www.metiskitap
www.metisbooks
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
    
KİTABI / YAZARI BUL
 
  
 
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-408-0
13X19.5 cm, 280 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 
Sana Gül Bahçesi Vadetmedim
Özgün adı: I Never Promised You a Rose Garden
Çeviri: Nesrin Kasap
Kapak Fotoğrafı: André Kertész
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1989
20. Basım: Ekim 2013

İçine doğduğu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemeyen, iletişimsizliğin karanlığında yaşayan on altı yaşındaki bir genç kızın öyküsü...

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliğin, resmi tanımıyla akıl hastalığının öyküsü: Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sığınmıştır. İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah'ın akıl hastanesine "düşme"sine neden olur. Bundan sonra hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun "kurtarma operasyonu" başlar.

Greenberg'in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap, "akıl hastalarının gizleri" üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece "normal" kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.

OKUMA PARÇASI

Nesrin Kasap, Sunuş, 1989, s. 5-9

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, pek çok açıdan bir "ilk" yapıt. Ülkemizde henüz pek tanınmayan çağdaş Amerikalı roman ve öykü yazarı Joanne Greenberg'in dilimize çevrilen ilk yapıtı olmasının yanı sıra, yazara Batı'da büyük bir ün getiren ilk kitabı. Joanne Greenberg, bu kitabın öncesinde ve sonrasında, başka birtakım romanlar ve kısa öyküler yazmışsa da, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim onun yazarlık çizgisini belirleyen en önemli kilometre taşı olma özelliğini korumakta hâlâ. Yine, içerdiği konuyu ele alış biçimiyle de ilk sayılabilecek kitaplardan biri.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliğin —resmi tanımıyla akıl hastalığının— serüvenidir. İnsanın, neredeyse toplum düzenine geçtiği ilk günden başlayarak, kitlesel uzlaşımlara, kabullenilmiş değer yargıları ve davranış biçimlerine aykırı düşen bireylere yakıştırdığı konumun serüvenidir bu. İşte başkişisi Deborah'ın öyküsüyle, makro boyuttaki böyle bir insanlık durumunun mikro boyuta indirgenmiş bir örneğini sunar bize Sana Gül Bahçesi Vadetmedim.

Deborah, içine doğduğu dünyayla, bu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemediği için, iletişimsizliğin karanlığına düşmüş, toplumdışı olmuş bir bireydir. Zekâsı, erken gelişmiş kişiliği, sanat yeteneği ve aşırı duyarlılığıyla çoğunluktan farklı olan on altı yaşındaki bu genç kız, Ben'in parçalanmasına giden bir yabancılaşma ve gerçekten kopma sürecine girmiştir; kimlik kavramını yitirmiş, iyice içine kapanmıştır. Ancak, "bir yere ait olma" içgüdüsü, onu bir başka düzen arayışına itecek, genç kızın zengin düşlemi ve mizah duyusuyla yarattığı gizli, düşsel bir dünyaya sığınmasına kaynaklık edecektir. Bu dünyanın da çeşitli yönetim birimleri ve kendine özgü bir dili vardır. Ne var ki, iki dünyanın çatışmaya başlamasıyla, Deborah'ın tragedyası da biçimlenmeye başlar. Ve Deborah, hem zihinsel hem de fiziksel olarak yok olmanın eşiğine gelir. Bu aşamada, ona yardım etme zorunluluğunu duyan annesiyle babası, onu toplumun böyle kişiler için oluşturduğu kurumlardan birine, bir "akıl hastanesi"ne yatırır. Böylece Deborah'a tanıyıp çözümlemesi gereken üçüncü bir dünya sunulur. Anlatının başında karşılaştığımız durum budur. Sonra, adım adım, aşama aşama, Deborah'ın kendi tragedyasının sonunu değiştirmek için verdiği savaşıma tanık oluruz. İnişler ve çıkışlarla dolu bu zorlu savaşımda, gerçek dünyanın sözcülüğünü üstlenerek bir itici güç işlevini yapan ikinci bir başkişisi vardır anlatının: deneyimli ve usta bir psikiyatr olduğu gibi, dürüst ve sevecen bir yüreği taşımasını da bilen Dr. Fried.

Deborah, Dr. Fried'in uzattığı güçlü ve dostça elin yardımıyla gerçeği ve kimliğini ararken, sıkı bir sorgulama ve hesaplaşma sürecine girer. Anlatının temelini oluşturan bu süreç yalnızca Deborah'ın kişisel sorunuyla sınırlı kalmaz; gittikçe boyutlanarak "gerçeklik" kavramını da içine alır. Ana-babalar, akrabalar, öğretmenler, okul arkadaşları gibi kişiler aracılığıyla toplumun çeşitli kesimleri ve yerleşik değer yargıları sorgulanır; gerek olumlu, gerek olumsuz, bütün insani yönleriyle çizilen hastane görevlileri aracılığıyla kurumsal ilkeler sorgulanır; çok canlı betimlemelerle çizilen akıl hastalarının yarattığı çeşitli trajikomik olaylar da, "delilik" olgusunun derecelerinin ve kökenlerinin sorgulanmasına kaynaklık eder. Bütün bu sorgulamaların gerisinde, yer yer toplumsal boyuttaki deliliklerin —Nazi faşizmi gibi— bir art-alan biçiminde irdelendiğini görürüz. Satır aralarına sinmiş bir leitmotif de, sevginin, sevginin yapıcılığının ve yıkıcılığının irdelenmesidir.

Söz konusu süreç için seçilen ana mekân hastanedir. Bu mekânın yanı sıra başka mekânlar da yer alır. Ayrıca, Deborah'ın hastanede geçirdiği üç yıl, temelde zamandizinsel bir çizgiye oturtulmuşsa da, çağrışımlar yoluyla çeşitli zaman dilimleri bu çizgiye katışır. Bütün bu özelliklerin son kertede zenginleştirdiği anlatısında, konu gereği yer yer bilimin nesnelliğine de başvurur Joanne Greenberg; ancak, aşırı bir bilimsellik karmaşası yaratmaz hiçbir zaman. Genç bir insanın, koptuğu dünyayı yeni baştan gözlemleyip tanıma serüvenini öykülemek için seçtiği anlatım biçimi, çeşitli imgelerle, eğretilemelerle, sözcük oyunlarıyla bezeli, renkli, incelikli bir anlatım biçimidir.

Yazar, gerçekçi bir yaklaşım içinde, "normal" insanlarla "akıl hastası" insanların, başka bir deyişle, "uyumlular"la "uyumsuzlar"ın bakış açılarını karşılaştırırken, yanlı ve acımasız bir eleştiriciliğe de girmez. Amacı, daha çok, biçimci ve duyumsamaz kişilere bir düşünüp sorgulama çağrısı iletmektir. Zaman zaman, Deborah'ın çocuksuluğu ve deneyimsizliğiyle, insanlara büyüyüp "akıllanınca" unuttukları çocuk saflığını hatırlatma çabasına da dönüşen bu çağrı, hiç de asık yüzlü bir çağrı değildir. Anlatı bizi bir karanlığın içine sürüklese de, bu karanlığın içinde kimileyin sevimli bir naifliğin, kimileyin ironinin ve sık sık da güçlü bir gülmece anlayışının örneklerine rastlarız. Umuttan da yoksun değildir Sana Gül Bahçesi Vadetmedim. Bir gün, Deborah'a "kavak ağaçlarına âşık olma" deneyimini yaşatan umut, satırların gerisinden varlığını sürekli duyumsatır.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'deki bunca içgörü, duyarlık, içtenlik ve ayrıntıcılığa bakıldığında, bu anlatının bir özyaşamöyküsü olduğunu düşünmemek neredeyse olanaksızdır. Gerçekten de anlatının temel gereci, Joanne Greenberg'in kendisinin yaşadığı bir psikiyatrik tedavi deneyimidir. Ve yazar bu gerçeği iki küçük oğlundan gizlemek için, bir süre kitaplarında Hannah Green diye takma bir ad kullanır. Anlatısının özyaşamöyküsel yanı, eleştirmenler düzleminde yoğun tartışmalara da yol açar. Dahası, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim hemen kabul de görmez. Yayımlandıktan ancak birkaç yıl sonra, yavaş yavaş ama giderek büyüyen bir coşkuyla benimsenir ve yetkin bir kalemin ürünü olarak çağdaş yazın dünyasında yerini alır. Bunda, yazarın Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'den sonra yazdığı romanlarla öykülerin de payı olur kuşkusuz.

İlkin, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim üzerine kafa yoran eleştirmenler, kitabı genelgeçer roman kategorisine pek oturtamazlar. Kitabın kurmaca boyutu, bu eleştirmenlerin yoğun eleştirilerine hedef olur. Bu eleştiriler çoğunlukla kitabın özyaşamöyküsel ve öğretici yanının ağır bastığı, kurmaca sanatının bütünlük ve yoğunluğuna tam olarak ulaşamadığı biçimindedir. Sözgelimi, R.V.Cassil adlı bir eleştirmen şöyle der: "...Hannah Green (takma bir ad) genç bir akıl hastasının iç dünyasındaki savaşımı betimlerken olağanüstü başarılı. Akıl hastaları, doktorlar ve kurumsal yaşamın soyut güçleri arasındaki ilişkileri, bütün ayrıntılarıyla, yetkin bir biçimde açımlıyor. ... Ancak, son derece inandırıcı ve etkileyici bir anlatı olmasına karşın, kurmaca değeri açısından tam olarak inandırıcı değil. Bütün dikkatimiz bu kişilerin özlerindeki insan yanlarından çok, oynadıkları rollere yöneltiliyor. ... Okur kesinlikle kandırılmıyor; ancak kurmaca açısından yeterli doyuma da ulaştırılmıyor." (The New York Times Book Review, 3 Mayıs 1964, s. 36) Haskel Frankel adlı bir eleştirmen de şöyle bir yorum getirir: "Hannah Green yapıtına roman demeyi seçmişse de, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'i bir kurmaca ürünü olarak övmek güç. Yapıt bir roman olarak yetersiz; ancak kurmaca dışı bir yapıt olarak, büyük bir dürüstlükle anlatılan ve belleklerde yer eden bir akıl hastalığı öyküsü. ... Ne var ki, Deborah'ın iki-adım-ileri, bir-adım-geri biçiminde ilerleyen yaşama dönüş süreci, kurmaca sanatının gerektirdiği yoğunluğu tam olarak içermiyor. ... Aile öyküsü biçimindeki yan olay örgüsünün ana olay örgüsüne pek katkısı olmuyor. Gene de, kurmaca olsun olmasın, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim gerçekten çok etkileyici, kavrayıcı, güçlü bir anlatı." (Saturday Review, 18 Temmuz 1964, s. 40) Gelgelelim, bu eleştirmenlerin tümünün görüşlerinde ortak bir nokta vardır: Joanne Greenberg'in, bir akıl hastasının iç dünyasını, korkularını, gerçek dünyaya dönüş savaşımını aktarmada son derece başarılı ve etkileyici olduğu.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, uzun yıllar etkisini sürdürerek daha derin boyutlu incelemelere ve daha olumlu değerlendirmelere konu olur. Nitekim, yayımlanmasından on iki yıl sonra, Kary K. Wolfe ve Gary K. Wolfe imzalarını taşıyan bir yazıda şöyle değerlendirilir: "Sana Gül Bahçesi Vadetmedim akıl hastalığı üzerine öğretici bir kitap olarak yaygın bir biçimde kabul görürken, birçok eleştirmen kitabın kurmaca değeri konusunda kuşkulara düştü. ... Bu ilk değerlendirmeleri izleyen yıllarda, kitabın gitgide ünlenmesine karşın, ilginç bir psikiyatrik vaka tarihçesi olmanın ötesindeki birtakım özellikleri gözardı edildi. Oysa, kitabın kendisi, içerdiği estetik öğeler ve Joanne Greenberg'in öteki yapıtları, bu anlatının bir bütünlük içeren, tutarlı bir kurmaca yaratma girişimi olduğunu kanıtlayan pek çok ipucu taşıyor. ... Sana Gül Bahçesi Vadetmedim tek bir kitapta çağdaş anlatı sanatının birçok öğesini biraraya getiriyor. ... Kısmen özyaşamöyküsü, kısmen kurmaca, kısmen de öğretici bir kitap olarak, son yirmi yılın en önemli yapıtlarından biri Sana Gül Bahçesi Vadetmedim." (The New York Times Book Review, 31 Ekim 1976, ss. 28-30)

Joanne Greenberg'in, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'de olduğu gibi, iletişimsizlik izleği bağlamında, kimisi etnik kökeni, kimisi de ruhsal ya da fiziksel eksiklikleri yüzünden ezilen insanları anlattığı, The King's Persons (1967), In This Sign (1968), Founder's Praise (1976), A Season of Delight (1982), ve The Far Side of Victory (1983) adlı romanlarının yanı sıra, Rites of Passage (1972) High Crimes and Misdemeanors (1980) başlıkları altında derlenmiş öyküleri vardır...

Devamını görmek için bkz.

Bölüm 1 ve 2, s. 11-21

1

Güzün ortasında, bitek çiftlik arazilerinden, sokaklarında sararıp kızaran ağaçların canlı renklerinin yansıdığı eski ve yabansı kasabalardan geçip gidiyorlardı arabalarıyla. Fazla konuşmuyorlardı. Üçü içinde en belirgin biçimde gergin olan kişi babaydı. Zaman zaman bir iki şey söyleyerek uzun süreli sessizlikleri bölüyor, gelişigüzel ve yerli yersiz birtakım şeylerden söz ediyordu; ama söylediklerine kendisi de katlanamıyormuş gibi bir izlenim uyandırıyordu. Bir keresinde, yandaki dikiz aynasında göz göze geldiği genç kıza sordu: "Evlendiğimde budalanın tekiydim —nasıl çocuk yetiştirileceğini, nasıl baba olunacağını bilmeyen, lanet olası genç bir budalaydım— bunu biliyorsun, değil mi?" Savunması yarı saldırı biçimindeydi, ama genç kız ne savunmaya ne de saldırıya hiç bir karşılık vermedi. Anne kahve içmek için bir yerde durmalarını önerdi. Güz mevsiminde, genç ve güzel kızlarıyla birlikte, böylesine güzel kırları seyrede seyrede sürdürdükleri bu yolculuğun gerçekten zevkli bir gezi olduğunu söyledi.

Yol kenarında bir yolcu lokantası görüp oraya saptılar. Genç kız çabucak arabadan inip binanın arka tarafındaki tuvaletlere doğru yürüdü. O gitmeye davranınca, anneyle babanın başları arkasından bakmak üzere hemen ona doğru çevrilmişti. Sonra baba, "Her şey yolunda," dedi.

Anne yüksek sesle, "Acaba burada beklesek mi yoksa içeri mi girsek?" diye sordu; ama bu soruyu aslında kendine yöneltmişti. İkisi içinde, olayları çözümleyen ve elde edilecek sonuçları —nasıl davranılıp neler söyleneceğini— önceden tasarlayan oydu daha çok. Kocası da onun yönetimine bırakıyordu kendini, çünkü böylesi kolayına geliyordu. Genellikle de karısı haklı çıkıyordu zaten. Şu anda da kendini şaşkın ve yalnız duyduğu için, karısının durmadan konuşmasına —tasarlayıp hesaplamasına— sesini çıkarmıyordu. Karısının rahatlama biçimi buydu çünkü. Ona ise suskun durmak daha kolay geliyordu.

"Arabada kalırsak," diyordu karısı, "bize gereksinme duyduğunda yanında olabiliriz. Belki dışarı çıktığında bizi göremezse... Ama ona güvendiğimizi göstermiş oluruz o zaman da. Ona güven duyduğumuzu hissetmeli..."

Sonunda lokantaya girmeye karar verdiler. Davranışlarında çok dikkatli ve gözle görülür biçimde doğal olmaya çalışıyorlardı. Cam kenarında bir masaya oturduklarında, kızlarının binanın köşesinden çıkıp geri döndüğünü ve onlara doğru geldiğini gördüler. Ona sanki yabancı biriymiş, kendi kızları değil de, başka birinin kızı olan ve az önce tanıştırıldıkları herhangi bir Deborah'mış gibi bakmaya çalıştılar. Ergenlik çağındaki kaba hatlı gövdeyi incelediler; gövdeyi güzel, yüzü zeki ve canlı, ancak ifadesini on altı yaş için nedense fazla çocuksu buldular.

Çocuklarında küskünlük dolu bir olgunluk görmeye alışıktılar; ne var ki, kendilerini yabancılaşabileceklerine inandırmaya çalıştıkları bu bildik yüzde bu olgunluğu göremiyorlardı şimdi. Baba düşünüp duruyordu: Yabancı insanlar nasıl haklı olabilirler ki? O bizim kızımız... yaşamı boyunca. Onlar tanımıyorlar ki onu. Bir hata bu —bir hata!

Anne kızını gözlerken kendini de gözlüyordu. "Dış görünüşümde... belli edecek hiçbir işaret, hiçbir belirti olmamalı —kusursuz bir görünüşüm olmalı." Ve gülümsedi.

Akşam olduğunda küçük bir kentte durup kentin en iyi lokantasında yemek yediler. Böyle bir yere uygun biçimde giyinmeden geldikleri için, bir başkaldırı ve sergüzeşt havası içindeydiler. Yemekten sonra sinemaya gittiler. Deborah böyle bir geceyi yaşadığı için mutluymuş gibi görünüyordu. Yemekte ve sinemada şakalaşıp durdular. Daha sonra kırların karanlığına doğru ilerlerken, başka yolculuklarından söz edip daha önceki tatilleriyle ilgili küçük ve gülünç birtakım ayrıntıları hatırladıkları için birbirlerini kutladılar. Geceyi geçirmek üzere bir motelde durduklarında Deborah'a ayrı bir oda tutuldu; ne denli büyük bir gereksinme duyduğunu kimsenin, hatta onu çok seven annesiyle babasının bile bilmediği bir başka özel ayrıcalıktı bu onun için.

Jacob ve Esther Blau, odalarında otururken, yüzlerindeki maskelerin gerisinden birbirlerine baktılar ve artık baş başa kaldıklarına göre takındıkları maskelerin neden yok olup gitmediğini düşündüler. Artık rahat bir soluk alıp gevşeyebilir, birbirlerinin varlığında huzur bulabilirlerdi oysa. İncecik bir duvarın ayırdığı bitişik odada, kızlarının yatmak üzere soyunduğunu duyabiliyorlardı. Gece boyunca, uyumakta olan kızlarının soluk alma sesinden başka bir sese —tehlike anlamına gelebilecek bir sese— karşı tetikte olduklarını gözleriyle bile itiraf edemiyorlardı. Yalnızca bir kez, yatağa uzanıp karanlığı gözlemeye koyulmadan önce, Jacob yüzündeki maskeyi aralayıp karısının kulağına sert bir sesle fısıldadı: "Neden onu gönderiyoruz?"

Gözleri sessiz duvara dikilmiş, kaskatı bir halde yatan Esther, "Doktorlar gitmesi gerektiğini söylüyor," diye fısıltıyla karşılık verdi.

"Doktorlarmış!" Jacob ta başından doktorları bu işe karıştırmak istememişti.

"İyi bir yer orası," dedi Esther. Söylediği şeyi gerçek kılmak istercesine biraz daha yüksek bir sesle konuşmuştu.

"Oraya akıl hastanesi diyorlar, ama Esther, orası, orası insanların kapatıldığı bir yer. Böyle bir yer genç bir kız —nerdeyse bir çocuk— için nasıl iyi bir yer olabilir ki?"

"Ah Tanrım, Jacob," dedi Esther, "bu kararı vermek bize nelere mal oldu, biliyorsun. Doktorlara güvenmezsek kime güvenebiliriz, kimden yardım isteyebiliriz? Dr. Lister onun için yapılabilecek tek şey olduğunu söylüyor bunun. Denemek zorundayız." Sonra inatçı bir tavırla başını yeniden duvara doğru çevirdi.

Jacob karısına bir kez daha teslim olarak sustu; karısının ağzı ondan daha iyi laf yapardı. Birbirlerine iyi geceler diledikten sonra, ikisi de uyuyormuş gibi yapıp birbirlerini kandırmak için derin derin soluk alırken, acıyan gözleriyle karanlığı gözleyerek öylece yattılar.

Duvarın öte yanındaysa, Deborah uyumak üzere yatağa uzanmıştı. Yr Krallığı'nda Dördüncü Düzey denen bir tür tarafsız bölge vardı. Yalnızca rastlantısal olarak oluşan ve herhangi bir formül ya da istenç gücüyle ulaşılamayan bir bölgeydi bu. Dördüncü Düzey'de ne katlanılacak bir duygu, ne de kaygı verecek bir geçmiş ya da gelecek vardı. Hiçbir kimliğe özgü bir anı ya da saplantı yoktu orada; yalnızca, gereksinme duyduğu zaman kendiliğinden ortaya çıkan ve hiçbir duyguyla ilintili olmayan bir takım dural olgular vardı.

Şimdi, yatağa uzanmış, Dördüncü Düzey'i oluştururken hiçbir gelecek kaygısı duymuyordu Deborah. Bitişik odadaki insanlar onun annesiyle babası sayılıyordu. Pekâlâ. Ancak bu durum, şu anda kaybolmakta olan bulanık dünyaya özgü bir olguydu; oysa o, hiçbir engelle karşılaşmadan, en ufak bir kaygı bile duymadığı yeni bir dünyanın içine kayıyordu. Eski dünyadan uzaklaştıkça, Yr Krallığı'nın karışıklıklarından, Öbürkülerin Korosu'ndan, Sansür'den ve Yr tanrılarından da uzaklaşmış oluyordu. Yüzükoyun yatıp derin, düşsüz, erinç dolu bir uykuya daldı Deborah.

Ertesi sabah aile yeniden yola koyuldu. Araba motelden ayrılıp güneşli güne katılırken, bu yolculuğun sonsuza değin sürebileceği, duyduğu bu dingin ve olağanüstü özgürlüğün, Yr'nin genellikle çok buyurgan olan tanrılarıyla yönetim birimlerinin yeni bir armağanı olabileceği geldi Deborah'ın aklına.

Birkaç saat boyunca, gitgide koyulaşan kahve ve altın renkleriyle bezeli kırlardan ve gün ışığıyla beneklenmiş kasaba sokaklarından geçtikten sonra, anne, "Sapak nerde Jacob?" dedi.

Yr'de, Kuyu'nun derinlerinden gelen bir ses haykırdı: Masum! Masum!

Deborah Blau birden özgürlükten koptu, tepesi üstü yuvarlanarak çarpışan iki dünyanın arasında kalıp paramparça oldu. Daha önceleri de hep olduğu gibi, garip biçimde sessiz bir parçalanmaydı bu. Çok canlı bir varlık olduğu dünyada, gökyüzündeki güneş ikiye bölündü, toprak infilâk etti; Deborah'ın gövdesi parçalandı, dişleriyle kemikleri çatlayıp darmadağın oldu. Hayaletlerle gölgelerin yaşadığı öteki dünyadaysa, bir araba bir yerlerden sapıp eski, kırmızı-tuğlalı bir binanın önüne gelmişti. Victoria dönemi mimarisini yansıtan, yıkık dökük ve ağaçlarla çevrili bir binaydı bu. Bir akıl hastanesine göre, çok güzel bir ön cephesi vardı. Araba hastanenin önünde durduğunda, Deborah hâlâ çarpışmanın sersemliği içindeydi ve arabadan inip basamakları doğru dürüst çıkmakta, doktorların olduğu binaya girmekte çok güçlük çekti. Bütün pencereler demir parmaklıklarla kaplanmıştı. Deborah hafifçe gülümsedi. Uygun bir şeydi.

Jacob Blau demir parmaklıkları görünce sapsarı kesilmişti. Böyle bir şey karşısında, kendi kendine, "dinlenme yurdu" ya da "rehabilitasyon merkezi" gibi şeyler söylemesi olanaksızdı artık. Gerçek, demir kadar çıplak ve soğuk gelmişti ona. Esther zihninin içinden ona ulaşmaya çalıştı: Bu parmaklıkların olacağını tahmin etmeliydik. Niye bu kadar şaşırıyoruz ki?

Beklediler. Esther Blau hâlâ ara ara neşeli davranmaya çalışıyordu. Parmaklıklı pencereler dışında, oda sıradan bir bekleme salonunu andırıyordu. Esther odadaki dergilerin tarihlerinin eskiliği üzerine şakalar yaptı. Uzakta, koridorun aşağısında bir yerde, kocaman bir anahtarın bir kilitte dönerken çıkardığı madeni gıcırtıyı duydular. Jacob yeniden kaskatı kesildi ve hafifçe inleyerek, "Ona göre —bizim küçük Debby'mize göre değil..." dedi. Kızının yüzünde ansızın beliren acımasız bakışı görmemişti.

Doktor koridoru geçti ve odaya girmeden önce, kendine biraz katı bir görünüm vermeye çalıştı. Geniş omuzlu, tıknaz yapılı bir adamdı. Bu ailenin kaygılarının elle dokunulabilecek biçimde havada asılı durduğu odadan içeri daldı. Biliyordu, burası eski bir binaydı, insanların gelmeye korktuğu bir yerdi. Birazdan o, kızı alıp götürmeye çalışacak, anneyle baba da doğru olanı yaptıklarını düşünerek içleri yeterince rahatlamış bir halde, kızlarını bırakıp gideceklerdi.

Kimileyin bu odada, anne ve babalar, karı-kocalar, o korkunç ve iğrenç hastalık gerçeğini nefretle yadsıma yoluna gidiyorlardı. Kimi zaman da, garip bakışlı yakınlarını alıp geri götürüyorlardı. Korku ya da iyi niyet yüzünden varılan bir yargı —gözleriyle anne ve babayı yeniden ölçüp biçti— ya da uzun bir acı ve mutsuzluk sürecinin kendinden sonraki kuşakta sona ermesini istemeyen başıboş bir kıskançlık ve öfke tohumuydu bunun kaynağı. Doktor sevecen olmaya, ama aptalca davranmamaya çalışıyordu; az sonra da kızı koğuşa götürmesi için bir hemşire getirtmeyi başarmıştı. Bir şok kurbanına benziyordu kız. Doktor, kız odadan çıkarken bu ayrılığın anne ve babada yarattığı burukluğu sezmişti.

Doktor anneyle babaya, gitmeden önce kızlarıyla vedalaşabileceklerine dair söz verdi ve onları, önünde gerekli bilgileri yazacak bir bloknot olan sekretere teslim etti. Kızlarıyla vedalaşmalarından sonra yeniden gördüğünde, onlar da şok geçiren insanlara benziyordu. Doktor kısaca şöyle düşündü: Acı-şoku —bir kız evladın amputasyonu.

Jacob Blau, kendi kendini inceleyen ya da geçmişine dönüp yaşam biçimini tartıp ölçen bir insan değildi. Zaman zaman karısının, ardı arkası kesilmeyen sözcüklerle tutkularını tekrar tekrar vurgulayan, doymak bilmez bir insan olduğu kuşkusuna kapılıyordu. Gelgelelim, bu duyguda biraz kıskançlık da yok değildi. Onlara hiçbir zaman söylemediği halde, o da kızlarını çok seviyordu; o da kızlarına yakın olmak istiyordu, ama hiçbir zaman yüreğini onlara açamamıştı. Bu yüzden onlar da gizlerini ona anlatmaya hiçbir zaman cesaret edememişlerdi. Biraz önce büyük kızı, kilitler ve demir parmaklıklarla dolu bu iç karartıcı yerde, geri çekilerek öpücüğünü reddetmiş, neredeyse isteyerek ayrılmıştı ondan. Ondan hiçbir avuntu istemiyor, dokunmasından bile neredeyse ürküyor gibiydi kızı. Jacob öfkesi her zaman burnunda olan bir adamdı ve şu anda da, arıtıcı, katıksız ve doğrudan bir öfke patlamasına gereksinme duyuyordu. Ne var ki şimdi öfkesi korku ve acıma duygularıyla öylesine iç içe geçmiş durumdaydı ki, ondan nasıl kurtulabileceğini bilmiyordu. İçinde kıvranıyor, kokuşup duruyordu öfke; Jacob, bildik bir ülser ağrısının yavaş yavaş uyanmaya başladığını duyumsadı.

2

Deborah'ı küçük, sade döşenmiş bir odaya götürüp duşlar boşalana değin başında beklediler. Duştan sonra kurulanırken de, buharın içinde sakin sakin oturup onu tepeden tırnağa süzen bir kadın tarafından göz altında tutuldu. Deborah kendisine söylenenleri hiç sesini çıkarmadan yerine getirdi, ama bileğindeki yeni yeni iyileşmekte olan iki kesiği gözlerden saklamak istercesine, sol kolunu hafifçe içe dönük tutuyordu. Karşılaştığı bu yeni düzene uyarak odaya geri döndü ve sıkkın görünüşlü, alaycı bir doktorun yönelttiği birtakım sorulara yanıt verdi. Doktorun Deborah'ın arkasındaki uğultuyu duymadığı belliydi.

Deborah'ın şu anda bulunduğu ve Yr ile Şimdi arasında yer alan Aradünya'nın boşluğunda, Koro canlanmaya başlamıştı. Koro'nun üyeleri birazdan sövgü ve hakaret yağdıracak, onu her iki dünyaya karşı da sağırlaştıracaktı. Deborah, cezalandırılacağını anladığında çılgıncasına karşı saldırıya geçerek cezayı engellemeye çalışan bir çocuk gibi, onların gelişini engellemek için çırpınıyordu. Doktorun sorduğu kimi sorulara ilişkin gerçekleri anlatmaya başladı. Şimdi istedikleri kadar tembel ve yalancı desinlerdi ona. Uğultu biraz daha arttı; zaman zaman uğultunun içinden bir iki sözcüğü duyabiliyordu. Odada dikkatini başka bir yöne çekecek hiçbir şey yoktu. Boşlukta yitip gitmemek için sığınabileceği tek yer, elinde bir not defteri tutan buz soğukluğundaki doktoruyla Burası, ya da altın renkli çayırları ve tanrılarıyla Yr'ydi. Ancak, Yr'nin de kendine özgü dehşet ve yitim bölgeleri vardı ve Deborah Yr'den hangi krallığa geçebileceğini bilmiyordu artık. İşte bu konuda doktorların yardımcı olacağı varsayılıyordu.

Deborah, gürültünün ortasında giderek silikleşen kişiye baktı ve "Sorduğunuz bu şeylerle ilgili bütün gerçeği size anlattım. Şimdi bana yardım edecek misiniz?" dedi.

"Bu sana bağlı," dedi doktor somurtarak ve ardından defterini kapatıp dışarı çıktı. Bir uzman, diyerek güldü Düşen Tanrı Anterrabae.

Deborah sonsuza değin sürecek bir düşüş içinde olan Anterrabae' yle birlikte gitgide daha aşağılara doğru inerken ona, N'olur, ben de seninle geleyim, diye yalvardı.

Haydi gel bakalım, dedi Anterrabae. Ateşten yapılmış saçları düşüşün yarattığı esintiden hafifçe kıvrılmıştı.

Deborah o günü ve ertesi günü Yr'nin vadilerinde, uzamsal derinliğiyle gözleri dinlendiren o uzun toprak alanlarda geçirdi.

Bu olağanüstü bağış için Güçler'e büyük bir gönül borcu duyuyordu Deborah. Zorlu geçen şu son birkaç ay boyunca Yr'de aşırı derecede körlük, soğuk ve acıyla karşılaşmıştı çünkü. Şimdi, Deborah'ın görüntüsü dünya yasaları uyarınca sağda solda dolaşır, yanıtlar verir, sorular sorar, hareket ederken, artık Deborah değil, Yr vadilerinde yaşayan kişilere yaraşır bir ad taşıyan bir varlık olarak, kendisi şarkılar söyleyip dans ediyor, uzun otları okşarcasına esen rüzgâra ezberden ilahiler söylüyordu.

Eve dönerken, yol hastaneye giderken olduğundan daha uzun gelmişti Jacob'la Esther Blau'ya. Artık Deborah'ın yanlarında olmamasına karşın, gerçekten söylemek istediklerini söyleme özgürlükleri öncekinden de kısıtlıydı şimdi.

Esther Deborah'ı kocasından daha iyi tanıdığı kanısındaydı. Ona kalırsa, bu doktorlar ve kararlar zincirini başlatan etken, salt o çocuksu intihar girişimi değildi. Esther arabada kocasının yanında otururken, o saçma ve teatral bilek-kesme girişimine çok şey borçlu olduklarını söyleme isteğini duyuyordu. İçini kemirip duran, bir şeylerin gizliden gizliye ve korkunç derecede ters gittiği kuşkusu, sonunda böyle bir olayla açıklık kazanmıştı. Banyonun tabanındaki yarım-fincanlık kan, bir türlü adlandıramadığı duygularının, belirsiz korkularının tümüne belli bir somutluk getirmiş ve Esther hemen ertesi gün doktora gitmişti. Jacob'a onun bilmediği pek çok şeyi anlatmak istiyordu şu anda, ama bunu onu incitmeden yapamayacağını da biliyordu. Gözlerini yola dikmiş, yüzü gerilmiş bir halde arabayı kullanmakta olan kocasına baktı. "Bir iki ay sonra onu görmeye gidebiliriz," dedi.

Sonra, pek yakın olmayan ya da önyargıları ailelerinin akıl hastanesine işinin düşmesine izin vermeyen akrabalarına anlatacakları öyküyü tasarlamaya başladılar. Hastane onlar için bir okul olacak, geçen ay "hasta" sözcüğünü çokça duyan ve bundan önce de sık sık derin şaşkınlıklara düşen Suzy'ye, kansızlık, halsizlik, özel bir rehabilitasyon merkezi gibi bir şeyler söylenecekti. Büyükanneyle büyükbabaya da her şeyin yolunda olduğu söylenecekti... bir çeşit dinlenme yurdu olduğu. Bir psikiyatra gittiklerini ve psikiyatrın böyle bir şeyi önerdiğini ikisi de biliyordu gerçi, ama o yerin görüntüsü anlatılırken değiştirilecek, parmaklıklı pencerelerden birinden gelen ve tir tir titreyip dişlerini sıkmalarına yol açan o tiz ve keskin çığlıktan söz edilmeyecekti. Deborah'a O Yer'de yapıldığı gibi, çığlığın da Esther'ın yüreğine kapatılıp gizlenmesi gerekiyordu.

Doktor Fried koltuğundan kalkıp pencereye doğru yürüdü. Pencere, hastane binalarının arka tarafına, ilerisinde hastaların yürüyüş yaptığı sahanın yer aldığı küçük bir bahçeye bakıyordu. Doktor elindeki rapora baktı. Terazinin bir kefesinde daktiloyla yazılmış bu üç sayfalık rapor, öteki kefesindeyse, bu vakayı üstlenince veremeyeceği dersler, ihmal edeceği yazılar ve reddetmek zorunda kalacağı danışmanlık çalışmaları vardı. Hastalarla çalışmayı seviyordu Dr. Fried. Bu insanlar hastalıkları sayesinde, pek az "aklı başında" insanın yapabileceği biçimde, ruh sağlığı olgusunu inceliyorlardı. Sevgiden, paylaşımdan, hatta basit bir iletişimden bile yoksun kalmış olan bu insanlar çoğun, ona çok güzel gelen katıksız bir tutkuyla dolu bir özlem duyuyorlardı bu olguya.

Bazen, diye düşündü Dr. Fried üzgün üzgün, dünya birtakım kurumlarında bulunan insanlardan çok daha hasta oluyor. Almanya'daki hastanede, hastane duvarlarının öbür yanında Hitler diye birinin olduğu ve hangi tarafın aklı başında olduğunu kendisinin bile söyleyemediği bir dönemde karşılaştığı Tilda'yı hatırladı. Tilda'nın yataklara bağlanan, borularla beslenen ve ilaçlarla boyun eğdirilen nefreti gene de zaman zaman bir parça ışığın girmesine yetecek bir süre boyunca kaybolabiliyordu. Tilda'nın halatlarla kuşatılmış yatağından, yapmacık bir kibarlıkla ona gülümseyip, "Aa, girin girin, sayın Doktor. Hastanın yatıştırıcı çayına ve dünyanın sonuna yetiştiniz," deyişi geldi aklına.

Tilda da Hitler de yoktu artık ve şimdi, çok az bir yaşam deneyimiyle okullardan mezun olan genç doktorlara anlatılacak daha çok şey vardı. Gerçek anlamda bir iyileşme yıllarca sürebilecekken ve binlerce, on binlerce insan haykırarak, yazarak, telefon ederek yardım dilerken, özel hasta almak doğru bir şey miydi? Ansızın, bir keresinde hastasının hastalığından sonra bir doktorun en büyük düşmanı olarak nitelediği kendini beğenmişlik duygusuna kapıldığını sezince güldü. Hastaları birer birer ele almak Tanrı için uygunsa, onun için de uygundu.

Oturup dosyayı açtı ve sonuna kadar okudu:

BLAU, DEBORAH F. 16 yaş. ÖNCEKİ HASTANELER: Yok

İLK TANI: ŞİZOFRENİ.

1. Testler: Testler üstün zekâ belirtiyor (IQ 140-150), ancak anneyle baba hastalıktan rahatsız. Birçok soru yanlış yorumlanıp aşırı ölçüde kişiselleştirildi. Görüşme ve testlere tümüyle öznel bir tepki. Kişilik testleri, zorlamalı ve mazoşist öğeler içeren tipik bir şizofreni durumunu gösteriyor.

2. Görüşme (Hasta alındığında): Başlangıçta, hastanın düşünce yapısı uyumlu ve mantıklı görünüyordu, ancak görüşme ilerledikçe, mantığı yer yer parçalanmaya başladı ve hasta düzeltme ya da eleştiri olarak nitelenebilecek her şeyden tedirgin oldu. Etkileyici bir savunma aracı olarak kullandığı zekâsıyla muayene edeni etkilemek için elinden geleni yaptı. Üç kez, hiç nedeni yokken güldü: hastaneye yatırılma nedeninin bir intihar girişimi olduğunu öne sürdüğünde bir kez, ayın kaçı olduğu gibi sorularda da iki kez. Görüşme sürdükçe davranışları değişti ve yüksek sesle konuşarak, yaşamında hastalığının nedeni olduğunu düşündüğü birtakım olayları rasgele anlatmaya başladı. Beş yaşındayken geçirdiği ve travmatik etkiler yaratan bir ameliyattan, acımasız bir bebek bakıcısından filan söz etti. Anlattıklarının başı sonu yoktu; olayları belli bir düzen içinde aktarıyordu. Birdenbire, hasta, anlattığı bir olayın tam ortasında öne doğru atılıp suçlarcasına, "Bu şeylerle ilgili gerçekleri size anlattım —şimdi, bana yardım edecek misiniz?" dedi. Görüşmeyi burada kesmek uygun görüldü.

3. Aile Hikâyesi: Doğum Chicago, Ill. Ekim 1932. 8 ay emzirilmiş. Bir kızkardeş, Susan, doğumu 1937. Baba, Jacob Blau, ailesi 1913 yılında Polonya'dan göç etmiş bir muhasebeci. Doğum normal. 5 yaşındayken üretradaki bir tümörün alınması için iki kez ameliyat edilmiş. Aile geçim sıkıntısı nedeniyle büyükanne ve büyükbabayla birlikte Chicago'nun bir kenar mahallesine taşınmış. Sonra durumları düzelmiş, ama babada ülser ve yüksek tansiyon ortaya çıkmış. 1942'de savaş nedeniyle kente göçmüşler. Hasta çevresine uyum sağlamakta güçlük çekmiş, okul arkadaşları onunla sürekli alay etmiş. Fiziksel açıdan ergenlik dönemi normal, ama hasta 16 yaşındayken intihar girişiminde bulunmuş. Uzun bir hipokondria hikâyesi var, ama tümör dışında hastanın fiziksel sağlık durumu iyi.

Dr. Fried sayfayı çevirip çeşitli istatistiksel kişilik faktörleri ölçümlerine ve test rakamlarına göz gezdirdi. Bugüne değin hiç on altı yaşında bir hastası olmamıştı. Hastanın kendisini incelemenin yanı sıra, böylesine kısa bir yaşam deneyimi olan bir insanın terapiden yararlanıp yararlanamayacağını ve bu yaştaki biriyle çalışmanın daha mı kolay daha mı zor olduğunu öğrenmek yararlı olabilirdi.

Sonunda, raporu doktor toplantılarındaki görevinden ve yazacağı makalelerden daha önemli kılıp ona karar verdiren şey, kızın yaşı oldu.

"Aber wenn wir... Başarırsak..." diye mırıldandı anadilinden kurtulmaya çalışarak, "daha yaşanacak güzel yıllar..."

Yeniden önündeki olgulara ve rakamlara baktı. Bir keresinde, buna benzer bir rapor nedeniyle hastanenin psikoloğuna, "Bir gün, hastalığın olduğu kadar sağlığın da nerede olduğunu bize gösterecek bir test yapmalıyız," demişti. Psikolog da, hipnotizma, ametyl ve pentothal ile böyle bir bilginin daha kolay elde edilebileceği yanıtını vermişti ona.

"Ben öyle düşünmüyorum," demişti Dr. Fried. "O gizli güç, çok derinlerde saklı bir sır. Gene de, eninde sonunda... eninde sonunda, tek yardımcımız o güç."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Leyla İpekçi, "Arıza çocuğun" romanını yazan kadınlar , Virgül, Sayı 24, Kasım 1999

Kız çocuklarının ilk deneyimleri -belki de ilk suçluluk duygusu- babayla kurdukları ilişkiye dayanır. Bu ilişkide gizli kalan veya ört bas edilen ya da açığa vurulan veya gösterilmek istenen pek çok yön vardır. Ama genç kız için hepsinin altında aynı heves yatar: Babayla kurulacak suç ortaklığı. Pek çok yazar kadın, romanlarında babayla olan ilişkilerini sorgular durur, ama çok azı Bachmann'ın ulaştığı özgünlüktedir.

Kendisine sürekli bağıran, şiddet kullanan, içki içen babasının yanında eli kolu bağlı kalan kadın-ben, çareyi yeniden babasının yanına, "o korkunç dağınıklığın içine" uzanmakta bulur. Bir gün babasının onu seveceğine dair bir umut taşımaktadır. Yoksa umut edecek bir yarını kalmayacaktır. Babasıyla arasında gizlice kurulan bir oyun, bir suç ortaklığıdır bu.

Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann'ın 1971'de 45 yaşındayken yayımladığı Malina ile Amerikalı yazar Joanne Greenberg'in 1946'da 32 yaşındayken yayımladığı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim adlı "başucu" romanlarımı yedi yıl aradan sonra ikinci kez elime aldığımda, arıza çocuğun romanını anlattığım ilk iki kitabım yayımlanmıştı.

Belki daha çok yazar kadınlara özgüdür; okuyucuya ileriki sayfalarda olacakları, olabilecekleri ya da olması imkânsız gözükenleri vaat etmektense "hemen şimdi" kendinde keşfettiği arızayı yazmakta olduğu romanına katmaya çalışarak ondan soyutlanma ihtiyacı duymak... Bu yüzden romanı yazarken ileriye dönük çalışmaz, oyun kurmayı, ince kurgular yapmayı göz ardı eder. Bunu da kahramanlarının içten olmalarıyla telafi edeceğini sanır. Bir kadın, bir çırpıda çoğunlukla bir erkeğin söyleyeceğinden daha içten şeyler söyleyebilir. Ne var ki çoğumuz ilk elde ortaya çıkıveren içtenliğin roman kahramanlarını oluşturmada yeterli olduğu yanılgısına sahibiz. Ve içtenliği, kolayca kendimizi teşhir etmeye dönüştürürüz.

Bence yazar kadının arızasıyla yüzleşmesinin yolu onu teşhir etme değil, ifade etme başarısından geçer. Greenberg de Bachmann da arızasını ifade etme konusunda kimi yerde son derece sakin ama kimi yerde de sabırsız ve tatminsiz davranmış... O yüzden okuyucuları arasında röntgenciler de bulmuşlardır. Nitekim Greenberg'in kitabının roman olma niteliği uzun süre sorgulanmış, içerdiği otobiyografik unsurlar yüzünden eleştirilmiştir.

Roman kahramanlarına otobiyografik unsurlar ekleme eğilimine rağmen, yaşananın sonradan bir daha birebir yaşanmasının -yazarken bile- mümkün olmadığı gerçeğiyle yeniden yüzleşmemiz gerek. Yaşanan, yazmak suretiyle ikinci kez yaşanamaz. Yazılan da, daima ilk kez yaşanır.

Roman yazması için bir kadının yaşadığı olaylar yüzünden acılar çekmiş olmasına gerek yoktur, ayrıca acı çekmek yeterli bir deneyim değildir. Yazarın kendi acılarından yola çıkması zamanla bir kısırdöngü halini alır: Yazmak için çektiği acıdan beslenir ve beslendikçe daha iyi yazacağını sanır. Oysa acı çekmek kutsanamaz. İç dünya dış etkenlerle oluşur ama, hiçbir dış etken iç dünyayı tek başına temsil edemez. İnsanın benliği sadece başına gelenlerden ibaret değildir.

Yazarın kendindeki arızayı romanları aracılığıyla ifade etme çabalarının karşılığında okuyucu da kendindeki biricikliği keşfeder. Bu biriciklik bir hastalık dahi olsa fark etmez. Bence bir insanı ötekinden ayıran şeylerden biri taşıdığı hastalığıdır. Okuyucunun romandaki kahraman üzerinden kendi biricikliğini yakalaması için onunla özdeşleşmesi de şart değildir. Aksine, roman aracılığıyla okuyucunun hayatta kendi farklılığını belirleyebilmesi bile müthiş bir yaratımdır.

Yazar kadın her koşulda yazan kadındır; çeşitli ruh hallerinin ona ilham vermesini beklemez. Müthiş bir iç disiplin geliştirmiştir. Arada bir durup satırlarda ve satır aralarında kendini seyretmekten tat alır. Bu onun serüvenidir. Greenberg ve Bachmann'a baktığımda onların yalnızlık çeken değil, gerçek anlamda yalnız kadınlar olduğunu görüyorum. (Yalnız olanlar, yalnızlık çekmez.) Çünkü yalnızlık çeken kadın, yazdıkları karşısında gitgide tatminsiz kalır. Yalnız olmayı bilen kadın ise kendini yuvasında hisseder. Yalnızlık çeken, tek başına kaldığında vaktini boşa harcar, yazdığı onca şeye rağmen bir türlü anlaşılamaz. Yalnız olan ise sadece yaratmakla ilgilenir. Yalnız olan kadının anlatacağı öyküler vardır, yalnızlık çekeninse hep o bildik arızası...

Devamını görmek için bkz.

Dosya, “Çılgın kalabalıkta tek başına”, Radikal Kitap Eki, 6 Temmuz 2001

Amerikan sisteminden 'payını alan' yazar Joanne Greenberg, genç yaşta geçirdiği akıl hastanesi deneyimini anlattığı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'de, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri getirirken 'normal' kavramının ne olduğunu, kendisiyle beraber sorgulamaya zorluyor okuyucuyu. Zekâsı, erken gelişmiş kişiliği, sanat yeteneği ve aşırı duyarlılığıyla, içine doğduğu toplumun kurallarıyla ters düşen ve 'ben'in parçalanması yolunda bir yabancılaşma sürecine girerek kendi içine kapanan 16 yaşındaki Deborah'ın kimliğinde, kendi serüvenini anlatıyor Greenberg.

Bir yere ait olma içgüdüsüyle kendine yarattığı düşsel dünya ile gerçek dünya çatışmaya başlayınca toplumun kurtarma operasyonu girer devreye. Hastane ile evi arasında yaşadığı üç yıl süresince, toplumun türlü kesimleri ve yerleşik değer yargıları; her yönüyle hastane görevlileri aracılığıyla kurumsal ilkeleri sorgular. Koptuğu dünyaya yeniden yapıştırılmaya çalışılan bir insanın ruh halini, imgeler, eğretilemeler ve sözcük oyunları kullanarak anlatmaya çalışan Greenberg'in bu gerçeği, iki küçük oğlundan gizlemek için bir süre kitaplarında Hannah Green takma adını kullanması, damgalanmış olarak yaşama tehdidini içeren sistemin kabahati değil midir?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax: 212 2454519 e-posta: bilgi@metiskitap.com
copyright © metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.