinden sormayı unutturanlar yasayı hatırlatır. Doğru, yerçekimi vardır. Ve doğru bunun uyarınca düşülür. Ama kimileri de vardır ki onlar yürümeyi reddedebilir. Ve bu da bir gerçektir. Üstelik bildik ve yörüngesi belli dünyanın düzenini de değiştirip, dönüştürebilir. Bütün bunlar, yalnızca masallarla büyütüldüğü için bir çocuğa "bu anı daha önce yaşamıştım" duygusunun çözümlenmesi adına teoriler ürettirebilir. Ve o çocuğa farklı güneş sistemlerinde belki de birebir aynılıkta hayatların yaşandığını, zamandaki kayma sonucunda bir başka dünyada zaten yaşanmış olanın çağrışım ve hatırlama sonucu ötekinde belirmiş olabileceğini söylettirebilir. Çünkü o çocuk evrende hiç bir sesin kaybolmadığını duyarak büyümüştür, her sözün ve isteğin mutlaka adresini bulacağını da... Oğlumla gurur duyuyorum. Mucizeye inanmak demek, büyünün çağdaş versiyonu olarak okunabilecek zihnin kendisine inanmak demek değil midir? Her hayal bir kez hayal edilmeye görsün... Gerçeğin dünyasına akmıştır bile.

Devamını görmek için bkz.

Sevin Okyay, “Ged Yaşıyor!”, Radikal Kitap Eki, 30 Nisan 2004

Konumuzla ilgilenenlere başka açıklama gerekmez, ama bugüne kadar kendilerini 'Yerdeniz'den mahrum etmiş olanlara bir açıklama yapmak da boynumuzun borcu. Ursula K. Le Guin'in dizisinin beşinci romanı çıktı, tam da biz artık umudu kesmek üzereyken. Öyle ki, arada Yerdeniz Öyküleri'ne (Tales from Earthsea) bile fit olmuştuk (ki, onunla birlikte altı 'Yerdeniz' kitabı oluyor). Önümüzde yepyeni ufuklar açan, hayatımızı zenginleştiren dizide, artık beş roman var: Yerdeniz Büyücüsü (A Wizard of Earthsea), Atuan Mezarları (The Tombs of Atuan), En Uzak Sahil (The Farthest Shore), Tehanu ve şimdi de Öteki Rüzgâr (The Other Wind). Hepsi, her iki dile ve fantaziye hakimiyetini Yüzüklerin Efendisi (The Lord of the Rings) ile de bir kez daha kanıtlayan Çiğdem Erkal İpek tarafından Türkçeye kazandırılmış. Ne diyelim, duacıyız, ellerine sağlık. Bir kitapta çevirmen olarak adını görünce, derin bir nefes alıyorum.

Çocuklar için büyülü öyküler

Bilen bilir, Yerdeniz, adalardan oluşan bir diyardır. Fevkalade güçlü büyücüleri vardır, Roke Adası'nda yetişirler. Bütün adalardan gelen yetenekli çocuklar Roke Okulu'nda eğitilir. Harry Potter çıkıp da emsalsiz bir ilgiyle karşılanınca, Le Guin, biraz da sitemkar bir edayla, bir büyünün, büyücü okulunun niye bu kadar ilgi çektiğini anlayamadığını söylemiş ve kendisinin bu işi daha 1960'lı yıllarda yaptığını eklemişti. Zaten ilk kitabı okumuş ve beğenmemişti (bu konuda farklı fikirlerimiz var). Le Guin 'Yerdeniz' kitaplarını yazmaya, bir yayımcının ondan '11 yaşın üzerindekiler' için bir fantazi yazmasını isteyişiyle başlamış. Önce çocuklar için yazamayacağını düşünmüş, sonra eve gidip bir kere daha düşünmüş: Çocuklar... Erkek çocuklar... Bir erkek çocuk beyaz sakallı biri olup büyü de yapmayı nasıl öğrenir?

Yazar, Tolkien'in Orta Dünyası'yla aşık atacak ayrıntıda ve mükemmellikte bir diziye böyle başlamış işte. Ged'in maceraları da böyle başlamış. Büyücüleriyle ünlü Gont adasında anasız büyümüş, Duny adlı huysuz bir küçük oğlandan Çevik Atmaca'ya, Başbüyücü'ye giden yolda ve sonrasında izlediğimiz Ged. Bu kitapta sevgili karısı Tenar (Atuan Mezarları'nın sabık rahibesi) ve insan eliyle örselenmiş kızları Tehanu'yla birlikte, Gont adasındaki küçük evinde yaşıyor, mütevazı bir hayat sürüyor, tarımla uğraşıyor. Diğer kitapları okuyanlarca malum nedenlerle, bütün güçlerini yitirmiş, ama hikmet sahibi kişi olma özelliğini koruyor. Ursula K. Le Guin onu bize, yeni karakteri Kızılağaç'ın gözüyle görüp anlatıyor: "Kısa boylu dimdik bir adamdı; beyaz saçları yakışıklı, zamanla yıpranmış bir suratın arkasında toplanıp bağlanmıştı. Yetmiş yaşlarında görünüyordu. Eski yara izleri, dört beyaz çizgi halinde sol elmacık kemiğinden çenesine doğru iniyordu. Bakışları net, dolaysız ve yoğundu."

Ama Öteki Rüzgâr'da esas yolculuğu yapan Ged, karısı Tenar ya da daha önce gördüğümüz gibi genç Kral Lebanen değil, yukarıda adı geçen Kızılağaç. Ea adasından, sihirbazlığı tamircilik düzeyinde kalmış basit bir köylü, Kızılağaç. Ne var ki, tamircilik işinde usta: Yeniden birleştirebiliyor, bütün yapabiliyor. Büyük bir acı yaşamış, çok sevdiği karısı Zambak'ı yitirmiş. Onu önce Roke büyücülerine, sonra da Ged'e götüren sorun ise, bu kayıpla ilgili ama çok daha ciddi. Kızılağaç, Zambak öldükten iki ay sonra bir rüya görmeye başlamış. Rüyasında o bir tepenin yamacında dururken, karısı da, alçak bir duvarın öte yanında duruyor, onun adını sesleniyor. O ve diğerleri, öteki ölüler. Kızılağaç'tan kendilerini serbest bırakmasını istiyorlar. Daha sonra da, duvarın taşlarını gevşetmeye çalışıyorlar.

Bu duvar, çorak diyarı insanların diyarından ayıran bir duvardır. Gökte hiç kıpırdamayan minik, fena yıldızlar vardır. Ay yoktur, güneş de doğmaz. Tepeden aşağı inen yollar, karanlık şehirlere gider. Tepedeki kuru otların yerini, aşağıda toz ve kayalar alır. Ölüler, hiç sonu olmayan yollarda yürür. Konuşmazlar, birbirlerine dokunmazlar (Oysa Zambak, duvarın ötesinden uzanıp Kızılağaç'a dokunuyor, hatta onu dudaklarından öpüyor). Çevikatmaca da bu diyara gitmiş, hayatla ölüm arasındaki hududa varmıştır. Kızılağaç'ın anlattıklarından etkilenir, onu karısı ile kızının bulunduğu Havnor'a kralın yanına yollar. Kral Lebannen, Tenar ile Tehanu'yu ejderhalar ve Karglar konusunda danışmak için çağırmıştır. Hudut tehlikededir ama, bundan haberdar olmayan Kral'ın o andaki endişesi ejderhalar ve Karg kralıdır çünkü. Batıdaki adaların üzerinde yeniden ejderhalar görülmüştür. Ayrıca Karg'ın yeni kralı da, diplomatik davranmaya çalışarak Lebannen'e kızını yollamıştır. Büyük, tehlikeli bir değişim söz konusudur. Öteki Rüzgâr işte bu değişim içindeki dünyayı anlatıyor. İşin içinde Karg Kralı'nın kızı, vaktiyel Roke okuluna gelmiş Ejderböceği ve emsalsiz Varlık Korusu da var, elbette.

Fantazinin ötesi

Le Guin'in daha önce yazdıklarının (belki, ilk üç kitabın) çocuklara yönelik olduğunu varsaysak bile (ki, şahsen bundan da hiç emin değilim),

'Yerdeniz'in son kitabında, artık onlar için yazmadığı bir gerçek. Yazdıkları, karakterlerinin yaptığı büyülerden, öteki rüzgârda uçan ejderhalardan, içlerinde en yaşlı olanının 'kızım' diye hitap ettiği, yüzüyle eli yanmış küçük kızlardan da ibaret değil. O, beş roman ve bir hikâye kitabından oluşan 'Yerdeniz' dizisinde, insanın korkusunu, ölümle insanın ilişkisini anlatıyor. Peter Jackson, 'Yüzüklerin Efendisi' üçlemesinin son filmi 'Kralın Dönüşü' aday olduğu bütün dallarda Oscar alınca, büyücülerin, cücelerin, elflerin, ejderhaların ötesini görebildikleri için Akademi'ye teşekkür etmişti. Ursula K. Le Guin de, fantazinin ötesini görüyor, bize gösteriyor. Öteki Rüzgâr teolojik bir roman. İnsanın kendisinin kim olduğunu anlamasıyla, kendi faniliği ile yüz yüze gelmesiyle ilgili. Ben gerçekten de 'Yerdeniz'in, 'Yüzüklerin Efendisi' ile birlikte eksiksiz, farklı dünyalar yaratmış, büyük kitaplar olduğunu düşünüyorum.

'Yerdeniz' dizisinde, ilk kitaptan beri beni en fazla cezbeden şeylerden biri de, yazarın lisana ve isim vermeye duyduğu ilgi. Belki de Le Guin'in antropolojiyle ilgilendiği geçmişinden gelme bir tercihi, bir özelliğidir.

'Yerdeniz'de, canlı-cansız her varlığın, onun özünü tarif eden bir gerçek adı var. Biri insanın, bir şeyin, hatta bir kayanın bile, gerçek adını bilmek, onu kontrol etmek anlamına geliyor. Bu ada, sahibinden başka ancak bir-iki kişi vakıf durumda. Elbette, itimada şayan kişiler. Aslında sahibi de başlangıçta bunu bilmiyor. Gerçek adı ona, on üç yaşına gelince veriliyor. Gerçek bir isim Gerçek Lisan'ın bir sözü; bu yüzden de ancak bu vergiye sahip biri, bir çocuğun gerçek adını bilip, ona isim verebilen biri tarafından konabiliyor. İsim, ona sahip olan canlı-cansız varlığı bağlıyor. Çağrıcı Usta'nın bütün sanatı da burda. Le Guin'in sanatı ise onun hayatı, ölümü, insanı inceleyen, deşen, kavrayan bir yazar olmasında. Le Guin, lisanın gerçekliği algılamamızı nasıl biçimlendirdiğinin, ne büyük önem taşıdığının da farkında. Lisanın, dilin, genel anlamıyla edebiyatta bile hor görüldüğü, bir çapulcu kayıtsızlığıyla kullanıldığı günümüzde, bu özelliği bile ona saygı duymamıza yeter.

Devamını görmek için bkz.

DarkYes, “Öteki Rüzgâr”, yasamdersleri.com

Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz dizisi Metis tarafından yayımlanmaya 1994 yılında başlanmıştı. Metis'ten bir kaç yıl önce dizinin ilk kitabı olan Yerdeniz Büyücüsü, Atmacanın Türküsü adıyla Ne Yayınları tarafından yayımlanmış ama yayınevince seriye devam edilmemişti.

Yazar Yerdeniz Büyücüsü'nü 1968 yılında yazmıştı. Dizinin bir üçleme olmasını düşünmekteydi ve ilk kitap sonrası 1971 yılında Atuan Mezarları ve 1972 yılında ise En Uzak Sahil kitaplarını yazdı.

Birinci kitap 1994 yılında ikinci ve üçüncü kitap 1995 yılında Türkçeye çevrilip yayımlandı.

Kitaplardan ilk ikisi kısa sürede ikinci baskılarını yaptı. Ursula K. Le Guin'in o yıllarda Türkçe olarak art arda bilim kurgu kitapları da yayımlanmaktaydı. Kaldı ki yazar fantastik kurgu'dan ziyade bilim kurgu alanında eserler veren ve 1991 yılında Metis Yayınları tarafından yayımlanan Mülksüzler/i> isimli –Hugo ve Nebula ödüllü– klasik sayılabilecek kitabıyla daha önceden Türkiye'de tanınmaktaydı.

Yerdeniz üçlemesi yazarın üçleme olarak düşündüğü bir seriydi ama 1991 yılında bir şeyler olmuş ve yazar Yerdeniz serisine Tehanu isimli bir kitap daha dahil etmişti. Bu kitap için Tehanu isimli kitabın 1996 yılında Metis Yayınları tarafından yayımlanan ilk baskısının arkasında şunlar yazar;

"Yerdeniz Üçlemesi'nin son kitabı En Uzak Sahil, düşlemeyi bıraktığım bir düş gibiydi. Ve düşlemekten uzun süre vazgeçmedim. Tehanu böyle ortaya çıktı: Ged'in kendi hayatının nasıl sona ermesi gerektiği konusunda yanıldığını ve bana Yerdeniz'in gerçekten son kitabında kılavuzluk edecek kişinin Tenar olduğunu keşfetmek çok hoş bir süpriz oldu. Üçleme'ye eklediğim bu yeni sona “Olsun da Geç Olsun” adını da koyabilirdim."

Yazar böylece üçüncü kitaptan yaklaşık 20 yıl sonra dördüncü bir kitap yazıp diziyi bir dörtlü haline getirmişti. Bu kitabın yazılmasının nedeninin, yazarın "Feminist" söylevleri dolayısıyla daha daha önceki kitabında Ged isimli bir büyücü merkez alarak ve kadınların "habis" varlıklar olduklarına dair kabulleri çürütüp Tehanu isimli küçük bir kız çocuğu ve Ged'e ikinci kitap Atuan Mezarları'nda eşlik eden Tenar isimli karakteri ana karakter olarak seçtiği yeni bir kitapla bir tür günah çıkartma eylemi olduğu söylendi. Oysa yazar yıllar önce yazdığı kitaplarda kadınların erkek egemen Yerdeniz'de erkeklerce habis olarak nitelendiğini ve "Öyle oldukları kabul edilir." kabullenmesini sık sık vurgulayarak kadınların aslında habis varlıklar olmayıp egemen tarafça öyle kabul edildiklerini sölemiştir.

Yerdeniz serisinin bu dördüncü kitapla sonlandığı düşünülmüş ama yazarın Yerdeniz'i düşlemeyi bırakamaması dolayısıyla 2001 yılında yayımlanan ve Yerdeniz'de geçen beş öyküden oluşan Yerdeniz Öyküleri ile bize yine Yerdeniz'e ait hikâyeler anlatmaya devam etmiştir yazar. Bu kitap yine aynı yıl Ağustos 2001 tarihinde Türkçe olarak Metis Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

Yerdeniz Öyküleri kitabında diğer Yerdeniz kitaplarında geçen olayların öncesinde ve sonrasında geçen beş hikâye bulunmaktadır. Hikâyelerden sonuncusunun adı Ejderböceğidir ve dördüncü kitap Tehanu'daki gibi kadınların sanıldıklarından çok daha güçlü olduklarının/olabileceklerinin gösterildiği bir hikâye anlatmaktaydı.

Kitap yayımlandığında, aynı yıl içerisinde Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz serisine beşinci bir roman ekleyeceği ve isminin The Other Wind olacağı söylenmiş ki The Other Wind aynı yıl gerçekten de yayımlanmıştır.

The Other Wind'in yayımlanmasından yaklaşık üç yıl sonra kitap Öteki Rüzgâr adıyla Mart 2004 tarihinde Metis Yayınları'nca Türkçeye çevrildi. Kitaptaki olaylar Yerdeniz Öyküleri isimli kitabın son hikâyesi olan Ejderböceği sonrasında geçen bir dizi olayı anlatmaktaydı. Kızılağaç isimli ölülerce çağrılan bir adamınderdine çare aramısıyla başlayan kitap, aslında bu çağrılışın çok daha büyük değişimlerin habercesi olduğunun öğrenilmesi, Ejderhaların insanlara tekrar saldırmaya başlaşıyışı ve üçüncü kitap En Uzak Sahil'den hatırlayacağımız kral Lebannen'in evlenme konusundaki çekincelerine de şahit olduğumuz oldukça ilginç bir konuya sahip fakat kitabın sonunda bildiğimiz Yerdeniz'de büyük değişimlerin yaşandığını söyleyebilirm.

Öteki Rüzgâr aynı zamanda Yerdeniz'e ait bundan önceki beş kitap boyunca biz okurların merak ettiği pek çok konu hakkında cevaplar içeren bir kitap. Ejderhalar ve insanların kökenini, büyünün keşfini, ölülerin ölüm sonrası gittiği çorak diyarın "ne olduğu" ve daha fazlasını bu son (şimdilik) kitapta bulmak mümkün.

Öteki Rüzgâr daha önceki beş kitap gibi Çiğdem Erkal İpek tarafından Türkçe'ye çevrilmiş. 226 sayfa olan kitabın kapağı önceki Yerdeniz kitaplarından daha renkli bir kapağa sahip. Daha önce Deniz Bilgin tarafından resimlenen kapaklar bu sefer Emine Bora tarafından tasarlanmış.

Ben kitaptan diğer beş kitapta aldığım tadı yine alabildim. Yerdeniz serisi tıpkı Yüzüklerin Efendisi serisinde olduğu gibi büyünün gereksiz yere kullanılmadığı, hatta büyü kullanımı konusunda tutumlu davranılan, insanların kendi içlerinde yolculuk ettikleri, değiştikleri ve yaşadıkları dolayısıyla farkında olmadıkları bulundukları dünyaya dair pek çok şeyin farkına vardıkları bir kitap.

Son olarak kitabın 2002 yılında yazara Dünyanın En İyi Fantazi Romanı ödülünü de kazandırdığını söylemek lazım.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.