Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-752-4
13x19.5 cm, 128 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Sennur Sezer, “Bir kadının öyküsü”, Evrensel Kültür Dergisi, Mart 2010

Belçikalı bir kadın yazar olan Chantal Deltenre (1956)’ın asıl ilgi ve çalışma alanı etnoloji. Başka biçimde söylenirse “toplumların yapısını, gelişimini genel hatlarıyla saptamak amacıyla her ulusun özelliğini anlamaya çalışan insan bilimleri dalı.” Bu bilim dalına ilgi yaratmak için çocuklara yönelik çalışmalar da yapan Chantal Deltenre 2003 yılında yayımlanan ilk romanıyla iki ödül almış. Deltenre’ın ikinci romanı Bebek Töreni Japonya’ya odaklı ama bence bir kadın romanı. Daha doğrusu kadının kendiyle, dünyayla ve karşı cinsle çelişki ve çatışkılarının (içerden) şiirsel anlatısı.

Ulusal özellikleri çözümlemeye uğraşan bir Batılı gözün Doğu toplumları ve inançlarına nasıl abartılı bir duygusallıkla yaklaşacağını düşünmek çok zor değil. Japonya tıpkı bir dönemin Osmanlısı gibi (ya da her dönemin Türkiyesi gibi) biraz esrarlı, insanları çözümlenmesi bir Batılı için anlaşılmaz biçimde duygusal, kırılgan ve haşindir. Gelenekleri ve dinsel kurumları abartılmaya uygundur. Bebek Töreni bu gözle okunmaya uygun elbet. Ancak iki ana kahramanından öyküyü anlatanın kadın oluşu (yazarın kadın oluşunun getirdiği öznel yorumla) romana bir kadın (erkeğin davranışlarını irdelediği) romanı özelliği kazandırıyor. Birden fazla okumaya uygun bu romanın bir başka okunma açısıysa, İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının izlerinin günümüzde bile silinmediği bir ülkenin insanına yaklaştırabilir okuru. Belki bu romanı bütün bu anlatım açılarının zenginliğiyle okumak gerekiyor.

Keiko Fransa’da doğmuş bir Japon kızıdır. Annesi yedi yaşında bir çocukken babasıyla İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Fransa’ya göçmüş. Keiko atalarını hiç tanımıyor, büyük anasının Tokyo bombardımanında ölmüş olduğunu biliyor yalnızca. Bir de dedesinin geleneksel Japon sanat eserlerini pazarladığını. Annesi galericiliği çağdaş sanatla sürdürmüş. Babasıysa bütün ailesini bombardımanda yitirmiş bir delikanlı olarak gelmiş Paris’e. Eski Japon edebiyatı öğretmeniymiş, Doğu Dilleri Enstitüsünde asistan olarak iş bulmuş.

Annesiyle babası 1969’da bir sergi açılışında tanışmışlar, Keiko da 1970’de doğmuş. Sevgilisi Pierre ise Keiko’nun babasının öğrencisidir. İlk karşılaşmada birbirlerinden hoşlanırlar. Bir süre sonra birlikte yaşamaya başlarlar.. Japon dili ve edebiyatı öğrenimi gören Fransız delikanlı Japon olan her şeye hayrandır ve Japonya’da yaşamayı düşlemektedir. Önlerine bir burs olanağı çıkınca birlikte Japonya’ya giderler. Orada yaşayacakları evi Keiko’nun annesi bir arkadaşı aracılığıyla bulmuştur. Ev geleneksel Japon eşyalarıyla döşelidir. Keiko ilk kez ayak bastığı atalarının yurdunda orada doğmuşçasına rahattır. Hiçbir şeyi yadırgamaz, şehirdeki boğucu sıcağı ve evdeki hasırların küf kokusunu bile. Yalnızca sevgilisinin ne kadar uzun boylu ve sarışın olduğunu fark eder. Bu özelliği yüzünden o Japonca konuşurken ona İngilizce cevap vermektedirler. Keiko, sevgilisiyle yan yanayken rastlaştığı Japonların onu “bir beyaz ile yaşadığı için”, Batılı gibi davran maya özenen bir Japon kızı olarak algıladıklarını düşünmeye başlar. Onun saçlarının geleneksel uzunluğu ve rengi, modern giyimiyle çelişmekte ve yadsınmaktadır. Artık hiçbir Japon kadını saçını boyamadan uzatmamakta, renk renk taraklarla tutturulmuş topuzlar yapmamaktadır...

Pierre taşındıkları evin geleneksel eşyalarına hayrandır, yer yataklarına, yerin hasır döşemesine, ahşap çerçevelere cam yerine yarı saydam kâğıtların yerleştirildiği sürgülü kapılara... Keiko, şehri tanıdığı duygusuna ek olarak evi de geleneksel eşyaları da yadırgamaz, ancak bu eşyalarda, duvar kâğıtlarındaki turna figürlerinde “eşyaların ruhu” diyeceğimiz gizli anlamlar sezmeye başlamaktadır.

Keiko, sevgilisinin Japon bahçelerine hayranlığı yüzünden kendi evlerinde bir taş bahçe düzenler. Bunda Pierre’in ona göstermek istediği ünlü bir taş bahçesini gezmek için Kyoto’ya gitmeyi çok turistçe bulmanın payı da vardır. Balkondaki bahçe bir tahta çerçeve içine serili bir kumaşın üstündeki çakılların ortasındaki lav taşlarından oluşmaktadır. Keiko bu lav taşlarını bulmak için epey uğraşmış, bir uzmandan almak için uzun konuşmalar yapmıştır. İçinde ateşin anısını taşıyan bu taşlar Keiko için değişimin başlangıcı olur. Ateş rüyaları daha doğrusu karabasanları görmeye başlar. Keiko’nun yandığını duyumsadığı ve acı duyduğu rüyalar kimi zaman dokunduğu kiraz çiçeklerinin küle dönüşmesiyle, kimi zaman ateş kanatlı meleklerle sürer. Keiko ateşin canlı her şeyi yuttuğunu görüp yanan ellerinin ya da gövdesinin acısıyla bir an uyanmakta, sonra aynı kâbusla uyumaktadır.

Roman kahramanı hiç sözünü etmese de bu yangının Japonya’nın geçmişindeki iki ayrı ateşle ilgisi olduğunu düşünebiliriz. Birinci ateş Japonya’nın yanardağlarının anısıdır, öteki de İkinci Dünya Savaşı’nın atom bombalarının ateşidir. Belki bu düşlerin nedeni babasının sakladığı bir fotoğraftır.” Fotoğrafta hiçbir şey ya da neredeyse hiçbir şey yoktu: Orasına burasına koyu lekelerin saçılmış olduğu beyaz, taş bir merdiven” Bu fotoğraf babasına annesinden geriye kalan tek izdir. “Merdivenin basamaklarına oturmuş, bankanın açılmasını bekliyormuş. Bombanın etkisiyle, merdivenin taşları beyazlaşmış ve kurbanların gölgesi çıkmış üzerlerine.” Babası annesinden o gölgelerin fotoğrafı kalmıştır. Gölgelerin hangisinin annesinin gölgesi olduğunu bilemediği bir fotoğraf.

Adı “taş” anlamına gelen Keiko’nun lav taşlarıyla ayrı bir duygusal birliği vardır. Bu taşlara dokunduğunda içinde bir korun varlığını fark eder. Her an ısısını artıran bu kor ile yanardağ gibi duyumsar kendini. Bu çocukluğundan beri fark ettiği bir özelliğidir. Yeni yetişirken Fransa’da bir başka taş uzmanı ona ateşi kontrol ettiğini söylediği bir başka taş armağan etmiştir. Bir turmalin.

Keiko’nun ateşle ilişkisinin anlatıldığı bölümler (Sosi Dolanoğlu’nun Türkçesinin de başarısıyla) yabansı bir şiir taşıyor: “Matruşkayı yerine bırakıyorum. Keşke ben de aynen böyle yumuşak bir tahtadan yapılmış olsaydım da içime benim suretimde yuvarlak, pürüzsüz ve güleç bir bebek yontulup konsaydı. Ne var ki yanmış bir ağaçtan doğdum, hiçbir dalının yontulamayacağı bir odundan (...) Matruşkanın en sonuncu avatarı olarak, kısır ve uyumsuz bir ses çıkaran küçük tahta çıngırağım ben. Taş gibi sertleşen karnımdaki sancı. Kor kımıldıyor. (...) Bir kâseyi ağzına kadar doldurup sehpanın önüne oturuyorum. Uzun kırmızı bir ipçik gökyüzünü yararken, siyah ve şurubumsu sıvıyı yavaşça yudumlayarak içiyorum. Kalbimin atışlarının hızlanmasıyla birlikte, duvarlar, damarlarımdaki kanın akışının ritmiyle titreşen cidarlar, kan kırmızısına dönüyor. Kor karnımı ve boğazımı tutuşturuyor bir anda.”

Keiko’nun depremlerle, evdeki yıkımın izleriyle özdeşleşmesi, onun Japonya’nın yaşadığı büyük yıkımlarla özdeşleşmesi sayılabilir. (Hiroşimo Mon Amour filmini bilenler için ayrı bir anlamı var) Kitaba dağılan bu ateş anlatımı yer yer Japon âdetlerinin ateşle ilişkisiyle birleşir. annesinin atılması gerekli kimi eşyaları örneğin eskimiş yemek çubuklarını törensel bir biçimde yakması, çocukların bıktıkları oyuncaklarının ruhları yitip gitmesin diye bir rahibin toplu olarak yakması. Kitap adını bu oyuncak yakma töreninden alıyor.

Keiko, belki hem anasının hem babasının göçmen oluşu yanında ev sahibinin de Japonya dışında yaşaması yüzünden dolabın kenarındaki duvar kağıdındaki uçan turna figürlerine ayrı bir yakınlık duyar. (Turnalar Japonlar için ayrıca bir umut kutsallığı da taşır) Bu göçmen kuşların hayat döngüleriyle özdeşleşir. Kimi zaman onların göç uçuşuna katıldığını düşünür, onlarla birlikte dans eder. Dolabın kenarındaki duvar kâğıdındaki turna sürüsündeki her figürün ayrı bir öyküsü olduğunu varsayar, her figüre bir öykü uydurur. Sevgilisinin hoyratça dolap kapısını açışı turnalardan birinin bulunduğu kâğıdı zedeleyince, öykü trajik bir ton kazanacaktır.

Keiko evde zedelenen her eşya ile özdeşleşir. Sevgilisinin eşyalara hoyrat davrandığını düşünür: “İri şeker parçalarını kovalayan kaşığın saldırıları yüzünden çay kâsesinin mavi seramiğindeki çizik, ekmek keserken tezgâhın ahşabında açılan kertik” yaralamaktadır onu.

Pierre, Keiko’nun gittikçe uzaklaştığını fark etmekte evden taşınmak ya da Fransa’ya dönmek istemektedir. Problem evin ya da eşyaların ruhunda değildir. Keiko’nun kendiyle çelişkileri yanında kadınla erkeğin dünyayı algılamalarındaki farktadır. Bebek Töreni’nin Keikosu her kadından bir iz taşıyan bir savaş göçmenidir. Köküne yabancılaştırılmış bir birey.

Çağımızın bir acı çekeni...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.